ŞAHİT olsun sıra sıra dizenler ve dizilenler,[3984]
[3984] Sâffât, (t. sâffe), insan, melek ve kuş gibi hareket yeteneğine sahip varlıklar için kullanılır (
61:4;
24:41;
67:19). İlk üç âyette her çeşidiyle “itaatkâr varlıkların” kastedildiğini 165. âyet teyit etmektedir. Kasıt vahyin kendisi de olabilir (Râzî). Bu durumda vahiy benzer örneklerde olduğu gibi (
35:31;
36:2) inşâ edici bir özne olarak öne çıkar. Sâffât hem “sıraya dizenleri”, hem de “sıraya dizilenleri” ifade eder. Böylece şu anlama ulaşılır: “Şahit olsun vahyin sıraya dizdiği itaatkâr kullar ve/veya kulları hizaya sokan sıra sıra âyetler”.
Uyarmak için peş peşe gelenler…[3985]
[3985] Tâliyât: Nasıl ki saf bir amaca ulaşmak için yan yana dizilmekse, tilv ya da tilavet de “bir mâna oluşturmak için peş peşe gelmek”tir. Katâde bununla “vahyi okuyup izleyen kimselerin” kastedildiğini söyler (Taberî).
Elbet, ilâhınızın bir tek olduğunda şüphe yoktur;
göklerin, yerin ve onların arasındaki her şeylerin Rabbi; ve bütün doğuların Rabbi.[3986]
[3986] Meşârık, “güneşin doğum yerleri”. Zımnen: Vahiy güneşinin kaynağı bir fakat doğum yerleri, muhatapları, dilleri farklı farklıdır.
Şüphesiz Biz, yerin en yakın göğünü yıldızların[3987] güzelliğiyle süsledik;
[3987] Lafzen: “gezegenlerin”. Burada kastedilen gök cisimlerinin kendileri değil ışıklarıdır. Dolayısıyla “yakın gök” ifadesi, ışığı dünyaya ulaşan yıldızların bulunduğu tüm uzayı kapsar.
üstelik (onları) her isyankâr[3988] şeytanın tasallutundan koruduk,
[3988] Veya: “kontrol dışı”. el-Mârid, “kontrol dışı” (el-hâric ‘ani’t-tâ‘ah) anlamını da içerir. Gaybı bildiğini iddia eden ve kendi kendini gerçekleştiren kimi kehanetlerle insan iradesini zaafa uğratan şeytanlar ve şeytansılar. el-Mâridin “soyutlayan, yalıtan, soyan” anlamı göz önüne alındığında, her tür kehanet teşebbüsünün “bilgiyi amacından soyutlamak”, bir tür “hırsızlığa soyunmak” olduğu anlaşılır.
ki yüce katın sakinlerini[3989] dinleme (girişiminde) bulunamasınlar ve her yandan yüzgeri edilsinler;
[3989] Yani: Melekler âlemini ve özellikle vahiy meleğini.
(dünyada) dışlansınlar ve (âhirette de) sürekli bir azaba mahkûm olsunlar;[3990]
ancak bir (bilgi) kırıntısı kapanlar olursa, onlar da delik deşik eden bir ateş korunun pençesine düşsünler.[3991]
[3991] Sâkıb, “oyan, delik deşik eden, yakan, kalbura çeviren bir kor alev” (Lisân). Kelimenin belirsiz olması, bu kor alevin gördüğümüzün dışında veya ender görülen şaşırtıcı mahiyetine delâlet eder.
ONLARDAN şu sorunun cevabını iste: “Yaratılış açısından, o (şeytanlık yapa)nlar mı daha güçlü ve kudretli, yoksa yarattığımız (insan) mı?”[3992] Açık gerçek şu ki, (insanları) yapışkan bir balçık türünden yaratan Biziz.[3993]
[3992] Zımnen: Şeytan ve tüm şeytansılar hakkında Kur’an’da sık sık yer alan şu uyarıyı hatırlayalım: “Senin benim kullarım üzerinde etkin bir yaptırım gücün (sultân) yoktur.” Buradan da anlaşılacağı gibi, yaratılıştan getirdiği fıtrat gereği insan güçlüdür. İnsan fıtratına yabancılaşmadıkça, şeytanın insan üzerinde etkin bir gücü yoktur. Yeter ki insan çamur tarafını değil, ruh tarafını takviye etsin.
[3993] İnsanın elementer kökeni için
23:12, not 12.
Ama hayır, sen hayranlık ve şaşkınlık duyarken,[3994] onlar işin şakasındalar;
[3994] ‘Acibte filînin ikili anlamı gereği zımnen: Allah’ın yaratışına hayranlık, buna rağmen inkârcıların direnişine şaşkınlık duyarken…
hatırlatıldığı zaman da öğüt almazlar;
ve bir âyet gördüklerinde küçümsemeye kalkarlar;
ve derler ki: “Açıkça bu, büyü(leyici söz)den başka bir şey değil:
ne yani, biz ölüp gittikten, toza toprağa karışmış bir iskelet halini aldıktan sonra tekrar mı diriltileceğiz?
