BU, Bizim indirdiğimiz, kesin ve ayrıntılı hükümleri açıkladığımız bir sûredir;[2969] ve Biz onda hakikatin apaçık belgesi olan âyetler indirdik ki, düşünüp ders çıkarasınız.
[2969] Mücahid’in farradna şeklindeki okuyuşunu Taberî fassalnâ ile açıklamıştır. Çevirimiz buna dayanmaktadır. Faradnâ şeklindeki yaygın okuyuş da aynı sonucu verir. Zira farada tahta, deri vb. gibi eşyayı plaka plaka kesip ayırmak” anlamına gelir. Âyetin bize uyarısı şudur: Zaten detaylandırılmış olan bu sûredeki hükümleri, birtakım ilave mülahazalarla genişletmeye kalkmayın!
ZİNA[2970] eden kadın ve zina eden erkek: İşte bunlardan her biri için, etkisi cilt ile sınırlı yüz vuruş yapın;[2971] eğer Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanıyorsanız, o ikisine olan acıma duygunuz sizi Allah’ın hükmünü uygulamaktan alıkoymasın; inananlardan bir gurup da onların cezalandırılmasına[2972] tanık olsun.[2973]
[2970] Zina, Allah’ın tanıklığına başvurularak yapılan ve hukukî bağlayıcılığı olan meşru bir sözleşme olmaksızın iki insanın birbirleriyle cinselliklerini paylaşmaları olayıdır. Cinselliği hayvanî bir içgüdünün eseri olmaktan çıkarıp insanî bir faaliyet kılan nikâh sözleşmesidir. Sosyal bir varlık olan insanın oluşturduğu toplumun yapı taşı olan aile kurumu bu sözleşme üzerine bina edilir.
[2971] Celde, etkisi insan derisiyle sınırlı olup onun altındaki kasa işlemeyen “vuruş” ve bu vuruşta kullanılan “vurma aracı”. Kelime, “zorlamak, zora koşmak” anlamını da taşımakta (Mekâyîs ve Lisân). Bu ceza, âyetin sonunda yer alan kamunun tanıklığı şartından da anlaşılacağı gibi, suçlunun canını yakmaktan daha çok suçtan caydırma amacına yöneliktir. Zina suçunun Kur’an’ın öngördüğü şekilde isbatı, ancak suçun kısmen de olsa kamuya açık bir biçimde işlenmiş olması durumunda mümkündür. Bu ise vahyin, zina suçunu, sadece insan tekinin onuruna yönelik bir saldırı olmakla sınırlı tutmayıp, aynı zamanda toplumsal ahlâk katsayısını düşüren bir cürüm olarak gördüğünün delilidir.
[2972] Azâb kelimesinin Kur’an’da sıklıkla “ceza” anlamında kullanılmasının açık bir örneği.
[2973] Zina yasağı, eşlerin birbirine güvendiği bir ahlâk toplumunda olmazsa olmaz bir şarttır. Bu yasak aynı zamanda toplumun yapıtaşı aileyi kurmaya ve korumaya teşviktir. Özetle İslâm ceza hukuku üç vicdanı teskin eder: Mağdurun vicdanını, kamunun vicdanını ve suçlunun vicdanını. Bunun için de önce suçluda bir vicdan inşâ etmek gerekir. İşte vahiy bunu yapar.
Zina yapan erkek ancak zinakâr bir kadınla; -diğer bir ifadeyle,[2974] cinsel güdülerine kul köle olan bir kadınla- birlikte olur. Zina eden bir kadın da ancak zinakâr bir erkekle; -diğer bir ifadeyle, cinsel güdülerine kul-köle olan bir erkekle- birlikte olur:[2975] zaten bu tür bir (birleşme) inananlara haram kılınmıştır.
[2974] Buradaki ve bir sonraki cümledeki ev bağlacı, karşılığı “veya” olan tahyirden çok tafsil vurgusu taşımaktadır. Bu vurgu tercümeye “diğer bir ifadeyle” şeklinde yansımıştır.
[2975] Bu metin, yaygın olarak şöyle çevrilmiştir: “Zina yapan bir erkek ancak zinakâr ya da müşrik bir kadınla;
zina eden bir kadın da zinakâr ya da müşrik bir erkekle nikâhlanır.” Bu tür bir anlamada ortaya çıkan bir çok problem vardır. Birincisi, bir mü’minin müşrik biriyle evlenmesine Kur’an izin vermemektedir (
2:221). Onun işlediği günahın ağırlığı bu hükmü değiştirmez. Kaldı ki, müşrikin (dişili: müşrike) anlamlarından biri de, “Allah dışındaki bir gücün otoritesine kayıtsız şartsız teslim olan”dır. Bu bağlamda “cinsel güdü ve arzularına kayıtsız şartsız kul-köle olan” anlamını kazanır ki, “Hevasını ilâh edinen kimsenin durumunu gözönüne getirsene bir” (
25:43) âyetinde ifade edilen de, yaklaşık budur. İkincisi, bir önceki âyette ifade edilen zina cezası uygulanan kimse bu günahtan arınmış olur, çünkü “şer’î cezalar keffarettir” (Buharî, Hudûd
15:12). Dolayısıyla, böyle birine ilave bir hukukî yaptırım gerekmez. Üçüncüsü, âyetteki lâ yenkihuhâ illâ ibâresi, bir talimatı değil bir haberi iletmektedir. Yani âyet ‘inşâî’ değil ‘ihbarî’dir. Bu durumda yenkihu fiilinin doğru karşılığı, lafzî anlamı olan “nikâh” değil, mecazî anlamı olan “cinsel birleşme”dir. İlk otoritelerden Mücahid, İkrime, Said b. Cübeyr, Katâde gibi isimler de böyle anlamışlardır (Taberî). Ferrâ, bu ibâreyi “zinakâr erkek, ancak (şehrin) zina eden günahkâr kadınlarıyla zina eder” şeklinde açar (Meâni’l-Kur’an). Çevirimiz bu mülahazalara dayanmaktadır.
İffetli kadınları (zinayla) suçlayıp da,[2976] ardından buna dört tanık getirmeyen kimselere gelince: işte böylelerine seksen celde[2977] vurun, bir daha da onların tanıklığını kabul etmeyin: zira gerçekte kötü yola düşenler işte bunlardır.[2978]
[2976] Buradaki “da”, baştaki ve bağlacının karşılığıdır.
[2977] Celde için bkz: Âyet 2, not 3. Kur’an’da “zina” dışında bir suç için dört şahit istenmez. Zina iftirası dışındaki bir iftira için de dört şahit istenmez. Bu, insan iffetine verilen değeri gösterir.
[2978] Gerçek sapkınların doğru yolda olanları sapıklıkla suçladıkları bu bağlamda, el-fâsikîne verilecek en uygun karşılık.
Ancak bunun ardından[2979] tevbe edip kendilerini düzeltenler bunun dışındadır; iyi bilin ki Allah tarifsiz bir bağış, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.
[2979] Yani: “İftira cezasının ardından..” Hz. Ömer ve ona katılan bir çok isme göre tevbe, bir kamu dâvâsına dönüşen iftiranın cezaî sonuçlarıyla değil, âyette belirtilen “tanıklık yasağı”nın kaldırılmasıyla alâkalıdır (Taberî).
Bir de, kendilerinden başka tanıkları olmadığı halde eşlerini (zinayla) suçlayan kimseler var. İşte bu tür kişilerin her birine düşen, dört kez kendisinin doğru söylediğine Allah’ı tanık tutarak şahadette bulunmaktır;
beşincisinde ise, eğer yalancılardan biriyse Allah’ın lânetinin üzerine olmasını (ister).
(Suçlanan eşin) Allah’ı tanık tutarak, dört kez (kocasının) yalan söylediğine dair şahadette bulunması, cezayı kendisinden düşürür;
beşincide eğer (kocası) doğru söylüyorsa, Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını (ister).
(Düşünsenize bir), ya Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı? Ya Allah, kendisine yönelenlerin tevbesini tekrar tekrar kabul eden,[2980] üstün hikmet sahibi bir zat olmasaydı…
[2980] Mübalağa kalıbıyla gelen tevvâb kelimesi, anlama “tekrar tekrar” şeklinde yansımıştır.
