Ey insanlar, Rabbinizden korkun, çünkü (Duruşma) sa'ati(ni)n depremi, cidden korkunç bir şeydir.
Onu gördüğünüz gün, her emziren, emzirdiğinden geçer; her gebe yükünü bırakır; insanları sarhoş görürsün, oysa sarhoş değillerdir ama Allah'ın azabı şiddetlidir (bu dehşetli azab, onların akıllarını başlarından almıştır.)
İnsanlardan kimi, Allah hakkında bilmeden tartışır ve her kaba (şarlatan) şeytana uyar.
O(Şeyta)nın hakkında: "Kim bunu takibederse muhakkak bu, onu saşırtır ve onu alevli ateş azabına götürür" diye yazılmıştır.
Ey insanlar eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz (bilin ki) biz sizi (önce) topraktan, sonra nutfe(sperm)den, sonra alaka(embriyo)dan, sonra biçimlenen ve biçimlenmeyen bir çiğnem et parçasından yarattık ki, size (kudretimizi) açıkça gösterelim. Dilediğimizi belirtilmiş bir süreye kadar rahimlerde tutarız, sonra sizi bir bebek olarak çıkarırız. Sonra güç(ve kabiliyetler)inize ermeniz için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi (henüz çocukken) öldürülür, kimi de ömrün en kötü çağına(ihtiyarlığa) itilir ki, bilirken bir şey bilmez hale gelsin (çocukluğundaki gibi bedence ve akılca güçsüz bir duruma düşsün). Yeri de kurumuş, ölmüş görürsün. Fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çifti bitirir.
Kur'ân'ın anlattığı insan yaratılış aşamaları, anatomi ve jinekoloji ile de doğrulanmaktadır. Döllenme esnasında erkek, 400-500 milyon sperm çıkarır. Kur'ân'da nutfe adı verilen bu menî hayvancıklarının büyük bir başı ve uzunca bir kuyruğu vardır. Kuyruğunun titreşimiyle hareket eder. Kadının Ovarium'una ulaşınca yumurtacığı yalnız bir hayvancık aşılar. Aşılanmış yumurta ikiye, dörde, sekize, onaltıya bölünürken rahim kanalından gelip, rahmin arka duvarında, kendine bir yer seçerek oraya asılır. İşte Kur'ân'da buna, asılan anlamında Œlaka denilmiştir. Kırk gün kadar böyle Œlaka hâlinde kalır. Bölünme sonunda çoğalan bu nokta yuvarlaşır, belli belirsiz bir çiğnem et parçasına benzer bir görünüm veren Œlaka, mu´ğa (çiğnenmiş et) şekline konmuş olur. Uzunluğu 2,5 cm den fazla olmayan mu´ğa'nın hacmi elli katına, ağırlığı da sekiz bin katına çıkar. Bundan sonra mu´ğa, hücrelere bölünmesini sürdürür. Hücrelerin binlercesi kendi aralarında birleşerek her grup, fotus denilen cenînin belirli bir organını yapar. Mü'minûn Sûresinin 13. âyetinde belirtildiği gibi, insanın yaratılışı nutfe ile başlar. Nutfe Œlakaya, Œlaka mu´ğaya döner. Mu´ğanın içinde oluşan kemikleri adale dokusu sarar. Yüce kudret böylece insanı yaratır. .
Bu böyledir. Çünkü Allah, tek gerçektir. (Her şey O'nunla varlık kazanır) ve O, ölüleri diriltir ve O, her şeyi yapabilir.
Ve (çünkü) o (duruşma) sa'at(i) mutlaka gelecektir, onda şüphe yoktur. Ve Allah, kabirlerde olanları diriltecektir.
İnsanlardan kimi bilmeden, ne bir yol göstereni, ne de aydınlatıcı bir Kitabı olmadan, Allah hakkında tartışır.
Allah'ın yolundan şaşırtmak için boynunu öteye döndürerek (kabara kabara tartışmasını sürdürür), dünyada onun için bir kepazelik vardır. Kıyamet günü de ona yangın azabını taddıracağız:
(Ey insan), "İşte bu, senin ellerinin yapıp öne sürdüğü işler yüzündendir. Allah kullara zulmedici değildir!"
