Bu, indirdiğimiz ve uygulamasını size farz kıldığımız bir sûredir ki, iyice düşünmeniz için onda apaçık âyetler indirmiş bulunuyoruz.
Zina eden kadın ile zina eden erkeğin herbirine yüzer değnek vurun.(1) Eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, onlara olan şefkatiniz, Allah'ın dinini uygulamaktan sizi alıkoymasın. Mü'minlerden bir topluluk da onların cezasına şahit olsun.
(1) Âyette geçen celde sözcüğü, cilde vurulacak değneği ifade etmektedir ki, bundan, “cildin altına nüfuz ederek eti çürütmeyecek ve tehlike doğurmayacak” bir vurma anlamı çıkarılmıştır.
Zina eden bir erkek, zina eden veya müşrik bir kadından başkasını nikâhlayamaz. Zina eden bir kadın da zina eden veya müşrik bir erkekten başkasıyla nikâhlanamaz. Bu, mü'minlere haram kılınmıştır.
İffetli kadınlara zina isnad eden, ancak dört şahit getiremeyen kimselere seksen değnek vurun; bir daha da onların şahitliğini ebediyen kabul etmeyin. Onlar yoldan çıkmış olanların tâ kendileridir.
Ancak daha sonra tevbe edip ıslah olanlar müstesnadır. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
Kendi hanımları hakkında zina iddiasında bulunan, ancak buna kendilerinden başka şahit getiremeyen kimselere gelince, onlardan herbirinin şahitliği, kendisinin doğru söylediğine dair, Allah adına dört defa yemin etmektir.
Beşinci defada ise, yalan söylediği takdirde Allah'ın lânetinin kendi üzerine olmasını ister.
Suçlanan kadının dört defa Allah adına yemin ederek kocasının yalan söylediğini bildirmesi ise ondan suçlamayı kaldırır.
Onun da beşinci defadaki yemini, eğer kocası doğru söylüyorsa, Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasını istemektir.
Ya üzerinizde Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı; yahut Allah tevbeleri çokça kabul eden bir hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı?
İftirayı ortaya atanlar, içinizden bir topluluktur. Onu hakkınızda şer saymayın; aslında o sizin için bir hayırdır.(2) Onlardan herbirinin bu günahtan kazandığı bir pay vardır. Günahın büyüğünü üstlenen kimsenin hakkı ise büyük bir azaptır.
(2) Uğradığınız sıkıntılar bir kısım günahlarınızın bağışlanmasına vesile olur.
Onu işittiğinizde, mü'min erkekler ve mü'min kadınların birbirleri hakkında iyi şeyler düşünerek “Hâşâ, bu düpedüz iftiradır” demeleri gerekmez miydi?
İddialarına dair dört şahit getirselerdi ya! Şahit getiremediklerine göre, onlar Allah katında yalancıların tâ kendileridir.
Eğer dünyada ve âhirette Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız şey yüzünden size büyük bir azap dokunurdu.
O vakit siz bu iftirayı dilinize doluyor, hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyi ağzınızla söylüyor ve bunu kolay bir iş sanıyordunuz. Oysa bu Allah katında pek büyük birşeydi.
Onu işittiğiniz zaman “Bunu söylemek bize yakışmaz; hâşâ, bu büyük bir iftiradır” deseydiniz ne olurdu!
Eğer inanmış kimseler iseniz, Allah bir daha asla böyle birşeye dönmemenizi öğütlüyor.
Allah size âyetlerini de açıklıyor. Zira Allah herşeyi bilir, her işi hikmetle yapar.
İman edenler arasında çirkin şeylerin yayılmasından hoşlananlar için dünyada da, âhirette de acı bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Ya üzerinizde Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı; yahut Allah çok şefkat edici, çok merhamet edici olmasaydı?
Ey iman edenler, Şeytanın adımlarını izlemeyin. Kim Şeytanın adımlarını izlerse, hiç kuşkusuz o fuhşiyata(3) teşvik etmektedir. Eğer üzerinizde Allah'ın lütuf ve rahmeti olmasaydı, ebediyen hiçbiriniz temize çıkamazdınız. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır. Çünkü Allah herşeyi işiten, herşeyi bilendir.
(3)
6:151’in açıklamasına bakınız.
