Hamd,(1) bütünüyle o Allah'a aittir ki, gökleri ve yeri yaratmış, karanlıkları ve aydınlığı var etmiştir. Yine de inkâr edenler, başkalarını Rablerine denk tutuyorlar.
(1) Övgü ve şükür anlamını taşıyan bu kelimenin daha geniş açıklaması için, Fatiha Sûresinde konu ile ilgili dipnotuna bakınız.
Sizi topraktan yaratan, sonra da bir ecel belirleyen Odur. Kıyametin vakti de Onun katındadır. Siz ise hâlâ şüphe eder, durursunuz.
Göklerde ve yerde Allah Odur. O sizin içinizi de bilir, dışınızı da bilir, kazandıklarınızı da bilir.
Lâkin onlara Rablerinin âyetlerinden hangi bir âyet gelse, yine bundan yüz çevirirler.
İşte, kendilerine hak geldiğinde onu da yalanladılar. Fakat alay ettikleri şeyin haberi yakında onlara ulaşacaktır.
Görmedi mi onlar, kendilerinden önce nice devirler helâk etmişiz? Üstelik Biz onlara, yeryüzünde size vermediğimiz imkânlar vermiş, üzerlerine gökten bol yağmurlar indirmiş, altlarından ırmaklar akıtmıştık. Sonra da onları günahlarıyla yakaladık; onların ardından da başka nesiller getirdik.
Biz sana kağıtta yazılı bir kitap indirsek ve ona elleriyle dokunacak olsalar, yine de o kâfirler “Bu besbelli bir büyüdür” derlerdi.
Nitekim “Ona bir melek indirilseydi ya” dediler. Biz melek indirmiş olsaydık, işleri hemen bitirilir, kendilerine göz açtırılmazdı.
Biz bir meleği peygamber olarak gönderecek olsaydık, onu yine bir adam olarak gösterir; onları içine düştükleri şüpheye yine düşürürdük.
Senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti. Sonra o alay edenleri, alaya alıp durdukları şey kuşatıverdi.
De ki: Yeryüzünde gezin de bakın, yalanlayanların sonu ne olmuş!
De ki: Göklerde ve yerde olanlar kimindir? De ki: Allah'ındır. O, kendi üzerine rahmeti yazdı.(2) Geleceğinde şüphe olmayan kıyamet gününde O sizi toplayacaktır. Kendilerini hüsrana düşürmüş olanlar işte buna inanmazlar.
(2) Kullarına rahmetiyle muamele etmeyi irade etti. Aynı ifade, bu sûrenin 54’üncü âyetinde bir daha tekrarlanacaktır.
7:156 ile
40:7’de ise, Allah’ın rahmetinin herşeyi kapladığı bildirilmiştir. Peygamberimizin bu konudaki bir hadisi de şöyledir: “Allah mahlûkatı yarattıktan sonra ‘Rahmetim gazabımı geçmiştir’ yazdı ki, bu yazı Arş’ın üzerinde, Allah’ın kendi katında bulunmaktadır.” (Buhârî, Bed’u’l-Halk: 1; Müslim, Tevbe: 14-16.) Zaten Kur’ân ve bütün sûreler Allah’ın rahmet sıfatını bildiren Rahmân ve Rahîm isimleriyle başlamakta,
21:107 ve
17:82 gibi âyetler ise, Peygamber ile Kur’ân’ın da rahmet olarak gönderildiğini bildirmektedir.
Gecede ve gündüzde barınan ne varsa Onundur. O herşeyi işiten, herşeyi bilendir.
De ki: Gökleri ve yeri hiç yoktan yaratan, rızka muhtaç olanları doyuran, kendisi ise rızka muhtaç olmayan Allah'tan başkasını mı kendime veli edineyim? De ki: Bana, hakka teslim olanların ilki olmam emredildi ve “Sakın müşriklerden olma” buyuruldu.
De ki: Rabbime isyan edecek olursam, büyük bir günün azabından korkarım.
O gün kim o azaptan uzak tutulursa, Allah ona rahmet etmiştir. Bu ise apaçık bir kurtuluştur.
Allah sana bir zarar dokundursa, Ondan başka o zararı giderecek kimse olmaz. Sana bir hayır eriştirecek olsa, zaten Onun gücü herşeye yeter.
O, kullarının üzerinde mutlak kudret ve egemenlik sahibidir. O her işi hikmetle yapar, herşeyden de haberdardır.
De ki: Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür? De ki: Sizinle benim aramda Allah şahittir. Bu Kur'ân ise, sizi ve onun ulaştığı kimseleri sakındırmam için bana vahyolundu. Siz Allah ile beraber başka tanrıların da bulunduğuna şahitlik edebilir misiniz? De ki: Ben şahitlik etmem. De ki: O tek bir Tanrıdır ve ben sizin Ona ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.
Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu, oğullarını tanır gibi tanıyorlar. Kendilerini hüsrana sokanlar ise iman etmezler.
Allah adına yalan uyduran yahut Onun âyetlerini yalanlayan kimseden daha zalim kim var? Şu bir gerçek ki, zalimler asla kurtuluşa ermez.
O gün hepsini toplar, sonra da ortak koşanlara, “Hani,” deriz, “Allah'a ortak saydığınız şerikleriniz nerede?”
Onların ise, “Rabbimiz Allah'a and olsun ki biz müşrik değildik” demekten başka bir kaçamakları olmaz.
İşte bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler, uydurup durdukları şeyler ellerinden nasıl uçup gitti!
Onlardan seni işitenler de vardır. Lâkin Biz onların kalpleri üzerine, işittiklerini anlamalarına engel bir örtü geçirdik, kulaklarına da ağırlık verdik.(3) Onun için her türlü âyeti görseler de yine inanmazlar. Hattâ sana geldiklerinde o kâfirler seninle tartışır ve “Bu eskilerin masallarından başka birşey değil” derler.
(3) Gözlerine çekilen perde ile kulaklarına koyulan ağırlıklar,
2:7’nin dipnotunda da değinildiği gibi, onların inkârlarının sebebi değil, sonucudur. İnanmamakta direttikleri ve inanmaya niyetlerinin olmadığını açığa vurdukları için, bu sonucu onlar istemiş, Allah da istediklerini vermiş ve böylece her türlü delili karşılarında görseler de yine inanmayacak hale gelmişlerdir. Nitekim
41:5’te, onların “Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz örtülü; kulaklarımızda ağırlık, aramızda perde var. Artık ne yapacaksan yap; biz de yapacağız” dedikleri bildirilmiştir. Bundan da anlaşılıyor ki, söz konusu engeller inkârcıların kendi tercihleridir. Onlar istemiş, Allah da yaratmıştır. Bir başka deyişle, onlar bunu isteyip dururken, Allah onların isteklerine aykırı bir şekilde imanı onlara kabul ettirmemiştir.
Böylece hem halkı ondan alıkoyarlar, hem de kendileri uzaklaşırlar. Gerçekte ise kendilerini helâke atarlar da farkına bile varmazlar.
