Hamd bütünüyle o Allah'a aittir ki, kuluna kitabı indirmiş ve onda hiçbir tutarsızlığa yer vermemiştir.
O dosdoğru kitabı, kendi katından gelecek şiddetli bir azaptan insanları sakındırmak ve iyi işler yapan mü'minleri de güzel bir ödülle müjdelemek üzere indirmiştir.
O mü'minler orada ebediyen kalacaklardır.
Bir de “Allah evlât edindi” diyenleri uyarmak için kitabı indirdi.
Bu konuda ne onların bir bilgisi var, ne atalarının. Ağızlarından çıkan ise, pek büyük bir sözdür. Fakat söyledikleri yalandan başka birşey değildir.
Onlar bu Kur'ân'a inanmıyorlar diye onların arkalarından eseflenmekle neredeyse kendini tüketeceksin.
Biz yeryüzünü üzerindekilerle süsledik ki, hangisi daha güzel işler yapacak diye insanları sınayalım.
Onun üzerindeki herşeyi Biz toza toprağa çevireceğiz.
Sen Kehf ve Rakîm Ashabını(1) Bizim âyetlerimiz içinde garip birşey mi sandın?
(1) “Kehf” mağara, “rakîm” ise yazıt anlamına gelir. Bu kıssa ile ilgili olarak kitaplarda pek çok ayrıntı anlatılıyor ise de, aralarında sahih bir rivayet bulabilmek pek güçtür. Bunların çoğunluğu, kıssanın özü ile ilgili olmayan ve dikkatleri kıssanın mesajından alıkoyarak bunu bir efsaneye çevirme istidadı taşıyan şeylerdir. Âyetten anlaşıldığına göre, Ashab-ı Kehf, zalim hükümdarın kötülüğünden korunmak ve inançlarını muhafaza etmek için mağaraya çekilen bir grup gençten ibarettir. Bu kıssadan alınacak ibretler için, âyetteki ayrıntılar yeterli ipuçları taşımaktadır. 22’nci âyete de bakınız.
O gençler mağaraya sığındıklarında, “Ey Rabbimiz,” demişlerdi. “Bize yüce katından bir rahmet bağışla ve işimizde doğruluk nasip et.”
Biz de onları mağarada pek çok seneler boyunca uyuttuk.
Sonra, onlar ile hasımlarından, mağarada kaldıkları süreyi kim daha iyi hesaplayacak diye onları uyandırdık.
Onların haberlerini Biz sana hak ile bildiriyoruz. Onlar Rablerine iman etmiş gençler idi; Biz de onların hidayetini arttırdık.
Hükümdara karşı çıktıklarında, Biz onların kalplerine metanet verdik. Onlar “Rabbimiz, Göklerin ve Yerin Rabbidir,” dediler. “Biz ondan başka bir tanrıya dua etmeyiz; öyle birşey yaparsak saçmalamış oluruz.
“Şu kavmimiz ise, Ondan başka tanrılar edindi. O zaman, niçin onların tanrılıklarına dair açık bir delil getirmiyorlar? Allah adına yalan uydurandan daha zalim kimse olur mu?
“Madem ki onlardan ve onların Allah'tan başka taptıklarından uzaklaşmış bulunuyoruz.(2) Öyleyse mağaraya çekilelim de Rabbimiz bize rahmetini yaysın ve işimizde hayır nasip etsin.(3)
(2) Bu konuşmalar, Ashab-ı Kehfin kendi aralarındaki konuşmalardır. Âyetin metninde bu cümlelerin öznesi her ne kadar ikinci çoğul şahıs olarak geçiyorsa da, Türkçeye çevrildiği zaman bu durum anlam farklılığına yol açarak sanki grup dışından birisinin onlara hitabı imiş gibi algılanabildiğinden, bu cümlelerin öznesini “biz” olarak tercüme ettik.
Güneşin doğarken mağaranın sağ tarafına meylettiğini, batarken de onları sol tarafından makaslayıp geçtiğini görürdün ki, onlar mağaranın genişçe bir yerindeydiler. İşte bu Allah'ın âyetlerindendir. Allah kime yol gösterirse, işte o doğru yolu bulmuştur. Onun saptırdığı kimse için ise doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.
Onları görecek olsan uyanık sanırdın. Halbuki onlar uykudaydılar; Biz ise onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağara girişinde iki ayağını uzatmış yatıyordu. Onları o halde görsen dehşete düşer ve döner, kaçardın.