Sizden fazilet ve servet sahibi olanlar, akrabaya, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere birşey vermemek için yemin etmesinler; hoşgörsünler ve bağışlasınlar. Allah'ın da sizi bağışlamasından hoşlanmaz mısınız? Allah ise çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
Kötülüğü aklından geçirmeyen iffetli mü'min kadınlara iftira edenler dünyada ve âhirette lânetlenmişlerdir. Onlar için büyük bir azap vardır.
O gün onların dilleri, elleri ve ayakları kendileri aleyhinde şahitlik eder ve onların yaptıklarını anlatır.
O gün Allah onlara hak ettikleri cezayı tastamam verir; onlar da Allah'ın hakkı ortaya çıkaran ve adaletle hükmeden gerçek tanrı olduğunu anlarlar.
Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır. O temiz insanlar, iftiracıların söyledikleri şeyden uzaktır. Onlar için bir bağışlanma ve tükenmez bir rızık vardır.
Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, izin almadan ve hane halkına selâm vermeden girmeyin. Bu sizin için daha hayırlıdır—umulur ki güzelce düşünürsünüz.
Orada kimseyi bulamazsanız, izin almadıkça içeri girmeyin. Size “Geri dönün” denirse dönün; bu sizin için daha nezih bir davranıştır. Allah ise sizin yaptıklarınızı hakkıyla bilir.
Meskûn olmayan ve umumun yararlanmasına açık bulunan binalara girmenizde ise bir sakınca yoktur. Allah sizin açığa vurduğunuzu da bilir, sakladığınızı da.
Mü'minlere söyle: Bakışlarını sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Bu onlar için daha nezih bir davranıştır. Allah ise onların işlemekte oldukları şeylerden haberdardır.
Mü'min kadınlara söyle: Onlar da bakışlarını sakınsınlar, iffetlerini korusunlar, zorunlu olarak görünenin(4) dışında ziynetlerini göstermesinler; örtülerini, yakalarını kapatacak şekilde örtsünler.(5) Kocalarından, babalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının oğullarından, erkek kardeşlerinden, erkek kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, kendi kadınlarından,(6) ellerinin altında bulunan kölelerden, erkeklikten kesilmiş hizmetçilerinden ve kadınların mahremiyetlerine henüz vakıf olmayan çocuklardan başkasına ziynet yerlerini göstermesinler. Saklı ziynetlerini fark ettirmek için de ayaklarını yere vurmasınlar. Hepiniz Allah'a tevbe edin, ey mü'minler, tâ ki kurtuluşa eresiniz.
(4) Örtünün dış tarafı ile el, yüz ve ayaklar.(5) Başörtüsünü arkaya salarak göğüs kısmını açıkta bırakmak şeklindeki bir Cahiliyet dönemi âdetine karşı, saçlarla beraber, boyun, gerdan ve göğüs kısmının da örtülmesi gerektiği vurgulanmıştır.(6) Müslüman kadınlar. Bir görüşe göre de bütün kadınlar.
Bekâr olanlarınız ile köle ve cariyelerinizden evlenebilecek durumda olanları evlendirin. Onlar yoksul iseler, Allah onları lütfuyla zenginleştirir. Çünkü Allah'ın lütuf ve ihsanı pek geniştir; O herşeyi hakkıyla bilir.
Evlenmeye imkân bulamayanlar da, Allah kendilerini lütfuyla zenginleştirinceye kadar iffetlerini korusunlar. Elinizin altındaki köle ve cariyelerden, özgürlüklerini satın almak için sizinle anlaşma yapmak isteyenlere gelince, eğer onlarda bir iyilik görürseniz, anlaşma yapın. Ayrıca, Allah'ın size verdiği malından onlara da verin.(7) Cariyelerinizi, hele iffetli kalmak istiyorlarsa, dünya hayatının gelip geçici menfaatine göz dikerek fuhşa zorlamayın. Kim onları fuhşa zorlarsa günahı kendisinedir; zorlananlar için ise Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
(7) Zekâtın sarf edileceği yerlerden biri de, özgürlüklerine kavuşmak isteyen köleler olarak bildirilmiştir.
2:177 ve
9:160 ile açıklamalarına bakınız.
