Âlemlere (insanlık dünyasına) uyarıcı olsun diye, kulunun üzerine, hak ile batılı birbirinden ayıran Kur’anı indiren Allah, sonsuz mükemmellik sahibidir ve bütün eksiklik ve kusurlardan münezzehtir.
Göklerin ve yerin idare ve mülkiyeti O’nundur. O, asla evlat edinmemiştir, tedbir ve idarede O’nun ortağı yoktur. O, her şeyi yaratan, her şeye bir plan ve kader tayin edendir.
Hâlbuki insanlar, O’nun dışında birtakım ilahlar edindiler. O ilahlar, hiçbir şey yaratamadıkları gibi kendileri yaratılıyorlar. Kendilerine hiçbir zarar ve menfaat vermeye malik değiller, ellerinden ne ölüm() gelir ne yaşam ne de diriltme.
(*) Her ölüm, yeni bir hayatın başlangıcı olduğundan, hayata sahip çıkamayan ölüme de sahip çıkamaz.
O kâfirler, Kur’an için: “Bu, ancak uydurduğu bir iftiradır, başka bir toplum, bu iftirayı uydurmakta ona yardım etmiştir” dediler, (böylece) büyük bir yalan ve haksızlık ile ortaya çıktılar.
Ve: “Eskilerin efsaneleridir, onları bolca yazmış, sabah-akşam ona okunuyor” dediler.
De ki: “Göklerdeki ve yerdeki bütün gizlilikleri bilen Allah, onu indirmiştir.() (O, bütün iyilikleri ve kusurları bilendir. Fakat) O, çok bağışlayan ve çok acıyandır.
(*) Kur’anın sayısal bazı özellikleri gösteriyor ki, Kur’anı indiren Allah, sonsuz bir ilim sahibidir. Yoksa o düzeni tutturmak mümkün değildir. (Bak. Kur’anda Ahenk kitabı)
Ve dediler: “Bu ne biçim peygamber! Yemek yiyor, çarşı pazarda dolaşıyor. Onunla beraber, uyarıcı olması için ona bir melek indirilmeli değil mi idi?”
“Veya (gökten) ona bir hazine atılmalı veya ondan yiyeceği bir bahçesi olmalı değil mi idi?” Ve o zalimler: “Ancak, büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz!” dediler.
İşte bak! Senin için nasıl benzetmeler yaptılar, sapıttılar, çıkış yolunu da bulamıyorlar.
Allah, bol bereketler sahibidir ve çok yücedir. İsterse, bu dediklerinden daha yararlı, altlarında nehirler akan Cennetleri sana verir. Sana (ahirette) saraylar yaratır.()
(*) Nitekim dünyada dahi, Allah, Dicle ve Fırat’ın içinden aktığı münbit arazileri, Bizans ve İran iktidarlarının saraylarını Müslümanlara nasip etti.
Fakat onlar, kıyametin kopacağını, (her gündüzün akşamı, her gecenin sabahı olacağını) yalanladılar. Biz de kıyametin kopmasını yalanlayanlar için, yakıcı Cehennem ateşini hazırladık.
Bu ateş, uzak bir mesafeden dahi onlarla karşılaşınca, ondan, şiddetli bir kin sesini ve kendilerini içine çekecek bir nefes çekişini işitirler.
Elleri bağlı olarak o ateşin dar bir yerine atıldıkları zaman, orada yok olmak için yalvarırlar.
(Onlara:) “Siz bir kere yok olmakla kurtulacağınız bir işe düşmediniz… Müteaddit defa yok olmayı isteyeceğiniz bir durumdasınız.” (denilir.)()
De ki: “Bu mu daha yararlı, yoksa muttakiler için vaadedilen Cennet mi daha yararlı? O Cennet ki, muttakiler için mükâfat ve varış yeri olacaktır.
Orada ebedî olarak her istedikleri onlara vardır. Bu, olmasına çokça dua edilen, Rabbin tarafından verilmiş bir sözdür.
Allah, onları ve Allah’ın dışında taptıklarını mahşerde topladığı zaman: “Siz mi kullarımı sapıttınız, yoksa onlar mı yollarını şaşırdılar?” diye buyurur.