Yani, önden giden atalarımız da mı?”[3995]
[3995] 18. âyet ışığında bu ibâre, alttan alta babalarla yüzleşme korkusunu îmâ eder.
“Evet” de, “Hem de rezil rüsva bir halde!”
Nitekim o (gün) bir tek sarsıcı komut yankılanır: ve işte o an bön bön bakakalırlar;
ve “Yazıklar olsun! İşte bu, o Hesap Günü budur!” derler.
İşte bu, yalanlayıp durduğunuz (iyi ile kötünün) arasını ayırma günüdür:
Toplayın bütün o zalimleri, onların türdeşlerini ve kulluk ettikleri her şeyi!
Allah’tan başka her şeyi… Ve hepsini gözleri fal taşı gibi açacak bir ateşe yönlendirin;[3996]
[3996] Cahîm’in bu anlamı için bkz:
73:12, not 13.
ve onları orada alıkoyun: çünkü onlar elbet sorgulanacaklar!
(Denilecek ki): “Ne’niz var, neden birbirinize yardım etmiyorsunuz?”
Yoo, (ne yardımlaşması?) O gün onlar teslim bayrağını çeken kimseler olacak.
Ve birbirlerine dönüp hesap soracaklar...
(Bir kısmı) şöyle diyecek: “Siz bize hep sûret-i haktan görünerek yanaşırdınız.”[3997]
[3997] Lafzen: “sağdan gelirdiniz”. Zaten min yerine ‘an gelmesi “suret-i haktan” yan anlamını verir.
(Diğerleri) “Asla” diyecekler, “Siz zaten hiç mü’min olmadınız ki!
Hem bizim sizin üzerinizde bir gücümüz de yoktu: bilâkis siz küstah ve azgın bir topluluktunuz!
Fakat şimdi Rabbimizin sözü hepimizin aleyhine gerçekleşti: hepimiz (yaptıklarımızın) acısını elbette tadacağız.
Fakat biz sizi (aldatmadık), açıkça saptırdık; çünkü biz zaten sapıtmış kimselerdik.”[3998]
[3998] Zımnen: “peşimize takılırken bunu hesap etmeliydiniz”. Bu âyet, 28. âyetteki “aldatma” suçlamasını red içindir (Krş:
14:22).
Şu halde onlar o gün azapta da ortak olacaklar;
çünkü Biz suçu tabiat haline getirenlere işte böyle davranacağız.
Şu bir gerçek ki, ne zaman kendilerine “Allah’tan başka ilâh yoktur” denilmişse, mutlaka küstahça kibirlenmişler
ve “Ne yani, şimdi kalkıp da mecnun bir şairin sözüne uyup ilâhlarımızı mı terk edelim?” demişlerdir.[3999]
[3999] İlk inkârcı muhataplar şiir-kehanet ve şair-cin arasında zorunlu bir ilişki olduğunu düşünüyorlardı (Bkz:
26:224, not 104).
Hayır! Bilakis o, hakikati getirmiş ve (önceki) elçileri tasdik etmiştir.
Şu kesin ki siz, elem verici bir azabı hak ettiniz;
ve yaptıklarınızın dışında bir şeyle cezalandırılmayacaksınız.
Ancak, imanını saf ve temiz tutma çabalarını Allah’ın desteklediği kulları hariç:[4000]
[4000] Muhlasînin bu anlamı için bkz:
15:40, not 31.
işte onlar için (âhirette) belirlenmiş bir rızık vardır;
lezzet kaynağı her tür ürün…[4001] Zira onlar (tarifsiz bir) ikrama mazhar olacaklar;
[4001] Fevâkih (t. fâkihe) için bkz:
36:55, not 39.
nimetlerle tıka basa dolu olan cennetlerde;
muhteşem tahtlarda birbirlerini sevgi dolu gözlerle süzerek…
Kaynağından doldurulmuş kadehlerle kendilerine servis yapılacak;[4002]
[4002] Ke’s, eşanlamlısı gibi duran fakat asla eşanlamlısı olmayan kûbden farklıdır. Ke’s ille de dolu olan bardak/kadeh için kullanılır ve sadece camdan yapılanına denir (Se’alibî). Kûb, dolu veya boş, camdan, ağaçtan, topraktan veya metalden mamul her bardak için kullanılır. 47. âyette kadehin içindeki içecekten iki şey nefyedilmiştir: zahmet ve sarhoşluk. Özellikle sarhoşluğun nefyedilmiş olması sunulan bu içeceğin sudan çok öte bir şey olduğunu gösterir. Râzî’nin Ahfeş’ten nakline göre hem bardağa/kadehe hem de içindeki “içki”ye ke’s denilir. Muhammed sûresinin 15. âyetinde, cennette sunulacak bu meşrubat hamrin şeklinde belirsiz formla gelir. Bu da, dünyada bildiğimiz “içki” türlerinden bir tür değil, asla tatmadığımız, akıl sır ermez mükemmel ve muhteşem bir içecek olduğuna delâlet eder. Bu cennet içeceğine “şarap” (hamr) adının verilmesi, dünyevî içkinin geçici ve uçucu hazzından vazgeçen insanlara Allah’ın ahirette vereceği bir karşılık olduğunu beyan içindir. Yani dünyada hayra nail olmak için hazdan vazgeçenler, ahirette o hazzı mükemmel bir biçimde yaşayacaklar. Dolayısıyla hem hayra nail olacaklar, hem yarara, hem de kesintisiz hazza... Henüz içki yasağının olmadığı bir dönemde inen bu tür âyetler, mü’minleri alkolsüz bir geleceğe hazırlama amacına matuf olarak okunabilir.
içenlere tarifsiz bir lezzet veren berraklıkta olacak.
