ELİF! LÂM! RÂ! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem[1] kılınmış hem de[2] doğru kararlar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır.
[1] Hüküm bildiren, hükme esas alınan. Detaylı bilgi için Bkz. Al-i İmran
3:7 ve dipnotları [2] ثم
Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir. Ben de o kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim.
[*] Bu iki ayetten anlaşılacağı üzere Allah'ın ayetlerini ancak Allah açıklayabilir. Bu açıklamaya sadece Kitaptan ulaşılabilir. Allah'ın yazılı ayetleri ile ilgili olarak kendisi tarafından yapılan açıklamalar o muhkem ayetin müteşabihleridir(Al-i İmran
3:7, Fussilet
41:3). Başka kaynaklarda açıklama aradığımız takdirde, Allah'tan başkasına kulluk edeceğimiz ikazı, her müminin çok dikkat etmesi gereken şirk günahını oluşturur.
Rabbinizden[1] bağışlanma[2] dileyin, sonra O’na yönelin (tevbe edin) ki[3] belirlenmiş eceliniz[4] gelinceye kadar sizi güzel bir şekilde yaşatsın. Fazla yapan herkese de fazlasını versin. Eğer yüz çevirecek olursanız, o büyük günün azabına uğramanızdan korkarım.
[1] Sahibinizden [2] İstiğfar : Sözle ve kalpten yapılan bağışlanma talebidir.Türk Halkı arasında "Estağfurullah" olarak sıklıkla ve yanlış manada kullanılır. Arapça bakımından gerçek anlamı "Allah'tan bağışlanmayı dilerim" dir. [3] Tevbe : Bağışlanmayı içten ve sözle talep eden kişinin eylem olarak yapacağı dönüş işlemidir. Örneğin, içki içmekten pişman olduğunu ve bırakma kararını söyleyen kişi istiğfar, daha sonra içkiyi tamamen terk eden kişi tevbe etmiş (dönmüş, yönelmiş) olur.Allah'ın kabul etme sözü verdiği tevbe (sözde ve eylemde dönüş) için bakınız Nisa
4:17 [4] ecel-i müsemmâ konusu için Bakınız Enam
6:2. ayet ve dip notu
Dönüşünüz Allah’a olacaktır. O, her şeye bir ölçü koyar.
Bilin ki onlar, O’ndan (Allah’ın Kitabından) gizlenmek için göğüslerini iki büklüm ederler. Yine bilin ki örtülerine büründükleri zaman neyi gizlediklerini ve neyi açığa vurduklarını Allah bilir. Göğüslerde olanı da O bilir.
Yerde hareketli tek bir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın. Allah, onun yerleştiği yeri de geçici olarak bulunduğu yeri[1] de bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitapta kayıtlı olur[2].
[1] Yaşadığı ve ölüp yeniden dirilmek üzere bekletildiği yeri. Tüm canlılar tıpkı insanlar gibi yeniden dirilecektir. Bakınız Tekvir
81:5. [2] Her şey sürekli kayda geçirilmektedir.
Gökleri ve yeri altı günde yaratmış olan Allah’tır. Bunu, sizi zorlu bir imtihandan geçirmek ve hanginizin daha iyi davranacağını belirlemek için yapmıştır. O sırada yönetim merkezi (arşı) suyun üstündeydi. Onlara: “Öldükten sonra tekrar dirileceksiniz” desen ayetleri görmezlikten gelenler, hemen cevabı yapıştırır ve “Bu açıkça bizi büyüleme çabasından başka bir şey değil” derler.
Onlara vereceğimiz azabı belli bir süre ertelesek “Onu tutan ne ki?” derler. Şunu bilin ki azap geldiği gün onlardan savılacak değildir. Hafife aldıkları o şey başlarına gelecektir.
İnsana katımızdan bir ikramda bulunsak, sonra onu geri alsak umutsuzluğa kapılır ve tam bir nankör olur.
Çektiği darlıktan sonra ona bir mutluluk tattırsak bu defa da “Sıkıntılar geride kaldı.” der. Artık o, şımarığın ve kendini beğenmişin tekidir.
Ama sabırlı olanlar ve iyi işler yapanlar böyle değillerdir. Onlar için bağışlanma ve büyük bir ödül vardır.
