Hesapları yaklaştı; ama insanlar hâlâ gaflette, aldırmıyorlar.
Onlara ne zaman Rablerinden yeni bir öğüt gelse, eğlenerek dinlerler.
Kalpleri hep oyundadır. O zalimler gizlice fısıldaşarak dediler ki: “Bu da sizin gibi bir beşer değil mi? Göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?”
Peygamber dedi ki: Gökte ve yerde söylenen sözü Rabbim bilir. O herşeyi işiten, herşeyi bilendir.
Onlar “Yok, bu karmakarışık rüyalardan ibarettir. Yok, kendisi uydurdu. Yok, o bir şairdir,” dediler. “Değilse, bize, tıpkı öncekilere gönderilenler gibi bir âyet getirsin.”
Onlardan önce helâk ettiğimiz beldelerden de hiçbiri inanmamıştı. Şimdi bunlar mı inanacak?
Senden önce gönderdiklerimiz de kendilerine vahyettiğimiz adamlardan başka birşey değildi. Bilmiyorsanız ilim ehline sorun.(1)
(1) Bu âyetin benzeri
16:43’te de geçmişti. Her iki âyetin metnindeki ifade “zikir ehli” şeklindedir ki, daha önce de geçtiği gibi, Kur’ân’da zikir sözcüğü, öğüt, ibret, tefekkür, ilim, şeref, kitap, Kur’ân gibi çeşitli anlamlarda kullanılmaktadır. Bu iki âyetin meâlinde, gerek konuyla ilgisi, gerekse kapsamlılığı açısından, “ilim ehli” deyimini kullanmış bulunuyoruz.
Biz onları yiyip içmeyen cesetler halinde yaratmadık; onlar ölümsüz de değillerdi.
Sonra kendilerine verdiğimiz sözü yerine getirdik; onları ve daha başka dilediklerimizi kurtarıp inkârla haddini aşanları helâk ettik.
Size de bir kitap indirdik ki, şan ve şerefiniz ondadır. Hâlâ akıl etmiyor musunuz?
Zulmeden nice beldeyi Biz kırıp geçirdik; sonra da yerlerine başka kavimler getirdik.
Onlar, daha azabımızı hisseder etmez kaçışmaya başladılar.
Kaçmasanıza! Dönün içinde yüzdüğünüz nimetlere ve konaklarınıza; çünkü sorgulanacaksınız.
“Eyvah!” dediler. “Biz gerçekten kendimize yazık etmişiz.”
Biz onları kökten biçip ocaklarını söndürünceye kadar böylece feryat edip durdular.
Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun oynamak için yaratmadık.
Eğer bir oyun edinmek isteseydik, kendi katımızdan edinirdik—tabii, eğer böyle bir şey yapacak olsaydık!(2)
(2) İki katlı bir imkânsızlığı zikretmek suretiyle Allah’ın yüceliği vurgulanıyor: Bir defa, Allah hiçbir şekilde yarattıklarına muhtaç değildir; O eğlence edinmekten de sonsuz derecede yücedir. İkinci olarak, eğer böyle birşey yapmış olsaydı bile—ki asla yapmaz—yine size muhtaç olmazdı.
Biz hakkı bâtılın üstüne öyle bir atarız ki, onu darmadağın eder ve bâtıl yok olup gider. Size de, Allah'a yakıştırdığınız şeyler yüzünden hayıflanmak kalır.
Göklerde ve yerde kim varsa Onundur. Onun katındakiler ise, Ona kulluk etmekten ne yüksünür, ne usanırlar.
Gece gündüz, durmadan Onu tesbih ederler.
Yoksa onlar yerde birtakım tanrılar edindiler de ölüleri onlar mı diriltiyor?
Eğer gökte ve yerde Allah'tan başka tanrılar olsaydı, ikisinde de düzen kalmazdı. Arş'ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdığı şeylerden uzaktır.
Onun yaptıklarından sual olunmaz; onlar ise hesaba çekileceklerdir.
