Söke söke alanlara,
[*] İlk beş âyetteki kelimeler, orada var sayılan (mahzuf) نفوس = kimseler kelimesinin sıfatı sayılmıştır.
Kolayca iş başaranlara,
[*] "Yedi gök, yeryüzü ve bunların içindeki herkes Allah'a içten boyun eğer. Her şeyi güzel yapmasına karşılık ona içten boyun eğmeyen tek varlık yoktur ama onların bu boyun eğişlerini siz kavrayamazsınız. O yumuşak davranır ve çok bağışlar." (İsra
17:44)
Aynı zamanda yarıştıkça yarışanlara,
İşleri çekip çevirenlere yemin olsun ki,
Bir gün şiddetli sarsıntı herkesi sarsacak;
Bunu diğeri izleyecektir.
O gün, kimi yürekler yerinden oynayacak,
Gözleri yere inmiş olacaktır.
Derler ki: “Kabir çukurunda iken tekrar hayata mı döndürüleceğiz?
Çürümüş kemikler haline geldikten sonra; öyle mi?”
Derler ki, “Öyleyse, bu dönüş bir hüsran olur!”
Aslında o, bir tek emre bakar.
[*] Bir kez daha topraktan yaratılan insanlara verilen kalkma emridir. Bu emir, sura üflenerek duyurulur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Sura üflenmiştir. İşte o zaman kabirlerinden Rablerine doğru koşup giderler. Yazık oldu bize! Bizi uyuduğumuz yerden kim kaldırdı? derler." (Yasin
36:51-52)
Sonra hepsi birden yeryüzüne çıkar.
Sana Musa’nın haberi ulaştı değil mi?
Hani Rabbi ona kutsal Tuva vadisinde şöyle seslenmişti:
“Firavun’a git; o, azgınlaştı.
De ki: Kendini geliştirmek hakkındır, değil mi?
Sana, Rabbine giden yolu göstermem de hakkındır. Sonra kendine çeki düzen verirsin.”
Ardından ona en büyük mucizeyi gösterdi.
Ama Firavun yalana sarıldı ve isyan etti.
Sırt çevirdi ve işe girişti.
Herkesi topladı ve haykırdı:
“Sizin en yüce efendiniz benim” dedi.
[*] Efendi diye tercüme edilen kelime "Rab"dir. Biz kölenin sahibine efendi deriz, Araplar rab derler. Firavun halkını kendine köle yaptığı için "Bizim gibi iki insana mı inanacağız? Kavimleri zaten bizim kölelerimizdir." (Müminûn
23:47) diyerek Musa ve Harun Peygamberlere karşı çıkıyorlardı. Onların, insanları Allah'tan başkasına köle olmamaya çağırması, Firavun'un düzenini temelden sarstığı için böyle bir girişimde bulunmuştu.
Allah da onu yakaladı, çağdaşlarına ve sonrakilere ibretlik yaptı.
Kendine çeki düzen verecek kimseler için bunda tam bir ibret vardır.
Size göre, sizleri yaratmak mı daha zor, yoksa göğü yaratmak mı? Onu da Allah bina etti.
[*] "Gökleri ve Yeri yaratmak elbette insanları yaratmaktan daha büyük bir şeydir ama insanların çoğu bunu bilmez." (Mümin
40:57)
Tavanını yükseltti ve onu düzenledi.
Gecesini alâmetsiz kıldı ve duhâsını çıkardı.
[*] "Ağtaşa'nın kökü ğataş = الغَطَشُ göz kamaşması demektir. Kamaşan göz için her şey belirsizdir. Nereye gittiği belli olmayacak şekilde yolu kaybolmuş çöle; mefâzetun ğatşâ = مفَازةٌ غَطْشى. denir. (Lisan'ul-arab) Gecenin belirtisiz olması değişmez bir göstergesinin olmamasıdır. Bu yüzden kutup bölgelerinde beyaz geceler oluşur.
Yeri, bundan sonra döşedi.
[*] Ayete göre, bitkilerin ve hayvanların yaratılması, göklerin ve yerin yaratılmasından, gecenin ve gündüzün oluşumundan sonradır. Yedi âyette, göklerin ve yerin altı günde yaratıldığı bildirilmiştir. Şu âyetlerde ise yerin iki günde yaratıldığı, gıda ölçülerinin toprağa yerleştirmesinin iki gün daha devam ettiği, kalan iki günde de göklerin yaratıldığı bildirilmiştir. "De ki; yeri iki günde yaratana benzer nitelikte varlıklar oluşturarak onu tanımazlık eden siz misiniz? O, tüm varlıkların Rabbi ve sahibidir. Üstten içe sabit dağlar yerleştirip yeri bereketlendiren ve arayanlara eşit uzaklıktaki gıdaların ölçüsünü dört günde oluşturan odur. Bir de duman halindeki göğe yönelmiş; ona ve yere; "İsteyerek veya istemeyerek gelin" demişti; ikisi de; "İsteyerek geldik" demişlerdi." Bir de onları, iki günde yedi gök halinde tamamlamış ve her gökte ona ait emri vahyetmişti. En yakın (birinci) göğü de kandillerle (yıldızlarla) süsledik ve koruduk. İşte bu, işini başaran ve bilgili olan Allah'ın onlara güç vermesidir. (Fussilet
41:9–12)
Suyunu, otlağını çıkardı.