Ne onda bir zahmet var ve ne de ondan dolayı sarhoş olurlar.
Ve yanlarında gözü dışarıda olmayan tatlı bakışlı eşler;[4003]
[4003] Bu ibâre hakkında bkz:
55:56, not 37. Bir başka ifadesiyle: Yüzünde göz izi, gözünde yüz izi olmayan, gözü ve gönlü eşine dönük eşler.
sanki kumda gizlenmiş deve kuşu yumurtaları gibi kusursuz…
İşte onlar da (berikiler gibi)[4004] birbirlerine yönelerek sualler soracaklar.
[4004] Zımnen, 27. âyette yer alan: “Cehennemliklerin kendi aralarında yaptıkları gibi..”
İçlerinden biri diyecek ki: “Bir zamanlar benim bir arkadaşım vardı;
bana, “Sahi, sen gerçekten de onun doğruluğunu tasdik mi ediyorsun?” derdi;
“Ne yani, biz ölüp gittikten, toza toprağa karışmış bir iskelet halini aldıktan sonra hesap verecek mişiz, öyle mi?” (diye eklerdi).
(Sözüne devamla) sordu: “Onun halini görmek ister misin?”
Bunun üzerine bakar ve onu dehşet verici bir ateşin göbeğinde görür.
“Aman Allah’ım!” der, “Az kalsın beni de mahvedecektin!
Eğer Rabbimin yardımı olmasaydı, ben de burada tutulanlardan olmuştum!”
(Cennet arkadaşlarına yönelerek): “Biz bir daha asla ölmeyeceğiz, değil mi?
(Ölüm) sadece şu ilk ölümümüzdü; ve biz artık asla azaba uğratılmayacağız (değil mi)?
Evet bu, işte budur muhteşem başarı!”
Çalışıp çabalayanlar, işte buna benzer bir akıbet için çalışmalılar.
Şimdi konuğu böyle ağırlamak[4005] mı iyidir, yoksa zehir zakkumla (ağırlamak) mı?[4006]
[4005] Nuzulen, misafire verilen mükellef ziyafet ve ziyafet sofrasına verilen isim (Lisân). Vahyin inişi de nüzûl ile ifade edilmiştir. Zira vahiy, insanlığın önüne serilmiş bir gök sofrasıdır. O sofra, kendisinden beslenen insanın dizine derman, gözüne fer, yüreğine ferman olarak yürür ve sonu cennetle noktalanan zorlu yolu insan ancak bu takviye/takvâ ile tamamlayabilir.
[4006] Lafzen: “zakkum ağacıyla mı”. Anlamı için muhtemelen Kur’an’da ilk geçtiği
44:43’e bkz. Daha önce inen söz konusu âyete inkârcı muhataplar “Cehennemde ağaç mı bitermiş?” gibisinden itiraz etmiş olmalılar ki, özellikle 63. âyet buna bir cevap olarak inmiştir. Son söz edildiği İsra 60’ta “cehennem ağacı” olarak geçer.
Şüphe yok ki Biz onu zalimler için bir imtihan vesilesi kıldık:[4007]
[4007] Kur’an’da imtihan vesilesi kılınan diğer unsurlar için bkz:
17:60, not 80.
Elbet o cehennemin ta orta yerinde yetişen bir ağaçtır;
tomurcukları, yeleli yılanların başları gibi (albenili)dir;[4008]
[4008] Lafzen: “şeytanların başları”. Devamı zımnen: “..fakat içinde ölümcül bir zehir barındırmaktadır”. Araplar bir taç gibi başında taşıdığı göz alıcı yelesiyle meşhur olan zehirli bir yılan türüne (hayyetun lehâ ‘urfun) şeytan adını verirlerdi (Lisân ve Tâc; krş:
81:25, not 21). Bir hadiste son derece tehlikeli olan bu “şeytan”ın görüldüğü yerde öldürülmesi emredilir. Bizce burada, zehirli cehennem ağacının tomurcuğuyla şeytan adı verilen bu yılanın göreni hayrette bırakan yeleli başı arasında bir benzerlik kurulmaktadır (Krş: Ferrâ ve Zeccâc). Bunun bölgede yetişen zehirli bir bitki türü olduğu da rivayet edilmiştir (İbn Âşûr). Her hâlükarda göreni büyüleyen bu zehirli cazibe, arkasında ölümcül bir tehlikeyi saklamaktadır. Muhtemelen çiçeklerinin kokusu ve görüntüsü güzel fakat zehirli bir bitki türü olan Nerium Oleander cinsine de, bu özelliği dolayısıyla “zakkum” adı verilmiştir (Krş:
44:43, not 28).
ve onlar kesinlikle ondan yemeye ve karınlarını onunla tıka basa doldurmaya mecburdurlar;
sonra, onun üstüne bir de yürek dağlayıp iç kaldıran bir kokteyli yudumlayacaklar;[4009]
[4009] Sadece burada kullanılan şevben, “karışım, kokteyl” anlamına gelir (Râğıb ve Ferrâ).
neticede son durakları, elbet gözleri faltaşı gibi açan ateş olacaktır.[4010]
[4010] el-Cahîmi bu şekilde çevirimiz için bkz:
22:51, not 74.