Ateşin karşısında durdurulduklarında “Ne olurdu, dünyaya geri gönderilseydik de Rabbimizin âyetlerini yalanlamayıp mü'minlerden olsaydık” derken onları bir görsen!
Aslında onların daha önce gizlemekte oldukları şey ortaya çıkmıştır. Yoksa, dünyaya geri gönderilecek olsalar bile, yine kendilerine yasaklanmış şeylere dönerlerdi. Onlar besbelli yalan söylüyorlar.
Bir de “Bu dünyadaki hayatımızdan başka hayat yok; biz tekrar diriltilecek değiliz” demişlerdi.
Sen onları Rablerinin huzuruna çıkarıldıkları zaman bir görsen! Allah “Bu gerçek değil miymiş?” buyurur. “Evet,” derler, “Rabbimize and olsun ki gerçekmiş.” Allah buyurur ki: “İnkâr edip durduğunuz için şimdi tadın bakalım azabı!”
Allah'a kavuşmayı yalan sayanlar gerçekten hüsrana düşmüşlerdir. Kıyamet âniden başlarına kopuverdiğinde, “Dünyadaki ihmalimiz yüzünden yazıklar olsun bize!” derler. Günahlarını ise sırtlarına yüklenmişlerdir. Ne kötü birşeydir o yüklendikleri!
Dünya hayatı oyun ve eğlenceden başka nedir? Âhiret yurdu ise, takvâ sahipleri için daha hayırlıdır. Bu kadarını akıl edemiyor musunuz?
Onların söylediklerine senin üzüldüğünü Biz biliyoruz. Gerçekte onlar seni yalanlamış olmuyorlar; o zalimler, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.
Senden önce de nice peygamberler yalanlandı. Yalanlanmalarına ve eziyete uğramalarına karşılık, onlar Bizim yardımımız kendilerine erişinceye kadar sabrettiler. Allah'ın vaadini değiştirebilecek kimse yoktur. Nitekim sana peygamberlerin haberlerinden bir kısmı ulaşmış bulunuyor.
Onların yüz çevirmesi sana ağır geliyorsa, onlara bir mucize getirmek için yapabiliyorsan yerin dibine bir tünel aç veya göğe bir merdiven kur! Eğer Allah dileseydi, onların hepsini doğru yolda birleştirirdi. Onun için sakın cahillerden olma.
Ancak kulak verenler senin çağrına uyar. Ölüleri ise Allah diriltir; sonra hepsi Onun huzuruna çıkarılırlar.
“Rabbinden ona bir âyet indirilse ya” dediler. De ki: Allah elbette âyet indirmeye kadirdir. Lâkin onların çoğu bunu bilmez.
Yerde hareket eden hiçbir canlı, havada kanat çırpan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi birer topluluk olmasın.(4) Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.(5) Sonra onların hepsi Rablerinin huzurunda toplanırlar.
(4) Herbir canlı türünün yaratılış amacı, o amaca uygun şekilde kendilerine verilmiş olan âlet ve yetenekleri ve tâbi oldukları yasaları vardır. Onlar başıboş değillerdir; onlardan herbiri, Âlemlerin Rabbinin terbiyesi altında yaratılır, yaşatılır, gelişir ve hareket eder.(5) Levh-i Mahfuzda. Veya, “kitap” ile Kur’ân’ın kastedilmiş olması halinde: “Biz bu Kur’ân’da sizin için gerekli olacak hiçbir şeyi eksik bırakmadık.”
Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içindeki sağır ve dilsizlerdir. Allah dilediğini saptırır; dilediğini de dosdoğru bir yola koyar.
De ki: Söyleyin bana, eğer Allah'ın azabı size erişse veya kıyamet başınıza kopacak olsa, Allah'tan başkasına mı yalvaracaksınız? Sözünüzde doğru iseniz, cevap verin.
Siz o zaman yalnız Ona yalvarırsınız; O da eğer dilerse duanıza sebep olan şeyi giderir ve siz, Ona koştuğunuz ortakları unutuverirsiniz.
Senden önceki ümmetlere de Biz peygamberler gönderdik ve onları, olur ki yalvarırlar diye darlıklara ve zorluklara uğrattık.
Hiç olmazsa onlara azabımız geldiğinde yalvarsaydılar! Fakat kalpleri katılaşmış, şeytan da onlara yaptıklarını hoş göstermişti.
Kendilerine verilen öğütü unuttuklarında, bu defa onlara bütün nimetlerin kapılarını açtık. Nihayet, kendilerine verilenle şımardıkları zaman, onları ansızın yakalayıverdik de umduklarından mahrum kaldılar.
Zulmeden kavmin arkası böylece kesilmiş oldu. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun.(6)
(6) Bu âyetlerin bir benzeri de
7:94-96’da gelecektir. Âyetler,
7:183 ve
68:44’te “istidraç” olarak tanımlanan, azgın kulların ummadığı yerden azaba yaklaştırılmasını bir ibret dersi olarak önümüze koymaktadır. Onun için, başa gelen sıkıntı ve zorluklardan gerekli derslerin çıkarılmasında ihmal gösterilmemeli; ders alınmadığı halde bu sıkıntılar gidip de yerine ferah dolu günler geldiği takdirde, bununla da şımarılmamalıdır.
De ki: Söyleyin bana, Allah sizin kulaklarınızı ve gözlerinizi alıp kalplerinizi de mühürlediği takdirde, Allah'tan başka onları size getirecek olan tanrı kimdir? Bir bak, onlara âyetleri nasıl çeşitli şekillerde açıklıyoruz da onlar yine yüz çeviriyorlar.
De ki: Söyleyin bana, eğer Allah'ın azabı size âniden veya göz göre göre gelecek olsa, zalimler güruhundan başkası mı helâk edilmiş olur?
Biz peygamberleri ancak müjde verici ve uyarıcı olarak gönderdik. Kim iman eder ve durumunu düzeltirse, artık ne bir korku vardır onlara, ne de mahzun olurlar.
Âyetlerimizi yalanlamış olanlara ise, yoldan çıkmaktaki ısrarları yüzünden azap dokunacaktır.
De ki: Ben size “Allah'ın hazineleri benim yanımda” veya “Ben gaybı bilirim” demiyorum. “Ben bir meleğim” de demiyorum. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. “Kör ile gören bir olur mu?” de. Hiç düşünmüyor musunuz?
Rablerinin huzuruna çıkarılmaktan korkan ve Ondan başka bir dostu yahut şefaatçisi olmayan kimseleri sen bu Kur'ân ile uyar; olur ki sakınırlar.
Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek Ona dua edenleri yanından kovma. Ne onların hesabından sana bir sorumluluk vardır, ne senin hesabından onlara. Sakın onları kovup da zalimlerden olma.