Doğrusu, Biz size herşeyi açıklayan âyetler, sizden önce gelip geçmiş olanlara dair misaller ve takvâ sahipleri için öğütler indirdik.
Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, lâmbanın ortasındaki yuvaya benzer ki, onda bir kandil vardır. Kandil de bir fânus içindedir. Fânus ise inci gibi parlayan bir yıldıza benzer. O ne doğuya, ne de batıya ait olmayan bereketli bir ağacın yakıtından tutuşturulur ki, o yakıtın, ateş değmeden aydınlatacak bir hali vardır. İşte nur üstüne nur... Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur. İnsanlara da böyle misaller verir. Çünkü Allah herşeyi hakkıyla bilir.(8)
(8) Göklerin ve yerin bütün aydınlığı Allah’tan gelir. Maddî ve manevî bütün nurların yaratıcısı Odur. Âyette geçen nur sözcüğü ile Allah’ın nuru kastedildiği gibi, Peygamber, Kur’ân, mü’min, iman ve İslâm nurlarının kastedildiği yorumları da yapılmıştır ki, âyetin özlü ifadesi bu yorumların hepsini de haklı çıkardıktan başka, bazı bilimsel mucizeler de içerecek bir kapsamlılığa sahiptir. Bu yorumlara göre, Peygamber, Kur’ân veya mü’minin kalbi, Allah’ın nurunun yerleştiği bir yuva olarak görülmekte, fânus hem bütün parıltısıyla o nuru yayan, hem de onu her türlü dış etkiden koruyan bir mahfazayı temsil etmekte, doğuya ve batıya ait olmayan yakıt ise mekândan, maddeden ve her türlü sınırdan münezzeh bir İlâhî kaynağı göstermektedir. Gökler, yer ve içindekiler, ancak Peygamberin getirdiği nur ile, Kur’ân’ın ışığında, Allah’ın iman ve İslâm şeklinde mü’min kuluna lütfettiği hidayet nuruyla bakıldığı zaman aydınlanmakta, bir anlam kazanmakta, yaratılanların niçin yaratıldığı anlaşılmakta, herkesin nereden gelip nereye gittiği bilinir hale gelmektedir. Yakıt olarak, Kur’ân’ın o çağdaki muhataplarının bildiği yakıt cinsi olan zeytinyağının adı geçmiş, ancak anlatılan “lâmba”nın yakıtının buna da benzemediği ayrıca vurgulanmıştır. Bütün bunları bir kat daha hayret verici kılan şey ise, çağdaş yorumcuların büyük çoğunluğunun da dikkat çektiği gibi, verilmiş olan örneğin tıpatıp bir elektrik ampulünü resmetmekte oluşudur. İşte bir daha nur üstüne nur...
O nur öyle evlerde ışık verir ki, Allah onların yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Oralarda sabah akşam Onu tesbih ederler.(9)
(9) Bu âyet bir sonraki âyetle tamamlanmaktadır.
O evlerde öyle adamlar vardır ki, ne bir ticaret, ne de bir alışveriş, onları Allah'ın zikrinden, dosdoğru namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin döneceği bir günden korkmaktadırlar.(10)
(10) Son iki âyetten bir bakıma mescid tanımı çıkmakta ise de, “mescid” yerine “ev” sözcüğünün kullanılmış olması dikkat çekicidir. Bundan,
10:87’deki emrin gösterdiği hedefe uygun şekilde, mü’minlerin evlerinin içlerinde Allah’ın anıldığı ve sabah akşam Onu tesbih eden adamların bulunduğu birer mescide benzemesi gerektiği sonucunu çıkarmak daha gerçekçidir. Hattâ, Prof. Dr. İbrahim Canan’ın tespitine göre, bu iki âyet, özellikle aile reislerini bu konuda ciddî bir sorumlulukla karşı karşıya getirmektedir. Sabah ve akşam vakitlerinin ve erkeklerin özellikle zikredilmesinden bu sonuç çıkarılabilir. Çünkü,
4:34’te geçtiği gibi, erkeklerin aile hayatında yönetim ve koruyup gözetme sorumluluğu vardır; sabah ve akşam vakitleri de, erkeklerin evde bulundukları iki vakti bildirmektedir. Bu da, ideal bir Müslüman aileye yakışan şeyin, sabah ve akşam vakitlerini Allah’ı anarak, Onu tesbih ederek, Onun kitabını okuyarak ve Onun rızasına ulaştıracak bilgileri kazanmaya çalışarak değerlendirmek olduğunu ve bunda başlıca sorumluluğun evin reisine düştüğünü gösterir. Yine dikkat çekicidir ki, âyet hayatın dışında bir model önermemekte, ticaret ve alışverişi devre dışı bırakmamaktadır. İbni Abbas’ın da dediği gibi, “Allah’ın nurunu kendilerine misal olarak verdiği bu kimseler, halk içinde en çok ticaretle uğraşan, en fazla alışveriş yapanlar da olabilir; ancak bu meşgaleler, Allah’ı anmaktan onları alıkoymaz.” (Müstedrek,
2:432, no. 3506.) Bu âyetlerle ilgili olarak yine İbni Abbas’tan “Mescidler Allah’ın yeryüzündeki evleridir; yeryüzü ahalisi için gökte parlayan yıldızlar gibi, onlar da gökyüzü ahalisi için ışık saçarlar” sözü rivayet edilmiştir. (Tefsir-i Kebir.)