Çünkü onlar sapık atalarının başlarına sardığı geleneği izlediler;[4011]
[4011] Elfeve (leffe’den) ilişkin özgün çevirimizin gerekçesi için bkz:
2:170, not 316.
fakat kendileri atalarının izinden akılsızca seğirtiyorlar![4012]
[4012] el-Har’, “öndekine yetişeyim diye dengesiz ve düşüncesizce, yani çılgınca koşmak”.
Doğrusu, onlardan öncekilerin çoğu da sapmıştı.
Ve elbette onlara da uyarıcılar göndermiştik:
dön de bir bak şu uyarılmış olanların akıbeti nasılmış?
Bunun tek istisnası var: imanını saf ve temiz tutma çabalarını Allah’ın desteklediği samimi kullar![4013]
[4013] Muhlasînin bu anlamı için bkz:
15:40, not 31.
DOĞRUSU, (onlardan biri olan) Nûh da bizden imdat dilemişti; ve imdat çağrısına icabet eden olmamız da güzeldi doğrusu...
Zira onu ve (inanç) ailesini[4014] büyük bir badireden kurtarmıştık;
[4014] Ehl ile “inanç ailesi” kastedilmiştir. Açıklama için bkz:
27:57, not 60.
onun (inanç) soyunu da bâki kıldık:
geriden gelenlerin zihninde ona dair (örnek) bir hatıra bıraktık:
Bütün milletler arasında Nûh’a selam olsun![4015]
[4015] Çağları aşarak gelen bu ilâhî selam, bu kıssaların amacını muhataba beyan içindir: Kimin izinden gidiyorsan onu seç! Unutma: gök kubbeye bırakılan her hoş sada bâki kalır!
Elbet Biz, iyi olup güzel davrananları işte böyle ödüllendiririz;
çünkü o, Bizim gerçek iman sahibi kullarımızdandı;
nihayet (inkârda direnen) diğerlerini boğulmaya terk ettik.
VE onun tarafında[4016] saf tutanlardan biri de elbet İbrahim idi:
[4016] Şî‘a için bkz:
30:32, not 42.
Hani o Rabbine arı duru bir kalp ile yönelmişti;[4017]
[4017] Kalb-i selîm için krş:
26:89.
o zaman babasına ve kavmine şöyle demişti: “Sizler nelere tapıyorsunuz böyle?
Ne yani! Allah’ı bırakıp da uyduruk ilâhlara tapmakta ısrar mı ediyorsunuz?
Sahi siz, âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?”
Derhal zihninde bir şimşek çaktı, şöyle bir düşünüp taşındı
ve dedi ki:“Ben rahatsızım!”[4018]
[4018] Muhtemelen tevriyeli bir ifade (Hz. Yusuf’a ait benzer bir ifade için krş:
12:23). Hz. İbrahim kavmin bu yönelişinden duyduğu rahatsızlığı dile getiriyordu. Tevriye, Allah’ın nebilerinin, zorda kaldıklarında başvurdukları bir söz söyleme yöntemidir. Nebîler yalan söylemezler. Zorda kaldıklarında tevriye sanatına başvururlar. Hz. İbrahim ve Hz. Yusuf’un başvurduğu bu yöntemi hicret sırasında Allah Rasûlü’nün de kullandığını biliyoruz. Yolda karşılaştıkları bir kafileye kim oldukları sorusuna cevap olarak Allah Rasûlü “sudan” cevabını vermişti. Bununla kendisi “Biz her canlıyı sudan var ettik” âyetine telmihte bulunmuş, fakat güvenilmez muhataplar bunun bir kabile adı olduğunu sanmışlardı.
Bu âyetin hemen önünde yer alan fe-nazara nazraten fi’n-nucûm âyeti genellikle “O yıldızlara bir göz attı” şeklinde anlaşılmıştır. Buradan ilm-i nucûm’a (astroloji) bir yol bulunmuş, yıldızlara bakarak kehanette bulunmaya kadar uzanan şaşırtıcı yorumlar yapılmıştır. Ancak başta Halil b. Ahmed ve Muberred gibi dilciler olmak üzere bazı otoriteler nazara fi’n-nucûm ifadesini deyimsel anlamda almışlar ve karşılığının “zihinde bir şeyi kurgulamak için düşünüp taşınmak” olduğunu söylemişlerdir (Krş. Maverdî ve Kurtubî). Biz de bu Arapça deyimi Türkçedeki muadili olan “zihinde bir şimşek çakmak” ile karşıladık.
Bunun üzerine etrafındakiler, ondan yüz çevirip gittiler.