Onları birbiriyle böylece imtihana uğrattık; onlar da “Aramızdan bunları mı Allah lütfuna lâyık gördü?” dediler. Şükredenleri en iyi bilen Allah değil mi?(7)
(7) Son iki âyet, Peygamberimizin yanında yoksul Sahâbîler bulunduğu için, onlarla birlikte oturmayı kibirlerine yediremeyen ve Peygamberimizden onları kovmasını isteyen Kureyş ileri gelenlerinin durumunu örnek göstererek, açık bir haksızlığa karşı bütün mü’minlere uyarıda bulunmaktadır. (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe: 45,46; İbni Mâce, Zühd: 7.)
Âyetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, sen onlara de ki: Size selâm olsun. Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı.(8) Sizden kim bir cahillik edip de kötülük işler, sonra ardından tevbe eder ve durumunu düzeltirse, Onun çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici olduğunu görecektir.
(8) Bu sûrenin 12. âyetine bakınız.
İşte bu şekilde âyetlerimizi iyice açıklıyoruz, tâ ki mücrimlerin yolu açık seçik belli olsun.
De ki: Sizin Allah'tan başka yalvardıklarınıza kulluk etmek bana yasaklandı. De ki: Ben sizin heveslerinize uymam; aksi takdirde sapıtmış olurum, doğru yolu bulanlar arasında olmam.
De ki: Ben Rabbimden açık bir delil üzereyim; oysa siz onu yalanladınız. Sizin çabuklaştırılmasını istediğiniz şey benim elimde değildir; hükmü ancak Allah verir. O doğruyu bildirir. Doğru ile eğriyi ayırt edenlerin en hayırlısı da Odur.
De ki: Eğer çabuklaştırılmasını istediğiniz şey benim elimde olsaydı, sizinle benim aramızdaki iş çoktan bitirilirdi. Zalimleri Allah daha iyi bilir.
Gaybın anahtarları Onun katındadır; başkası onu bilemez. Karada ve denizde olanı da O bilir. Onun bilgisi olmadan ne bir yaprak düşer, ne de yerin karanlıklarında bir tane saklı kalır. Yaş ve kuru ne varsa, hepsi apaçık bir kitaptadır.
Gece sizi öldüren, gündüz ne işlediğinizi bilen, sonra belirlenmiş eceliniz doluncaya kadar sizi dirilten Odur. Sonra da dönüşünüz Onadır; O size yaptıklarınızı haber verir.
O, kullarının üzerinde mutlak kudret ve egemenlik sahibidir. Yaptıklarınızı kaydeden melekleri O size gönderir. Nihayet sizden birine ölüm eriştiğinde, elçilerimiz hiç kusur etmeksizin onun canını alırlar.
Sonra onlar, gerçek mevlâları olan Allah'ın huzuruna çıkarılırlar. Şunu iyi bilin ki, hükmü ancak O verir. O, hesap görenlerin en sür'atlisidir.
De ki: Karanın ve denizin tehlikelerinden sizi kurtaran kimdir? Siz yalvarır, yakarır, gizlice Ona dua eder ve “Bizi bundan kurtarırsan şükredenlerden olacağız” dersiniz.
De ki: Sizi ondan da, başka her türlü sıkıntıdan da kurtaran Allah'tır; ama siz yine Ona ortak koşarsınız.
De ki: O size üstünüzden veya ayaklarınızın altından azap göndermeye yahut sizi topluluklar halinde birbirinize düşürüp birinizin zorbalığını diğerine tattırmaya da kadirdir. İşte bak, iyice anlasınlar diye âyetleri nasıl çeşitli şekillerde açıklıyoruz.
Kavmin, hakkın tâ kendisi olduğu halde Kur'ân'ı da yalanladı. De ki: Ben sizden sorumlu bir vekil değilim.
Her haberin bir vakti vardır; yakında onlar da öğrenecekler.
Âyetlerimize dalıp da onlarla eğlenenleri gördüğünde, başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir. Şeytan sana bunu unutturduğunda ise, hatırladıktan sonra artık o zalimler güruhuyla beraber oturma.
Sakınanlar için, onların günahından bir sorumluluk yoktur; lâkin yine bir uyarı gerekir—bakarsınız, onlar da sakınırlar.(9)
(9) Daha sonra inen ve bu iki âyete atıfta bulunan Nisâ Sûresi âyeti ise, bu uyarıyı tekrarlamakta ve “Yoksa siz de onlar gibi olursunuz” şeklinde bir ikaz içermektedir.
4:140’a bakınız.
Dinlerini oyun ve eğlence edinen, dünya hayatına aldanmış kimseleri bırak. Fakat sen Kur'ân ile öğüt ver ki, kimse kazandığı günahlarla helâke sürüklenmesin.(10) O zaman kişinin Allah'tan başka ne bir dostu olur, ne bir şefaatçisi. Her türlü fidyeyi verse de yine kabul edilmez. İşte onlar, kazandıkları günahlarla helâke düşmüş olanlardır. İnkâr edip durmaları yüzünden onlara kaynar sudan bir içecek ve acı bir azap vardır.
(10) “Onları bırak” şeklindeki emirden, onlarla beraber olmamak, onlarla düşüp kalkmamak anlaşılmalıdır ki, önceki iki âyet de bu istikamettedir. Yoksa onları uyarmamak, iyiliği teşvik ve kötülükten sakındırma görevini bir yana bırakmak şeklinde bir anlam kastedilmemiştir. Nitekim “Onları bırak” sözünden hemen sonra öğüt verme emrinin gelmiş olması da böyle bir yanlış anlama ihtimalini ortadan kaldırmaktadır.
De ki: Allah bizi doğru yola eriştirdikten sonra, bize ne yararı, ne zararı dokunmayan, Allah'tan başka şeylere yalvarıp da gerisin geri mi dönelim? Şeytanların kandırdığı şu kimsenin hali gibi ki, arkadaşları “Bize gel” diye onu doğru yola çağırırken, o yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşmaktadır. De ki: Doğru yol Allah'ın hidayetidir. Biz ise Âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.
Bir de namazı dosdoğru kılmamız, Allah'a karşı gelmekten sakınmamız emredildi. Çünkü sonunda toplanacağımız yer Onun huzurudur.
Gökleri ve yeri hak ile yaratan Odur. O “Ol” dediği gün herşey olur. Onun sözü haktır. Sûrun üflendiği gün de egemenlik Onundur. O görüneni de, görünmeyeni de bilendir. O her işi hikmetle yapar, herşeyden haberdardır.
Bir zaman İbrahim babası Âzer'e “Sen gerçekten putları tanrı mı ediniyorsun?” demişti. “Ben seni de, kavmini de düpedüz sapıklıkta görüyorum.”
Kesin bir imana erişmesi için, İbrahim'e Biz böylece göklerin ve yerin melekûtunu(11) gösterdik.
(11) Âlemleri kuşatan İlâhî rububiyet ve saltanatın tecellîlerini, sırlarını, kanunlarını.
Gece bastırınca, İbrahim bir yıldız gördü, “İşte rabbim” dedi. Batınca da, “Ben batıp gidenleri sevmem” dedi.
Ayı doğarken gördüğünde “İşte rabbim” dedi. O da batınca “Eğer Rabbim bana yol göstermeseydi, muhakkak ben sapıtmışlar güruhundan olurdum” dedi.