Allah onları yaptıklarının daha güzeliyle ödüllendirecek ve lütuf ve ihsanıyla bundan daha fazlasını da onlara verecektir. Allah dilediğini hesapsız şekilde rızıklandırır.
İnkâr edenlere gelince, onların yaptıkları işler de çölde bir serap gibidir ki, susamış kimse onu su zanneder. Oraya vardığında ise birşey bulamaz; yalnız Allah'ı bulur; Allah da onun hesabını tastamam görüverir. Zira Allah çok çabuk hesap görücüdür.
Yahut onların hali denizin karanlıklarına benzer ki, onu üst üste dalgalar örtmüş, dalgaları da bulutlar kaplamıştır. İşte üst üste binmiş karanlıklar... Öyle ki, elini uzatsa göremez. Eğer Allah bir kimseye nur vermemişse, artık onun için hiçbir nur yok demektir.
Göklerde ve yerde olanların ve kanat çırpan kuşların Onu tesbih ettiğini görmedin mi? Onların hepsi duasını da bilir, tesbihini de. Allah ise onların yaptıklarını bilir.
Göklerin ve yerin egemenliği Allah'ındır. Dönüş de Onadır.
Görmedin mi: Allah bulutları azar azar sevk eder;(11) sonra onları birleştirir ve üst üste yığar. Derken, onun arasından yağmurun çıktığını görürsün. Allah gökten öyle dağlar indirir ki, bazan onda dolu da bulunur; onu Allah dilediği kimsenin başına indirir, dilediğinden de uzak tutar.(12) Onun şimşeğinin(13) parıltısı ise gözü alacak gibidir.
(11) Rüzgârla, hava akımlarıyla, dağlar ve engebelerden oluşan cepheler ve basınç sistemleriyle onları yönlendirir ve dilediği yerde, dilediği şekilde toplar.(12) Âyet, üst üste yığılarak gökyüzünde kurulmuş dağları andıran cumulonimbus bulutlarını tasvir etmekte ve sonunda, bunları lâtif bir istiare ile “dağlar” olarak isimlendirmektedir. Gerçekten de, biz yağıştan söz ettiğimiz zaman, bir anlamda, milyonlarca ton ağırlığında dağların yere indiğinden söz etmiş oluruz. Dolu ise, âyetin tasvirine uygun şekilde, cumulonimbus bulutlarının içinde cereyan eden son derece fırtınalı, şimşekli, sarsıntılı, iniş çıkışlı olayların sonucudur. Bulutların içinde defalarca yukarı ve aşağı gidip gelerek büyüyen buz tanelerinden meydana gelen dolu, normal olarak bir santimin altında büyüklüğe sahip olmakla birlikte, on santimi geçen çaptaki dolu taneleri de görülmüştür. Böyle bir dolu yere düşerken saatte 200 kilometreden fazla hıza erişir ve ölümcül olabilir.(13) O bulutların veya dolunun. Şimşeğin cumulonimbus bulutlarıyla irtibatlandırıldığı açıkça görülüyor. Gerçekten de, cumulonimbus bulutları, dolunun yanı sıra şimşek de üreten bulutlardır ve bunların şimşek üretme potansiyeli, içerdikleri dolu miktarı ile doğrudan ilgilidir; hattâ, bulutun buz içeriği, şimşeğin gelişmesinde anahtar rolünü oynayan unsurdur.