Yoksa Ondan başka tanrılar mı edindiler? De ki: Getirin delilinizi. İşte benim yanımdaki kitap, işte öncekilerin kitabı! Lâkin onların çoğu hakkı bilmiyor ve ondan yüz çeviriyor.
Biz senden önce hangi peygamberi gönderdiysek, ona “Benden başka tanrı yoktur; sadece Bana kulluk edin” diye vahyetmişizdir.
Onlar ise “Rahmân evlât edindi” dediler. Hâşâ, O bundan münezzehtir. Onların evlât dedikleri, Allah'ın şerefli kullarıdır.
Onlar Allah buyurmadan söz söylemezler; ancak Onun emriyle hareket ederler.
Allah onların geçmişini de bilir, geleceğini de. Onlar, ancak Allah'ın rıza göstereceği kimseler için şefaat ederler; Onun korkusuyla da ürpermektedirler.
Onlardan kim kalkıp da “Allah'ın yanı sıra ben de bir tanrıyım” diyecek olursa, cezasını Cehennemle veririz. Zalimleri Biz böyle cezalandırıyoruz.
İnkâr edenler görmedi mi: Gökler ve yer bitişik iken Biz onları birbirinden ayırdık.(3) Her canlı şeyi de sudan yarattık.(4) Hâlâ mı inanmıyorlar?
(3) Âyet, insan neslinin yaratılışından çok önceki bir zamandan söz ettiği halde, “Görmediler mi?” sözüyle başlamakta ve böylece, sözü edilen şeyin zaman içinde görüleceğine işarette bulunmaktadır. Nitekim bugün uzayın milyarlarca ışık yılı derinliklerine çevrilen optik ve radyo teleskoplar, yerdeki ve uzaydaki araçlardan yapılan ölçümler, kâinat tarihinin çeşitli aşamalarından kesitleri gözlerimizin önüne sermekte ve bize, uzayda milyarlarca yıl öncesini, hattâ kâinatın “bebekliğini” seyretme imkânını vermektedir. Bütün bunlardan çıkan sonuç: Gökler ve yer, vaktiyle tek bir varlıktan ibaretti; sonradan galaksiler, yıldızlar, gezegenler kuruldu ve bunlar birbirlerinden ayrıldılar.(4) Bitki olsun, hayvan olsun, bütün canlıların yaratılışına suyun kaynak teşkil etmesi de, Kur’ân’ın mucize olarak verdiği haberler arasında bulunmakla birlikte, burada dikkat çekilen bir başka nokta daha vardır: Bugün sadece 700 bin kadarı keşfedilmiş bulunan ve tamamı hakkında da 50 milyon ile 100 milyon arasında tahminler yürütülen canlı türlerinin akıl almaz zenginliğinin altında, iki elementten meydana gelmiş bir madde vardır ki, bu mucize madde, bütün bu canlı türlerinin sayısız bedenlerinde iş görmekte, her yere Rabbinin izniyle hayat götürmektedir. İşte bütün hayatı kuşatan bir muhteşem tevhid delili...
Sizi sarsmasın diye yere sağlam dağlar diktik;(5) gidecekleri yere ulaşsınlar diye onda geniş yollar açtık.
(5)
16:15’in açıklamasına bakınız.
Göğü de korunmuş bir tavan yaptık. Yine de onlar gökyüzünün âyetlerine aldırmıyorlar.(6)
(6) Dünyamıza uzaydan sadece günışığı gelmez. Onun yanı sıra, gerek Güneşten, gerekse uzayın başka yerlerinden, sürekli olarak X ve gama ışınları, kozmik ışınlar ve göktaşları gibi, öldürücü ışın ve maddeler yağar. Ancak bir yandan atmosferin yapısı, diğer yandan Dünyanın manyetik alanı, bu tür zararlı şeyleri ya eleyecek, yahut yönünü değiştirecek şekilde düzenlenmiş ve böylece yeryüzünde hayat son derece özenli bir şekilde koruma altına alınmıştır. Fakat bu mucize önlemlerden birine, kâşifine izafeten Van Allen Radyasyon Kuşağı adını veren insanlar, gökyüzünün âyetlerine aldırmıyor ve kendilerine yeri ve göğü hizmetkâr eden Rableri hakkında aynı kadirşinaslığı göstermekte zorlanıyorlar.