GERÇEK şu ki, iftirayı tasarlayanlar içinizden bir güruhtur.[2981] Siz (ey bu iftiranın mağdurları)! Sanmayın ki bu size dokunan bir şerdir, aksine bu sizin için bir hayırdır![2982] Onlardan her biri işlediği günahın cezasını çekecektir; ama onlar içerisinden bu işin elebaşılığını üstlenen kimse var ya: onun hakkı korkunç bir azaba mahkûm olmaktır.[2983]
[2981] Ahzab savaşı, müşriklerle mü’minler arasındaki mücadelenin dönüm noktasıydı. Mekke’nin son ve en büyük taarruzuydu. Başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra bir daha Mekke kendini toparlayamadı. Bu savaş aynı zamanda Medine’deki kırılgan yapıyı bütün zaaflarıyla ortaya çıkardı. Dost ve düşmanı kesin hatlarla ikiye ayıran bu savaşın ardından, Allah Rasûlü öncelikli konunun Medine’deki iç güvenliği kesin bir biçimde sağlamak olduğunu gördü. Bu olumlu gelişme, öte taraftan, İslâm düşmanlarının sıcak savaştan psikolojik savaşa geçmeleri sonucunu doğurdu. Önce Ahzab sûresinde bir parça ele alınan Hz. Zeyneb’le evlilik olayını çarpıtmayı denediler. Bu olay etrafında olmadık efsaneler düzüp koştular. Hz. Âişe’ye iftira olayı, söz konusu psikolojik savaşın bir parçasıydı. Mekke, varlığını ortadan kaldıramadığı Allah Rasûlü’nü can evinden vurmayı kafasına koymuştu. Bunun için de Medine’deki işbirlikçilerini kullanıyordu. Bu sûretle hem İslâm dâvâsını yıpratmak, hem de Medine’deki birlik ve bütünlüğü zedelemek istiyordu. Çünkü Müslümanlar başarılarını ahlâkî bir toplum modeli oluşturabilmelerine borçlulardı. Öyle ki, bu ahlâkî cazibe sayesinde bir çok insan Muhammedî çağrıya koşuyor, bu çağrıya evet demeyenler bile bu durumu takdirle karşılıyordu.
[2982] Bireysel boyutuyla, iftiranın mağdurlarının sabırları sınandı ve karşılığını gördüler. Tarihsel boyutuyla, içerideki çürükler ortaya çıktı ve toplum arındı. Evrensel boyutuyla, bu gibi durumlarda nasıl bir tutum ve tavır takınılacağına ilişkin bir model ortaya kondu. Bunların hepsi hayırdı.
[2983] Âyette kastedilen kimse münafık elebaşı Abdullah b. Ubey’dir. Aslında tüm zamanlarda iffetli insanlara iftira üzerine bina edilen psikolojik ve organize savaşı ifade eder.
Bu (iftirayı) işittiğinizde, mü’min erkekler ve kadınların birbirleri hakkında[2984] iyi zanda bulunup da, “Bu düpedüz bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?[2985]
[2984] Bi-enfusihim, bu tür bir bağlamda (Krş:
24:61;
49:11) “birbirleri hakkında” anlamına gelir (Bkz: Râzî; ayrıca krş: Âyet 61, not 103).
[2985] Hüsnizan ya da suizan, kişinin kendi iç dünyası hakkında örtülü bir itiraftır. Hüsnizan kalbin duası, suizan kalbin bedduasıdır. Suizan, zannın Kur’an’ın “günahtır” (
49:12) dediği kısmına girer.
(İftiracılar) iddialarını isbat için dört şahit getirmeli değilmiydiler! Madem ki bu şahitleri getiremediler, o zaman Allah katında asıl yalancı kendileridir.[2986]
[2986] Vahye göre zina suçu en az dört şahidin yakın ve açık tanıklığıyla sübut bulur. Bu, insanın onur ve şerefine verilen değerin bir ifadesidir.
Bakın, eğer Allah’ın dünya ve âhirette[2987] sizin üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı, bulaştığınız[2988] bu (iftiradan) dolayı mutlaka size korkunç bir azap dokunurdu;
[2987] Yani: “..her zaman ve mekânda..”
[2988] Lafzen: “daldığınız..”
tam da dillerinize dolayıp, hiçbir bilginiz olmadığı halde basite alarak ağızlarınızda gevelediğiniz bir sırada… Oysa ki bu, Allah katında çok ağır bir (vebaldir).
İşte bu yüzden, onu işitir işitmez: “Bu konuda konuşmak bize düşmez! (Allah’ım, böyle bir iftiradan) Senin yüce zâtına sığınırız! Bu dehşet bir iftiradır!” demeniz gerekmez miydi?[2989]
[2989] Muhatabın zihnini inşâ eden bu âyet şu zımnî vurguyu taşır: Ey iftiraya kulak kabartanlar! Siz anneniz makamında olan birini bir münafığın ağzından mı tanıyacaksınız? Zira haberin kaynağı, haberin amacını ele verir. Bunu bile fark edemedinizse, nereden bakacağınızı bilmiyorsunuz demektir!
Eğer imanda sebat gösteren kimselerseniz, Allah size bu tür bir (iftiraya) bir daha asla bulaşmamanızı öğütler.
Zira Allah size mesajlarını açıkça bildirir: nitekim her hükmünde tam isabet kaydeden Allah, (bu olayda kimin nerede durduğunu) çok iyi bilmektedir.[2990]
[2990] Belirsiz gelen ilâhî esma, kullanıldıkları bağlama fiilî ve aktüel bir atıf içerir (Bkz:
9:102, not 129).
Mü’minler arasında hayasızca söylentilerin yayılmasından hoşlanan kimselerin hakkı, bu dünyada da âhirette de elem verici bir azaptır. (Bir şeyin içyüzünü) Allah bilir, fakat siz bilmezsiniz.
Ya Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti bulunmasaydı… Hele ki Allah çok şefkatlidir, pek merhametlidir.
SİZ ey iman edenler! Şeytanın adımlarını izlemeyin! Kim şeytanın adımlarını izlerse, iyi bilsin ki (şeytan) sadece hayasızlığı[2991] ve akl-ı selime aykırı olanı emreder. Evet, Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti bulunmasaydı, sizden hiç kimse ebedîyen (günahtan) arınamazdı. Lakin Allah tercih eden/tercih ettiği kimseyi arındırır;[2992] zira Allah (herkesin neyi tercih ettiğini) çok iyi işitir ve çok iyi bilir.
[2991] Lafzen: fahşâ’. Bu isimlendirmeye göre sadece zina yapanınki fahişlik-fahişelik değil, iffetli insana zina iftirası yapanın yaptığı da fahişlik-fahişeliktir.
[2992] Çevirimiz, men ile birlikte gelen yeşâ’ fiillerinin çift özneyi gören konumlarına istinat eder. Zımnen: ‘Allah arınmayı tercih edip de hak eden herkesi arındırmayı ister.’ Bu manayı, hidayet ve dalalet üzerine yapılacak genel bir okuma da teyit eder (Krş:
18:29;
73:19;
76:29;
81:28. Daha ayrıntılı notlar için bkz:
10:25 not 44 ve
13:27 not 37). Nihayet, âyetin sonunda yer alan Allah’ın işitme ve bilmesine ilişkin cümle, işitilecek ve bilinecek bir durumun varlığına delâlet eder. İşte bu, gerçek günaha bulaşanlar arasından “arınmayı tercih eden” kimselere ve onların arınma iradesine yönelik bir atıftır.
Şu halde, içinizden (servetçe) bolluk ve rahatlık içinde olan kimseler, yakınlara, muhtaçlara ve Allah dâvâsı uğruna hicret edenlere yardım etmekten geri durmasınlar;[2993] onları affedip hoş görsünler! Hem Allah’ın sizi bağışlaması hoşunuza gitmez mi? Nitekim Allah tarifsiz bir bağış, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.
[2993] Veya: “..yardım etmemek için yemin etmesinler”. Âyetteki ye’teli lafzını, el-eliyye (veya el-uluv) kökünden i’tilâ formuyla okuyan çoğunluğa göre anlam “yemin etmesin” olur. Eğer Râzî’nin de katıldığı Ebu Müslim’in ısrarla savunduğu gibi ifti‘al kalıbının ender olarak if‘al çoğunlukla fa‘ale kalıbı yerine kullanıldığı görüşü kabul edilirse, ibâre “kesmesin, el çekmesin, geri durmasın” anlamına gelir (Râzî; krş: Râğıb). Tercihimiz bu görüşe dayanmaktadır.