“Ona bir hazine indirilseydi veya beraberinde bir melek gelseydi” demesinler diye sanki sana gelen vahiyden bir kısmını onlara okumayacak gibisin; bu da senin göğsünü daraltıyor. Hâlbuki sen yalnızca bir uyarıcısın. Her şeye vekil olan Allah’tır.
Yoksa onu (Kur’an’ı), o uydurdu mu diyorlar? Onlara de ki “İddianızda samimi iseniz, Allah ile aranıza koyduklarınızdan çağırabileceğiniz herkesi çağırın da bunun dengi on sure uydurup getirin bakalım.”
[*] Dûn, sözlükte, üstün zıddı, en üst mertebeden beri, ondan aşağıca, yakın, önce ve başka anlamlarına gelir. Açıklamalar böl. "Dûn = Allah'a Karşı Aracılık" başlıklı yazıya bkz.
Çağırdığınız kimseler size cevap vermezlerse bilin ki o (Kur’an) Allah’ın ilmiyle indirilmiştir. O’ndan başka ilah yoktur. Artık O’na teslim olursunuz değil mi?
Dünya hayatını ve süsünü isteyenlere yaptıkları işlerin karşılığını burada tamı tamına veririz. Burada onlardan bir kesinti yapılmaz.
Onlar ahirette, o ateşten başka alacağı kalmamış kimselerdir. Dünyada işledikleri yok olmuş ve bütün çalışmaları boşa çıkmış olur.
Bunlar, Rabbinin açık belgesine uyanlar gibi olurlar mı? O belgeyi Rabbinden bir şahit[1] okur, ondan önce de bir öncü ve ikram olarak Musa’nın kitabı vardır. Kur’ân’a işte bunlar[2] inanırlar. Hangi kesim onu görmezlikten gelirse varıp kalacağı yer ateştir. Ondan şüphen olmasın. O Kur’ân, senin Rabbinden gelen bir gerçektir ama insanların çoğu ona inanmazlar.
[*] Allah'ın kitabını okuyup anlatan kişi. Bkz. Beyyine
98:1-2. Şu ayet, ilim sahiplerini de şahit saymaktadır: [003.018] [E0] Şahadet eyledi Allah şu hakikate: «başka Tanrı yok ancak o», bütün Meleklerle İlim uluları da adl-ü hakkaniyyetle durarak şahid: başka Tanrı yok ancak o, azîz o hakîm o [2] İşte bunlar; diğer bir ifadeyle ona şahitlik edenler Kur'an'a inanırlar. Şahitlik görerek veya ilim ile olur. Al-i İmran
3:18.
Bir yalanı Allah’a atfedenden daha yanlış kimdir? Onlar Rablerinin huzuruna çıkarılacaklar ve şahitler şöyle diyeceklerdir: “İşte bunlar, Rableri karşısında yalana sarılanlardır.” Bilin ki Allah, bu yanlışı yapanları dışlar (lanetler).
Onlar ki Allah’ın yolundan engeller ve o yolda anlaşılmayacak biçimde bir eğrilik oluşturmaya çalışırlar. Onlar Ahireti görmezlikte direnenlerdir
[*] İveç: Bkz Al-i İmran
3:99 ve dipnotu
Onlar yeryüzünde kimseyi çaresiz bırakacak değillerdir. Allah ile kendi aralarına girecek bir dostları da olmaz. O azap onlar için ikiye katlanacaktır. Onlar seni dinlemeye dahi tahammül edemezler; görebilecek durumda da değillerdir.
Onlar, kendilerine yazık etmiş kimselerdir. Uydurdukları şeyler de kaybolup gidecektir.
Hiç şüphesiz ahirette değerini büsbütün yitirecek olanlar onlardır.
İnanıp güvenen ve iyi işler yapanlar ve Rablerine içten boyun eğenler var ya; işte onlar cennet ahalisidir; orada ölümsüzleşeceklerdir.
Bu iki kesimin örneği, kör ve sağır olan ile gören ve işitenin örneği gibidir. Bunlar eşit olabilirler mi? Artık bilginizi kullanacak mısınız?
Biz Nuh’u, kendi halkına elçi gönderdik; “Ben sizin için doğruları açıklayan bir uyarıcıyım” dedi.
“Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye uyarıyorum. Çünkü ben üzerinize gelecek acıklı bir günün azabından korkuyorum.”