Derken o, onların putlarına usulca yaklaştı ve “Ne! Yoksa (önünüze konulanlardan) yemiyor musunuz?” dedi (ve ekledi):
“Size ne oldu böyle, yoksa konuşamıyor musunuz?”
Ve onların üzerine abanıp bütün gücüyle vurmaya başladı.[4019]
[4019] Lafzen: “sağ eliyle”, mecazen: “bütün gücüyle”. İmanın sahibine kazandırdığı celadet ve cesaret vurgulanıyor. Puta tapan insana değil tapılan nesneye vurması, suçluyu değil suçu hedef alması anlamına gelir. Aynı incelik yine aynı kıssanın anlatıldığı Meryem 42’de de görülür.
Derken etraftan koşuşarak başına üşüştüler.
O dedi ki: “Elinizle yonttuklarınıza[4020] mı tapıyorsunuz?
[4020] Yontulmuş heykellere delâlet eder (nehhât: “heykeltıraş”).
Oysa sizi de yonttuklarınızı da yaratan Allah’tır.”
Onlar “Onu (yakmak) için bir yapı yapın ve onu çılgınca yanan ateşin ortasına atın!” dediler.
Böylece ona zarar vermek istediler, ama biz onları rezil ettik.
Ve (İbrahim), “Ben Rabbime (kulluk edebileceğim bir yere) giden biriyim,[4021] O bana yol gösterecektir” diyerek (şöyle yalvardı):
[4021] Krş: “Ben Rabbine iltica eden bir hicret eriyim; çünkü her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden O’dur” (
29:26).
“Rabbim! Bana erdemli bir (evlat) bağışla!”
Bunun üzerine ona uyumlu/hoşgörülü ve olgun bir oğlan çocuğu müjdeledik.[4022]
[4022] Bu oğulun İshak mı, İsmail mi olduğu tartışılmıştır. Yahudiler İshak olduğunu savunur. Oysa Tekvin
22:2’de “biricik/ilk oğul”dan söz edilir. “Biricik/ilk oğul”un İsmail olduğunda ittifak vardır. Bu durumda ilgili Eski Ahid metnine “İshak” adı sonradan eklenmiş olmalıdır (Bkz: İbn Âşûr). Her iki oğul da müjdelenmiştir. Fakat İsmail İbrahim’in duasına icâbet olarak, İshak ise ilave bir ikram olarak. İleride gelecek olan 112. âyette ayrıca İshak’a yapılacak olan atıf “İsmail’dir” diyenleri destekler mahiyettedir. 102. âyet Kurban edilen oğulun “sabredenlerden” olmayı istediğini söyler. Enbiya 85’te “sabredenlerden” olarak nitelenen üç nebîden biri de İsmail’dir.
Derken çocuk onun çaba ve tasasına ortak olacak olgunluğa eriştiğinde, (İbrahim) şöyle dedi: “Yavrucuğum! Kendimi rüyada seni kurban ederken görüyorum; bir bak bakalım, sen bu işe ne dersin?” (Oğul) “Babacığım!” dedi, “Sana emredileni yap; inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.”
Sonunda o ikisi Allah’a teslimiyetlerinin bir gereği olarak (vardıkları sonuca) uydular ve (babası) onu şakağı üzerine yatırınca,
Biz kendisine “Ey İbrahim!” diye seslendik:
“Sen rüyayı tasdik ettin!”[4023] Ne var ki Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz.
[4023] Zımnen: ‘Oysa rüyalar tasdik edilmez, tabir edilir. Ey İbrahim! Sen rüyanı tabir edeceğin yerde tasdik ettin. Ne var ki, Biz senin tasdikini iyilerden oluşunun delili saydık. Bu yüzden İsmail’i almadığımız gibi, üstüne bir de İshak’ı vererek seni ödüllendirdik.’
İbrahim rüyada, oğlunu “kurban etmiş halde” değil, “kurban ediyorken” görmüştü. Amaç oğlunu koyun gibi kesmesi değildi. Zira hayvanlar kesilerek kurban edilirler, insanlar ise Allah’a adanarak, ibadet ve ubudiyyetle kurban olurlardı. Yani şahdamarlarından yakın olana yaklaşırlardı. Neticede Hz. İbrahim bir “trajik kahraman” değil, tam teslim olmuş bir mü’min olarak ilâhî kayıtlara geçti.
Hiç şüphesiz bu, elbet apaçık bir sınavdı.
Ve Biz ona fidye olarak muhteşem bir kurban verdik;[4024]
[4024] Yani bir sonraki âyetle birlikte: Allah-insan ilişkisinde mesafe bulunduğu sahte duygusunun geçersizliğini ifade eden kurban ibadetini teşri kılarak, İbrahim ve oğlunun anısını ebedîleştirdik.
geriden gelen herkesin zihninde ona ilişkin (örnek) bir hatıra bıraktık:
İyileri Biz, işte böyle ödüllendiririz.
Zira o, Bizim gerçek mü’min kullarımızdan biriydi.