İnsanlardan kimi de Allah'a bir kenardan, ibadet eder. Eğer kendisine bir hayır gelirse onunla huzura kavuşur (sevinir) ve eğer başına bir kötülük gelirse yüz üstü döner (dini kötüleyerek ondan vazgeçer). O, dünyayı da, ahireti de kaybetmiştir. İşte apaçık ziyan budur.
Allah'tan ayrı olarak kendisine ne zarar, ne de yarar veremeyen şeylere yalvarır. İşte (doğru yoldan) uzak(lara) sapma budur!
Zararı, faydasından daha yakın olana yalvarır. (O), Ne kötü bir yardımcı ve ne kötü bir arkadaştır!
Zira ona kulluk, insanı dünyâ ve âhirette cezâya çarptırır.
Allah, inanan ve iyi işler yapanları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Şüphesiz Allah istediğini yapar.
Kim Allah'ın, dünyada ve ahirette kendisine yardım etmeyeceğini sanıyorsa öfkesini gidermek için göğe bir sebep(ip)le uzansın, sonra (ayaklarını yerden) kessin de baksın, bu çaresi, öfkelendiği şeyi giderebilecek mi?
Bu âyete şöyle bir mânâ da verilir: Kim Allah'ın, dünyâda ve âhirette ona (yani peygamber'e) yardım etmeyeceğini sanıyor idiyse (şimdi öfkesini gidermek için) bir sebeple göğe uzansın (gökle yer arasındaki mesâfeyi) kat'etsin de baksın; tuzağı, öfkelendiği şeyi giderecek mi? (Bu hareketiyle Allah'ın, Elçisine yaptığı yardıma engel olacak mı? Yani o adam ne yaparsa yapsın nâfile. Allah dilediğini yapar. Kâfirler hased ve öfkelerinden çatlasalar da Allah'ın, Elçisine ve mü'minlere yardımına engel olamazlar.)
Ve işte biz Kur'an'ı böyle açık açık ayetler olarak indirdik. Şüphesiz Allah, dilediğini doğru yola iletir.
İnananlar, yahudiler, sabiiler, hırıstiyanlar, mecusiler ve (Allah'a) ortak koşanlar... Allah, kıyamet günü bunlar arasında hüküm verecek(haklıyı haksızı ortaya çıkaracak)tır. Şüphesiz Allah, her şeye şahidtir!
Görmedin mi (baksana), göklerde, yerde bulunan kimseler, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu hep Allah'a secde ediyorlar! Ama birçoğuna da azab hak olmuştur. Allah kimi aşağılatırsa artık ona değer veren olmaz. Allah, dilediğini yapar.
Âyetteki " Âæ áé Çä"ÂÇèÇÊ èÂæ áé ÇäÃÑÖmen fî's-semâvâti ve men fî'l-ardı" ifâdesinde "Âæmen" ler akıl sâhibi canlıları gösterir. Bundan göklerde de akıllı canlıların olduğu anlaşılır. Göklerdeki akıllı varlıkların melekler olduğu ileri sürülmüş ise de meleklerden başka maddî varlıkların olması da kuvvetle muhtemeldir. Yani bu "Âæmen"ler, göklerde ve yerde bulunan bütün melek, insan, cin vs. akıllı varlıkları göstermektedir. Nitekim Ra'd: 15'de de göklerde ve yerde bulunan akıllı varlıkların, isteyerek veya istemeyerek Allah'ın buyruğuna boyun eğdikleri vurgulanmaktadır. ""Sûr'a üflendiği gün, göklerde ve yerde bulunan kimselerin korkudan bayılacağı" nı ifâde eden Neml: 87, Zümer: 68. âyetler de göklerde, kıyâmet olayından korkup bayılacak varlıkların bulunduğunu gösterir. Bayılmak ta'bîri, maddî canlılar için kullanılan bir söylemdir. Bu ifâdelerden, göklerde akıllı canlılar olduğu kanâatine varıyoruz.