Halkının ileri gelenlerinden ayetleri görmezlikten gelenler (kafirler) dediler ki “Görüşümüze göre sen, tıpkı bizim gibi bir insansın. Sana uyanların da görüş belirtmede en aşağılarımız olduğunu görüyoruz. Sizin bizden üstün bir yanınızı da görmüyoruz. Aslında sizin yalancı olduğunuz kanaatindeyiz.”
Nuh dedi ki “Ey halkım! Ben Rabbimden gelen açık bir belgeye dayanıyorsam, bana O’nun katından bir ikram gelmiş de siz görememişseniz bu konuda görüşünüz ne olur? Siz hoşlanmadığınız halde ben sizi O’na bağlayabilir miyim?”
“Ey halkım! Buna karşılık sizden bir mal istemiyorum. Benim ücretimi sadece Allah verir. Ben inanıp güvenenleri kovacak da değilim. Onlar Rablerine kavuşacaklardır. Ben sizi, kendini bilmez bir toplum olarak görüyorum.”
“Ey halkım! Onları kovarsam, Allah’tan beni kim kurtarabilir? Bilgilerinizi kullanmaz mısınız?”
“Size: ‘Allah’ın hazineleri yanımdadır’ demiyorum. Gizli bilgileri de bilmem. Ben melek olduğumu da söylemiyorum. Hor gördüğünüz kimseler için ‘Allah bunlara iyilik etmez’ de demiyorum. Onların içlerinde olanı en iyi bilen Allah’tır. Bunları desem yanlış yapmış olurum.”
Dediler ki “Bak Nuh! Bizimle tartışmaya girdin, tartışmayı da çok uzattın! Söylediğine gerçekten inanıyorsan bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir.”
Nuh dedi ki “Şartlar olgunlaştığında o azabı başınıza sadece Allah getirir. Siz de O’nu bundan alıkoyamazsınız.”
[*] Enfal
8:32-33 Her şey gibi bir kavmin helaki de Allah'ın koyduğu kanuna göre olur. Yunus aleyhisselamın kavmi inanmamışken azabın gelmesinden önce inandı ve helakten kurtuldu. Bunu şu âyet haber vermektedir: "Azap gelip çatmadan imana gelip de imanı kendine fayda vermiş bir tek kavim(halk,topluluk) olsaydı keşke; Yunus kavmi başka, onlar iman ettiler; biz de kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını uzaklaştırıp giderdik ve onları bir süre daha yaşattık." (Yunus
10:98)
“Sizin iyiliğiniz için ne kadar gayret edersem edeyim, Allah yoldan çıkışınızı onaylamışsa bu gayretlerimin size bir faydası olmaz. O sizin Rabbinizdir. O’nun huzuruna çıkarılacaksınız.”
[*] Allah bir şeyi murad ederse ona ol der o da oluşmaya başlar.
Yoksa “Bu hikâyeyi Muhammed uydurdu” mu diyorlar? De ki “Uydurduysam cezamı çekerim. Ama ben, sizin işlediklerinizin cezalarından uzağım.”
Nuh’a şu vahyedildi: “Şimdiye kadar inanmış olanlar bir yana, artık halkından kimse inanmayacaktır. Onların yaptıkları yüzünden sakın kendini harap etme.”
“Gözetimimizde ve vahyimize göre gemiyi yap. Yanlışlar içindeki o kimseler için de artık bana başvurma. Çünkü onlar boğulacaklardır.”
Nuh gemiyi yapıyordu. Halkının ileri gelenleri oradan her geçtiklerinde Nuh ile eğleniyorlardı. O da şöyle diyordu: “Siz bizimle eğleniyorsanız, biz de sizinle eğleneceğiz. Tıpkı sizin eğlendiğiniz gibi.
Alçaltıcı azap kime gelecekmiş ve kalıcı azap kime inecekmiş; nasıl olsa yakında öğreneceksiniz”
Sonunda emrimiz çıktı ve geminin kazanı kaynadı. Nuh’a dedik ki “Erkekli dişili her türden birer çifti ve hakkında karar çıkan kişi dışındaki aileni, bir de inanıp güvenenleri gemiye bindir.” Pek azı dışında Nuh ile birlikte inanıp güvenen olmamıştı.
Nuh dedi ki “Haydi binin. Bunun akıp gitmesi de durması da Allah’ın adıyladır. Benim Rabbim çok bağışlar, ikramı da boldur.”