Şu kesin ki, iffetli ve inanmış kadınlara -dalgınlık ve dikkatsizlik etmiş olsalar dahi- iftira atan kimseler, dünya ve âhirette Allah’ın rahmetinden dışlanacaklar.[2994] Üstelik onlar korkunç bir azaba müstehaktırlar;[2995]
[2994] Allah’ın lânetinin, “rahmetinden dışlanmak” anlamına geldiği yolundaki bir açıklama için bkz:
3:87, not 79. Samimi tevbelerin kabul edileceğine dair âyetlerin ışığında: Tevbe etmedikleri takdirde…
[2995] ‘Azâb, “terkedilmişlik ve mahrumiyet” anlamına geldiği için, bu cümle şöyle de anlaşılabilir: “Onlar korkunç bir terk edilmişliğe mahkûm olacaklar.” (Bkz:
68:33, not 29.)
o gün onların dilleri, elleri ve ayakları yapıp ettiklerinden dolayı kendileri aleyhine tanıklık edecektir.
O gün geldiğinde, Allah onlara hak ettikleri cezayı tastamam verecek; sonunda onlar da, Allah’ın, evet yalnızca O’nun (her şeyi) apaçık ortaya çıkaran mutlak hakikat olduğunu öğrenecekler.[2996]
[2996] Mubîn sıfatının hem “özünde açık” hem de “açığa çıkarıcı” anlamlarını bünyesinde taşıyan yapısı için bkz:
12:1, not 2.
Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara layıktır; tıpkı iyi kadınlar iyi erkeklere, iyi erkekler de iyi kadınlara layık olduğu (gibi):[2997] işte onlar, (bu dünyada) iftiracıların dillerine doladıkları şeylerden uzaktır, (âhirette ise) onları sonsuz bir bağış ve tarifsiz güzellikte bir rızık beklemektedir.[2998]
[2997] Veya: “kötü söz ve davranışlar kötü adamlara, kötü adamlar da kötü söz ve davranışlara yakışır; tıpkı iyi söz ve davranışların iyi adamlara, iyi adamların da iyi söz ve davranışlara yakıştığı (gibi)”. Fakat, bunun hemen ardından gelen ibâre tercihimizi doğrular gibidir. Âyette kurulan kötülerle iyilerin birbirleri arasındaki bu nisbet bir talimatı ifade etmekten çok, ideal olanı dile getirmektedir. Nûh ve Lût gibi iki iyi erkeğin kötü hanımlar ile, Asiye gibi iyiler iyisi bir hanımın da Firavun ile yaşadığı evliliği Kur’an bir ibret vesikası olarak nakleder (
66:10-11).
[2998] Kelimelerdeki belirsizlik çeviriye “tarifsiz” ve “sonsuz” olarak yansımıştır. Buradaki ilâhî bağış, ne kadar masum olursa olsun, insanoğlunun günah ve hatadan mutlak anlamda berî olmayan niteliğiyle Allah’ın affına her zaman muhtaç bulunduğunun bir ifadesidir.
SİZ ey iman edenler! Kendinize ait olmayan evlere, sahiplerinden izin almadan[2999] ve selam vermeden girmeyiniz:[3000] düşünecek olursanız, sizin yararınıza olan da budur.[3001]
[2999] Veya: “tanışıp bilişmeden..” İbn Abbas teste’nisûyu, vahiy katiplerince yapılan imla hatası addederek teste’zinû (izin alıncaya kadar) şeklinde okumuştur (Ferrâ ve Taberî). Her iki okuyuşun anlamları da birbirine yakındır.
[3000] Zira selam muhataba “Benden emin olabilirsin!” teminatıdır.
[3001] Bu âyetler, kendisinden önce gelen zina ve iftiraya ilişkin önlem paketidirler. Adalet suç işlenmeden önce önlemini almayı gerektirir.
Buna rağmen eğer orada kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin; dahası eğer size “dönün” denilirse, siz de hemen dönün; bu davranış sizin için daha nezihtir: zira Allah yaptığınız her şeyi bilmektedir.
(Ama) içinde oturulmayan, sizin de yararınıza hizmet veren kamuya açık mekânlara girmenizde bir sakınca yoktur:[3002] şu da var ki Allah, açıktan yaptıklarınızı da gizlediklerinizi de bilmektedir.
[3002] İlk tefsir otoriteleri bu mekânları hanlar ve dinlenme tesisleri (Mücahid), çarşılar ve ticaret mahalleri (İbn Zeyd), tuvalet ve hamam (İbn el-Hanefiyye) gibi kamuya açık yerler olarak tefsir etmişlerdir (Taberî). Fîhâ metâ‘un lekum (sizin yararınıza hizmet veren) ibâresi, bu mekânların kamuya açık niteliğini ortaya koymaktadır.
MÜ’MİN erkeklere söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler[3003] ve iffetlerini korusunlar; tertemiz kalabilmeleri için en uygun davranış şekli budur: unutmasınlar ki Allah, ortaya koydukları[3004] her bir şeyden haberdardır.[3005]
[3003] Ğaddu’l-basar, “bakışı kısmak, bakışları kont- rol altına almak”tır. Açıktır ki bir kısıtlama ifade eder. Fakat teb’îd bildiren min edatı, bu kısıtlamayı sınırlar. Yani, “kısılacak” ya da “kontrol altına alınacak” bakış, her tür bakış değil belli nitelikteki bakışlardır. Bu da, muhatabın cinselliğini istismara yönelik bakışlardır. Erkeğin karşı cinsten muhatabının kişiliğinde değil de dişiliğinde odaklanan, onu cinsel bir figür olarak algılayan ya da muhatap tarafından böyle algılanan bakışlar, âyetteki yasak kapsamına girer. Doğaldır ki bu tür bir bakış, cinsler arası ilişkiyi geliştirmeye değil, karşı cinsin cinselliğini sömürmeye hizmet eder.
[3004] Burada “ortaya koymak” şeklinde karşıladığımız sun‘ ile fi‘l (fiil) arasında fark vardır. Fi‘l hem bilinçli hem bilinçsiz yapma için kullanılırken, sun‘ sadece bilinçli yapma için kullanılır. Bu nedenle hayvanlar ve cansızların hareketleri sun‘ ile ifade edilmez. Buna göre her sun‘ fi‘ldir fakat her fi‘l sun‘ değildir (Râğıb).
[3005] Bu talimat erkek tesettürünün sınırlarını da ifade eder. Örtünme insanlıkla yaşıttır. Cinselliğini keşfeden Âdem’in yapraklarla üzerini örtme temsili (
7:22), insanın rüştünün örtünmeyle başladığını gösterir. Eski Ahid’den örtünmenin Hz. İbrahim döneminde de var olduğunu öğreniyoruz (Tekvin,
24:38). A’râf 26, takvâyı örtünmenin zirvesine yerleştirir.
Mü’min kadınlara da söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar, cazibe ve güzelliklerini, bunlardan görünen kısımlar dışında,[3006] (kamuya) açmasınlar;[3007] bunun için de, başörtülerini yakalarının üzerine sıkıca tuttursunlar;[3008] cazibe ve güzelliklerini yalnızca kocalarına, babalarına, kayınbabalarına, oğullarına, üvey oğullarına, kardeşlerine, erkek kardeşlerinin oğullarına, kız kardeşlerinin oğullarına, kendi (evlerindeki) kadınlara,[3009] meşru şekilde malik oldukları kimselere,[3010] ya da emirleri altındaki cinsel arzudan yoksun erkek hizmetlilere, veya kadınların mahrem yerlerinin henüz farkında olmayan çocuklara açabilirler; bir de yürürken, gizli olan ziynetlerini teşhir etmek için ayaklarını yere vurmasınlar.[3011] Siz ey iman edenler! Topyekûn günahları terk edip Allah’a yönelin ki, mutluluk ve kurtuluşa erebilesiniz.