Onlar: “Allah’ım! Seni tenzih ederiz. Sen’den başka dostlar edinmek, (kendimize taptırmak) bize yakışmaz. Fakat Sen, onları ve atalarını öyle nimet içinde yaşattın ki mesajı unuttular ve helak olan bir toplum oldular” derler.
(Allah o ilahlara tapanlara:) “İşte, ilahlarınız dahi dediklerinizi yalanladılar. Artık sizler ne azabı geri çevirebilirsiniz nede kendinize yardım edebilirsiniz. Demek, sizden kim zulmederse (Allah’a eş koşarsa,) ona büyük bir azap tattırırız.
Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de, hiç şüphesiz yemek yerler, çarşılarda dolaşırlardı. Sabreder misiniz diye, sizi birbirinizle imtihan ediyoruz. Şüphesiz Allah, her şeyi görendir. (Eğer bu imtihan hikmeti olmasaydı, peygamberler yemez, içmez, melekler gibi olurlardı.)
Bizimle karşılaşacaklarını ummayanlar: “Bu peygamberin üzerine melekler indirilmeli veya Rabbimizi açıkça görmeli değil miydik?” derler. Andolsun! Onlar, gönüllerinde kibir ve gurur duydular ve büyük bir azgınlığa giriştiler.
Onlar melekleri gördükleri gün (Melekler:) “Suçlular için, bugün hiçbir müjde yoktur ve siz mahrum kalacaksınız mahrum!” derler. ()
(*) “Onlar melekleri gördükleri gün, suçlular için hiçbir müjde olmayacaktır. Ve “Eyvah! Bizi koruyan yok mu, Allah bizi korusun” diyecekler” şeklinde de meal verilebilir.
Onların yaptıkları her şeyi ele alırız. O yaptıklarını tozduman haline getiririz.
O gün Cennet ehlinin yeri ne kadar da yararlıdır ve onlar ne güzel bir söyleşi() içindedirler.
(*) Veya istirahat içindedirler.
Ve göğün bulutlar halinde yarıldığı() ve meleklerin indirildiği gün;
(*) Kıyamet günü, aşırı sıcaktan her şey buharlaşıp bulut haline gelecektir. Dünyanın göğü sayılan atmosfer tabakası da, bulut şeklinde buharlaşıp gidecektir.
İşte o gün, gerçek ve hak olan idare ve iktidar, Rahman olan Allah’ındır. Ve o kâfirler için de zor bir gün olacaktır.
Ve bil ki; o gün zalim olan, pişmanlıktan dolayı ellerini ısıracak: “Keşke, peygamber ile beraber bir yol tutunsaydım!
Yazık bana! Keşke, o adamı dost edinmeseydim.
Andolsun! Mesaj ve bilgi bana geldikten sonra, o beni ondan saptırdı” der. Şüphesiz şeytan, insanı böylece ümitsiz ve mahrum bırakır.
Ve o Peygamber: “Ey Rabbim! Benim kavmim, bu Kur’anı büsbütün terk ettiler” der.()
Biz böylece, her peygamber için, azgın mücrimlerden bir düşman yaparız. Artık doğru yol gösterici ve yardım edici olarak sahibin ve terbiyecin olan Allah yeter.
O kâfirler: “Neden bu Kur’an, bir defada toplu olarak indirilmedi?” dediler. Evet, senin kalbini onunla sağlamlaştıralım diye, onu peyderpey indirdik. Ve onu ağır ağır okuduk.
Onlar sana hiçbir benzetmede bulunmazlar ki, Biz onun gerçek bir cevabını ve daha güzel bir yorumunu sana getirmiş olmayalım.
Yüzükoyun Cehenneme sürülüp toplanacak olanlar, işte onların yerleri çok kötüdür ve onlar tamamıyla yoldan sapmışlardır (helak olmuşlardır.)
Andolsun! Biz Musa’ya Kitabı verdik. Onunla beraber kardeşi Harun’u da, ona yardımcı yaptık.
Onlara: Ayetlerimizi yalanlayan o kâfir topluma gidin!” dedik. (Gittiler, tebliğ ettiler. Yola gelmeyince,) Biz onları yerle bir ettik.
Nuh kavmini de, peygamberleri yalanladıklarında, onları suda boğduk, onları insanlara bir ibret yaptık. Ve Ahirette zalimler için, elem verici bir azap hazırladık.