Güneşi doğarken gördüğünde “İşte rabbim; en büyük bu” dedi. O da batınca “Ey kavmim,” dedi. “Ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.
“Ben, bütün bâtıl inanışlardan uzak bir şekilde, gökleri ve yeri yoktan yaratana yüzümü çevirdim. Ben müşriklerden değilim.”(12)
(12) Hz. İbrahim, yıldızlarla uğraşan bir kavim içinde idi. Onların bel bağladığı ve insanlar üzerinde hüküm ve tasarruf sahibi saydığı yıldızlarla ilgili inanışlarının hiçbir asla dayanmadığını, aşamalı bir mantık silsilesi içinde böyle göstermiştir. Bu âyetlerde, doğru ve sağlıklı bir imanın, araştırmaya ve sağlam delillere dayanması gerektiği yolunda bir teşvik de vardır.
Kavmi onunla tartıştı. O ise dedi ki: Siz benimle Allah hakkında mı tartışıyorsunuz? Halbuki O bana doğru yolu göstermiştir. Ben sizin Ona ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Rabbim dilemedikçe kimse birşey yapamaz. Rabbimin ilmi herşeyi kuşatmıştır. Hiç ibret almaz mısınız?
Haklarında Allah'ın hiçbir delil indirmediği şeyleri siz Ona ortak koşmaktan korkmazken, ben mi sizin ortak koştuğunuz şeylerden korkacakmışım? Korkudan emin olmaya bu iki taraftan hangisi lâyıktır? Biliyorsanız söyleyin.
İman eden ve imanlarına zulüm bulaştırmamış olanlar—korkudan emin olmak işte onların hakkıdır; doğru yolda olanlar da onlardır.(13)
(13) “Zulüm” sözcüğü ile, “Allah’a ortak koşmak” kastedilmiştir. Peygamberimiz, “Hangimiz nefsine zulmetmemiştir ki?” diyerek bu âyetin kapsamına girmekten endişelenen Sahâbîlerine, “Buradaki zulüm, Allah’a ortak koşmaktır” buyurmuş ve “Şirk pek büyük bir zulümdür” (
31:13) meâlindeki âyeti okumuştur. (Buhârî, Tefsir
6:3; Müslim, İman: 197; Tirmizî, Tefsir
6:4.)
İşte bu, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz delilimizdir. Biz dilediğimizin mertebesini yükseltiriz. Şüphesiz ki Rabbin her işi hikmetle yapan, herşeyi hakkıyla bilendir.
Ona İshak ile Yakub'u ihsan ettik; hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce Biz Nuh'a ve onun neslinden Davud'a, Süleyman'a, Eyyub'a, Yusuf'a, Musa'ya ve Harun'a da hidayet vermiştik. İyilik yapan ve iyi kulluk edenleri Biz işte böyle ödüllendiririz.
Zekeriya, Yahya, İsa ve İlyas'a da hidayet verdik. Onların hepsi iyi ve hayırlı kimselerdendi.
İsmail, Elyesa', Yunus ve Lût'a da hidayet verdik. Onların hepsini diğer insanlara üstün kıldık.
Onların atalarından, nesillerinden ve kardeşlerinden de bir kısmını seçtik ve dosdoğru bir yola ilettik.
Bu Allah'ın hidayetidir ki, kullarından dilediğini ona eriştirir. Eğer onlar Allah'a ortak koşmuş olsaydı, bütün yaptıkları boşa çıkardı.
Onlar, kendilerine kitap, hüküm ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Şu müşrikler onları inkâr etseler de, Biz zaten kitabı, hüküm ve peygamberliği, onları inkâr etmeyen bir topluluğa emanet etmişizdir.
Onlar, Allah'ın hidayet verdiği kimselerdir; sen de onların yolundan yürü. De ki: Tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Bu Kur'ân, bütün çağlara ve bütün milletlere bir öğüttür.
Onlar, “Allah beşere birşey indirmemiştir” derken, Allah'ı lâyıkıyla takdir edemediler. De ki: Öyleyse, Musa'nın insanlara nur ve hidayet olarak getirdiği kitabı kim indirdi? Siz o kitabı kâğıtlara yazar, bir kısmını açıklar, birçoğunu da gizlersiniz. Sizin ve atalarınızın bilmediği pek çok şey de size onunla öğretildi. Sen Allah de, sonra bırak onları, daldıkları batakta oynayadursunlar.
Bu da kendisinden öncekileri doğrulayan mübarek bir kitaptır ki, beldelerin anası ile onun çevresindekileri(14) uyarman için indirdik. Âhirete inananlar, ona da inanırlar; onlar, namazlarına da dikkatle devam ederler.
(14) Mekke ile onu çevreleyen yeryüzü ahalisi.
Allah adına yalan uyduran, kendisine birşey vahyedilmediği halde “Bana vahiy geldi” diyen, yahut “Ben de Allah'ın indirdiği şeyin benzerini indireceğim” diyen kimseden daha zalim kim var? Sen o zalimleri can çekişirken bir görsen! Melekler ellerini uzatmış, “Haydi, çıkarın canlarınızı,” derler. “Bugün horlayıcı bir azapla cezalandırılacağınız gündür. Çünkü Allah hakkında gerçek dışı şeyler söylüyor ve Onun âyetlerine karşı büyüklük taslıyordunuz.”
Kıyamet günü, tıpkı sizi ilk olarak yarattığımız gibi yapayalnız huzurumuza gelirsiniz. Dünyada size verdiklerimizi arkada bırakmışsınızdır. İbadetinizden pay sahibi zannettiğiniz şefaatçilerinizi o gün sizin yanınızda görmeyiz. Aranızdaki bütün bağlar kopmuş, Allah'a ortak saydıklarınız sizi terk edip ortadan kaybolmuştur.
Taneleri ve çekirdekleri yaran Allah'tır. O ölüden diriyi çıkarır; diriden ölüyü çıkaran da Odur. Allah işte budur. Nasıl olur da ondan yüz çevirirsiniz?(15)
(15) Canlılarla ilgili bir mucizenin iki yönüne temas edilmektedir. Bunlardan biri, genetik programlarla ilgilidir. Taneler ve çekirdekler, bu programların kayıtlarını saklayan kudret ve hikmet eserleridir; bunlar yarılıp açıldığında, içindeki program işlemeye başlar ve zerre kadar bir çekirdeğin üzerinde, dağ gibi ağaçlar adım adım inşa edilir. Köklerden yapraklara, çiçeklerden meyvenin tadına, rengine, kokusuna ve biçimine varıncaya kadar herşey ve her güzellik, inceden inceye ve sonsuz hikmetle düzenlenmiş olan bu programlara uygun şekilde gerçekleştirilir. Yeryüzü, toprağın altındaki sayısız tohumlarda kayıt altına alınmış genetik programlara uygun şekilde süsünü takınır, çiçekler açar, meyveler verir, rengârenk güzelliklere bürünür. İkinci olarak, ölüden dirinin ve diriden ölünün çıkarılmasına işaret edilmiştir ki,
3:27 ile ilgili dipnotunda da belirtildiği gibi, bu da, taklit edilmek bir yana dursun, açıklaması bile yapılamayan, ama gözlerimizin önünde cereyan edip duran bir mucizedir. Çünkü toprağın altına giren tane ve tohumlar cansız, onlardan çıkanlar ise canlıdır. Hayatın nereden geldiği, ne zaman ve nasıl devreye girdiği konusunda ise kimsenin söyleyebileceği birşey yoktur. İşte bütün bunları yapan ancak Allah’tır ve kulların ibadetine lâyık olan da ancak Odur. Bir tane yahut çekirdeği yaratamayan, ölüden diriyi çıkaramayan varlıkların ise hiçbir şekilde ibadete muhatap olması düşünülemez.