Derken onları uyandırdık da birbirlerine sormaya başladılar. İçlerinden biri “Ne kadar uyuduk?” dedi. “Belki bir gün, belki de günün bir kısmı kadar” dediler. Sonra da “Ne kadar uyuduğumuzu en iyi Rabbimiz bilir,” dediler. “İçimizden birini şu para ile şehre gönderelim de hangi yiyecekler temizse araştırıp ondan bize bir parça rızık getirsin. Yalnız dikkat etsin de durumumuzu kimseye fark ettirmesin.
“Eğer bizi ele geçirirlerse taşlarlar; yahut kendi dinlerine çevirirler ki, o takdirde ebediyen iflâh olmayız.”
Böylece Biz insanları onlardan haberdar ettik—tâ ki Allah'ın vaadinin hak olduğunu ve kıyametin geleceğinde hiçbir şüphe olmadığını bilsinler. Derken insanlar, onların hakkında tartışmaya giriştiler. Bazıları “Üzerlerine bir anıt dikin; onların halini Rableri daha iyi bilir” dediler. Görüşleri ağır basanlar ise “Onların bulunduğu yerde bir mescid yapacağız” dediler.
Diyecekler ki, “Onlar üçtür; dördüncüsü köpekleridir.” Yine diyecekler ki, “Onlar beştir; altıncısı köpekleridir.” Bütün bunlar gayb taşlamaktır. Yahut “Onlar yedidir; sekizincisi köpekleridir” diyecekler. Sen de ki: Onların sayısını en iyi bilen Rabbimdir. İnsanlardan ise pek azı onları bilir. Onun için, onlar hakkında açık olan delillerden daha ötesi için tartışmaya girme; hiç kimseden de onlar hakkında birşey sorma.
Hiçbir şey hakkında da “Ben yarın şunu yapacağım” deme.
Ancak Allah'ın dilemesine bağlarsan(4) müstesnadır. Unuttuğun zaman da Rabbini an ve “Umarım, Rabbim beni bundan daha doğru bir yola iletir” de.
(4) “İnşaallah,” yani “Allah dilerse, Allah nasip ederse, Allah izin verirse” demek suretiyle.
Yine bazıları, “Onlar mağaralarında üç yüz sene kaldılar” dedi; bazıları da buna dokuz daha ekledi.
De ki: Onların ne kadar kaldığını en iyi Rabbim bilir. Göklerin ve yerin gizlilikleri Ona aittir. O ne güzel görür ve ne güzel işitir! Onlar için Ondan başka bir dost ve yardımcı yoktur. O, hükmüne hiç kimseyi ortak etmez.
Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku. Ne Onun sözlerini değiştirebilecek biri vardır; ne de sen Ondan başka bir sığınak bulabilirsin.
Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek Ona dua edenlerle beraber sabret. Dünya hayatının tantanasını arzulayarak onlardan gözünü ayırma. Bizi anmaktan kalbini gafil bıraktığımız, heveslerine uyan ve işi aşırılık olan kimseye itaat etme.(5)
(5) 6:52-3 ve açıklamasına bakınız.
De ki: Hak, Rabbinizden gelendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Zalimler için Biz bir ateş hazırladık ki, duvarları onları çepeçevre kuşatmıştır. Su için feryat edecek olsalar, feryatlarına, erimiş maden gibi, yüzleri kavuran bir suyla cevap verilir. Ne kötü bir içecektir o! Ve yerleşilecek ne fena bir yerdir orası!
İman eden ve güzel işler yapanlara gelince, şurası muhakkak ki, Biz, güzel işler yapanların ödülünü zayi etmeyiz.
Onlar için, altlarından ırmaklar akan Adn Cennetleri vardır. Orada onlar altın bileziklerle süslenmiş, ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler giymiş olarak tahtlara kurulurlar. Ne güzel bir ödüldür bu! Ve yerleşilecek ne güzel bir yerdir orası!
Onlara şu iki adamı da örnek göster ki, onlardan bir tanesine Biz iki üzüm bağı vermiş, o bağların ikisini birden hurmalıklarla çevrelemiş, aralarına da ekili bir alan yerleştirmiştik.
Her iki bağ da hiçbir şeyi eksik bırakmadan ürününü veriyordu. Aralarından bir de ırmak akıtmıştık.
O kimsenin başka geliri de vardı. Arkadaşıyla konuşurken ona “Ben servetçe senden üstün, nüfusça senden güçlüyüm” derdi.
Böylece, kendisine yazık eder bir halde bağına girdi ve dedi ki: “Hiç sanmam ki birgün bunlar yok olup gitsin.