Bir de ona kendisi sâlih kullardan biri olan bir nebîyi, İshak’ı müjdeledik;
dahası onu[4025] ve İshak’ı mübarek kıldık: ama o ikisinin soyundan dürüst ve erdemli olan da var, kendisine açıkça zulmeden de.[4026]
[4025] Buradaki zamir İbrahim’i de kurban olan oğulu da gösterebilir. Devamında gelen tesniye zamirinde (min zurriyyetihima) kastedilen iki kişi İbrahim’in soyunu sürdüren iki oğul olmak durumundadır. Şu halde ilk zamirin İsmail’i göstermesi daha makuldür. Bütün bunlar kurban edilen oğulun İsmail olduğu görüşünü destekler.
[4026] Kutsallık kisvesine bürünmüş Yahudi ırkçılığını red. Ayrıca krş: “Sözüm (senin neslinden de olsa) zalimler için asla geçerli değildir” (
2:124).
DOĞRUSU Biz Musa’ya ve Harun’a da lütufta bulunmuştuk:
o ikisini ve onların kavmini büyük bir musibetten kurtarmıştık;
ve kendilerine yardım etmiştik de, sonunda galip gelen onlar olmuştu.
Onlara (hakkı bâtıldan) seçip ayıran kitabı vermiş
ve o ikisini dosdoğru yola yöneltmiştik.
Nihayet geriden gelen herkesin zihninde o ikisine ilişkin (örnek) bir hatıra bıraktık:
Selam olsun Musa ve Harun’a!
İyileri Biz işte böyle ödüllendiririz.
Zira onlar, Bizim gerçek mü’min kullarımız arasındaydılar.
ŞÜPHE yok ki İlyas da elçilerden biriydi.[4027]
[4027] İsrâiloğulları nebîlerinden Elijah (I. Krallar 17 ve II. Krallar 1-2). MÖ. 9. yüzyılda Kral Ahab zamanında Kuzey İsrâil krallığına gönderildi, ardından Elişa (Elyesa) geldi.
Hani kavmine demişti ki: “Ne o, sorumluluğunuzu idrak etmemekte direnecek misiniz?
Ba‘le[4028] yalvarıp yakararak, Sanatkârların Mükemmelini[4029] göz ardı edeceksiniz, öyle mi;
[4028] Ba‘l, Fenikelilerin en büyük erkek tanrısı. Muvahhid olan İsrâiloğullarının Ba‘l putuna tapma sürecinin kısa hikâyesi şu: Kral Ahab bir adamın değerli arazisine el koydu. Hz. İlyas bu zulme karşı çıktı. Kral “Sen benden yana değilsen ben de senden yana değilim” diyerek Allah’ı bırakıp komşu putperest kavmin putu Ba‘l’e tapmayı emretti. Sözün özü, bu ibretlik olay, aslında “menfaatlerine tapma”nın tipik bir örneğiydi.
[4029] Halkın “icat” vurgusuyla. Zira bu bağlam Ba‘l putundan söz edilen bir bağlamdır. Zımnen sizi bu sanat eseri olan yontular cezbediyorsa eğer, onların hammaddesini de, ustalarını da yaratan Sanatkârlar Sanatkârı Allah ne güne duruyor?
Allah’ı, hem sizin hem de önden giden atalarınızın Rabbi olanı?
Derken onu da yalanladılar; bu yüzden onlar elbette yargılanacaklar.
Ancak, Allah’ın inancını saf ve temiz tutma çabasını desteklediği samimi kullar[4030] hariç.
[4030] Muhlasîn için bkz:
15:40, not 31.
Ve geriden gelen herkesin zihninde ona ilişkin bir hatıra bıraktık:
Selam olsun İlyas ve onun takipçilerine![4031]
[4031] İlyâsîn okunuşu İlyas’ın çoğulu olarak anlaşılmıştır. “İlyaslar”, yani “İlyas ve onun yolundan gidenler” anlamına gelir (Ferrâ). Öyle anlaşılmaktadır ki bu selam, elçiler zincirinin son ve en büyük halkası olan Hz. Muhammed’i de kapsamaktadır (Elmalılı). Tûri sînâ’ (
23:20) ile tûri sînîn (
95:2) örneği de bunu andırmaktadır. İbn Mes’ud İdrîs (123. âyet) ve İdrâsîn şeklinde okumuştur. Buradan yola çıkarak bazı yorumcular, İdris’le İlyas’ın aynı nebînin iki farklı ismi ya da iki farklı makamı olduğu sonucuna varmışlardır. Batıni yorumcular bu iki ismin sahibi için tenasühü çağrıştırır şekilde bir tür ölümsüzlük yorumları yapmışlarsa da, Kur’an’ın “Senden önce hiçbir insana ölümsüzlük vermedik” (
21:34) ifadesi bu tür yorumları boşa çıkarır.
İyileri Biz, işte böyle ödüllendiririz.
Zira onlar, Bizim gerçek mü’min kullarımız arasındaydılar.
ŞÜPHE yok ki Lût da elçilerden biriydi.
(Kavmi helâk) olduğu zaman, onu ve (inanç) ailesini toptan kurtarmıştık;
geride kalıp toz olmayı[4032] tercih eden bir kadın dışında.
[4032] Ğâbirîn için bkz:
26:171, not 89.