Gecenin karanlığından sabahı yarıp çıkaran da Odur. O geceyi dinlenme için, Güneş ile Ayı da hesap için yaratmıştır.(16) Bu, kudreti herşeye üstün olan ve herşeyi hakkıyla bilen Allah'ın çizdiği kaderdir.
(16) Güneş ve Ay, ister vakit belirlemek için olsun, isterse yön tayini gibi daha başka konularda olsun, bir ölçü olarak, canlılar dünyasında son derece önemli bir yere sahiptir. Güneşin milyonlarca canlı türü içinde sadece balarısı için nasıl bir hesap aracı teşkil ettiğine dair bir örneği,
16:68-69’un açıklamalarında özet olarak bulabilirsiniz. Ay için de benzer bir durum söz konusudur. Meselâ dolunayın, okyanuslarda, mercanları da içine alan birçok canlı türü için hayatî bir işlev gördüğünü biliyoruz. Bu canlı türlerinden herbirinin üremesi için, dolunayı referans alan belirli günler vardır. Kimi dolunaydan üç gün önce, kimi daha sonra, kimi tam dolunay gecesinde olmak üzere, bu canlılar için yumurtlama günleri belirlenmiştir. O gün ve o saat geldiğinde, birbirinden kilometrelerce uzakta olan bu canlıların erkek ve dişi yumurta hücreleri, birbirinden bağımsız şekilde suya salınır; akıntılarla bu hücreler birleşir ve yeni nesiller vücuda gelir. Bu işlemler ve daha niceleri, Ayın ve Güneşin hiç şaşmayan bir takvim olarak kullanılmasıyla gerçekleşmektedir.
Karanın ve denizin karanlıklarında yıldızları sizin için yol gösterici yapan da Odur. Bilen bir topluluk için Biz âyetlerimizi çeşitli şekillerde açıklamış bulunuyoruz.
Sizi tek bir nefisten yaratan ve size bir karar, bir de emanet yeri takdir eden de Odur.(17) Kavrayış sahibi bir topluluk için Biz âyetlerimizi açıklamış bulunuyoruz.
(17) Karar yeri ile emanet yeri: dünya ile kabir hayatı; veya anne rahmi ile dünya; veya âhiret ile dünya.
Gökten bir su indiren de Odur. Herşeyi Biz o suyla bitirdik; sonra o bitkiden bir filiz çıkardık; ondan da üst üste dizili başaklar çıkardık. Hurma ağacının tomurcuğundan sarkan salkımlar, daha nice asma bahçeleri, zeytin ve nar ağaçları yarattık. Onlardan birbirine benzeyen de vardır, benzemeyen de. Onların meyvesine, bir meyve vermeye başlarken, bir de olgunlaştıktan sonra bakın. İşte bütün bunlarda iman eden bir topluluk için âyetler vardır.
Onlar ise, hiçbir şey bilmedikleri halde, Allah'ın yarattığı cinleri(18) Ona ortak koştular, Ona oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Oysa Allah, onların yakıştırdıklarından münezzeh ve yücedir.
(18) Burada ve
37:158’de “cin” deyimi cinleri, şeytanları, melekleri, ruhanî varlıkları kapsayacak şekilde, “görünmeyen varlıklar” anlamını ifade etmektedir.
O, gökleri ve yeri yoktan ve benzersiz şekilde yaratandır. Onun eşi olamazken çocuğu nasıl olur? Herşeyi O yaratmıştır; O herşeyi hakkıyla bilir.
Rabbiniz olan Allah işte budur. Ondan başka tanrı yoktur. O herşeyin yaratıcısıdır; siz de Ona kulluk edin. Herşeyi görüp gözeten de Odur.
Gözler Onu göremez; fakat O gözleri görür.(19) Onun ilmi herşeyin bütün inceliklerine nüfuz eder; O herşeyden haberdardır.
(19) Gözlerin görmesi, her canlı için ayrı ayrı takdir edilmiş olan bir sınır içinde, elektromanyetik dalgaların algılanmasıyla cereyan eder. Bu dalgalar da, gözler de Allah tarafından takdir edilmiş ve yaratılmıştır. Dolayısıyla, Allah, bütün yarattıklarının neler gördüğünü ve göreceğini bütün incelikleriyle bilir; onların gördüklerini ve göremediklerini de görür. Kulların birşeyi görebilmesi ise, o şeyin, kendi görme sınırları içinde bulunmasına bağlıdır. Allah maddeden, mekândan ve her türlü sınırdan münezzeh olduğu için, bu gözlerle Onun görülmesine elbette imkân yoktur. Ancak,
75:22-23’te, kıyamet gününde ışıl ışıl yüzlerin Rabbine bakacağı bildirilmiştir ki, bu, bizim bildiğimizden farklı bir âleme ait olan bir özelliktir. O günde, iman eden ve güzel işler yapan kullarına Allah’ın ödül olarak böyle bir özellik bağışlayacağı anlaşılmaktadır.
Size Rabbinizden gerçeği gösteren deliller gelmiştir. Artık görenin yararı kendisine, körlük edenin zararı da kendisinedir. Ben sizin üzerinizde bir bekçi değilim.
Âyetleri Biz böyle çeşitli şekillerde anlatırız—tâ ki onlar “Sen bunu bir yerden ders almışsın” desinler, Biz de bilen bir topluluğa onu iyice açıklamış olalım.
Rabbinden sana vahyedilene uy. Ondan başka tanrı yoktur. Müşriklere ise aldırma.
Allah dileseydi onlar ortak koşamazdı. Biz seni onlara bekçi yapmadık. Sen onlardan sorumlu bir vekil de değilsin.
Onların Allah'tan başka yalvardıkları ilâhlarına sövmeyin ki, onlar da bilgisizce hadlerini aşıp Allah'a sövmesinler. Biz her millete işlerini böyle hoş göstermişizdir. Sonunda hepsinin dönüşü Rablerinin huzurunadır; O da yapmakta olduklarını kendilerine bildirir.
Kendilerine bir mucize gelirse sana iman edeceklerine dair var güçleriyle Allah'a yemin ettiler. De ki: Mucizeler Allah katındadır. Yoksa mucize geldiğinde de iman etmeyeceklerinin bilincinde değil misiniz?