“Kıyametin kopacağını da zannetmiyorum ya; Rabbimin huzuruna dönecek olsam bile herhalde orada bundan daha iyi bir âkıbet bulurum.”
Arkadaşı ise ona şöyle cevap verdi: “Seni önce topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da bir adam biçimine koyan Rabbine nankörlük mü ediyorsun?
“Bana gelince, o, benim Rabbim olan Allah'tır; ve ben hiç kimseyi Rabbime ortak koşmam.
“Keşke bağına girdiğin zaman 'Mâşaallah, Allah dilemiş de lütfetmiş; güç ve kuvvet ancak Allah'ındır' deseydin! Gerçi sen beni servetçe de, evlât sayısı bakımından da kendinden aşağıda görüyorsun.
“Fakat bakarsın, Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir; senin bağına ise gökten bir âfet indirir de orası kıraç bir toprağa dönüşür.
“Veya suyu çekiliverir; sen de bir daha onu aramakla bulamazsın.”
Nitekim onun bütün ürünü birgün felâkete uğrayıverdi. O ise, bağının alt üst olmuş çardakları karşısında, harcadığı paraya ve emeğe yanarak ellerini birbirine vuruyor, “Ne olurdu, Rabbime kimseyi ortak koşmasaydım!” deyip duruyordu.
Artık ne ona Allah'tan başka yardım edebilecek birileri vardı, ne de o kendi başının çaresine bakacak haldeydi.
Bundan da anlaşılıyor ki, velâyet,(6) bütünüyle, gerçek tanrı olan Allah'ındır. Ödülün hayırlısını O verir; âkıbetin hayırlısını da O nasip eder.
(6) Dostluk ve yardımcılık, bir kimsenin üzerindeki güç ve egemenlik, onun hakkında tasarrufta bulunma yetkisi.
Onlara dünya hayatının misalini de ver. O, tıpkı gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, onunla yeryüzünün bitkisi birbirine karışık halde yeşermiş, sonra da rüzgârın savurduğu bir çöp haline gelmiştir. Allah, herşey üzerinde dilediğini yapmaya kadirdir.
Mal da, evlât da dünya hayatının süsüdür. Bâki kalan iyiliklerin ise Rabbinin katında daha hayırlı ödülleri vardır; ve onlar ümit bağlanmaya daha çok lâyıktır.
O gün dağları yürütürüz; yeri ise dümdüz görürsün. Hiçbirini eksik bırakmadan onları huzurumuzda toplarız.
Hepsi saf saf Rabbine arz olunur. İlk önce sizi nasıl yarattıysak, öylece huzurumuza gelmişsinizdir. Halbuki size olan vaadimiz için bir zaman belirlemediğimizi sanıyordunuz.
Kitap ortaya konmuştur. Mücrimleri onda yazılı olandan korkar halde görürsün. “Eyvah bize,” derler. “Bu kitabın hali ne? Küçük büyük hiçbir şeyi eksik bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” Böylece, yaptıkları herşeyi önlerinde bulurlar. Rabbin ise hiç kimseye haksızlık yapmaz.
Hani Rabbin meleklere “Âdem'e secde edin” demişti de, İblis hariç hepsi secde etmişti. O ise cinlerden idi ve Rabbinin emrinden çıkmıştı. Şimdi siz, Beni bırakıp da, düşmanınız oldukları halde onu ve soyunu mu dost edineceksiniz? Zalimler için ne kötü bir takastır bu!
Onları Ben ne göklerin ve yerin yaratılışına şahit tuttum, ne de kendi yaratılışlarına. Halkı saptıranları Ben kendime yardımcı da yapmadım.
O gün Allah onlara “Haydi, Bana ortak olduklarını iddia ettiğiniz şeylere seslenin” buyurur. Çağırırlar da. Fakat onlar cevap vermez. Çünkü Biz aralarına bir uçurum koymuşuzdur.
Artık mücrimler ateşi görmüş, oraya düşeceklerini anlamış, fakat kaçacak bir yer bulamamışlardır.
Biz bu Kur'ân'da insanlara her türlü mânâyı çeşitli misallerle açıklamış bulunuyoruz. Fakat insan tartışmaya herşeyden ziyade düşkündür.
Kendilerine hidayet geldiğinde iman ederek Rablerinden af dilemekten insanları alıkoyan şey, İlâhî yasa uyarınca evvelkilerin başına gelen cezanın kendi başlarına da gelmesini veya âhiret azabının gözleri önüne konmasını beklemeleri olmuştur.