[3006] Bu, kadın cazibe ve güzelliğinden kamuya açılması serbest olan miktarı gösteren bir istisna cümlesidir. Bizim harfiyyen çevirdiğimiz illâ mâ zahara minhâ ibâresinden kaynaklanan müphemlik, birbirinden farklı birçok yorumu mümkün kılar. Biz, bir tek yorumu mutlaklaştırmaya izin vermeyen bu ibârenin ‘bilinçli müphemlik’ özelliğini, yorumlardan herhangi birine meyletmeksizin aynen çeviriye yansıttık. Kaffal bu ibâreyi, “insanın carî olan âdete göre gösterebildiği yerler müstesna” şeklinde anlar. Eğer hımarın üstünden örtülen cilbab, tek göz hariç bütün vücudu kapatacak bir çarşaf olsaydı, o zaman “mü’min kadınlara söyle; başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine koysunlar” âyetinin anlamı kalmazdı. Çünkü cilbâb zaten bütün vücudu kapattığına göre, artık yaka ve göğüs yırtmacının üzerine konmasına gerek olmazdı. Sözün özü: “Kendiliğinden görünenlerin” tavanı yüz, eller ve ayaklardır. Bu organların örtülüp örtülmemesi nassın değil örfün ve tercihin konusudur. Allah Rasûlü’nün Esma’ya bizzat göstererek yaptığı tarif de bunu teyit eder (Ebu Dâvud, Libas 31).
[3007] Teşhir edilmemesi istenen cazibe ve güzellikler, kamuya açılmayıp özel kalması gereken kişisel cazibe ve güzelliklerdir. Bu ilâhî emrin maksadı, kadının kişiliğini dişiliğinin önüne alarak hem istismarını önlemek, hem de sosyal hayata kadını dahil etmektir. Tersi ister istemez karşıt cinsler arası ilişkinin, şahsiyet değil cinsiyet odaklı bir ilişkiye dönüşmesine yol açacaktır. Özetle, tesettürden amaç üç unsurun ahlâkının gözetilmesidir: 1) Kadın: özel bir nimet olan cinselliğini genelleştirip kamuya açmayacak. 2) Erkek: karşı cinsle cinsel odaklı ve istismar edici bir ilişki geliştirmeyecek. 3) Toplum: kadın-erkek ilişkilerini sağlıklı bir zemine oturtacak (Krş:
33:59, not 77).
[3008] Âyette ve’lyesturne gibi sade bir emir değil “sıkıca bağlamak, vurmak, tutturmak” anlamına gelen ve’lyadribne kullanılmış. Humurun tekil formu olan hımâr, “başörtüsü” demektir. İçkiye de, aklı bürüyüp örttüğü için aynı kökten gelen hamr adı verilmiştir (Kitâbu’l-‘Ayn). Bu iki kelimenin buluştuğu nokta “baş”tır. Mesela küfür de “örtmek” anlamına gelir, fakat başa değil kalbe nisbet edildiği için farklı kökten bir kelime kullanılmıştır. “İçinde neden ‘baş’ geçmiyor?” sorusunun cevabı bellidir. Arapçada hepsi de başörtüsü olarak kullanılan burka’, nikâb, lifâm, lisâm, nasîf, mıkne‘a ve cilbâb kelimelerinde de “baş” geçmez. Tıpkı Türkçedeki yemeni, yaşmak, çit, yazma, bürgü, bürümcek, tülbent, eşarp, atkı ve çar’da geçmediği gibi. Bu örtünün niteliği, boyutları ve kapsamı değişse de, değişmeyen tek özelliği başı örten bir örtü olmasıdır. Dönemin hür kadınlarının öteden beri kullandıkları başörtüsü, baştan aşağı sarkıtılan ve bir parça da süs işlevi gören bir aksesuardı. Bu örtü, elbiselerin yaka hizasında yer alan, göğsü ve takıları gösteren açıklığı (cuyûb) örtmezdi. “Başörtülerini yakalarının üzerine tuttursunlar” ibâresi, açık bırakılan boyun ve gerdanların da kapatılması talimatını içermektedir. Başörtüsünün, namaz ve oruç kabilinden bir emir değil, gerekçesine bina edilen sosyal ilişkilere dair bir emir olduğu, yaşlı kadınlara giysilerinin bir kısmını çıkarma ru’hsati veren 60. ayetten açıkca anlaşılmaktadır.
[3009] Bir yoruma göre, ev nisâihinne ile, sayılan sınıfların oğulları ve torunları kastedilmektedir. Eğer kardeşlerin ve yeğenlerin hanımları kastedilseydi, nisâihim olması lazımdı. Âyetteki nisâihinne kadının değil, “arkadan gelenler” anlamındaki nesie’nin çoğulu olarak anlaşılırsa, sayılan sınıfların oğulları ve torunlarının da mahremiyete dahil olduğu sonucuna varılır. Bu tercihe şayandır, zira aileyi daha da büyüten bir yaklaşımdır. Bu sınırlar, aile içi ilişkilerin sağlıklı bir biçimde sürmesi için konulmuştur.
[3010] Bkz:
4:24;
33:52 ve
47:4, ilgili notlar.
[3011] Zımnen: cinsel cazibelerini kullanarak karşı cinsi tahrik etmesinler. Burada kadından, iffetini koruyacak erkeklere, onları tahrik etmeyerek yardımcı olması istenmektedir.
VE içinizden bekâr olanları,[3012] erkek ve kadın esirlerinizden (evliliğe) elverişli olanları evlendirin! Yoksul da olsalar, Allah onları lutfuyla destekleyecektir: zira Allah (lutfunda) sınırsızdır, (kime ne kadar vereceğini) çok iyi bilir.[3013]
[3012] Eyâmâ (t. eyyim), başından evlilik geçmiş ya da geçmemiş olsun, mevcut durumda eşi olmayan herkesi kapsar.
[3013] Belirsiz formla gelen esmayı çevirimizle ilgili bkz: Âyet 18, not 22.
Ama evlenmeye bir türlü imkân bulamayanlar, Allah lutfundan kendilerine (bir fırsat) tanıyıncaya dek iffetlerini korusunlar! Öteden beri mülkiyetinizde bulunan esirlerden âzatlık sözleşmesi yapmak isteyenlere gelince: eğer onlarda bir liyakat görüyorsanız, onlarla sözleşme yapınız;[3014] üstelik onlara Allah’ın size (emanet) olarak verdiği maldan bir miktar da veriniz.[3015] Evlenmek isterlerse, kızlarınızı, dünya hayatının fani hazlarına tamah ederek aşırı davranışlara zorlamayın. Onları (istemediği bir evliliğe) zorlayan herkes iyi bilsin ki, Allah bu zorlanmadan sonra onları bağışlayacak, merhamet edecektir.[3016]
[3014] Sosyal bir vakıa olarak kucağında bulduğu kölelik problemini halletmek için, Kur’an’ın getirdiği hürriyet alanını genişleten talimatlarından biri (
47:4 ve
90:12-13, notlar). Allah Rasûlü ömrünün her yılına bir köle azat etti. Bu teşvikler sahabe arasında öyle yankı buldu ki Hz. Âişe 67, Abbas 70, İbn Ömer 1000, Abdurrahmân b. Avf 30.000 (?) köle azat etti. Miras yoluyla edinilen köle stoku 70 yılda tamamen eritilecektir. Bu veriler ışığında şu hükmü rahatlıkla verebiliriz: Eğer kölelik o noktada bitirilmediyse, bunun sorumlusu, Kur’an’ın hedeflerini es geçen gelenektir.
[3015] Zekât verilecekler arasında, özgürlüğüne kavuşturulacak köleler de yer alır (
9:60).
[3016] Âyetin ilk yarısı “erkek ve kadın köleler” olan ‘ibâd ve imâ’ ile ilgiliydi (32). Son yarısı ise bir başka sınıf olan feteyât (genç, bakire kızlar) ile ilgili. İlim geleneğimizin zıharı yasaklayan âyete ilişkin hayret verici tavrını (Bkz:
58:3’ün notu), genç bakire kızların ebeveynleri tarafından zorla evlendirilmesini yasaklayan bu âyete karşı da aynen görüyoruz. Hemen bir üstte adıyla sanıyla “köle kadınlar” (imâ’) geçtiği halde, feteyât asli anlamından mecazî anlama kaydırılıyor. “İsyan etmek, zorla(n)mak” anlamına gelen el-biğâ’, aynı işleme tabi tutulup, fahşâ ve zinâ anlamına taşınıyor. Oysa ki bu iki kelime aynı âyette yanyana kullanılmaktadır (
16:90). Ve erkekler, kadınlar lehine bir Kur’an hükmünün yükünden bir kez daha kurtarılmış oluyor. Geriye kadını, velisinin alıp sattığı mal olarak gören fıkhi bakışaçıları kalıyor (İbret için İbn Teymiyye’nin muhala’a bahsinde dediklerine bkz: M. Fetâvâ c. 32, s.306-307).