Gemi dağ gibi bir dalgalar içinde onları çalkalıyordu. Nuh bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: “Yavrucuğum, bizimle birlikte bin de ayetleri görmezlikten gelenlerle beraber olma.”
Dedi ki “Bir dağa sığınacağım, beni sudan kurtarır.” Nuh dedi ki “Bugün Allah’ın emrinden koruyacak hiçbir şey yoktur, O’nun ikram ettikleri başka.” Aralarına bir dalga girdi ve o da boğulanlara karışıp gitti.
“Ey yer! Suyunu yut! Ey gök sen de açıl!” dendi. Sular çekildi, iş tamamlandı, gemi Cudi’nin üstüne oturdu ve şöyle dendi: “Yanlışlar içindeki o topluluk olmaz olsun.”
Nuh, Rabbine seslendi ve dedi ki “Rabbim, oğlum benim ailemdendir; Senin verdiğin emir mutlaka doğrudur1; en iyi kararı sen verirsin.”
Allah dedi ki “Bak Nuh! O, senin ailenden değildir. O, uygunsuz bir iş ürünüdür. Bilmediğin şeyi bana sorma[1]. Kendini bilmezlerden[2] olmayasın diye sana öğüt veriyorum.”
[*] Taberi tefsirinde bunun zina mahsulü olduğu yazılı, Tahrîm
66:10 [*] Kendini bilmez, kendine hakim olamayan anlamları verdiğimiz bu kelime Arapça "cahil" kelimesidir. Arapçada cahil, bilgisiz değil, bildiği halde üzüntü, öfke, arzu, menfaat gibi nedenlerle kendine hakim olamayan, kendini tutamayana denir. Ayete göre Nuh (a.s.), o ana kadar kendi oğlu zannettiği kişiyi tufanda kaybetmiş olmanın acısıyla kendine engel olamayarak, Allah'a, bu emrinin gerekçelerini soruyor. Bu tavır Allah'ın nebi resulü açısından uygunsuz olduğundan ikaz ve öğüt alıyor. Kendisi de derhal Allah'a sığınıyor ve bağışlanma diliyor.
Nuh dedi ki “Rabbim! Bilmediğim şeyi sana sorduğum için sana sığınırım. Eğer ben (durumumu düzeltmez) bağışlamaz, bana acımazsan kaybedenlerden olurum.”
“Ey Nuh! İn artık” dendi. “Sana ve seninle birlikte olanların soyundan gelecek toplumların (ümmetlerin) üzerinde, bizden esenlik, güvenlik ve bereketler olacak; öyle toplumlar (ümmetler) da var ki önce onlara nimet vereceğiz, sonra acıklı azabımız onları çarpacaktır.
İşte bu, gizli kalmış bilgilerdendir; sana vahiy yoluyla bildiriyoruz. Daha önce bunları ne sen bilirdin, ne de halkın. Öyleyse, sen de sıkıntılara katlan (sabret). Mutlu son, Allah’tan çekinerek kendini koruyanlar içindir.”
[*] Müttekiler: Allah'tan çekinerek kendini koruyan, kendini (fıtratını) bozmayan. Bakınız Bakara
2:2.
Ad’a soydaşları Hud’u gönderdik. Dedi ki “Ey halkım! Allah’a kul olun; sizin başka ilahınız yoktur. Siz sadece uyduruyorsunuz.”
“Ey halkım! Bunun için sizden bir karşılık istemiyorum. Benim ödülümü beni yaratan verecektir. Aklınızı kullanmaz mısınız?”
“Ey halkım! Rabbinizden bağışlanma dileyin sonra O’na dönün ki size gökten bol yağmur göndersin ve gücünüze güç katsın. Suçlu halde çekip gitmeyin.”
Dediler ki “Bak Hud! Bize bir belge (delil) getirmedin. Senin sözünle ilahlarımızı bırakacak değiliz. Sana inanacak da değiliz.
Sana diyeceğimiz sadece şudur: “İlahlarımızdan biri seni fena çarpmış.” Hud dedi ki “Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun, ben ortak saydıklarınızdan tamamen uzağım.”
“Allah ile aranıza koyduklarınızdan uzağım. Haydi, hep birlikte bana tuzak kurun. Hiç göz açtırmayın.”
“Ben, benim de Rabbim[1], sizin de Rabbiniz olan Allah’a güvenip dayandım. O’nun eli altında olmayan hareketli tek canlı yoktur. Benim Rabbim yanlış yapmaz[2].”