Oysa Biz peygamberleri ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndeririz. Fakat inkâr edenler hakkı bâtıl ile gidermek için mücadele ederler; Benim âyetlerimi ve korkutuldukları azabı alaya alırlar.
Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldığında ondan yüz çeviren ve kendi eliyle işlediklerini unutan kimseden daha zalim kim var? Biz onların kalplerine, Kur'ân'ı anlamalarını önleyen bir örtü geçirir, kulaklarına da bir ağırlık veririz.(7) Artık onları doğru yola çağırsan da asla yollarını bulamazlar.
(7) 6:25’in açıklamasına bakınız.
Rabbin çok bağışlayıcı bir rahmet sahibidir. Eğer O kazandıkları günahlar yüzünden insanları cezalandırsaydı, azaplarını hemen gönderiverirdi. Fakat onlar için vaad edilmiş bir zaman vardır; vakit eriştiğinde, ondan kaçıp sığınacak bir yer bulamazlar.
İşte zulmettiklerinde helâk ettiğimiz beldeler! Hepsinin helâkleri için Biz birer vade belirlemiştik.
Bir zaman Musa genç hizmetkârına “İki denizin birleştiği yere kadar gideceğim,” demişti. “Orayı buluncaya kadar senelerce yürümem gerekse de yürüyeceğim.”
İki denizin birleştiği yere ulaştıklarında ise balığı unuttular. Bu arada balık denizde bir yol tutup gitmişti.(8)
(8) Hz. Musa’nın hizmetkârı, Hadiste Yûşa’ olarak, buluştuğu kimse ise Hadır olarak geçer ki, bu ikincisi, dilimizde Hızır olarak yerleşmiştir. Musa, kendisinden daha bilge bir kimse olup olmadığını Allah’tan sorduğunda Allah ona “İki denizin birleştiği yerde bulunan kulum senden daha bilgilidir” cevabını vermiş, o mevkii de, “zembiline alacağın balığın kaybolduğu yer” şeklinde tarif etmişti. Musa Hızır ile buluştuğunda, Hızır ona “Sen Allah’ın sana öğrettiği bir ilmi biliyorsun ki, ben onu bilmem. Ben de Allah’ın bana öğrettiği bir ilmi biliyorum ki, onu da sen bilmezsin” dedi. Daha sonra, bindikleri geminin kenarına konarak gagasıyla denizden su içen bir kuşu gösteren Hızır, “İşte,” dedi. “Şu kuşun aldığı su denizden ne kadar eksiltirse, benim, senin ve diğer bütün mahlûkatın ilmi de Allah’ın ilminden o kadar eksiltir.” (Buhârî, Tefsir: 18; Müslim, Fedâil: 170; Tirmizî, Tefsir: 18.)
Buluşma yerini geçtiklerinde, Musa genç hizmetkârına “Yemeğimizi getir,” dedi. “Bu yolculuğumuz bizi gerçekten yorgun düşürdü.”
Genç, “Gördün mü?” dedi. “Kayalıkta mola verdiğimiz zaman ben balığı unutmuşum. Onu sana söylemeyi bana unutturan şeytandan başkası olamaz. Çünkü balık şaşılacak bir şekilde denizin yolunu tutmuştu.”
Musa “Aradığımız buydu” dedi. Sonra kendi izlerini takip ederek geri döndüler.
Orada kullarımızdan bir kul buldular ki, katımızdan ona bir rahmet vermiş, tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.
Musa ona, “Sana öğretilen bu hayırlı ilimden bana da öğretmen için sana uyabilir miyim?” diye sordu.
O ise “Sen benim beraberliğime tahammül edemezsin,” dedi.
“İçyüzünden haberdar olmadığın birşeye nasıl sabredebilirsin ki?”
Musa, “İnşaallah sen beni sabredici bulacaksın,” dedi. “Senin hiçbir emrine karşı gelmeyeceğim.”
O dedi ki: “Eğer bana uyacaksan, o konuda ben bir söz söyleyinceye kadar bana hiçbir şey hakkında soru sormayacaksın.”
Böylece yola koyuldular. Nihayet bir gemiye bindiklerinde, o zat gemiyi batırdı. Musa, “İçindekileri boğmak için mi gemiyi batırdın?” dedi. “Doğrusu sen büyük bir iş yaptın.”
O ise “Ben sana benim beraberliğime tahammül edemezsin demedim mi?” dedi.