Biz onların kalplerini ve gözlerini çeviririz de onlar, daha önce inanmadıkları gibi yine inanmazlar. Ve onları azgınlıkları içinde bırakırız; öylece bocalayıp dururlar.
Biz onlara melekleri indirsek, ölüler onlarla konuşsa, karşılarında bütün varlıkları bölük bölük toplasak, Allah'ın diledikleri müstesna, onlar yine iman edecek değillerdir. Lâkin onların çoğu bunu bilmez.
Her peygambere insan ve cin şeytanlarını Biz böylece düşman ettik ki, bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler ilham ederler. Eğer Rabbin dileseydi onlar bunu yapamazdı; onun için sen onları uydurduklarıyla baş başa bırak.
Onlar bunu, âhirete inanmayanların gönülleri o yaldızlı sözlere meyletsin, sonra ondan hoşlansınlar ve işlemekte oldukları kötülükleri işlemeye devam etsinler diye yaparlar.
Hakkı açıkça bildiren kitabı size O indirdiği halde, ben Allah'tan başka hakem mi arayacağım? Kendilerine kitap verdiklerimiz, onun, Rabbinden hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler; bundan şüphen olmasın.
Rabbinin sözü doğruluk yönüyle de, adalet yönüyle de tamdır. Onun sözlerini değiştirebilecek kimse yoktur.(20) O herşeyi işiten, herşeyi bilendir.
(20) “Rabbinin sözü” Kur’ân veya Allah’ın Kur’ân’da bildirdiği haber ve vaadlerdir. Allah’ın vahyettiği olsun, vaad ettiği olsun, haktır, doğrudur; hiçbir eğrilik veya eksiklik bulunmaz. Onun vaad ettiği şey yerine geldiğinde adalet yerini bulmuş olur; kimseye en küçük bir haksızlık edilmez. O birşey hakkında hükmünü verdiği zaman da onu değiştirebilecek kimse yoktur.
Yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyacak olursan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zan peşinde gider ve uydurup dururlar.
Rabbin, Onun yolundan sapanları çok iyi bilir. Doğru yolda olanları en iyi bilen de Odur.
Eğer Onun âyetlerine inanmış kimseler iseniz, üzerlerine Allah'ın adı anılan şeylerden yiyin.
Üzerine Allah'ın adı anılmış olan şeylerden ne diye yemeyeceksiniz? Zarurete düştüğünüz haller dışında size neyi haram ettiğini Allah açıkça size bildirmiştir. Fakat çokları, birşey bilmedikleri halde, kendi hevesleriyle insanları saptırıyorlar. Rabbin ise haddi aşanları pek iyi bilir.
Günahın açığını da bırakın, gizlisini de. Zira günah kazananlar, işleyip durdukları şeyin karşılığını göreceklerdir.
Üzerine Allah'ın adı anılmayan şeylerden yemeyin; çünkü bu Allah'a itaatten çıkmak olur. Şeytanlar ise, dostlarına, sizinle tartışmalarını telkin ederler. Onlara itaat ederseniz siz de müşrik olursunuz.
Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürümesini sağlayacak bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp da oradan çıkamayan kimse gibi olur mu? İnkâr edenlere, yapmakta oldukları şey işte böyle hoş görünür.
Mekke'de olduğu gibi, her beldede Biz oranın mücrimlerini, tuzaklarını kurmalarına fırsat vermek için, büyük mevkilere getirdik. Aslında onlar kendilerine tuzak kuruyorlar da farkına varmıyorlar.
Onlara bir âyet geldiğinde, “Allah'ın peygamberlerine verilenin aynısı bize de verilmedikçe iman etmeyiz” dediler. Allah, peygamberliği kime vereceğini herkesten iyi bilir. Suç işleyenlere, kurmakta oldukları tuzaklar yüzünden, Allah katından bir zillet ve şiddetli bir azap isabet edecektir.
Allah kime hidayet vermeyi dilerse, onun gönlünü İslâma açar. Kimi saptırmayı dilerse, sanki gökyüzünde yükseliyormuşçasına onun göğsünü sıkar ve tıkar. İman etmeyenlerin üzerine pisliği Allah işte böyle çökertir.(21)
(21) Vücut yapımız, içinde yaşadığımız çevrenin bütün şartlarıyla, bu arada üzerimizdeki atmosfer basıncıyla da uyumlu bir şekilde düzenlenmiştir. Yerçekimi, dünyamızı çevreleyen atmosferin muazzam kütlesini onun etrafında tutar; atmosfer, böylece, o muazzam kütlenin basıncıyla üzerimize yüklenir. Fakat bu basınç, içimizden karşı bir basınçla dengelendiği için, biz üzerimizde herhangi bir yük ve güçlük hissetmeyiz. Ancak atmosferin üst tabakalarında durum farklılaşır. Yerden uzaklaştıkça hava seyrelir; hava seyreldikçe basınç düşer. Bu defa kan basıncı kendisini gittikçe artan bir şiddetle belli etmeye başlar ve insan bunun etkisini soluk alma güçlüğü, göğüste sıkışma ve daralma şeklinde hisseder. İradelerini inkâr yönünde kullanan ve bu konudaki ısrarları yüzünden kalplerinin mühürlenmesini hak eden kimselerin göğsü de, üzerlerine çöken inkâr pisliğinin basıncı altında sıkışmış ve tıkanmış haldedir ve bu sıkışma, İslâmı hatırlatan şeyler karşısında etkisini açıkça belli etmektedir.
Rabbinin dosdoğru yolu işte budur. Öğüt alan bir topluluk için Biz âyetleri iyice açıklamış bulunuyoruz.
Onlar için Rableri katında esenlik yurdu vardır. Yapmakta oldukları işler sebebiyle de Allah onların dostu ve yardımcısıdır.
İnsanların ve cinlerin hepsini huzurunda topladığı gün Allah “Ey cinler topluluğu, siz insanlardan pek çok kimseyi baştan çıkardınız” buyurur. Onların insanlar arasındaki dostları “Rabbimiz,” derler. “Biz birbirimizden yararlanarak Senin bize takdir ettiğin ecelimize eriştik.” Allah buyurur ki: Sizin yeriniz ateştir. Allah'ın diledikleri müstesna, hepiniz orada sürekli kalacaksınız. Muhakkak ki senin Rabbin her işi hikmetle yapan, herşeyi hakkıyla bilendir.
Kazandıkları günahlar yüzünden, zalimleri birbirine Biz böyle dost yaparız.
Ey cinler ve insanlar topluluğu! İçinizden, size âyetlerimi anlatan ve bugününüzle karşılaşacağınızı bildirerek sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? Onlar “Biz kendi aleyhimize kendimiz şahidiz” derler. Onları dünya hayatı aldatmıştır; böylece, kendi aleyhlerine şahitlik ederek kâfir olduklarını itiraf ederler.
Size peygamberler gönderilmesinin sebebi şudur: Rabbin, ahalisi habersiz bulunan bir beldeyi haksızlıkla helâk etmez.