[1] Sahibim [2] Lazımi anlam verilmiştir.
“Siz yüz çevirecekseniz çevirin. Ben size elçi olarak gönderildiğim konuyu tebliğ ettim. Rabbim sizin yerinize başka bir topluluk getirir ve siz de onların kılına dokunamazsınız. Çünkü benim Rabbim her şeyi korur.”
Emrimiz gelince Hud’u ve onunla birlikte olan müminleri, bizden bir ikram olarak kurtardık. Evet, onları ağır bir azaptan kurtardık.
İşte Ad kavmi… Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr ettiler, O’nun elçilerine karşı çıktılar ve nerede bir inatçı zorba varsa ona uydular.
Onlar bu dünyada dışlandılar; (mezardan) kalkış gününde de dışlanacaklardır. Bilin ki Ad halkı Rablerini görmezlikten geldiler. Bilin ki Ad da, Hud halkı da yıkılıp gitti.
Semûd’a da soydaşları Salih’i elçi gönderdik. “Ey halkım!” dedi; “Allah’a kul olun; sizin başka ilahınız yoktur. Sizi bu toprakta yapılandıran ve burada barındıran O’dur. Öyleyse O’ndan bağışlanma dileyin sonra da O’na yönelin. Çünkü benim Rabbim herkese yakındır; isteklere cevap verir.”
Dediler ki “Bak Salih! Daha önce aramızda, kendisine ümit bağlanan biriydin. Şimdi kalkmış, atalarımızın kulluk ettiğine kul olmamızı yasaklıyorsun? Biz senin bizi çağırdığın şeyden dolayı şüpheye düşüyor, endişeye kapılıyoruz.”
Dedi ki “Ey halkım! Baksanıza, eğer ben Rabbimin açık bir belgesine dayanıyorsam, bir de O’ndan ikram görmüşsem, O’na karşı çıktığım takdirde hanginiz beni Allah’ın azabından kurtarabilir? Sizin katkınız, sırf zararımı artırmak olur.
Ey halkım! Bu, Allah’ın dişi devesidir; sizin için bir belge… Bırakın Allah’ın toprağında otlasın. Ona kötü niyetle dokunmayın yoksa fazla sürmez, azaba çarpılırsınız.”
Sonra ayaklarını keserek deveyi öldürdüler. Salih dedi ki “Üç gün daha yurdunuzdan yararlanın. Bu, yalan çıkmayacak bir tehdittir.”
Emrimiz gelince Salih’i ve onunla birlikte olan inanıp güvenenleri, bizden bir ikram olarak, o günün rezilliğinden kurtardık. Senin Rabbin işini başarır, daima üstündür.
Yanlış yapanları o ses (Allah’ın, cezalandırma emri) yakaladı da kendi yurtlarında çöküp kalmış olarak sabaha çıktılar.
[*] Bir şeyi irade ettiğinde O'nun yaptığı, o şey için sadece 'Ol' demektir; o şey hemen oluşur. ( Yasin
36:82)
Sanki orada bir varlıkları olmamıştı. Bilin ki Semûd (halkı), Rablerini görmezlikten geldiler. Bilin ki Semûd, def olup gittiler.
Elçilerimiz İbrahim’e, müjde vermek için geldiler: “Selâm” dediler. İbrahim de “selâm” dedi. Vakit geçirmeden fırında pişmiş bir buzağı eti getirdi.
[*]Selam: Selamet, esenlik ve güvenlik hali. Birbirimizle selamlaşmamız aslında birbirimiz için Allah'tan esenlik ve güvenlik(selamet) dilememizdir.
Ona el sürmediklerini görünce şaşırdı kaldı; onlardan korktuğunu saklayamadı. “Korkma” dediler; “Bizler Lut halkına gönderildik.”
Karısı ayakta duruyordu; hemen gülüverdi. Biz de ona İshak’ı, İshak’ın arkasından da Yakub’u müjdeledik.
“Vay başıma gelenler!” dedi. “Doğum mu yapacağım?” Ben gücünü kaybetmiş bir kadınım; bu da kocam, iyice yaşlanmış! Bu gerçekten tuhaf bir şey!”
Dediler ki “Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Ey İbrahim ailesi! Allah’ın ikramı ve bereketi sizin üstünüzdedir. O, her şeyi güzel yapar, pek yücedir.”