Ve doğrusu Biz size hakikati açık ve net olarak dile getiren mesajlar, sizden önce geçip gitmiş olanlara ilişkin bir nice mesel, sorumluluk bilincine sahip olanlar için de her türden öğüt indirmişizdir.[3017]
[3017] Bu âyet, ilk cümlesiyle kendisinden önceki somut hükümler içeren âyetlere, son cümlesiyle kendisinden sonraki sembolik dilin zirvesini temsil eden âyete atıf yapmaktadır. Fakat baştaki bağlaç yine de onu önceki pasaja bağlar.
ALLAH göklerin ve yerin nûru(nun kaynağı)dır.[3018] O’nun nûrunun sembolü,[3019] içinde kandil bulunan bir ışık mahalli gibidir.[3020] O kandil kristal bir fânus içindedir.[3021] Öyle bir fanus ki, sanki inci gibi (parıldayan) bir gezegen.[3022] O kandil, doğuya da batıya da ait olmayan[3023] mübarek bir zeytin ağacından elde edilmiş bir yakıtla tutuşturulur. Öyle ışıltılı bir yağ ki, neredeyse ateş değmeden bile ışık saçacak: nûr üstüne nûrdur! Allah, tercih edeni/tercih ettiğini nurunun (peşine takarak) doğru yola iletir. İşte Allah insanlara böyle misaller vermektedir: zira Allah, her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilendir.
[3018] Nûr, kaynağı görünmeyen fakat hedefini görünür kılan çok özel ışık demektir. Allah’ın varlığın ışığı olması, âlemi yokluktan varlığa çıkaranın O olduğuna delâlet eder. “Allah nûrdur” denilirse, âyetteki temsil ve teşbih yok sayılıp mâna hakikate taşınmış olur ki, bu doğru olmaz. Zira bu cümlenin teşbih olduğu hemen arkadan gelen mesel (sembol) ve kâf teşbih edatından anlaşılmaktadır. Bu ibâre Allahu câ‘ilu nûri’s-semâvât.. (Allah göklerin ve yerin nurunu var edendir) şeklinde anlaşılabilir.
Bu sembolizmi çok yüksek âyetin nüzul ortamındaki nesnel karşılığı, Peygamber mescidine yeni hediye edilen bir kandildir. Önceleri mescitte kandil bulunmamakta, ihtiyaç halinde ateş yakılmaktadır. Temim ed-Dârî, Şam’dan dönüşte hediye olarak bir kandil getirir. İşte âyetteki teşbihin nüzul ortamındaki nesnel karşılığı o kandildir.
[3019] Hem meselu nûrihî ibâresi hem de teşbih kâfı ile ibârenin sembolik mahiyetine çifte vurgu yapılması, başta nûr olmak üzere Allah için hiçbir sıfatın hakiki mânasıyla kullanılamayacağına delâlet eder. Mesel, adı üstünde temsildir, teşbihtir, benzetmedir. Hiçbir beşeri tanıma sığmayan Allah’ın hidayete yatkın kullarına bahşettiği gönül aydınlığıdır nur. Nûr vahyin sıfatıdır: Tevrat (
5:44), İncil (
5:46) ve Kur’an için kullanılır (
7:157 ve
4:174). Vahyin kaynağı görünmez, fakat insana öyle bir basiret kazandırır ki, insan o basiretle hayatın ve eşyanın mahiyetini görür.
[3020] Mişkât, “odaların duvarlarında kandilin konulduğu oyuk”.
[3021] Fânûs, tabir caizse “ışığın yolu”dur. Sahabeden Ubey b. Ka‘b bunu “akıl” olarak yorumlar. Zira vahyin ışığı akıl yoluyla hayata taşınır.
[3022] Veya: “uydu”. Kur’an’da güneşin ışığının dıya’ ayın ışığının nûr olarak geçtiğini hatırlamanın tam zamanı (
10:5). Ve şu âyet: “Kim Rahmân’ın uyarı dolu mesajına kusurlu bir gözle bakarsa, ona bir tür şeytanı musallat ederiz de, kendisi onun uydusu haline gelir” (
43:36).
[3023] Zımnen: “.. hiçbir dünyevî mekâna ait olmayan”. Hakikat ne doğunun ne batının imtiyazı olmadığı gibi, sapma da ne doğuya ne batıya hasredilebilir. Yani: Hakikatin kaynağı zamandan ve mekândan münezzeh olan Allah’tır.
İÇERİSİNDE sabah akşam O’nun adı anıldığı için Allah’ın yükseltilmelerine izin verdiği ibadethanelerde, O’nun ululuğunu ve yüceliğini sürekli dile getiren[3024]
[3024] Veya: “(O kandilin içerisinde yandığı oyuklar) Allah’ın yüceltilmesine izin verdiği evlerde..” İbn Abbas ve daha başkalarına göre bu âyet, öncesinin bir devamıdır (Taberî). Bizce bu âyet, sonraki âyetlerle kopmaz bir bütünlük arzeder. Bizim tercihimiz, 37. âyetin girişindeki ricâlun kelimesinin bu âyetteki yusebbihu fiilinin öznesi olarak, öncesinden bağımsız okunabileceği görüşüne dayanır. (Ferrâ ve Zeccâc; karşılaştırmalı bir kritik için bkz: Râzî.)
nice[3025] yiğitler vardır ki, onları ne ticaret ne bir (başka) kazanç kapısı Allah’ı anmaktan, namazı hakkını vererek eda etmekten[3026] ve arınmak için verilmesi gerekeni vermekten alıkoyabilir; onlar kalplerin ve gözlerin dehşetle döndüğü günden korkarlar.[3027]
[3025] Ricâlundeki belirsizlik çeviriye “nice” olarak yansımıştır.
[3026] 41. âyette “kuş sürülerinin salâtından” söz edildiğini göz önüne alarak buradaki salâtın en geniş anlamıyla kulun Allah karşısındaki esas duruşunu ifade ettiği sonucuna varabiliriz.
[3027] Krş:
33:10 ve
6:110.
Bütün bunların sonucunda da[3028] Allah onları yaptıklarının en iyisiyle ödüllendirir; üstelik onlara kendi lutfundan daha fazlasını da verir: zira isteyene/istediğine hesapsız rızık bağışlayan yalnızca Allah’tır.[3029]
[3028] Baştaki edatın öncesiyle sonrası arasındaki sebep-sonuç ilişkisini ifade eden lamu’l-‘âkıbeh oluşundan yola çıkarak.
[3029] Men ile birlikte gelen yeşâ’ fiillerinin iki zamiri de gören konumu gereği böyle çevirdik. Fiil cümlelerinden farklı olarak isim cümlelerinde özneyi öne çıkarmaya gayret gösterdik. Bu cümleyi “..Allah’tır” şeklindeki çevirimizin gerekçesi budur.
Ve inkârda ısrar edenlere gelince… Onların yapıp ettikleri çölde (görülen) serap gibidir: susuzluktan yanmış olan onu su sanır, fakat ona yaklaştığında orada (sudan) hiçbir iz bulamaz; fakat Allah’ı kendi vicdanında[3030] bulur; O da onun hesabını tastamam görür: zira Allah çok seri hesap görendir.[3031]
[3030] Lafzen: “yanında”.
[3031] İnsanoğlu olmayan yerde suyu görür de, olan yerde Allah’ı göremez; kendisine “şah damarından daha yakın olan” Allah’ı…
Veya (onların yapıp ettikleri) bir okyanusun derin karanlıkları gibidir; onu üst üste dalgalar kuşatmıştır, derken üstüne (bir de) kara bulutlar… birbiri üstüne binmiş, kopkoyu, zifiri karanlıklar…[3032] kişi çıkarıp baksa, neredeyse elini dahi göremeyecek durumda:[3033] nitekim bir kimseyi Allah aydınlatmamışsa, onun asla aydınlıktan nasibi olamaz!