Herkes için, yaptığı işe göre, derece derece karşılıklar vardır. Çünkü Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.
Rabbin, kimseye ihtiyacı olmayan bir rahmet sahibidir. Dilerse O sizi yok eder ve arkanızdan, tıpkı sizi başka bir kavmin soyundan yarattığı gibi, yerinize başkalarını getirir.
Size vaad edilen mutlaka gelecektir; onun önüne geçemezsiniz.
De ki: Ey kavmim, siz elinizden geleni yapadurun; ben de yapıyorum. Bu dünyanın sonunun kim hakkında hayırlı olacağını siz de öğreneceksiniz. Şurası muhakkak ki, zalimler asla iflâh olmazlar.
Bir de, Allah'ın yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan, Allah'a da bir pay ayırdılar ve akıllarınca “Bu Allah'ın, bu da şeriklerimizin” dediler. Şeriklerinin payını Allah için ayırdıklarına katmazlar; ama Allah için ayırdıklarını şeriklerinin payına katarlar. Ne kötü birşeydir o hükmettikleri!(22)
(22) Arap müşriklerinin putlarına ayırdıkları hisseler putların hizmetçilerine, Allah için ayırdıkları pay da fakirlere verilirdi. Putların payında eksilme veya bozulma olduğunda Allah’a ayırdıklarından bunu tamamlarlar, Allah için ayırdıklarında bir eksilme veya bozulma olduğunda ise, “Allah zengindir, ihtiyacı yoktur” diyerek buna aldırış etmezlerdi. Âyet, bu örnekle, hayatın önemli bir gerçeğini bize hatırlatmaktadır: Allah’a ortak koşulan yerde, hükümler Allah adına değil, daima ortaklar adına verilir. Allah’ın zenginliği ise, sadece, Allah hesabına fedakârlık yapılacağı zaman hatırlanır. Bütün imkânlar, Allah’a ortak kabul edilen şeyler için seferber edilir; gerçek hayatta da onların sözü geçer. Allah’a ise, kendisine saygı duyulan, ama her işe de karıştırılmayan bir tanrı rolü biçilir. Bu âyette anlatılan uygulama, 121’inci âyette yer alan “Onlara itaat ederseniz siz de müşrik olursunuz” uyarısının somut bir örneğini teşkil etmektedir.
İşte böylece, müşriklerin çoğuna, insan ve cin şeytanlarından olan ortakları, dinlerini karıştırarak onları mahvetmek için, çocuklarını katletmeyi bile hoş göstermiştir. Allah dileseydi onlar bunu yapamazdı; onun için sen onları uydurduklarıyla baş başa bırak.
Yine kendi akıllarınca “Şu hayvanlar ve ekinler haramdır; bizim dilediklerimizden başkası yiyemez. Şunlar da sırtına yük vurulması yasak hayvanlardır” dediler. Bir kısım hayvanları keserken de Allah'ın adını anmazlar. Bütün bunlar, onların Allah adına uydurdukları yalanlardır. Allah da onları uydurup durdukları şeyler yüzünden cezalandıracaktır.
Bir de “Şu hayvanların karnındakiler erkeklerimize mahsustur, kadınlarımıza ise haramdır” dediler. Eğer yavru ölü doğarsa o zaman hepsi onda ortak olurlar. Allah onları bu yakıştırmalarından dolayı cezalandıracaktır. Şüphesiz Onun her işi hikmet iledir, O herşeyi bilir.
Bilgisizce ve beyinsizce evlâtlarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızıkları Allah'a iftira ederek haram sayanlar hüsrana düşmüşlerdir. Onlar şaşırıp sapmış, doğru yolu da bir türlü bulamamışlardır.
Asmalı ve asmasız bağları, çeşitli tatlarda hurma ve ekinleri, zeytin ve nar ağaçlarını, kimi birbirine benzer, kimi benzemez şekilde yaratan Odur. Ürün verdiklerinde onların ürününden yiyin; hasat gününde de yoksulun hakkını verin.(23) Yalnız israf etmeyin. Çünkü Allah müsrifleri sevmez.
(23) Mekke döneminde, daha Müslümanların kendileri ihtiyaç içinde ve baskı altında iken yoksulları gözetme emrinin inmiş olması son derece dikkat çekicidir. İlk inen âyetlerde bu buyruklar yer aldığı gibi, en son inen ve Bakara Sûresinin sonlarında yer alan âyetlerde de uzun uzun yoksulların ve zayıfların gözetilmesi emredilmiş, faiz yasağı üzerinde önemle durulmuştur. İslâm terbiyesinin o âyetlerle varacağı mertebe, Mekke döneminin bu âyetlerinden belli olmakta ve bu dinin bütün insanlığa huzur ve esenlik getirmek üzere gönderildiği açıkça anlaşılmaktadır.
Yük taşıtıp yününden yararlandığınız hayvanları da O yarattı. Allah'ın size verdiği rızıklardan yiyin, ama şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.
Allah, davarları sekiz eş olarak yarattı. Bunların ikisi koyundan, ikisi keçidendir. De ki: Allah bunların erkeklerini mi haram kıldı, dişilerini mi? Yoksa dişilerinin rahimlerinde bulunanları mı? Eğer doğru söylüyorsanız, bir bilgiye dayanarak bana cevap verin.
Sekiz eşin ikisi deveden, ikisi de sığırdandır. De ki: Allah bunların erkeklerini mi haram kıldı, dişilerini mi? Yoksa dişilerinin rahimlerinde bulunanları mı? Allah bunları emrederken siz şahit miydiniz? Halkı bilgisizce Allah yolundan saptırmak için Allah adına yalan uydurandan daha zalim kim var? O zalimler güruhuna Allah elbette yol göstermez.
De ki: Bana vahyedilenler arasında, yiyecek olan kimse için haram edilmiş birşey görmüyorum—ancak leş, akıtılmış kan, domuz eti—ki o pisliktir—bir de Allah'a itaatten çıkarak Allah'tan başkasının adına kesilmiş hayvan müstesna. Kim başkasının hakkına tecavüz etmeden ve haddi aşmadan (24) bunlardan yemek zorunda kalırsa, (25) şüphesiz ki Rabbin çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.
(24) Kendisi gibi zorda kalmış birinin hakkına tecavüz etmeden ve zaruret miktarını aşmadan.(25) Hayatî bir tehlike söz konusu olursa.
Yahudilere de Biz bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sığır ve koyunun sırtlarına yahut bağırsaklarına yapışan veya kemiğe karışan yağlarının dışındaki iç yağlarını da onlara haram kıldık. Zulümleri yüzünden Biz onları böylece cezalandırdık. Hiç şüphe yok ki, doğruyu söyleyen Biziz.
Onlar seni yalanlayacak olurlarsa, sen de ki: Rabbiniz geniş rahmet sahibidir; ama azabı da mücrimlerden geri çevrilmez.