İşte şunlar, Rableri hakkında çekişen iki hasım taraf: Nankörler için ateşten giysi biçildi, başlarının üstünden de kaynar su dökülüyor!
Onunla karınlarının içindekiler ve derileri eritiliyor.
(Ayrıca) onlar için demir kamçılar da var.
Oradan, (o) gamdan her çıkmak istediklerinde (demir kamçılarla vurularak) oraya geri çevrilirler ve : "Yangın azabını tadın!" (denilir).
Allah, inanan ve iyi işler yapanları da altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. Orada altun bilezikler ve inci(ler) takınırlar. Orada giysileri de ipektir.
Sözün güzeline ve çok övülen(Allah)ın yoluna iletilmişlerdir.
Nankörlük edenler, Allah'ın yolundan ve gerek yerli, gerek dışarıdan gelen bütün insanlar için ibadet yeri yaptığımız Mescid-i Haram'dan (insanları) geri çevirenler (bilsinler ki), kim orada (böyle) zulüm ile haktan sapmak isterse ona acı bir azab taddırırız.
Bir zamanlar İbrahim'i Beyt(Ka'be'n)in yerine kondurmuş(ve ona şöyle emretmiş)tik: "Bana hiçbir şeyi ortak koşma ve tavaf edenler, ayakta duranlar, rüku' ve secde edenler için Evimi temizle."
İnsanlar içinde haccı ilan et; yaya olarak veya uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler.
Burada emir ya Hz. İbrâhîm'e veya Hz. Muhammed'e yöneliktir: Rivâyete göre İbrâhîm Aleyhisselâm, Ebû Kubeys Dağına çıkıp: "Ey insanlar, Rabbinizin Evini haccediniz!" diye bağırmış; Allah onun sesini henüz erkeklerin belinde, kadınların rahminde bulunan herkese duyurmuştur. Hasan Basrî gibi bazı kimseler, bu emirlerin Hz. İbrâhîm'e değil, Hz. Muhammed'e olduğunu söylemişlerdir. Bu, daha doğru görünmektedir. Hz. peygamber, Vedâ haccında, bu emrin gereği olarak ömürde bir kez haccın gerekli olduğunu insanlara duyurmuştur.
Ki kendileri için birtakım faydalara tanık olsunlar ve (Allah'ın) kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine belli günlerde (onları kurban ederken) Allah'ın adını ansınlar. Onlardan yeyin, sıkıntı içinde bulunan fakire de yedirin.
Sonra (bıyıklarını, tırnaklarını kesmek, sair temizlik gereklerini yapmak suretiyle) Kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Eski Ev(Ka'be'y)i tavaf etsinler.
İşte öyle. Kim Allah'ın yasaklarına saygı gösterirse, o (hareketi), Rabbinin yanında kendisi için iyidir. Size (ayetlerle) oku(nup açıkla)nanlar dışındaki hayvanlar sizin için helal kılınmıştır. Artık o pis putlardan ve yalan sözden kaçının.
Allah'a ortak koşmadan, halis olarak O'nu birleyenler olun. Kim Allah'a ortak koşarsa, o, sanki gökten düşmüş de kendisini kuş kapıyor veya rüzgar onu, uzak bir yere sürüklüyor gibidir.
İşte böyle. Kim Allah'ın nişanlarına (hac ibadetlerine ve kurbanlara) saygı gösterirse, bu, kalblerin takvasındandır (kalblerinde Allah korkusu olanlar, O'nun dininin işaretlerine saygı gösterirler).
O(hayva)nlarda belli bir süreye kadar sizin için menfaatler vardır. Sonra onların varacakları yer, Eski Ev(Ka'be)dir. (Orada kurban edilirler).
Bir zaman için onların sütlerinden, yünlerinden yararlanırsınız.
Biz, her ümmet için bir kurban ibadeti koyduk ki Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanların üzerine O'nun adını ansınlar. Tanrınız bir tek Tanrıdır, yalnız O'na teslim olun. (Ey Muhammed) o alçak gönüllü, saygılı, samimi insanları müjdele;
Onlar ki Allah anıldığı zaman kalbleri titrer. Başlarına gelene sabrederler, namazı kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yoluna) harcarlar.