[3032] 35. âyette yer alan “nur üstüne nur”un tam mukabili. Vahyin nurundan mahrum kalmış insan hem ışığı, hem gözünü, hem aklını kaybetmiş, bunun sonucunda da günah karanlığına gömüldükçe gömülmüştür. Sonuçta ne vicdanının sesini duyabilir, ne fıtratını hatırlayabilir.
[3033] Zımnen: Böyle biri öyle körleşir ki, değil soyut hakikatleri, somut eşyayı bile kavramaktan âciz hale gelir. Bu âyette çizilen tablo, bir kara insanının çizmesi mümkün olmayan bir tablodur.
SEN (ey insan)! Göklerde ve yerde bulunan her bir varlığın -kanat çırpan kuş katarlarına varana dek- Allah’ın yüce kudretini dillendirdiğini fark etmez misin?[3034] Doğrusu onların hepsi de, O’na teslim olmayı ve O’nu yüceltmeyi bilmektedir; Allah onların hareketlerini de çok iyi bilmektedir:[3035]
[3034] Lafzen: “görmez misin”. Göz bakmaya, bakma görmeye, görme fark etmeye yarıyorsa işe yarar. Buradaki “görme” somuttan soyuta, görünenden görünmeyene, eserden müessire, fiilden faile, sanattan sanatkara ulaştıran akleden kalbin eylemidir. Zımnen: Allah’tan bağımsız bir varlık alanı yoktur. Bilinçli bilinçsiz tüm varlıklar, O’nun Rab oluşuna birer atıftırlar. Âlem O’nu gösteren bir parmaktır.
[3035] Yef‘alûnun türetildiği fi‘l kökü, benzerleri olan ‘amelden ve sun‘dan farklı olarak bilinçli ve bilinçsiz, tasarlanmış ve tasarlanmamış, ani ve sürece bağlı tüm eylemleri ifade eder (Bkz: Âyet 30, not 36). Zımnen: Allah onların her hareketini bilir.
zira göklerin ve yerin hâkimiyeti Allah’a aittir ve nihâî dönüş de yalnızca Allah’adır.
(Yine) sen fark etmez misin ki bulutları sürükleyen, sonra onları birbiri üzerine istif edip kümeler haline getiren, derken senin onların bağrından boşaldığını gördüğün yağmuru yağdıran Allah’tır.[3036] Gökten dolu yüklenmiş (bulut) dağları indiren, peşinden -hak eden/istediği kimseye onu isabet ettirip-, hak etmeyen/istediğinden onu uzak tutan da Allah’tır.[3037] Neredeyse o (bulut)lardan çakan şimşeğin parıltısı gözleri almaktadır:
[3036] Bulutları O sevk ettiği gibi, yol haritası ve gök sofrası olan vahyi de O sevk eder.
[3037] Fakat o ilâhî rehberliğe yönelenler nasibini alır, ona sırtını dönenler de nasipsiz kalır.
(işte böyle), gece ve gündüzü de Allah evirip çevirmektedir. Bakın, bütün bunlarda görecek gözü olanlar için mutlaka alınacak bir ibret vardır.
Yine her tür canlıyı sudan yaratan da Allah’tır:[3038] son tahlilde onlardan kimi karnı üzerinde sürünmektedir; kimi iki ayağı, kimi de dört ayağı üzerinde yürümektedir.[3039] Allah istediğini yaratır; şundan emin olun ki, Allah her şeye güç yetirendir.
[3038] Belirsiz formun tahyir vurgusunu öncelersek mâna “hayrette bırakan bir sudan” olur.
[3039] Bütün canlıların kökeni aynıydı: Su. İlâhî yasalar gereği süreç içinde farklılaştı ve türler oluştu. İşte böyle, insanoğlunun da inanç kökeni aynıyken, ilâhî yasalar gereği o da ilerleyen süreçte farklı inanç ve yollara ayrıldı. Her iki yasayı koyan da Allah’tır. İman ve inkârın varlığı da bu ilâhî yasalar çerçevesinde anlaşılmalıdır.
DOĞRUSU Biz, hakikati bütün açıklığıyla ortaya koyan âyetler indirmişizdir; bununla Allah tercih eden/tercih ettiği kimseyi dosdoğru bir yola yöneltir.[3040]
[3040] Men ile birlikte gelen yeşâ’ fiilinin çift zamiri birlikte gören konumuna dayanarak böyle çevirdik. Zımnen: ‘Allah doğru yola yönelmek isteyen kimseyi doğru yola yöneltmeyi ister.’ Zaten Allah’ın hakikati bütün açıklığıyla ortaya koyan mesajlar indirmesi, dosdoğru bir yola yöneltme iradesinin bir ifadesidir (Krş: Âyet 21, not 24). Âyetin ikinci cümlesi birincisinin gerekçesi olarak anlaşıldığında, Allah-insan iradesinin bakışımlılığı îmâsını içeren vallahu yehdî men yeşâ’ ibâresi doğru anlamını bulacaktır (Ayrıntılı bir izah için bkz:
10:25, not 44).
Ama birileri “Biz Allah’a ve Rasul’e[3041] hem inandık, hem de itaat ettik” derler, sonra da onlardan bir kısmı bunca (taahhüdün) ardından sözlerinden geri dönerler: şu halde bu gibiler gerçek mü’min değildirler.
[3041] “Allah’a ve Rasul’e” ifadesi, “Allah’a, dolayısıyla O’nun mesajını taşıyan Rasul’e” şeklinde anlaşılmalıdır. Bilinen bir gerçektir ki, burada birbirinden bağımsız iki otorite söz konusu değildir. Allah ve Rasul arasındaki vav da, düz bir bağlaç değil, açıklama vurgusuna sahiptir.
Zira onlar aralarında hüküm versin diye Allah’a ve Rasulü’ne çağrıldıklarında, hiç değilse bir kısmı hemen yüz çeviriverirler;
fakat eğer kendileri haklı çıkacak olursa, teslim olmuş bir edayla koşa koşa gelirler.[3042]
[3042] Pazarlıklı iman için Kâfirûn sûresinin (109. sûre) notlarına bkz.
(Şimdi sen söyle ey bu hitabın muhatabı!)[3043] Bunların kalplerinde bir hastalık mı vardır,[3044] yoksa kuşkuya mı kapılıyorlar!?[3045] Yahut da Allah’ın, dolayısıyla O’nun Elçisi’nin[3046] kendilerine haksızlık yapmasından mı korkuyorlar!? Hayır, aksine asıl haksızlık edenler kendileridir.
[3043] Cevabı Allah tarafından bilinen bu soruların amacı, muhatabı, inkârcı aklın tutarsızlığı üzerinde düşünmeye davettir. Parantez içi açıklamanın gerekçesi budur.
[3044] Bu zümreyle ilgili istikraî bir okuma için bkz:
74:31, not 26.
[3045] İrtâbûnun kendisinden türetildiği rayb/rîbe, “inkârcı kuşku” anlamına gelen şekk’ten farklı olarak “korkulu kuşku”, yani “kuşkusunda haksız çıkma korkusunu içinde barındıran kuşku” anlamına gelir (Bkz:
9:110, not 140). Kuşku, münafığın niteliği olan “kalp hastalığı” ve kâfirin niteliği olan “Allah ve Rasulü’ne güvensizlik” dışında, ayrı bir kategori olarak ele alınmıştır. Bu da vahyin, en temel inanç ilkelerine yönelik dahi olsa, kuşkuyu nifaktan ve küfürden ayrı olarak değerlendirdiği anlamına gelir. Allah Rasûlü, sahibini mutlak hakikate yaklaştıran bir tür kuşku için “zâke sarîhu’l-iman: işte bu da imanın ta kendisidir” buyurmuştur (Müslim, İman, 209).
[3046] Ve bağlacını “dolayısıyla” şeklinde çevirimiz için bkz: Âyet 3, not 6.
Aralarında hüküm vermesi için Allah’a, dolayısıyla O’nun Rasulü’ne[3047] çağrıldıkları zaman mü’minlere düşen söz, “İşittik ve itaat ettik” demekten ibâret olmalıdır; zira böyleleri gerçek kurtuluşa eren kimseler olacaklar.
[3047] Yani: “Allah’ın Elçisi aracılığıyla gönderdiği vahye”.