En sonunda, diğerlerinin tamamını kahrettik;
ve siz onların mekânlarından gelip geçmektesiniz; her sabah
ve her akşam… Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
ŞÜPHE yok ki Yûnus da elçilerden biriydi.
Hani o efendisinden kaçan bir köle[4033] gibi ağzına kadar dolu bir gemiyle kaçmıştı.
[4033] Ebeka, “köle efendisinden kaçtı” anlamına gelir (Lisân). Hz. Yûnus’un görev yerini izinsiz terk edişine atıf yapan bu pasaj, elçilerin de kendi iç dünyalarında büyük bir mücadele verdiklerini ifade eder. Son tahlilde, onlara mükemmellik ve insanüstülük atfeden her düşünceyi red amacı taşır.
Bunun ardından kur’a çekilmiş ve kaybedenlerden olmuştu.
Derken o derin bir pişmanlıkla kıvranır bir haldeyken iri balık tarafından yakalanmıştı.[4034]
[4034] İltekame, “yiyeceği ağzıyla kaptı” anlamına gelir (Mekayîs). Krş: “Derken o (düştüğü) zifiri karanlığın içerisinde “İbadete lâyık başka ilâh yok; sadece yüceler yücesi olan Sen varsın: hiç şüphesiz ben (bu tavrımla) zalimlerden biri olup çıktım!” diye yakarmıştı” (
21:87).
Fakat o eğer Rabbinin yüceliğini sürekli hatırda tutan biri olmasaydı,
(balığın) kıyamet günü (olan ölümü)ne kadar onun karnında kalacaktı.[4035]
[4035] Bu âyet, “diriliş günü”, bir başka ifadesiyle “kıyamet günü”nün bir canlının ölümü için kullanılmasına Kur’ani bir örnektir. Zira Yunus’u yutan balığın kıyamete/yeniden diriliş gününe kadar yaşamayacağı, asla değişmeyeceği haber verilen ilâhî sünnetin bir gereğidir.
Sonunda Biz onu bitkin bir halde ıssız ve çorak bir kıyıya çıkarttık;
ve onun başucunda bodur ve bol hevenkli bir bitki yeşerttik.[4036]
[4036] Bu anlam için bkz: Ebu Ubeyde. Zımnen şu ilâhî yasayı hatırlatır: “Zorlukla beraber tarifsiz bir kolaylık vardır; evet, evet zorlukla beraber mutlaka tarife sığmaz bir kolaylık vardır” (
94:5-6).
Eski Ahid’de bu bitkinin kabak olduğu kayıtlıdır. Aynı kaynak gölge veren bu kabağın ertesi gün kuruduğunu, Yunus’un buna üzüldüğünü nakleder. Bunun üzerine Rabbinden şu ibret dolu uyarıyı alır: “Sen emek vermediğin ve büyütmediğin asma kabağına acıyorsun. O kabak ki bir gecede çıktı ve bir gecede yok oldu. Ya ben Ninova için, o büyük şehir için acımayayım mı? Orada sağını solunu seçemeyen yüzyirmi binden fazla insan, birçok da hayvan var.” (Eski Ahid, Yunus
41:10-11)
Üstad Mevdûdi, 1891 yılında yaşanmış benzer bir olay nakleder. Bir İngiliz balıkçı teknesi balina avı için açıldığı okyanusta büyük bir balinayı yakalama mücadelesi verirken James Bartley adlı balıkçı denize düşer ve balina onu yutar. İki gün sonra başka bir tekne tarafından yakalanan balinanın karnından Bartley sağ olarak çıkar (Tefhîm).
Yine onu yüz bin, hatta daha fazla kişiye (yeniden) elçi gönderdik.
Bu kez onlar iman ettiler; bu yüzden Biz de onları bir müddet daha refah içinde yaşattık.[4037]
[4037] Buna göre Hz. Yûnus, görev yeri değiştirilerek iki defa gönderildiği açıklanan tek elçidir. Eski Ahid’in Yûnus Kitabı’nda, onun öfkesinin sebebi anlatılır. Buna göre, Allah Hz. Yûnus’u önce İsrâiloğullarına Elçi olarak göndermiş, o ise Yahudi olmayanların hidayetini çok istediği için (belki de umut kestiği için) İsrâiloğulları dışında bir kavme gönderilmek istemişti. Eski Ahid’e göre görev yerini terk etmesinin sebebi buydu. Bu kıssa Enbiya, Yûnus ve hassaten ilk sûrelerden Kalem’de yer alır. Allah Rasûlü’ne Hz. Yûnus gibi olmama uyarısını taşır. (Bu uyarının ayan açık yapıldığı bir âyet için bkz:
68:48.)
İMDİ onlardan şu sorunun cevabını iste: “Senin Rabbinin payına yalnızca kızlar, onlara da oğullar düştü, öyle mi?
Yoksa melekleri dişi olarak yarattık da, buna tanık mı oldular?”
Bakın, işte bu tiplerin iftiraya düşkünlüklerinden dolayı ısrarla dedikleri şudur:
“Allah doğurdu!” Onlar var ya onlar, kesinlikle yalan söylüyorlar.