Biz o kurbanlık develeri de size Allah'ın (dininin) işaretlerinden yaptık. Onlarda sizin için hayır vardır. Onlar ön ayaklarını sıra halinde yere basmış durumda iken üzerlerine Allah'ın adını anın (da boğazlayın) yanları yere düş(üp canları çık)ınca da onlardan yeyin, kanaat eden(fakir)e de; isteyen(fakir)e de yedirin. Allah o(kocaman hayva)nları, size boyun eğdirdi ki şükredesiniz.
Onların etleri ve kanları Allah'a ulaşmaz. Fakat sizin takvanız O'na ulaşır. Allah onları size böyle boyun eğdirdi ki, sizi doğru yola ilettiği için O'nun büyüklüğünü anasınız. (Ey Muhammed), güzel davrananları müjdele.
Allah inananları savunur. Allah hiçbir hain, nankörü sevmez.
Kendileriyle savaşılan(mü'min)lere (karşı koyma) izn(i) verildi. Çünkü onlara zulmedilmiştir ve şüphesiz Allah, onlara yardım etmeğe kadirdir.
Abdullah ibn Kesîr, İbn 'Âmir, Hamza ve Kisâ'î, âyetin başındaki ÃïĞğæ (uzine) fi'lini ma'lûm (etken) kipiyle ezine şeklinde okumuşlardır. O zaman "Allah mü'minlere izin verdi" demek olur. Müşrikler, Mekke'de mü'minlere son derece zulüm ve işkence ediyorlardı. peygamber'in arkadaşlarından bazıları, zaman zaman başları yarılmış veya dövülmüş vaziyette gelip Allah'ın Elçisine yakınıyorlardı. Allah'ın Elçisi:"Sabrediniz, henüz savaşma emri almadım!" diyerek arkadaşlarına sükûneti, ihtiyatlı hareket etmeyi öğütlerdi. İşte savaşa izin veren ilk âyet budur.
Onlar, sırf "Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah'ın bazı insanları diğer bazılarıyle savunması olmasaydı, içlerinde Allah'ın ismi çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılırdı. Allah, kendi(dini)ne yardım edene elbette yardım eder. Kuşkusuz Allah, kuvvetlidir, galibdir.
Fakat Allah, bazı insanları güçlendirerek, onlar vasıtasiyle, mü'min kullarını savunur. Kendisine inananlar ile, isminin anıldığı mabedleri korur. Bu âyette, bütün İlâhî din ma'bedlerinin, Allah'ın adının anıldığı, korunması gereken ma'bedler olarak tanıtılması, vahiy dinlerinin özde birliğine ve mensuplarının kardeşliğine işârettir.
O(Allah'ın dinine yardım ede)nleri yer yüzünde iktidara getirdiğimiz takdirde (zorbaların yoluna sapmazlar, bil'akis) namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeğe çalışırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir (her şey sonunda O'na varacaktır).
(Ey Muhammed), eğer (bunlar) seni yalanlıyorlarsa (bil ki) bunlardan önce Nuh, 'Ad ve Semud kavmi de yalanlamıştı.
İbrahim kavmi ve Lut kavmi de (yalanlamıştı).
Medyen halkı da (yalanlamıştı); Musa da yalanlanmıştı. Ben de kafirlere bir süre vermiş, sonra onları yakalamıştım. (Bak), benim (onları) inkarım (görülmemiş biçimde cezalandırmam) nasıl oldu!
(Halkı) zulmederken helak ettiğimiz nice kent vardırki duvarları (yıkılan) tavanlarının üstüne çökmüştür. Nice kullanılmaz olmuş kuyu ve nice (ıssız kalmış) sağlam köşk vardır!
Hiç yer yüzünde gezmediler mi ki (kendilerinden önce mahvolanların yerlerini görsünler de) düşünecekleri kalbleri, işitecekleri kulakları olsun (akıllları başlarına gelsin, hak sözünü işitsinler). Zira gözler kör olmaz (çünkü gözlerin körlüğü, geçici bir görme yetersizliğidir); fakat (asıl) göğüslerdeki kalbler kör olur.