Ad, Semud kavimlerini, Ress halkını() ve bu arada nice çağları da helak ettik.
(*) Ress, kuyu demektir. Bunlar Semud kavminden sonra Yemame’de yaşayan bir toplumdur. (Muhtar-us Sıhah)
Onların her birisine örnekler ve öğütler verdik, (yola gelmediler,) sonuçta hepsini yok ettik.
Andolsun! Onlar, o kötülük yağmuruna maruz kalan o şehirden geçtiler. Yoksa onu göremediler mi? Hayır, onlar dirilmeyi ummayan, (dolayısıyla hiçbir şeyden ibret almayan) bir toplumdurlar.
Seni gördükleri zaman, ancak alaya alıyorlar. “Allah’ın elçi olarak gönderdiği adam bu mudur?”
“Eğer ilahlarımızın yanında sebat etmeseydik, nerede ise bizi onlardan saptıracak idi” dediler. Onlar azabı gördükleri zaman, kimin çok daha sapık olduğunu bileceklerdir.
Heva ve hevesini kendisine ilah edineni görmedin mi? Yoksa onu kollayıp koruyan sen mi olacaksın?
Hayır! Sen, onların çoğunun söz dinleyeceğini veya akıl edeceğini sanıyorsun. Fakat onlar, ancak hayvanlar gibidir. Belki daha da şaşkındırlar.
Görmedin mi? Rabbin nasıl gölgeleri uzatır. Eğer dileseydi, o gölgeyi durgun kılardı. Sonra, o gölgenin görünmesi için, güneşi bir delil yaparız.
Sonra onu kendimize doğru kolayca çekeriz.()
(*) Zaman bir film şeridi olduğuna göre her mahlûkun bir negatifi vardır. Güneş ışınları olunca, o yaratığın negatifinin basit bir belirtisi olan gölgesi görünür. Sonra Allah’ın katı ile ifade edilen “ebedî âleme” geçer.
Bu iki ayetin (45 ve 46.), önceki ayetlerle olan ilişkisi de şudur: İslam dini, bir güneş gibidir. Karanlıklar zamanı olan fetret dönemi, İslam ile aydınlanınca, insanların negatifleri olan kusur ve eksiklikleri ortaya çıkmıştır. Allah, Kur’an güneşi ile o kusurları kolayca kaldırmıştır.
Ayrıca gölge ile ilgili bu iki ayette, gölgenin özellikle sıcak memleketlerde önemli bir nimet olduğuna, eşyanın hareketliliğinin faydalarına işaret ediliyor.
Geceyi bir örtü, uykuyu bir istirahat yapan, gündüzü dağılıp rızık aramanız için (bir meydan) kılan O’dur.
Rüzgârları, rahmeti (olan yağmurun) önünde müjdeleyici olarak gönderen O’dur. (O rüzgârlardan sonra) size temiz bir su indiriyoruz.()
(*) Kur’anda bu ayette ve başka birçok yerde görüldüğü gibi, konuşma üslubu 3. şahıstan 1. şahsa geçiyor. Bu sayede zihin harekete geçmiş oluyor. Ve Arapçada bu, edebî bir sanattır. Ayrıca Ebu Ubeyde’nin Mecaz-ül Kur’anda (C: 2, Sh: 72) ifade ettiği gibi, yaygın bir zaman içinde olan işlerde kullanılan mazi fiilleri, muzari manasına gelir. Onun için biz bu mealimizde 45., 46. ve 48. ayetlerde geçen mazi fiilleri muzari olarak tercüme ettik. Çünkü anlatılan işler, geçmişte olmuş bitmiş değil, halen de devam etmektedirler.
Ki bir şehrin arazilerini onunla diriltiriz ve o suyu, yarattığımız nice hayvanlara ve insanlara içiririz.
Andolsun! Biz, mesaj alsınlar diye, o suyu aralarında kullandık. Fakat insanların çoğu nankörlük yapmaktan başka hiçbir nimete şükretmediler.
Eğer dileseydik, her şehre bir uyarıcı peygamber gönderirdik. [O kâfirler; “Her şehre ayrı bir peygamber gelmeli değil mi idi?” diyorlar.]
Fakat sen, o kâfirlerin isteklerine boyun eğme! Ve bu Kur’an ile onlara karşı büyük bir mücadele ver.