Musa “Unuttuğum için beni kınama,” dedi. “Seninle arkadaşlığımda da bana güçlük çıkarma.”
Yine yola koyuldular. Bir erkek çocuğa rast geldiklerinde, o zat onu öldürdü. Musa “Bir cana kıymamış mâsum bir kimseyi mi öldürdün?” dedi. “Doğrusu çok kötü bir iş yaptın.”
“Ben sana demedim mi benim beraberliğime tahammül edemezsin diye?” dedi.
Musa dedi ki: “Bundan sonra sana birşey daha soracak olursam benimle arkadaşlık etme. O zaman ayrılmakta bence mazur sayılırsın.”
Yine yola koyuldular. Nihayet bir beldeye vardıklarında oranın halkından yiyecek istediler; ancak belde halkı onları ağırlamaktan kaçındı. Derken orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler; Hızır onu doğrultuverdi. Musa, “İsteseydin buna bir ücret alırdın” dedi.
Hızır “İşte bu seninle ayrılışımızdır,” dedi. “Şimdi sana, benim beraberliğimde tahammül edemediğin şeylerin yorumunu bildireceğim.
“O gemi, denizde hayatını kazanan yoksullara aitti. Onu kusurlu hale getirmek istedim; çünkü peşlerinde, bulduğu her gemiyi gasp eden bir hükümdar vardı.
“Çocuğun ise anne ve babası mü'min kimselerdi; ileride çocuğun onları inkâr ve azgınlığa sürüklemesinden endişe ettik.
“İstedik ki, o çocuğun yerine, Rableri onlara huyu suyu temiz ve merhametli bir evlât versin.
“Duvara gelince, o da şehirdeki iki yetim çocuğa aitti ve altında onlara ait bir hazine saklıydı. Çocukların babaları da iyi ve hayırlı bir kimseydi. Rabbin, yetimlerin yetişkin çağa ulaştıklarında o hazineyi çıkarmalarını murad etti. Bu Rabbinden bir rahmettir; yoksa kendi başıma yapmadım. İşte bunlar, benim beraberliğimde tahammül edemediğin şeylerin yorumudur.”
Sana bir de Zülkarneyn'i soruyorlar. “Size ondan bir hatıra okuyacağım” de.(9)
(9) Zülkarneyn hakkında da pek çok hikâyeler anlatılmış, tahminler yürütülmüş, senaryolar üretilmiştir. Ancak Kur’ân’ın bu konuya yaklaşımı dikkatten uzak tutulmamalıdır. Peygamberimize Zülkarneyn hakkında soru sorulmuş; bunun üzerine, takip eden âyetlerde geçen şeyler anlatılmıştır. Bu, “Sizin için gerekli ve yararlı olan bilgi buradadır” anlamını taşır. Sahih hadislerde de Zülkarneyn konusunda bundan ötede bir ayrıntı bulunmamaktadır. Onun için, dikkatleri ayrıntılarla dağıtacak yerde, mesajın aslını kavramak ve ibret alınacak yerler üzerinde yoğunlaşmak doğru olur. Şunu da unutmamak gerekir ki, Kur’ân’ın kıssalarında geçen şahıslar ve olaylar, sürüp giden bir hayattan alınmış kesitlerdir; bunların her zaman, her yerde misalleri bulunur. Kıssaların derslerini kendi zamanımıza uygulamak ve kendi hayatımıza geçirebilmek için, hadiselere böyle geniş bir açıdan bakmak gerekir. Çok fazla ayrıntıya girilmemesinin, Zülkarneyn vak’asında olduğu gibi bazan kişilerin açıkça belirtilmemesinin ardında da böyle bir hikmet saklıdır.
Biz onu yeryüzünde geniş imkânlarla yerleştirdik ve ona herşey için bir sebep(10) verdik.
(10) Her konuda onu başarıya ulaştıracak, her amaca erişmesini sağlayacak bir yol, bilgi, güç, vasıta, imkân.
Nihayet batıya vardığında, güneşi balçıklı bir suda batarken gördü;(11) orada da bir kavim buldu. “Ey Zülkarneyn,” dedik. “İster onları cezalandır, istersen güzellikle muamele et.”
(11) Âyette geçen ayn sözcüğü hem göz, hem de pınar anlamına gelmektedir. Bu tasvir, Zülkarneyn’in, kıt’aların okyanusa bakan batı sınırına kadar uzandığı ve orada, güneşin puslu ve sıcak sularda, belki de nehrin denize döküldüğü bir yerde batarken bir göz halini alışını seyrettiği izlenimini veriyor. Âyetin devamından da, Zülkarneyn’in âdil bir hükümdar olduğu anlaşılıyor.