Asıl felâket, kalb gözü olan basîretin kör olmasıdır. Çünkü insana gerçekleri gösterecek olan odur. O göz burada kör oldu mu âhirette de kör olur. Ama dış göz kör olsa da kalb gözü açık ise bir zararı yoktur. Nasıl olsa şu fanî hayâttan sonra basîretler devreye girecektir.
Senden azabı çabuk istiyorlar. Allah sözünden caymaz. (Ama herşeyin bir zamanı vardır. O, acele etmez. Zira) Rabbinin yanında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.
Size çok uzun gelen birkaç yıl, O'nun için çok kısadır. Sizin hesabınızca bin yıl, Rabbinin katında bir gün kadardır. Size zaman uzun gelir, sabırsızlanırsınız, acele edersiniz. Ömrünüz kısa olduğundan sabrınız da azdır. Zaman size göredir. Allah'ın zâtına nisbetle zaman, "bir ân"dan ibârettir. Milyarlarca yıl, Allah'a göre bir ân sayılır. "O, her gün (ân) bir şândadır" (Rahmân: 29) âyeti buna işâret etmektedir. İşte o tek ân içine milyarlarca yıl sığar.
Nice kent var ki zulmederken ona biraz süre vermişim, sonra onu yakalamışımdır. Sonunda dönüş ancak banadır.
De ki: "Ey insanlar, ben sizin için ancak apaçık bir uyarıcıyım."
İnanıp iyi işler yapanlar için mağfiret ve bol rızık vardır.
Ayetlerimizi etkisiz bırakmak için çalışanlara gelince, onlar da cehennemin adamlarıdır.
Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermemiştik ki o, temenni ettiği zaman, şeytan onun temennisine (bir düşünce) atmış olmasın. Fakat Allah, şeytanın attığını siler, sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırır. Allah, 'alim(bilen)dir, hakim (sağlamlaştıran)dır.
Resûl: Elçi demektir. Daha ziyâde yeni bir şerî'at getiren peygamber anlamında kullanılır. Nebî ise haber veren (mânâ âleminden gelen gizli bilgileri söyleyen) demektir. Bu da peygamber anlamında kullanılır. Yeni bir şerîat getiren elçiye nebî dendiği gibi, kendisinden önceki şerîati güçlendirmeğe çalışan reformcuya da nebî denilir.Ümniyye: bir şeyi arzu etmek, gönlünün istediğine kavuşma arzusudur ki felsefede buna ideal denilir. peygamberlik, insanın kendi arzusuyla değil, Allah'ın vahyi ile olur. Bu âyette Hz. Hz. Muhammed'e, insanın arzu ve isteklerine şeytânın karışıp bozuk düşünceler karıştırabileceği, bu bakımdan peygamberin hayal ve arzulara değil, sadece Allah'ın vahyine teslîm olması gerektiği anlatılmaktadır. Çünkü gönüle gelen arzu ve düşüncelerde şeytânın payı olabilir ama Allah, vahyinin içine şeytân düşüncelerinin karışmasına müsâade etmez. Çünkü vahiy, meleklerin koruması altında gönderilir. Hz. Muhammed (s.a.v.): "Benim de kalbim bulutlanır, bunun için günde yetmiş kez Allah'tan bağışlanmayı dilerim" buyurmuştur. Başka bir yoruma göre âyette geçen temennî kelimesi, okumak anlamındadır. Ümniyye de okuma ile öğrenilen, kulaktan dolma şeylerdir. Bu takdîrde âyetin anlamı şöyledir: Senden önce hiçbir resûl ve nebî göndermedik ki o bir şey okuduğu zaman mutlaka şeytân, onun okumasına, vahiy dışı bir şey atmış olmasın. Fakat Allah, onun attığı sözü yok eder, sonra Allah kendi âyetlerini sağlamlaştırır. Allah'ın vahiyleri arasına şeytânın sözü karışmaz. Şeytânın kalblere attığı vehimler, vahiy karşısında eriyip gider..