Geceyi, gündüzü, Güneşi ve Ayı yaratan da Odur. Bunların herbiri bir yörüngede yüzmektedir.(7)
(7) Sadece iki gök cismi sayıldığı halde, ikiden fazla şeyler için kullanılan bir fiil kipiyle, bütün bunların ayrı bir yörüngede yüzdüğü bildirilmiştir. Bundan da, Güneş ve Ay ile birlikte, bütün gökcisimlerinin kendilerine özgü birer yörüngede hareket halinde bulundukları anlamı çıkarılabilir.
Senden önce hiçbir beşere Biz ölümsüzlük vermedik. Yoksa sen ölünce onlar bâki mi kalacak?
Her nefis ölümü tadıcıdır. Bir imtihan olsun diye Biz sizi hem kötülükle, hem iyilikle deneyeceğiz. Sonunda ise huzurumuza döneceksiniz.
İnkâr edenler seni gördüklerinde alaya alırlar, “Tanrılarınızı diline dolayan adam bu mu?” diye. Rahmân'ın anılmasına karşı ise onlar kâfir kesilirler.
İnsan aceleci yaratılmıştır. Hiç acele etmeyin; Ben size âyetlerimi göstereceğim.
Bir de “Eğer doğru iseniz bu vaad ettiğiniz şey ne zaman?” diyorlar.
Bir bilseydi kâfirler o ânı ki, ateşi ne yüzlerinden uzaklaştırabilirler, ne arkalarından; hiç kimseden bir yardım da görmezler.
O an birden bire geliverir; onlar da öylece donakalır. Artık ne azabı geri çevirmeye güçleri yeter, ne kendilerine süre tanınır.
Senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti. Sonra o alay edenleri, alaya alıp durdukları şey kuşatıverdi.
De ki: Geceler ve gündüzler boyunca sizi o Rahmân'dan kim koruyacak? Onlar yine de Rablerini anmaktan yüz çeviriyorlar.
Yoksa onları Bizden koruyacak başka tanrıları mı var? Oysa onların kendilerine bile bir yardımı olmaz; Bizden de hiçbir dostluk görmezler.
Biz bunları da, atalarını da nimetlerimizden nasiplendirdik. Öyle ki, ömürleri onlara pek uzun göründü. Fakat Bizim gelip de yeryüzünü kenarlarından eksiltmekte olduğumuzu onlar görmüyorlar mı?(8) Böyleyken yine onlar mı üstün gelmiş oluyorlar?
(8)
13:41’in açıklamasına bakınız.
De ki: Ben sizi vahye dayanarak uyarıyorum. Fakat sağırlar, bir uyarıya muhatap olduklarında çağrıyı işitmiyorlar.
Onlara Rabbinin azabından bir esinticik dokunacak olsa, “Eyvah bize,” diyeceklerdi. “Biz gerçekten kendimize yazık etmişiz!”
Kıyamet gününde Biz adalet terazilerini kurarız. Hiç kimseye en küçük bir haksızlık edilmez. Hardal tanesi kadar birşey bile olsa, onu ortaya koyarız. Hesap görücü olarak Biz kâfiyiz.
Biz Musa ile Harun'a, takvâ sahipleri için bir ışık ve öğüt olarak, hakkı bâtıldan ayırt eden Tevrat'ı vermiştik.
O takvâ sahipleri ki, görmedikleri halde Rablerinden korkarlar. Onlar, kıyamet gününün de korkusu içindedirler.