Dağlarını zaten sabitlemişti.
[*] Dağlar, gökler yaratılmadan önce, ilk dört günde sabitlenmişti. Üstten dibe doğru sabitleyen oturaklı dağlar yerleştirip yeri (içini) bereketlendiren ve her türden nimetin gıdalarının ölçüsünü dört günde oluşturup araştıranlar (arayanlar) için dengeli bir şekilde yayan O'dur. (Fussilet
41:10)
Hem siz geçinesiniz, hem küçük ve büyük baş hayvanlarınız geçinsin diye.
O en büyük toplantının vakti gelince,
[*] (الطامة) nin kökü olan (طم), bir şeyi ağzına kadar doldurmak demektir. (esssıhah fil-lüğa c.1s.431) Kıyamet günü insanlar, melekler ve hayvanlar, mahşer yerini ağzına kadar dolduracağı için o toplantı, en büyük toplantı olacaktır.
Kişi, yapıp ettiklerini bir bir hatırlayacak.
Gören için o alevli ateş gösterilecektir.
ve dünya yaşayışını tercih ederse,
o alevli ateş olacak onun konağı.
Kim de Rabbinin makamından korkar, arzularını dizginlerse
[*] Büyük günah işlememiş olanlar güzel yaşamış sayılır ve daha güzeli ile karşılanırlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Bu, kötü davrananları yaptıklarına karşılık cezalandırsın ve güzel davrananları da daha güzeli ile karşılasın diyedir. Onlar, günahların büyüklerinden ve fuhuş çeşitlerinden kaçınanlardır; diğer günahlar başka. Rabbinin affı kapsamlıdır" (Necm
53:31–32) Onlar sıkıntı çekmeden cennete girerler. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Önceden en güzeli ile karşılayacağımızı bildirdiklerimiz Cehennemden uzak tutulacaklardır. Onun uğultusunu bile duymayacaklar ve sürekli canlarının çektiği şeyler içinde olacaklardır. Melekler, "bu sizin gününüz, size söz verilen gündür" diyerek onları karşılayacaklardır." (Enbiya
21:101-103) Büyük günah işlediği halde tevbe edip kendini düzeltenler de bu kesime girerler. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Rahman'ın kulları Allah ile beraber başka bir tanrıyı yardıma çağırmazlar. Haklı bir sebep yoksa Allahın dokunulmaz kıldığı canı öldürmezler; zina etmezler. Kim bunları yaparsa günaha girer. Kıyâmet günü onun azâbı katlanır ve orada itibarsız olarak sürekli kalır. Ama tevbe eden, inanan ve iyi iş yapan başka. Allah onların kötülüklerini iyiliğe çevirir. Allah bağışlar, ikram eder." (Furkan
25:68-70)
cennet olacak onun konağı.
Sana bunun vaktini soruyorlar, ne zaman gelip kalacak diye.
Sen nerede, onu bilmek nerede!
Onun tam bilgisi Rabbinin katındadır.
Sen sadece böyle bir günden korkanı uyarırsın.
İnsanlar onu gördükleri gün, bu dünyada bir akşam ya da bir gündüz vakti kadar kalmış gibi olurlar.
[*] Buraya şöyle meâl verilir:"dünyada bir akşamüstü ya da kuşluk vakti kadar kalmış gibi olurlar." Bizim farklı meali vermemizin asıl sebebi şu iki âyettir: Allah: "Yeryüzünde yıl sayısı olarak ne kadar kaldınız?" diye soracak; onlar da: "Bir gün ya da günün bir kısmı kadar kaldık..." diyeceklerdir. (Müminûn
23:113) Duhâ,güneşin yükseldiği ve sıcaklığın etkisini göstermeye başladığı kuşluk vakti olarak tanımlanır ama İlgili âyetler üzerinde dikkat düşünülünce bu tanımın eksik olduğu görülür. (Bkz: Şems suresinin dipnotu) Duhâhâ= ضُحَاهَا'daki 'hâ = onun' zamiri, 29. ayette olduğu gibi semâ'yı gösterir. Göğün duhâsı gündüzdür. (Lisan'ul-arab ضحا md.) Aşiyye = عَشِيَّةً de güneşin tepe noktasından kayması ile batması arasındaki vakit sayılır. Âyetlere uygun olan, müfredat'taki "güneşin tepe noktasından batıya kayması ile başlayıp sabaha kadar süren vakit olmasıdır. Bir yerde "bir akşam kaldım" diyen kişi, genellikle bunu kasteder. "Gündüz vakti kaldım" diyen de güneş batmadan ayrıldığını söylemiş olur. Bu da Müminûn Suresinin 113. âyetine tam uyar.