İbrahim’in korkusu geçip kendisine o müjde de gelince, Lut halkı hakkında bizimle tartışmaya girdi.
İbrahim pek yumuşak, bağrı yanık ve ısrarcıydı.
Dediler ki “İbrahim! Vazgeç bu işten. Rabbinin emri çıktı bir kere. Onlara engellenemez bir azap gelecektir.”
Elçilerimiz Lut’un yanına varınca Lut’un canı sıkıldı ve iyice bunaldı. “Ne sıkıcı bir gün!” dedi.
Halkı coşkulu bir şekilde ona yöneltildiler; hep o kötü işi[1] yapıyorlardı o güne kadar kötü işler yaparlardı. Dedi ki “Ey halkım! Bunlar kızlarım… Sizin için temiz olan[2] kızlardır (onlarla evlenin). Allah’tan korkun; beni misafirlerim konusunda rezil etmeyin. İçinizde aklı başında bir adam yok mu?”
[1] Eşcinsellik günahını [2] Buradaki atharu = اطهر kelimesi sadece sıfat-ı müşebbehe olabileceğinden meal o şekilde verilmiştir. Allah'ın Elçisinin evlilik dışı ilişkiyi onaylaması mümkün olmadığından burada (onlarla evlenin) sözünün gizli emir olarak yer alması zorunludur. Cümleyi yarım bırakmış olması, halkın Lut aleyhisselamı çok bunalttığını gösterir. Bu âyet, din farkının evlenmeyi haram kılmadığını da gösterir. Çünkü Tahrim Suresi 10. âyete göre Lut'un karısı kafirdi ama onun eşi olmaya devam ediyordu. Müslüman kadının müslüman olmayan erkekle evlenmesini caiz görmeyenler şu âyete dayanırlar: "İman edene kadar, müşrik kadınlarla evlenmeyin. İman etmiş esir kadın, müşrik kadından elbette iyidir; isterse sizi çok etkilemiş olsun. İman edene kadar, müşrik erkeklere kız vermeyin. İman etmiş esir erkek, müşrikten elbette daha iyidir; isterse sizi çok etkilemiş olsun. Onlar sizi ateşe çağırırlar, Allah ise kendi izniyle Cennet'e ve günahlardan arınmaya çağırır. Allah âyetlerini insanlara açıklar ki akıllarını başlarına toplasınlar." (Bakara
2:221) Âyette geçen "daha iyi" ifadeleri, böyle bir evliliğin tavsiye edilmediğini gösterir ama haram kılmaz. Zaten Lut kavminin tamamının kafir olması, kızlarının kafirden başkasıyla evlenmesini imkansız kılar. Nebîmiz'in kızı Zeyneb'in eşi Ebü'l-Âs b. er-Rebî de hicretin 6. yılına kadar müslüman olmamıştı. Nebîmizin, din farkından dolayı kimseyi eşinden ayırmamış olması da bunu destekle
“Kızlarınla ilgilenmediğimizi iyi bilirsin. Bizim ne istediğimizi de iyi bilirsin” dediler.
“Keşke size karşı gücüm olsaydı, ya da sağlam bir sığınağa girebilseydim” dedi.
Misafirler dedi ki “Ey Lut! Biz Rabbinin elçileriyiz; sana asla ilişemeyeceklerdir. Ailenle birlikte gecenin bir vaktinde yola çık. İçinizden kimse arkasına bakmasın. Karını bırak ; bunların başına gelecek olan ona da gelecektir. Azapla buluşma zamanları sabahtır. Sabah da yakındır, değil mi?”
Emrimiz gelince, oranın altını üstüne getirdik. Üzerlerine pişmiş çamurdan üst üste taşlar yağdırdık.
Rabbinin katında belirlenmiş taşları yığdık. Onlar (Lut kavminin yaşadığı yer), yanlış yapan bu kimselerden (Mekke’den) uzak değildir.
Medyen’e de soydaşları Şuayb’ı elçi gönderdik. “Ey halkım!” dedi, “Allah’a kul olun; sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Ölçeği ve tartıyı eksik yapmayın. Sizi bolluk içinde görüyorum. Doğrusu ben sizi kıskıvrak yakalayacak bir günün azabından korkuyorum.”