O dedi ki: “Kim zulmederse onu cezalandırırız; sonra da o Rabbinin huzuruna çıkarılır ve Rabbi de onu görülmemiş bir azaba çarptırır.
“Kim de iman eder ve güzel bir iş yaparsa, ona da ödülün en güzeli vardır; kendisine kolayca yerine getirilebilecek buyruklarımızı teklif ederiz.”
Sonra yine bir sebebi izledi.
Nihayet doğuya vardığında, güneşi, kendilerini ondan koruyacak bir siper vermediğimiz bir kavim üzerine doğarken gördü.
İşte Zülkarneyn'in hali böyleydi; ve Bizim ilmimiz, onun herşeyini kuşatmış bulunuyordu.
Sonra yine bir sebebi izledi.
Nihayet iki dağ arasına geldiğinde, onun önünde, hemen hemen hiç söz anlamayan bir kavme rastgeldi.
“Ey Zülkarneyn,” dediler. “Ye'cüc ile Me'cüc yeryüzünde bozgunculuk ediyorlar. Sana bir vergi versek, onlarla bizim aramıza bir sed yapar mısın?”(12)
(12) Gerek Ye’cüc ile Me’cüc hakkında, gerekse Zülkarneyn’in seddi hakkında bugüne kadar pek çok tahmin yapılmışsa da, bunlardan hiçbiri kesinlik ifade etmemektedir. Bu tahminler üzerinde uzun uzadıya durmanın da kıssadan istifadeyi arttırmayacağı ortadadır. En doğrusu, 83’üncü âyetin açıklamasında da temas ettiğimiz gibi, bu tür şahıs, olay ve varlıkları sürüp giden bir hayattan alınan kesitler olarak değerlendirmek ve her zaman için geçerli olabilecek dersleri çıkarmak olarak gözüküyor.
Zülkarneyn dedi ki: “Rabbimin bana bağışladığı imkânlar daha hayırlıdır. Siz bana gücünüzle yardım edin de onlarla sizin aranıza sağlam bir sed yapayım.
“Bana demir kütleleri getirin.” İki dağın arasını demir kütleleriyle düzleyince, “Şimdi körükleyin” dedi. Onu ateş haline getirince de “Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim” dedi.
Ondan sonra ne seddi aşabildiler, ne de onda bir delik açabildiler.
Zülkarneyn, “Bu Rabbimden bir rahmettir,” dedi. “Rabbimin belirlediği vade erişince onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi ise gerçektir.”
O gün Biz insanları birbirlerinin üzerinde dalgalanır halde bırakmışızdır. Sûra üfürülmüş, hepsini bir araya getirmişizdir.
Cehennemi de o gün öyle bir sunuşla kâfirlerin önüne sermişizdir ki!
Onlar, Benim zikrime(13) karşı gözleri perdelenmiş, kulakları da işitmez olmuş kimselerdir.
(13) Beni anmaya, Beni hatırlatan şeylere, Benim kitabıma.
O kâfirler, Benim yerime kullarımı veli(14) edineceklerini mi sandılar? Oysa Biz kâfirlere Cehennemi konak olarak hazırladık.
(14) 3:28’in açıklamasına bakınız.
“Yaptıkları yüzünden en ziyade hüsrana düşenleri size haber verelim mi?” de.
Onların dünya hayatındaki çabaları boşa gitmiştir; öyleyken, çok iyi bir iş yaptıklarını sanmaktadırlar.
Onlar, Rablerinin âyetlerini ve Ona kavuşmayı inkâr eden kimselerdir. Bu yüzden bütün yaptıkları boşa çıkmıştır. Biz de kıyamet gününde onlar için terazi tutmayız.
İşte inkâr etmeleri ve âyetlerimi ve peygamberlerimi alaya almaları yüzünden onların cezası Cehennemdir.
İman eden ve güzel işler yapanlar için Firdevs Cennetleri bir konaktır.
Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Zaten oradan çıkmak da istemezler.
De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa, hattâ bir o kadarını daha getirsek, Rabbimin sözleri bitmeden denizler tükenirdi.
De ki: Ben de sizin gibi bir beşerim. Ancak bana, “Tanrınız tek bir Tanrıdır” diye vahyedilmiştir. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, güzel işler yapsın ve Rabbinin ibadetine hiç kimseyi ortak etmesin.