Bu Kur'ân ise Bizim indirdiğimiz mübarek bir öğüttür. Şimdi siz bunu inkâr mı edeceksiniz?
Daha önce Biz İbrahim'e de doğru yolu bulmasını sağlayacak bir sağduyu ve olgunluk vermiştik; çünkü onun buna lâyık olduğunu biliyorduk.
O vakit İbrahim babası ile kavmine, “Nedir bu tapıp durduğunuz suretler?” diye sormuştu.
Onlar “Biz atalarımızı bunlara tapar halde bulduk” dediler.
İbrahim “And olsun ki,” dedi, “siz de, atalarınız da apaçık bir sapıklıktasınız.”
“Ciddî mi söylüyorsun, yoksa bizimle eğleniyor musun?” dediler.
İbrahim dedi ki: “Sizin Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir ki onların hepsini yoktan yaratmıştır. Ben de buna şahitlik edenlerdenim.
“Allah'a yemin olsun ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben putlarınıza bir oyun edeceğim.”
Sonra onları parça parça etti; yalnız, gelip sorsunlar diye büyüklerine dokunmadı.
“Tanrılarımıza bunu yapan kim?” dediler. “Hiç şüphesiz o zalimlerdendir.”
Dediler ki: “İbrahim adında bir gencin onları diline doladığını işitmiştik.”
“Öyleyse onu halkın önüne çıkarın da başına geleceklere herkes şahit olsun” dediler.
“İbrahim,” dediler. “Tanrılarımıza bunu yapan sen misin?”
İbrahim “Hayır, onu yapan şu büyükleridir,” dedi. “Konuşabiliyorlarsa kendilerinden sorun.”
Vicdanlarının sesini dinlediklerinde, “Gerçekten zalim olan biziz” dediler.
Sonra yine eski kafalarına döndüler. “Bunların konuşmayacağını sen de biliyorsun” dediler.
İbrahim dedi ki: “Allah dururken, size ne bir yarar, ne de bir zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?
“Yuh olsun size de, Allah'tan başka taptıklarınıza da! Hâlâ akıllanmıyor musunuz?”
“Eğer bir iş yapacaksanız,” dediler, “onu yakarak tanrılarınıza yardımcı olun.”
Biz de “Ey ateş, İbrahim'e serinlik ve esenlik ol” buyurduk.
Onlar İbrahim'i tuzağa düşürmek istediler; Biz ise onları hüsranın en büyüğüne attık.
Onu ve Lût'u kurtararak bütün insanlar için mübarek kıldığımız bir diyara ulaştırdık.
Ve ona İshak'ı verdik. Ayrıca bir de Yakub'u bağışladık. Hepsini de iyi ve hayırlı kullar eyledik.
Onları, emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı, zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnız Bize ibadet eden kullardı.
Lût'a da hüküm(9) ve ilim verdik ve onu pis işlerin işlendiği bir beldeden kurtardık. O belde halkı gerçekten de yoldan çıkmış, kötü bir kavimdi.
(9) Hikmet, sağlam muhakeme yürütme ve adaletle hükmetme yeteneği.
Böylece onu rahmetimize aldık. Çünkü o iyi ve hayırlı kimselerdendi.
Daha önce de Nuh Bize dua ettiğinde onun duasına cevap vermiş, onu ve ailesini o büyük felâketten kurtarmıştık.
Böylece, âyetlerimizi yalanlayan kavimden onu koruduk. Onlar gerçekten de çok kötü bir kavimdi; Biz de onların hepsini birden boğduk.
Davud ile Süleyman'a gelince, onlar da, birgün, birilerinin koyunlarından zarar görmüş bir tarla hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükmüne şahit idik.
Biz onu Süleyman'a anlattık.(10) Onların herbirine Biz hüküm ve ilim verdik. Dağları ve kuşları, onunla beraber tesbih etsinler diye Davud'un emrine verdik. Bütün bunları yapan Bizdik.