“Ey halkım! Ölçeği ve tartıyı hakka uygun yapın. İnsanların hakkını yemeyin. Ortalığı birbirine katıp doğal düzeni bozmayın.
Eğer inanıyorsanız, sizin için hayırlı olan, Allah’ın size bıraktığı kadarıdır. Ben üzerinizde bir bekçi değilim.”
Dediler ki “Bak Şuayb! Atalarımızın taptıklarını bırakmamızı, mallarımızı kendi düzenimize göre kullanmaktan vazgeçmemizi senin ibadetin mi emrediyor? Sen yumuşak huylu ve aklı başında birisin!”
Şuayb dedi ki “Ey halkım! Rabbimden gelen açık bir belgeye dayanıyorsam, o bana kendi katından güzel bir imkân vermişse, buna ne diyebilirsiniz? Sizi bir şeylerden men etmekten maksadım size muhalefet değildir. Ben sadece, gücüm yettiği kadar sizi iyiye ve güzele yöneltmek isterim. Başarılı olmam Allah’ın yardımına bağlıdır. Ben O’na güvenip dayanırım.”
[*] إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ sözündeki إِلَى harf-i cerrine, Nisa
4:2. âyette olduğu gibi مع anlamı verilmiştir.
“Ey halkım! Bana karşı olmanız sizi zora sokmasın. Nuh’un halkına, Hud’un halkına veya Salih’in halkına olanlar sakın size de olmasın. Lut halkı da size uzak değildir.
Rabbinizden bağışlanma dileyin de artık O’na yönelin. Çünkü benim Rabbimin ikramı boldur, sevgi doludur.”
Dediler ki “Bak Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz. Bizim gözümüzde sen gerçekten çok zayıfsın. Eğer ailen olmasaydı seni taşa tutardık. Bizim yanımızda senin bir gücün yoktur!”
Şuayb dedi ki “Ey halkım! Size göre ailemin gücü Allah’ın gücünden daha mı çok ki O’nu göz ardı edip sırt çeviriyorsunuz? Benim Rabbim yaptığınız her şeyi çepeçevre kuşatır.”
“Ey halkım! Kendinize uygun olanı yapın. Ben de yapacağım. Alçaltıcı azap kime gelecekmiş, yalancı kimmiş, yakında öğrenirsiniz. Gözetleyin; sizinle birlikte ben de gözetlemekteyim.”
Emrimiz gelince Şuayb’ı ve onunla beraber inanmış olanları ikramımızla kurtardık. Yanlış yapanları ise dehşet bir ses yakaladı da yurtlarında diz çöküp kaldılar.
Sanki orada bir varlıkları olmamıştı. Bilin ki Medyen halkı def olup gitmiştir. Tıpkı Semud’un def olduğu gibi.
Şurası bir gerçek ki Musa’yı da ayetlerimizle ve açık bir delille elçi gönderdik,
Onu Firavun’a ve önde gelen adamlarına gönderdik. Onlar Firavun’un emrine girmişlerdi. Oysa Firavun’un emri gerçeklere uymuyordu.
(Mezardan) kalkış günü halkının önüne düşecek, suya götürür gibi onları ateşe götürecektir. Başına varılan su ne kötü sudur! Ne kötü varıştır o varış!
Onlar bu dünyada da (mezardan) kalkış gününde de dışlanmışlardır (lanetlenmişlerdir). Ne kötü ikramdır o ikram!
Bu anlattıklarımız, o kentlerin haberlerindendir; onlardan hala ayakta duranlar da vardır, yıkılıp gitmiş olanlar da.
Onlara biz yanlış yapmadık ama onlar yanlışı kendilerine yaptılar. Rabbinin emri gelince, Allah ile kendi aralarına koyarak yardım istedikleri ilahları hiçbir işe yaramadı. Onların katkıları, sadece çaresizliklerini artırmak oldu.
Senin Rabbin, yanlışlar içine düşmüş kentleri yakaladığı zaman işte böyle yakalar. O’nun yakalaması can yakıcı ve sert olur.
Ahiretteki azaptan korkanlar için bunda tam bir ibret vardır. O gün bütün insanların toplanacağı gündür. O gün şahitlerin getirileceği günüdür.
Biz onu, süresi belirli olduğu için öne almıyoruz.
O gün gelince Allah’ın izni olmadan kimse konuşamaz. Onlardan kimi sıkıntılı, kimi de mutludur.