(Allah, böyle yapar ki) Şeytanın attığını, kalblerinde hastalık olanlar ve kalbleri katılaşanlar için bir imtihan yapsın; zalimler uzak bir ayrılık içindedirler.
Ve kendilerine ilim verilmiş olanlar da o(Kur'a)nın, Rabbinden (gelen) gerçek olduğunu bilsinler de ona inansınlar; böylece kalbleri ona saygı duysun. Şüphesiz Allah, inananları mutlaka doğru yola iletir.
İnkar edenler ise ansızın o sa'at (kıyamet veya ölüm) kendilerine gelinceye yahut o kısır (hayırsız) günün azabı kendilerine gelinceye kadar o(Kur'a)ndan yana, kuşku içinde olacaklardır.
Bu âyette ansızın geleceği bildirilen sâ'atin ve azâbın, kıyâmet sâati ve azâbı olma ihtimali varsa da zayıftır. Çünkü Kur'ân'ın tehdîdettiği müşrikler, kıyâmeti görmemişlerdi, görmeleri de mümkün değildi. Büyük ihtimalle bu sâ'at ve kısır günün azâbı, müşriklerin başına gelecek Bedir olayıdır. Bu âyet de Bedir zaferine işâret eden bir Kur'ân mu'cizesidir. Yahut kasıt, ölümden sonra başlayacak olan sorgulama duruşmasıdır. Zaten kıyâmetin asıl mânâsı da dikilip durmak demektir.
O gün mülk Allah'ındır. (O) onların aralarında hükmeder. İnananlar ve iyi işler yapanlar ni'met cennetlerindedirler.
İnkar edip ayetlerimizi yalanlayanlara da alçaltan bir azab vardır.
Allah yolunda göç edip sonra öldürülen veya ölenlere gelince, Allah onları en güzel bir rızıkla besleyecektir. Doğrusu Allah, rızık verenlerin en iyisidir.
Onları razı olacakları bir yere sokacaktır. Doğrusu Allah, bilendir, halimdir.
İşte böyle. Kim kendisine yapılan cezanın dengiyle ceza verir de sonra kendisine tekrar saldırılırsa elbette, Allah ona yardım eder. Şüphesiz Allah, affeden, bağışlayandır.
Bu âyet de müslümanlara aşırılıktan kaçınmayı, yapılan bir haksızlığı mümkünse affetmeyi, kötülük edeni mutlaka cezâlandırmak gerekli ise ona, ancak yaptığı kötülüğe denk cezâ vermeyi, aşırı gitmemeyi emretmektedir. Sonunda Allah'ın affeden, bağışlayan anlamındaki 'afuvv ve ğafûr sıfatlarının vurgulanması, müslümanlara affın, bağışlamanın önemini anlatmak ve onları affa yöneltmek içindir. Allah'ın ahlâkıyle ahlâklanmak insanın ideali olmalıdır.
İşte böyle. (Allah), geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü gecenin içine sokar. Doğrusu Allah, işiten ve görendir.
İşte böyle. Çünkü Allah, Hak'tır, O'ndan başka yalvardıkları ise batıldır (aslı olmayan yalan şeylerdir). İşte çok yüce, çok büyük olan, Allah'tır.
Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi de yer yeşeriyor. Doğrusu Allah latiftir (bilgisi veya lutfu en ince ve nazik şeylere kadar varır), habirdir (her türlü tedbiri bilir, her şeyi haber alır).
Göklerde ve yerde ne varsa hep O'nundur. Allah; işte zengin O'dur, övülmeğe layık O'dur.
Görmedin mi Allah, yerdekileri ve emriyle, (koyduğu kanunla) denizde akıp giden gemileri sizin buyruğunuza verdi. Yerin üstüne düşmesin diye göğü tutuyor. (Gök) ancak O'nun izniyle düşer. Çünkü Allah, insanlara çok şefkatli, çok merhametlidir.