Sahi, O kızları oğlanlara tercih mi etmiş?
N’oluyor size? Nasıl böyle hüküm verebiliyorsunuz?
Yoksa elinizde ikna gücü tartışılmaz bir belge mi var?
Eğer doğru söylüyorsanız, haydi (varsa) kitabınızı getirin!
Bir de O’nunla görünmez ve ruhanî varlıklar arasında bir soy bağı vehmettiler; oysa bu görünmez ve ruhanî varlıklar da bilirler ki, onlar elbette yargılanacaklar.[4038]
[4038] Bedevi Araplardan bir kısmının inancına göre Allah -hâşâ- cinlerden olan güzel hanımlara evlilik teklif etmiş, onlar da bu teklifi kabul etmişler, melekler bu evlilikten doğmuştur. Burada bedevi Arapların bu sapık inançları reddedilmektedir. (Krş:
34:40-41) Çıkarılacak ders şudur: Müşrik akıl cin ve melek gibi ‘gayb’ın konusu olan şeyleri putlar üzerinden ‘şehadet’in konusu haline getirdiler. Bu, ilâhî sistemi zihinde ters çevirmek anlamına geliyordu. Çarpıttıkları hakikat kendilerini çarptı ve ahlaki bir pisliğe gömüldüler. Bugün de aynı şeyi yapan aynı sonuçla karşılaşır.
Yüceler yücesi Allah, onların her türlü tasavvur ve tanımlarının çok çok ötesindedir.
Ancak, inancını saf ve temiz tutma çabasını Allah’ın desteklediği samimi kulları böyle yapmazlar:
çünkü ne siz, ne de taptıklarınız;
hiç biriniz O’na karşı kimseyi ayartamazsınız;[4039]
[4039] Ya da zamirin mâ tâ‘budûnu göstermesinden yola çıkarak: “Görünmez varlıkları”. Eğer mâ entum ‘aleyhiyi bir kalıp olarak alırsak (Krş:
3:179) “Üzerinde bulunduğunuz halin (görüntüdeki cazibesi) sebebiyle ayartamazsınız” anlamına gelir (Krş: Ferrâ).
ancak (göz göre göre) ateşe destek veren kimseler hariç.
Hem, (tanrılaştırılan kullar derler)[4040] ki: “İçimizde, (Allah tarafından) kendisine bir yer tayin edilmemiş hiç kimse yoktur:
[4040] Âyet 160’taki “samimi kullara” atıf. Buna, 161’de atıf yapılan melekler ve görünmez ruhani güçleri, hatta 166. âyetteki musebbihûn’dan yola çıkarak bütün varlıkları dahil edebiliriz: “O’nu övgüyle tesbih etmeyen bir tek nesne dahi bulunmamaktadır” (
17:44 dahi krş:
16:48 ve
34:10).
evet (emre âmâde olup) saf saf duranlar biziz, biz;
yine (O’nun) yüceliğini dile getirenler de biziz, elbet biz!”
VE BİR DE ısrarla şöyle diyenler var:
“Eğer geçmiş atalarımızdan bize tevarüs eden ilâhî bir uyarı devralmış olsaydık,
elbet biz de imanını saf ve temiz tutma çabasını Allah’ın desteklediği halis kullarından olurduk!”
Fakat (vahiy gelince de) onu inkâr ettiler; ama zamanı gelince (ne fena yaptıklarını) bilecekler.
Ama doğrusu, has kullarımız olan elçilerimize geçmişte verilmiş bir sözümüz vardı:[4041]
[4041] “Geçmişte verilmiş bir söz” sünnetullahtır; yani bu konudaki ilâhî yasalardır.
mutlaka kendileri yardıma mazhar olacaklar;
sonunda Bizim ordumuz, evet onlar galip geleceklerdir.[4042]
[4042] Bu orduya, eşyayı harekete geçiren muharrik güçler de dahildir. Hz. Nûh’a yardım eden su, İbrahim’e yardım eden ateş, Hz. Musa ve Harun’a yardım eden deniz, Hz. Yûnus’a yardım eden hayvan ve bitki bu orduya dahildir.
Bu yüzden artık onlardan bir süreliğine uzak dur;
ve sen onları(n halini) gör, zamanı gelince onlar da (kendi perişan hallerini) görecekler.
Sahiden de, onlar azabımızın bir an önce gelmesini (gerçekten) istiyorlar mı?
Fakat o aniden kendi mekânlarında başlarına indiğinde, uyarılanlar berbat bir sabaha uyanmış olacaklar.
Yine de sen onlardan bir süreliğine uzak dur;
ve sen (hallerini) gör, zamanı gelince onlar da (kendi perişan hallerini) görecekler.
İZZET VE AZAMET sahibi Rabbin, insanların idrak evrenlerinin çok ötesinde aşkın bir yüceliğe sahiptir.
O’nun bütün elçilerine selam olsun!
Ve âlemlerin Rabbine hamdolsun![4043]
[4043] İbn Ebi Hatim’in Şabi’den naklettiği bir habere göre, Allah Rasûlü son üç âyeti toplantıların sonunda okumayı tavsiye etmiştir.