Ve kim Allah’a, dolayısıyla O’nun Rasulü’ne itaat eder,[3048] Allah’tan korkar ve Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle hareket ederse, işte onlar gerçek başarıya eren kimseler olacaklar.
[3048] Lafzen: “ve”. Bkz. âyet 54, not 82. Yani, “Allah’ın Elçisi aracılığıyla gönderdiği vahye”.
Bir de kendilerine emredecek olsan, mutlaka (savaş için sefere) çıkacaklarına dair var güçleriyle yemin edenlere de ki: “Yemin etmeyin! İtaat (herkesçe) bilinen ortak iyiyedir:[3049] şu da bir gerçektir ki, Allah yaptıklarınızdan ayrıntısıyla haberdardır.”
[3049] Veya kinayeli bir çağrışımla: “itaat(iniz) malumdur” (!). Fakat bu anlamın zamir takdiri gerektirmesi bir yana, âyetin son cümlesi tercihimize daha yatkın durmaktadır. Âyet ikiyüzlü aklın hastalığını ele vermektedir. Bu, iyi olmayı iyiliği emredene iyilik sanma ahmaklığıdır. Oysa ki iyilik iyi olduğu için yapılır ve en büyük yararı onu yapan kimseyedir.
De ki: “Allah’a itaat edin, dolayısıyla Rasul’e itaat edin!”[3050] Bundan böyle de, eğer (Rasul’den) yüz çevirecek olursanız, o ancak kendi yükümlülüklerinden sorumlu tutulacaktır, siz de sadece kendi yükümlülüklerinizden sorumlu tutulacaksınız.[3051] Ama eğer onu izlerseniz, doğru yolu bulursunuz: Rasul’e düşense, yalnızca (kendisine indirileni) bütün açıklığıyla tebliğ etmektir.[3052]
[3050] Lafzen: “Allah’a ve Rasul’e”. Vav edatının sadece iki ayrı unsuru birbirine iliştiren değil, aynı zamanda hiyerarşi bildiren yapısına dayanarak. Allah’a itaatin, ancak Elçisi aracılığıyla bildirdiği iradesine itaatle mümkün olduğu “Kim Rasul’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur” (
4:80) âyetiyle ifade edilmiştir (Krş: Âyet 47, not 73). Rasul’e itaatin Allah’a itaat anlamına geldiğinin delillerinden biri de bu âyettir. Âyetin girişinde “Allah” ve “Rasul” ayrı ayrı anıldığı halde, âyetin devamında söz sadece Rasul üzerinde odaklanacak ve itaat/izleme emri de ikili değil tekli zamirle (tutî‘ûhu) ifade edilecektir. Ve nihayet, Rasul’e itaatin de ilâhî bir inşâ projesi olan vahye boyun eğmek olduğu âyetin sonunda dile gelecektir.
[3051] Krş: “Hem kendilerine ilâhî mesaj gönderilenleri hem de (onlara) ilâhî mesajı iletmekle görevli olanları elbet hesaba çekeceğiz” (
7:6).
[3052] Âyetin başında dile gelen “Rasule itaat” ile vahye itaatin kastedildiği bu ibâreyle sabittir.
Allah, içinizden iman edenlere ve ıslah edici iyilikler işleyenlere, onlardan öncekileri hâkim kıldığı gibi kendilerini de hâkim kılacağına,[3053] onlar için hoşnut ve razı olduğu dini yine onlar için sağlamlaştıracağına,[3054] endişelerinin (baskın olduğu) bir dönemin ardından onları güvenli bir konuma kavuşturacağına söz vermiştir:[3055] “(değil mi ki) onlar Bana kulluk ediyorlar ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmuyorlar!” (diyerek). Fakat kim de bunun ardından inkâra saplanırsa, işte onlardır asıl yoldan sapmış olanlar.
[3053] Öncekileri hakim kıldığını şu âyet beyan eder:
28:5.
[3054] Bkz: Mâide 3.
[3055] Allah’ın mü’min ve salih kimselere verdiği bu sözü İbrahim sûresinin 13-14 ve Kasas sûresinin 5-6. âyetlerinde ayan açık görüyoruz. Bedir’de Nebi “Allah’ım! Şu bir avuç insanın yok olmasına izin verirsen, yeryüzünde sana kulluk eden kalmayacak!” diye dua ediyordu (Duanın tamamı için bkz: Müslim, Cihad 58).
Şu halde, namazı hakkını vererek kılın, zekâtı gönülden gelerek verin ve Rasul’ü izleyin ki merhamete mazhar olmayı umut edebilesiniz.
İnkarda ısrar eden kimseler, bu dünyada asla (Allah’ı) atlatabileceklerini sanmasınlar; onların dönüp dolaşıp varacakları yer ateştir; ki o, ne berbat bir son duraktır!
SİZ ey iman edenler! Meşru bir biçimde sahip olduğunuz kimseler[3056] ve içinizden ergenlik çağına ulaşmamış olanlar (dahi),[3057] günün şu üç (vaktinde)[3058] yanınıza girmeden önce sizden izin istesinler: sabah namazından önce, öğleyin elbiselerinizi çıkarıp istirahate çekildiğiniz vakit ve yatsı namazından sonra. Bu üç vakit sizin için mahremiyet vakitleridir. Bu vakitler dışında birbirinizin yanına girip çıkmanızda, sizler için de onlar için de herhangi bir beis yoktur. Bu mesajları Allah size işte böyle açıklamaktadır: zira her hükmünde tam isabet sahibi olan Allah, (yarattığı insanı) çok iyi bilmektedir.[3059]
[3056] Çevirimizin gerekçesi ve ibârenin mahiyeti için bkz:
4:24;
33:52 ve
47:4, ilgili notlar.
[3057] Bu iki zümre, 31. âyette yakın akrabalarla birlikte sayılarak mahremiyet konusunda ayrıcalıklı sayılmıştı. Parantez içerisindeki “dahi” açıklaması, bu talimatın söz konusu ayrıcalığa getirilen bir istisna teşkil ettiğini göstermek içindir.
[3058] “Üç kez” anlamına gelen selâse merrât ibâresini kendisinden hemen sonra gelen min açmaktadır. Buna göre bu ibâre “izin sayısını” değil “izin zamanını” gösterir.
[3059] Belirsiz formdaki ilâhî sıfatlar, daha çok, âyetin içerisinde yer aldığı pasajda ele alınan konuyla doğrudan ilişkilendirilmelidir (Krş: Taberî). Parantez içi açıklamamız bu mülahazadan kaynaklanmaktadır (Krş:
9:102, not 129). Parantez içi açıklama Mülk sûresinin 14. âyetine dayanmaktadır.
Ama çocuklarınız[3060] ergenlik çağına ulaştıklarında, kendilerinden büyüklerin yaptığı gibi (yanınıza girmek istedikleri her zaman) izin istemelidirler. Mesajlarını Allah size işte böyle açıklamaktadır: zira her hükmünde tam isabet sahibi olan Allah, (yarattığı insanı) çok iyi bilmektedir.[3061]
[3060] Lafzen: “Sizden olan çocuklar”.
[3061] Parantez içi açıklama Mülk sûresinin 14. âyetine dayanmaktadır. Bu iki âyet, mesken sosyolojisinin insanî-islâmî temellerini vermekte ve muhatabında bir mesken tasavvuru inşâ etmektedir. Mekân mahremiyetinin temelinde insanın varoluşuna hürmet yatar. Zira kun (ol) emriyle gerçekleşen kevn (oluş), bir mekânda kendini ifşa eder ve insan bu oluşun dürr-i yektâsıdır. Burada ikinci bir elbise gibi giyinilen bir mekân algısı vardır. İnsan, en yakınları da olsa, mekân mahremiyetine hürmet etmelidir.
BİR de, kadınlardan artık cinsel arzu[3062] duymayacak kadar yaşlanmış olanlar var; işte böylelerinin, bedeni[3063] teşhir amacı taşımaksızın, giysilerinden bir kısmını[3064] çıkarmalarında bir beis yoktur.[3065] Ama iffetleri üzerine titrerlerse bu kendileri için daha hayırlıdır: zira Allah (ağızlardan çıkan) her şeyi işitir, (kalplerde olan) her şeyi bilir.[3066]
[3062] Nikâh kelimesinin buna yakın bir karşılığı ve açıklaması için bkz: Âyet 3, not 7.