Allah'a ortak koşanlar, “Eğer Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız Ona ortak koşmaz, hiçbir şeyi de haram saymazdık” diyecekler. Onlardan öncekiler de azabımızı tadıncaya kadar böyle yalanlıyorlardı. De ki: Bir bilginiz varsa ortaya koyun, görelim. Siz sadece bir kuruntuya kapılmış gidiyor ve düpedüz yalan söylüyorsunuz.
De ki: Tam ve kesin delil Allah'ındır. O dileseydi, hepinizi birden doğru yola eriştirirdi.
De ki: Bunları Allah'ın haram ettiğine tanıklık edecek bütün şahitlerinizi getirin. Ancak onlar şahitlik etseler bile sen onlarla şahitlik etme. Âyetlerimizi yalanlayanların ve âhirete inanmayıp da başkalarını Rablerine denk tutanların heveslerine uyma.
De ki: Gelin, Rabbinizin size neyi haram ettiğini okuyayım: Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne ve babaya iyilik edin. Yoksulluk korkusuyla evlâdınızı öldürmeyin; sizi de, onları da rızıklandıran Biziz. Fuhşiyatın(26) açığına da, gizlisine de yaklaşmayın. Allah'ın haram ettiği bir cana haksız yere kıymayın. Akıl edersiniz diye, Rabbiniz size işte bunları emretti.
(26) Genel anlamıyla, çirkinliği aşikâr olan kötü davranışlar. Büyük günahlar, bu sözcüğün kapsamına girmekle birlikte, fuhuş yahut fuhşiyat denince ilk akla gelen anlam gayrı meşru cinsel ilişkilerdir ki,
17:32’den de bu anlaşılmaktadır.
Rüştüne erinceye kadar yetimin malına yaklaşmayın; ancak en güzel bir şekilde yaklaşırsanız o başkadır.(27) Ölçüyü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Biz kimseye gücünden fazlasını yüklemeyiz. Söz söylediğiniz zaman ise, isterse yakınlarınız hakkında olsun, adaleti gözetin. Allah'ın ahdini yerine getirin.(28) Öğüt alırsınız diye, Rabbiniz size işte bunları emretti.
(27) Yetimin malını korumak ve arttırmak amacıyla.
2:220 ile
4:6’ya bakınız.(28) Allah’a verdiğiniz sözü; ayrıca Allah’ın adını anarak verdiğiniz sözleri.
İşte Benim dosdoğru yolum budur; ona uyun. Başka yollara takılmayın ki sizi Onun yolundan saptırıp parçalamasınlar. Sakınırsınız diye, Rabbiniz size işte bunları emretti.
Biz Musa'ya da, iyi davranışta bulunanlar üzerindeki nimetimizi tamamlamak ve herşeyi iyice açıklamak üzere, bir hidayet rehberi ve bir rahmet olarak kitabı verdik—tâ ki, Rablerine kavuşacaklarına iman etsinler.
Bu Kur'ân da indirdiğimiz kutlu bir kitaptır; ona uyun ve ona karşı gelmekten sakının ki rahmete erişesiniz.
“Kitap bizden önceki iki topluluğa indirildi; biz onların derslerinden habersizdik” demeyesiniz diye Biz onu size indirdik.
Veya “Bize kitap indirilseydi biz onlardan daha doğru bir yolda olurduk” demeyesiniz diye. İşte size Rabbinizden apaçık bir delil, bir hidayet rehberi ve bir rahmet gelmiştir. Artık Allah'ın âyetlerini yalanlayan ve halkı ondan alıkoyan kimseden daha zalimi olur mu? Halkı âyetlerimizden alıkoyanları, bu engellemeleri yüzünden azabın en kötüsüyle cezalandıracağız.
Yoksa onlar, kendilerine melekler gelsin, yahut Rabbin gelsin, yahut Rabbinin âyetlerinden biri gelsin diye mi bekliyorlar? Halbuki Rabbinin âyetlerinden biri geldiği zaman, daha önce iman etmemiş yahut imanıyla bir hayır kazanmamış olan kimsenin imanı artık kimseye fayda vermez.(29) Sen “Bekleyedurun,” de. “Biz de bekliyoruz.”
(29) İmanın fayda vermediği an, Peygamberimiz tarafından şu şekilde açıklanmıştır: “Güneş batıdan doğmadıkça kıyamet kopmaz. Güneşin batıdan doğduğunu gören herkes iman eder; lâkin o an, daha önce iman etmemiş olan kimseye imanının fayda vermediği andır.” (Buhârî, Tefsir
6:9; Müslim, İman: 248, 249; Ebû Davud, Melâhim: 12; Tirmizî, Tefsir
6:8, 9.)
Dinlerini parçalayıp da bölük pörçük olanlara gelince, senin onlarla hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır; işlemekte oldukları şeyi onlara O bildirir.
Allah'ın huzuruna bir iyilikle gelene, onun on katı sevap vardır. Kötülükle gelen ise, sadece onun misliyle ceza görür; hiç kimseye haksızlık edilmez.(30)
(30) Bu âyeti açıklayan bir hadis-i şerif de şöyledir: “Allah iyilikleri de, kötülükleri de yazar. Kim bir iyiliğe niyet eder, ama onu yapamazsa, Allah ona tam bir iyilik yazar. İyiliğe niyet eder ve onu yaparsa, Yüce Allah ona on mislinden yedi yüz misline, hattâ çok daha fazlasına kadar sevap yazar. Eğer bir kimse bir kötülüğe niyet eder, fakat onu yapmazsa, Allah ona da tam bir sevap yazar. Kötülüğe niyet edip de onu yaparsa, Allah ona bir günah yazar.” (Müslim, İman: 207; Tirmizî, Tefsir
6:10.) Hadisten de anlaşılacağı gibi, bir iyiliğe karşılık on sevap, Allah katındaki ödüllerin alt sınırını teşkil etmektedir.
2:261’de ve bu hadiste de geçtiği gibi, Allah’ın yedi yüz ve daha fazla misliyle ödüllendireceği iyilikler de vardır. Gerçekten de Allah, lütuf ve keremi pek bol olan bir rahmet sahibidir.
De ki: Rabbim beni dosdoğru bir yola iletti—bâtıldan uzaklaşarak hakka yönelmiş olan İbrahim'in sapasağlam dinine ki, o hiçbir zaman müşriklerden olmamıştı.
De ki: Namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, Âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.
Onun ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum; Müslümanların ilki de benim.
De ki: O herşeyin Rabbi iken, ben kendime Allah'tan başka rab mi arayacağım? Herkes ne kötülük işlerse kendi aleyhine işler. Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez. Sonunda hepinizin döneceği yer Rabbinizin huzurudur; anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri O size bildirecektir.
Sizi yeryüzünün halifeleri yapan(31) ve verdiği nimetlerle sizi sınamak için kiminize diğerlerinden üstün dereceler veren Odur. Rabbinin cezası pek sür'atlidir; aynı zamanda O çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
(31) Sizi geçmiş milletlerin yerine getiren; bağışladığı bilgi ve yeteneklerle, yeryüzünde Onun adına, Onun buyrukları doğrultusunda tasarrufta bulunma yetkisi veren.