Allah'ın, göğü tutup yerin üstüne düşmesine engel olması, evrendeki çekim yasasını gösterir. Cisimler arasında bir çekme gücü vardır. Bundan dolayı güneş sistemimizde ve diğer güneş sistemlerinde bulunan yıldızlar, gezegenler, çekim yasası uyarınca Yer üzerine düşmek isterler ama dengeyi sağlamak için çekim yasasını dengeleyen bir itme gücü, yıldızların birbiri üzerine düşmesini önler. Bu iki karşıt güç arasındaki denge, cisimleri birbirinden belli uzaklıkta tutar. Bu ince yasaları yaratan Allah'tır.
O'dur ki sizi diriltti, sonra sizi öldürür, sonra yine sizi diriltir. Gerçekten insan çok nankördür.
Biz her ümmete, uydukları bir mensek (ibadet yöntemi) yaptık. Bu işte seninle asla çekişmesinler. Sen Rabbine çağır, kuşkusuz sen doğru, bir yol üzerindesin.
Eğer seninle mücadele ederlerse: "Allah yaptıklarınızı daha iyi bilir" de.
Allah kıyamet günü, ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda hükmedecek(haklıyı, haksızı ayıracak)tır.
Bilmez misin ki Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir. Bunların hepsi, bir Kitaptadır (katında yazılıdır). Bu, Allah'a kolaydır.
Allah'tan ayrı olarak öyle şeylere tapıyorlar ki (Allah), onlara hiçbir kudret indirmemiştir. Kendilerinin de onların tanrı olabileceği hakkında bir bilgileri yoktur. O zalimlerin yardımcısı yoktur.
Kendilerine apaçık ayetlerimiz okunduğu zaman kafirlerin yüzlerinde hoşnutsuzluk belirdiğini anlarsın. Neredeyse kendilerine ayetlerimizi okuyanların üzerine saldıracaklar. De ki: "Size bundan (bu öfkeli durumunuzdan) daha kötü bir şey haber vereyim mi? Varacağınız ateş! Allah onu kafirlere va'detmiştir. Ne kötü sonuçtur (o)!
Burada kin ve öfkeden ateş püsküren kâfirlerin karşısına âteş konmuştur. Âdetâ o öfkeleri âteşe dönüşüp kendilerini yakacak bir sonuç olmaktadır. Ne üstün bir teşbîh, ne güzel bir anlatım!
Ey insanlar, size bir temsil verildi, onu dinleyin: O Allah'tan başka yalvardıklarınız (var ya), onların hepsi bir araya toplansalar, bir sinek dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan kurtaramazlar. İsteyen de aciz, istenen de.
Yani puta tapan da aciz, tapınılan put da veya put da aciz, sinek de. Rivâyete göre putatapanlar, putlarına koku ve bal sürerler, üstlerine kapıları kilitlerlerdi. Sinek duvarın deliğinden girer, balı yerdi. Âyette bu duruma işâret edilmekte ve sinekten dahi kendisini korumaktan âciz olan şeyin tanrı olamayacağı anlatılmaktadır.
Allah'ı layikıyle takdir edemediler (O'nu gereği gibi bilemediler). Allah kuvvetlidir, üstündür.
Allah meleklerden de, insanlardan da elçiler seçer. Allah, işitendir, görendir.
Onların önlerinde ve arkalarında olan(bütün olayları, yaptıkları bütün işler)i bilir. Bütün işler Allah'a döndürülür.
Ey inananlar, rüku' edin, secde edin, Rabbinize ibadet edin, hayır işleyin ki umduğunuza eresiniz.
Allah uğrunda, O'na yaraşır biçimde cihad edin. O, sizi seçti ve dinde size bir güçlük yüklemedi; babanız İbrahim'in dini(ne uyun). O (Allah) bu (Kur'a)ndan önce(ki Kitaplarda) da, bu(Kur'a)nda da size "müslümanlar" adını verdi ki, Elçi size şahid olsun, siz de insanlara şahid olasınız. Haydi namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın; sahibiniz O'dur. Ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır (O)!
Yahut: Sizin dîninizi, babanız İbrâhîm'in dîni gibi kapsamlı yaptı, daraltmadı.