Allah gece ile gündüzü birbirine çevirir. Görecek gözü olanlar için işte bunda bir ibret vardır.
Hareket eden her canlıyı Allah sudan yaratmıştır.(14) Onlardan kimi vardır, karnı üstünde sürünür. Kimi vardır, iki ayak üstünde yürür. Kimi de vardır, dört ayak üstünde yürür. Allah ne dilerse onu yaratır. Çünkü Allah'ın gücü herşeye yeter.
(14)
21:30 ile açıklamasına bakınız.
Doğrusu Biz herşeyi açıklayıcı âyetler indirmiş bulunuyoruz. Böylece, Allah, dilediğini dosdoğru bir yola iletir.
“Allah'a ve Peygambere inandık ve itaat ettik” diyorlar; sonra da içlerinden bir kısmı yüz çeviriyor. İşte onlar mü'min değillerdir.
Aralarında hüküm vermek için Allah'a ve Resulüne(15) çağırıldıkları zaman, onlardan bir kısmı bundan kaçınır.
(15) Allah’ın kitabına ve Peygamberin sünnetine.
Hak kendilerinden tarafa olduğu zaman ise verilecek hükme razı olarak gelirler.
Onların kalplerinde bir hastalık mı var? Yoksa şüpheye mi düştüler? Veya Allah ve Resulünün kendilerine haksızlık etmesinden mi korkuyorlar? Aslında zulmedenler onların tâ kendileridir.
Aralarında hüküm vermek için Allah'a ve Resulüne çağırıldıkları zaman, mü'minlerin sözü, ancak “İşittik ve itaat ettik” demekten ibarettir. İşte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir.
Kim Allah'a ve Resulüne itaat eder, Allah'tan korkar ve Ona karşı gelmekten sakınırsa, işte onlar murada ermiş olanlardır.
Sen emrettiğin takdirde seninle birlikte çıkacaklarına dair var güçleriyle yemin ettiler. De ki: Yemin etmeyin. Sizden beklenen, münasip şekilde itaat etmektir. Allah ise sizin yaptıklarınızdan haberdardır.
De ki: Hem Allah'a itaat edin, hem Peygambere itaat edin. Yüz çevirirseniz, onun yüklendiği sorumluluk kendisine, sizin yüklendiğiniz de kendinizedir. Ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz. Peygambere düşen ise açıkça tebliğden başka birşey değildir.(16)
(16)
16:44 ve açıklamasında da belirtildiği gibi, Peygamberin tebliğ görevi, açıklama görev ve yetkisini de kapsamaktadır ki, bu âyetteki “açıkça bir tebliğ” deyimi de bunu ifade etmektedir. Bu görev ve yetkinin karşılığında, mü’minlerin de Peygambere itaat sorumluluğu vardır ki, bu ve önceki âyetlerde bu husus defalarca vurgulanmıştır, az ileride tekrar vurgulanacaktır. Onun için, “Peygambere düşen açıkça tebliğ etmekten ibarettir” ifadesinin, “Peygamber Kur’ân’ı getirir, gerisine karışmaz” şeklinde anlaşılmasına hiçbir şekilde imkân yoktur. Bu ifadenin anlamı şudur: Peygamber Kur’ân’ı size tebliğ eder, söz ve fiilleriyle açıklar; uymanız ve sakınmanız gereken şeyleri size öğretir. Buna rağmen siz Peygambere uymazsanız, sizin günahınızdan ona bir sorumluluk yüklenmez. Çünkü o görevini yerine getirmiştir.
3:32,
4:64-65,
16:44 ve açıklamalarına da bakınız.
Sizden iman edip güzel işler yapanlara Allah şunu vaad etmiştir: Kendilerinden öncekileri nasıl başkalarının yerine getirdiyse, onları da başkalarının yerine getirerek yeryüzünde egemen kılacak; onlara, kendileri için razı olduğu dinlerini uygulama imkânı verecek; korkularını güvene çevirecektir. Zira onlar hiçbir şeyi ortak koşmadan yalnız Bana kulluk ederler. Bundan sonra kim nankörlük ederse, işte onlar yoldan çıkmışların tâ kendileridir.
Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Peygambere itaat edin; böylece rahmete erişirsiniz.
İnkâr edenlerin dünyada Allah'ın elinden kurtulacaklarını sanma. Onların varacakları yer ateştir. Gidilecek ne kötü yerdir orası!
Ey iman edenler! Elinizin altındakiler ve henüz yetişkin çağa ermemiş olanlarınız, şu üç vakitte yanınıza girmek için sizden izin istesinler: sabah namazından önce, öğle vakti dinlenmek için elbiselerinizi çıkardığınız zaman, bir de yatsı namazından sonra. Bunlar sizin için üç mahremiyet vaktidir. Bunların dışında ne sizin için, ne de onlar için bir günah yoktur; serbestçe birbirinizi dolaşabilirsiniz. Allah size âyetlerini böyle açıklıyor. Zira Allah herşeyi bilir, herşeyi hikmetle yapar.
Çocuklarınız bulûğa erdiklerinde, onlar da büyükler gibi izin istesinler.(17) Allah size âyetlerini böyle açıklıyor. Çünkü Allah herşeyi bilir, herşeyi hikmetle yapar.
(17) Bu üç vaktin dışında da odanıza girmek için izin istesinler.
Evlenme ümidi kalmamış yaşlı kadınların, ziynetlerini göstermemek şartıyla, dış elbiselerini çıkarmalarında bir günah yoktur—gerçi bundan kaçınmaları onlar için daha hayırlıdır. Allah ise herşeyi işitir, herşeyi bilir.
Âmâya bir günah yoktur; topala bir günah yoktur; hastaya bir günah yoktur.(18) Sizin için de kendi evlerinizde,(19) babalarınızın evinde, annelerinizin evinde, erkek kardeşlerinizin evinde, kız kardeşlerinizin evinde, amcalarınızın evinde, halalarınızın evinde, dayılarınızın evinde, teyzelerinizin evinde veya anahtarları size emanet edilen evlerde yahut samimî dostlarınızın evinde yemenizde bir günah yoktur. Toplu halde de yeseniz, ayrı ayrı da, size bir günah yoktur. Evlere girdiğiniz zaman, birbirinize Allah katından hoş ve bereketli bir sağlık ve esenlik dileği ile selâm verin. Akıl edesiniz diye, Allah size âyetleri böyle açıklıyor.(20)
(18) Diğer mü’minlerle birlikte savaşa çıkmak gibi, güç yetiremeyecekleri işleri yapmamalarından dolayı bir günah yoktur.(19) Eşinizin veya çocuklarınızın evinde.(20) Birbirlerinin evine girip çıkmak ve yemeklerini yemek gibi konularda birbirlerinin hakkına tecavüz etmek endişesiyle Müslümanlar arasında ortaya çıkan çekingenlikler söz konusu edilmektedir.
Mü'minler Allah'a ve Resulüne iman etmiş kimselerdir; Peygamberle birlikte toplu bir işte(21) bulundukları zaman, ondan izin almaksızın oradan ayrılmazlar. Senden izin isteyenler, Allah'a ve Resulüne inanmış olanlardır. Bir kısım işleri için senden izin istediklerinde, sen onlardan dilediklerine izin ver ve onlar için Allah'tan bağışlanma iste. Gerçekten de Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
(21) Toplumu ilgilendiren bir iş, yahut kapsamlı, önemli bir iş.
Peygamberi, birbirinizi çağırır gibi çağırmayın.(22) İçinizden, birbirini siper ederek sıvışanları Allah biliyor. Peygamberin emrine muhalefet edenler, başlarına bir belâ gelmesinden yahut acı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.
(22) Veya, Peygamberin sizi çağırmasını, sizin birbirinizi çağırmanız gibi telâkki etmeyin. Cümle her iki şekilde de anlaşılmaya müsaittir; her iki halde de Peygambere gösterilmesi gereken saygı ve itaat konusunda ciddî bir vurgulama söz konusudur.
İyi bilin ki, göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Sizin ne halde olduğunuzu O bilir. Onun huzuruna döndüklerinde, bütün yaptıklarını kendilerine O bildirecektir. Çünkü Allah herşeyi hakkıyla bilir.