(10) Müfessirlerin büyük çoğunluğuna göre, bu dâvâda Hz. Davud koyunların tarla sahibine verilmesine hükmetmiş; Hz. Süleyman ise bu hükmü ağır bularak, ekinler tekrar eski haline gelinceye kadar koyunların tarla sahibinde kalması, daha sonra eski sahibine iadesine hükmedilmesi gerektiğini bildirince Hz. Davud bu reyi isabetli bularak kendi hükmünden vazgeçmişti.
Sizi savaşlarınızın şiddetinden koruması için zırh yapma sanatını da ona Biz öğrettik. Artık şükredecek misiniz?
Süleyman'a da şiddetli rüzgârı boyun eğdirdik ki, onun emriyle, bereketli kıldığımız topraklara doğru eserdi. Çünkü Biz herşeyi hakkıyla biliriz.
Dalgıçlık yapan ve daha başka işler gören şeytanları da ona boyun eğdirdik. Biz onların hepsini görüp gözetiyorduk.
Eyyub'u da hatırla ki, Rabbine, “Bana zarar dokundu; Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin” diye dua etmişti.
Biz de onun duasını kabul ettik, bütün dertlerini giderdik; katımızdan bir rahmet eseri ve Allah'a kulluk edenlere bir ibret olarak, ailesini ve bir o kadarını daha ona bağışladık.(11)
(11)
38:41-44’e de bakınız.
İsmail'i, İdris'i, Zülkifl'i de an. Onların hepsi de sabır ehliydi.
Biz de onları rahmetimize aldık. Çünkü onlar iyi ve hayırlı kimselerdi.
Balık sahibini de(12) an. Hani o öfkelenerek gitmişti de Bizim onu bu yüzden sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Sonra da karanlıklar içinde iken(13) “Senden başka tanrı yok; Sen her kusurdan münezzehsin. Ben ise kendisine yazık edenlerden oldum” diye niyaz etmişti.(14)
(12) Yunus.(13) Gecenin karanlığı, balığın karnının karanlığı, denizin karanlığı. (Müstedrek,
2:415, no. 3445.)(14) Hadiste, bu dua ile dua eden Müslümanın duasının kabul edileceği bildirilmiştir. (Müstedrek,
2:414, no. 3444.) Bu kıssanın ayrıntıları için bk.
10:98;
37:139-148.
Biz de duasını kabul ettik ve onu üzüntüden kurtardık. Mü'minleri Biz böyle kurtarırız.
Zekeriya'yı da an ki, Rabbine niyaz ederek “Rabbim, beni yalnız bırakma; Sen vârislerin en hayırlısısın(15)” demişti.
(15) Herşey göçüp gittikten sonra bâki kalan ve herşeyin gerçek sahibi olan.
Biz de onun duasını kabul ettik. Ona Yahya'yı verdik ve eşini de iyileştirdik. Onların hepsi de hayırda yarışırlar ve hem ümit ederek, hem de korkarak Bize dua ederlerdi. Onlar Bize karşı saygılı ve edepli kimselerdi.
İffetini koruyan Meryem'i de an ki, ona Biz ruhumuzdan(16) üflemiş, kendisini ve oğlunu âlemler için bir âyet kılmıştık.
(16)
15:29’un açıklamasına bakınız.
İşte bütün bunlar tek bir ümmettir; Ben de hepinizin Rabbiyim. Onun için yalnız Bana kulluk edin.
Fakat insanlar dinlerini paramparça ettiler. Hepsi de sonunda huzurumuza dönecekler.
İnanmış olarak güzel işler yapan kimsenin emeği boşa gitmez; Biz onun işlediklerini yazıyoruz.