Sıkıntılılar, ateş içindedir. Orada nefesleri hırıltılı ve derindendir.
Gökler ve yer durdukça onlar da orada kalacaklardır. Rabbinin çıkaracakları başka. Rabbin ne dilerse onu yapar.
Mutlu olanlar da Cennet’tedirler. Gökler ve yer durdukça onlar da orada kalacaklardır. Rabbin çıkaracak olursa başka. Onlara yapılan kesintisiz bir ikramdır.
[*] Allah Teala hiçbir konuda kendini zorunlu durumda göstermez ama orada ikramının kesintisiz olduğunu bildirmesi, cennettekileri dışarı çıkarmayacağını gösterir.
Taptıkları şeylerden dolayı onlarla tartışma. Daha önce ataları nasıl ibadet etmişse bunlar da tıpkı o ibadeti yapıyorlar. Biz onların paylarını eksiltmeden tam veririz.
[*] والمِرْيَةُ بالكسر والضم: الشَّكُّ، والجَدَلُ. (القاموس المحيط)
Musa’ya o kitabı verdik; hemen ihtilafa düştüler. Rabbinin daha önceki sözü olmasaydı aralarında hüküm verilirdi. O kitaptan dolayı onlar, içlerini kemiren bir şüphe içindedirler.
Rabbin, her birinin yaptığının karşılığını tam olarak verecektir. Çünkü O, onların yaptıklarının içi yüzünü bilir.
Öyleyse sana verilen emre tam olarak uy, seninle birlikte dönüş yapanlar da uysunlar. Sakın taşkınlık etmeyin. Çünkü o, bütün yaptıklarınızı görür.
Sakın yanlış yolda olanlara bel bağlamayın; yoksa o ateş sizi de yakar. Sizin Allah ile aranıza girecek bir dostunuz yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.
Gündüzün iki bölümünde[1] ve gecenin gündüze yakın zamanlarında[2] namaz kıl. Çünkü iyilikler (namazlar), kabahatlerikötülükleri giderir. Bu, aklını başına alacaklar için bir hatırlatmadır.
[1] Öğle ve ikindide [2] Arapçada çoğul en az 3'tür.Dolayısıyla gece namazı en az üçtür. Akşam, yatsı ve sabah namazları.
Sabret. Allah güzel davrananların ödülünü eksiltmez.
Sizden önceki dönemlerde birikimi olanlar o yerlerdeki bozulmaya karşı çıksalardı olmaz mıydı? Kendilerini kurtardığımız az kimse dışında bunu yapan olmadı. Yanlış yapanlar, şımartıldıkları şeyin arkasını bırakmadı ve günahkârlar haline geldiler.
[*] Önceki nebiler ve kitaplardan öğrendikleri bilgi birikimi
Yoksa senin Rabbin, kurulu (doğal) düzeni koruyan bir halkı varken, yanlış yapıp, o kentleri işe yaramaz hale getirecek değildir.
[*] bozulmaya karşı koyan
Eğer Rabbin insanları tek bir ümmet (toplum) yapmayı tercih etseydi yapardı.Ama onlar birbirlerine, sürekli muhalif olacaklardır.
Rabbinin ikramda bulundukları öyle olmazlar. O insanları bunun için (ikramı hak etmeyenler muhalif kalsınlar diye) yaratmıştır. Rabbinin şu sözü kesindir: “Cehennemi cinler ve insanlarla dolduracağım.”
[*] Kim Allah'a, O'nun Kitabına gönülden boyun eğerse onlar, Allah'ın mutluluk verdiği nebiler, doğru kişiler, bilginler # ve iyilerle beraber olacaklardır. Onlar ne iyi arkadaştırlar! (Nisa 4/ 69)
Elçilerle ilgili olarak sana anlattığımız her haberle yüreğini pekiştiriyoruz. Bu yolla sana, bütünüyle gerçek, inanıp güvenenlere öğüt ve ibret olan şeyler anlatılmaktadır.
İnanmayanlara de ki “Kendi konumunuza uygun olanı yapın, biz de yapıyoruz.
Bir de neler olacağını gözleyin, biz de gözlüyoruz.”
Göklerde ve yerdeki bütün bilinmeyenleri bilmek Allah’a mahsustur. Her iş O’na varır. Sen O’na kul ol ve O’na güvenip dayan. Senin Rabbin yaptığınız işlerden habersiz değildir.