İki denizi salıveren O’dur. Biri çok tatlı, diğer çok tuzlu ve acıdır. (Birbirine karışmamaları için) Allah aralarına bir engel ve görünmez bir perde yaratmıştır.
Sudan insanı yaratan, (onun neslinin devamını) nesep ve hısım olarak kılan O’dur. Şüphesiz O Rabbinin gücü her şeye yetendir.
Allah’ın dışında, onlara ne fayda ne de zarar vermeyen şeylere tapıyorlar. Şüphesiz insan Rabbine karşı kötülüğe yardımcıdır.
Ve Biz, seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.
De ki: “Ben bu hizmetime karşı, sizden bir ücret istemiyorum. Ben ancak, dileyen kişinin Rabbine doğru bir yol tutmasını istiyorum.
Sen, hiç ölmeyecek ve daima diri olan Allah’a tevekkül et. Ona hamd ve tesbih et. (Onun kusursuzluğunu ve mükemmelliğini bildir.) Kullarının günahlarından O’nun haberdar olması yeter!
O, öyle bir haberdar ki, gökleri ve yeri ve aralarındakileri altı günde yaratıp Arş’a hâkimiyetini kurandır. O, Rahmandır. (Her şeyin varlığını ve rızkını veren O’dur.) Sen O’nu bir bilene sor!
Onlara: “Rahman olan Allah’a secde edin!” denildiği zaman: “Rahman da nedir? Bize emrettiğine mi secde edeceğiz?” derler. Ve bu emir, onların nefretini arttırır.
Gökte burçlar kılan, onlarda parlak bir lamba (güneş) ve aydınlatıcı bir ay yaratan Allah, her nevi kusurdan münezzehtir.
Gece ve gündüzü de, ibret almak ve şükretmek isteyenler için peşpeşe yaratan O’dur.
Rahman olan Allah’ın kulları, öylelerdir ki, yeryüzünde mütevazıca yürürler. Cahiller onlarla muhatap olduklarında “selam” derler (geçerler.)
Onlar ki, gece boyunca Rableri için secde ve kıyamda bulunurlar
Onlar ki: “Bizden Cehennem azabını çevir! Doğrusu onun azabı, kendisinden kurtuluş olmayan bir helakettir.
Orası ne kötü bir karargâh, ne kötü bir makamdır!” derler.
Onlar ki, harcama yaptıkları zaman, ne israf ederler ne de tamamıyla kısarlar. O arada, orta bir kıvamda harcama yaparlar.
Onlar ki, Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarmazlar. Allah’ın yasak ettiği canı haksız yere almazlar. Ve zina etmezler. Artık kim bu günahları yaparsa, cezasını bulur.
Kıyamet günü azap onlar için iki kat arttırılır. Zelil bir halde orada ebedî olarak kalırlar.
Tevbe eden, iman edip salih ameller işleyenler müstesna. İşte Allah, onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Şüphesiz Allah, Gafur ve Rahimdir. (Bağışlar ve acır.)
Kim tevbe edip yararlı işler yaparsa, o (makbul bir kul olarak) Allah’a dönüş yapmış demektir.
Onlar ki; yalancı şahitlikte bulunmazlar, boş sözlerle karşılaştıklarında, kendilerini bulaştırmadan geçip giderler.
Onlar ki; Rablerinin ayetleriyle uyarıldıkları zaman, sağır ve körler olarak onların üstüne düşmezler.
Onlar ki: “Ey Rabbimiz! Hanımlarımızdan ve zürriyetimizden gözümüzü dindirecek bir sevinç ver. Bizi muttakiler için önderler kıl.” derler.
İşte onlar, sabrettiklerinden dolayı yüksek Cennet sarayları ile mükâfatlandırılacaklar ve orada hep tebrik ve selamlar ile karşılanacaklar.
Orada ebedî olarak kalacaklar. Orası ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir makamdır.
[Bütün bunların sebebi, insanın Allah’a yönelmesi ve O’na yalvarmasıdır.]
De ki: “Eğer dua ve ibadetiniz olmasaydı, Rabbim olan Allah, ne diye size değer verecek… İşte siz O’nu yalanladığınız için, azap yakanızı bırakmayacaktır. (Yani, size değer vermeyecektir.)()