Helâkine hükmettiğimiz bir belde ahalisinin üzerinde yasak vardır; onlar artık geri dönemezler.(17)
(17) Tevbe etmeyecekleri ve hallerini düzeltmeyecekleri artık iyice belli olduktan ve kesinleştikten sonra helâklerine hükmedildiği için, “Keşke biraz daha süre tanınsaydı, belki inkâr ve isyandan vazgeçerlerdi” şeklindeki düşüncelerin geçerliliği yoktur. Bu âyete, “Helâk ettiğimiz beldelerin bir daha dünyaya geri dönmesine imkân yoktur” yahut “Helâk ettiğimiz beldelerin hesap vermek için huzurumuza gelmemeleri mümkün değildir” şeklinde anlamlar da verilmiştir.
Nihayet Ye'cüc ile Me'cüc'ün önü açılır ve herbir tepeden akın ederler.(18)
(18) Bir kıyamet alâmeti olarak anıldığı anlaşılan Ye’cüc ve Me’cüc için âyetlerde daha fazla ayrıntı bulunmamakta, hadislerde geçen tarifler ise, yorum gerektiren müteşabihat cinsinden görünmektedir.
18:94’ün açıklamasına bakınız.
Artık hak olan vaad yaklaşmış, inkâr edenlerin gözleri donakalmıştır. “Eyvah bize!” derler. “Bundan habersizdik. Aslında biz kendimize yazık etmişiz.”
Siz de, Allah'tan başka taptıklarınız da Cehennem odunusunuz; hepiniz oraya gireceksiniz.
Eğer onlar da birer tanrı olsaydı, oraya girmezlerdi. Fakat hepsi de orada sürekli kalacaktır.
Orada onlar için dehşetli bir inleyiş vardır; başka birşey de işitmezler.
Kendileri için güzellik takdir ettiğimiz kimselere gelince, onlar Cehennemden uzak tutulmuştur.
Onun hışırtısını bile işitmezler. Onlar, canlarının çektiği nimetler içinde ebediyen kalacaklardır.
Dehşetin en büyüğü(19) de onları tasalandırmaz. Onları melekler karşılar, “İşte size vaad edilen gün” derler.
O gün kitap sayfalarını dürer gibi semâyı düreriz. Sonra da, ilk yaratışa başladığımız gibi mahlûkatı tekrar yaratırız. (20) Bu Bizim sözümüzdür; mutlaka yerine getireceğiz.
(20) Bu tasvirler, modern teorilerin beklentilerine uygun şekilde, kâinattaki genişlemenin durarak geriye doğru bir daralmaya geçmesini ve yıldızların ve galaksilerin üst üste kapanmasını akla getirmektedir.
51:47’ye de bakınız.
And olsun, Biz Tevrat'tan sonra Zebur'da da “Yeryüzüne, onu ıslah ve imar eden kullarım vâris olacak” diye yazdık.
İşte bunda, Allah'a kulluk eden bir topluluk için tam ve yeterli bir öğüt vardır.
Biz seni ancak âlemlere(21) rahmet olarak gönderdik.
(21) Bütün insanlara ve cinlere, bütün çağlara, hattâ bütün varlıklara.
De ki: Bana, tanrınızın tek bir Tanrı olduğu vahyedilmiştir. Artık hakka teslim oluyor musunuz?
Yüz çevirirlerse de ki: Ben hepinize tebliğimi eşit olarak yaptım. Ama size vaad edilen şey yakın mıdır, uzak mıdır, onu bilemem.
Açığa vurulan sözü de O bilir, sizin sakladıklarınızı da.
Size verilen mühlet bir sınama mı, yoksa belirli bir zamana kadar size tanınmış bir fırsat mı; onu da bilmiyorum.(22)
(22) Size tanınmış olan süre iyiliğiniz için mi, yoksa kötülüğünüz için mi? Bu süreyi değerlendirebilecek misiniz, yoksa günahlarınızı daha da arttırmakta mı kullanacaksınız?
Peygamber dedi ki: Rabbim, Sen hak ile hükmünü ver. Rabbimiz o Rahmân'dır ki, sizin yakıştırdıklarınıza karşı ancak Ondan yardım beklenir.