[3063] Lafzen: “ziyneti”. Buna “dişiliği” veya “güzelliği” anlamları da verilebilir. Teberruc için bkz:
33:33, not 42.
[3064] Lafzen: “Giysilerini”. Şa’bi’ye göre Ubey b. Ka‘b bu ibâreyi min siyabihinne şeklinde okumuştur (Taberî). Tercihimiz bu okuyuşa dayanır.
[3065] İlk otoriteler tarafından farklı yorumlara konu olan bu âyette çıkarılmasına şartlı izin verilen giysi Süddî ve üstatlarına göre başörtüsüdür (Râzî). Daha başka müfessirlere göre de “giysilerinden bir kısmı” ile kastedilen başörtüsüdür (İbn atıyye ve Kurtubî). Bu âyet Ahzâb 59’daki cilbâb ile değil bu sûrenin 31. âyetindeki humur ile ilgilidir. Bu yaklaşım, başörtüsü emrinin gerekçeli bir emir olduğu görüşüne dayanır. Söz konusu gerekçe kadın cazibesini bireysel alanda tutup kamuya açmama, bu yolla hem kadın-erkek ilişkisine saygınlığı ihlal etmeyen bir mesafe getirme, hem cinsler arası ilişkinin dişilik değil kişilik üzerinden kurulmasını sağlamadır.
[3066] Parantez içi ibâreler Taberî’nin Übey b. Ka’b’tan nakline dayanmaktadır. Belirsiz formla kullanılan sıfatları bu şekilde çevirimiz için bkz: Âyet 58, not 91. Bu âyet, konu itibarıyla 31. âyetin kapsamına dahildir. Fakat kendisinden sonraki âyet için de geçerli olduğu gibi, daha önce getirilen hükümlerin kapsamının gereksiz yere genişletilmesini de önleme amacı taşımaktadır.
(Eğer güç gelecekse) görme özürlü zora koşulamaz, yürüme özürlü zora koşulamaz, hasta zora koşulamaz;[3067] ve (aile bireyleri olarak) sizin kendi evlerinizde[3068] veya[3069] babalarınızın evlerinde, veya annelerinizin evlerinde, veya erkek kardeşlerinizin evlerinde, veya kız kardeşlerinizin evlerinde, veya amcalarınızın evlerinde, veya halalarınızın evlerinde, veya dayılarınızın evlerinde, veya teyzelerinizin evlerinde, veya anahtarları size teslim edilmiş olan yahut da sadık arkadaşınıza[3070] ait olan (evlerde) yiyip (içmenizde) bir sakınca yoktur; hep birlikte ya da ayrı ayrı yemenizde de bir beis yoktur. Bundan böyle bir eve girdiğiniz zaman, birbirinize[3071] Allah katından bir esenlik, bir bereket ve mutluluk dileğiyle selam veriniz: Bu mesajları Allah size işte böyle açıklamaktadır ki, akıllıca hareket edebilesiniz.[3072]
[3067] Özürlülerin ve hastaların hukukuyla ilgili olan bu ibâre, oldukça veciz bir üsluba sahiptir. Bu niteliği, ibârenin açılımında birden çok yoruma izin vermekte, belki de teşvik etmektedir (Krş. Taberî ve Râzî). Öyle anlaşılıyor ki bu ibâre, dinin emir ve talimatlarının “mümkin” ve “makul” olanla sınırlı olduğunu, kimseye gücünün üstünde bir sorumluluk yüklenemeyeceğini hatırlatmaktadır. Bunların başında da özürlü ve hasta olan insanlar gelmektedir. Parantez içi açıklamamızın gerekçesi budur.
[3068] Lafzen: “evlerinizden”. Kişinin kendi evinden yiyip içmesine izin gerekmez. Bu izinle aynı evi paylaşan aile bireylerinin (‘ayal) kastedildiği dile getirilmiştir (Ferrâ).
[3069] Buradaki ev bağlacı “ya da” vurgusuna değil, daha çok “ve/veya” vurgusuna sahiptir.
[3070] Burada sadık arkadaşlığın (sadîk) tanımı da yapılmış oluyor: Evinin anahtarını size tereddütsüz verebilen kişi…
[3071] Veya: “kendi kendinize”. ‘Alâ enfiusikum ibâresini Katâde ba‘dukum ‘alâ ba‘d (birbirinize) şeklinde yorumlamıştır (Taberî). Benzer bir kullanım için bkz: Âyet 12, not 16.
[3072] Bu âyet Mücadile sûresinin 22. âyetini yumuşatır. Orada mü’minlerin kendi inançlarından olmayan aile fertlerine koydukları mesafe övülmüş, burada ise onlarla doğal insanî ilişkinin devamında bir beis olmayacağı dile getirilmiştir.
MÜ’MİNLER, ancak Allah’a ve O’nun Rasulü’ne yürekten inanıp güvenen[3073] kimselerdir; onunla toplumsal bir iş görüşmek için bir araya geldiklerinde, onun iznini almadıkça asla ayrılmazlar.[3074] Şüphesiz senden (farklı bir görüş geliştirmek için) izin alanlar (da), Allah’a ve O’nun Rasulü’ne yürekten inanıp güvenen kimselerdir. İşte bu yüzden, onlar senden bazı işleri için izin isterlerse onlardan uygun gördüklerine bu izni ver; Allah’tan da onlar için mağfiret dile: Şüphe yok ki Allah, rahmeti bol bir bağışlayıcıdır.
[3073] Buradaki iman, daha çok imanın ahlâkî karşılığı olan “güven” vurgusuna sahiptir.
[3074] Lafzen: “gitmezler”. Zehebe sadece mekânsal bir “gitmeyi” değil, aynı zamanda bir görüşe varma, yeni bir görüş geliştirmeyi de ifade eder. Taberî’nin de isabetle vurguladığı gibi buradaki “ayrılma”, üzerinde uzlaşılan toplumsal politikadan bağımsız, özgür ve özgün fikirler geliştirmektir. “Ondan izin almadıkça” ibâresi, yapıcı muhalefet fikrini çağrıştırmaktadır. Bu konuda yaşanan örnekler, buradaki “iznin” mahiyetini açıklamaktadır. Kocasından boşanmış olan Berire’ye kocasına dönmesini söyleyince, onun “Ya Rasulallah! Bu Allah’tan gelen bir emir mi, yoksa senin kendi kararın mı?” diye sorması bir izindir. Yine Hubâb b. Münzir’in Bedir’de Allah Rasûlü’nün görüşüne alternatif sunmadan önce bunun Allah’tan gelen bir vahiy olup olmadığını sorması bir izindir. Hubâb bunun üzerine “Öyleyse su yakınına konaklamamızı uygun bulurum” der ve öyle yaparlar. Yine Allah Rasûlü’nün, Hendek savaşı öncesinde düşmanı bölmek için Gatafan’ın liderlerine Medine’nin o yılki hurma hasadının üçte birini verme teklifine karşı, Sa’d b. Muaz, bunun vahyin emri olup olmadığını öğrenmek ister. Allah Rasûlü’nün geliştirdiği bir taktikten ibâret olduğunu öğrenince karşı çıkar ve vazgeçilir. Sa’d’ın kendi görüşünü ileri sürmeden önce yaptığı da bir “izin”dir.
Rasul’ün davetini, sakın birbiriniz arasındaki herhangi bir davet gibi algılamayın! Doğrusu Allah, aranızdan kimselere sezdirmeden sıyrılıp çıkmak isteyenleri biliyor. Şu halde onun emrine karşı gelen kimseler, başlarına (bu dünyada) bir musibetin (âhirette ise) can yakıcı bir azabın gelmesinden sakınsınlar.[3075]
[3075] Bireysel ve toplumsal ahlâkî sorumluluklarla ilgili bu âyetler, teşrifat kurallarına indirgenemez. Bunlar evrensel ilkelere işaret etmektedir.
BAKIN! Göklerde ve yerde olanların hepsi kesinlikle Allah’a aittir; O sizin içinde bulunduğunuz gerçek durumu elbette biliyor; öyle ki, O’na döndürülecekleri gün, evet (o gün) yaptıkları her şey kendilerine haber verilecektir: zira Allah her şeyi bütünüyle bilendir.