Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan
3162, sondan
3075. ayet;
27. sure ve bu surenin
3. ayetidir. Bu ayetin kelime sayisi
9, harf sayısı
47 ve toplam ebced değeri ise
2873 olarak hesaplanmıştır. Bu ayetle aynı/benzer
1 ayet daha bulunmaktadır. Bunlar;
31:4 ayetleridir. Bu sure
طس hurufu mukatta harfleriyle başlamaktadır. Bu ayette
ط (0)
س (0) bulunuyor.
الذين يقيمون الصلوة ويؤتون الزكوة وهم بالاخرة هم يوقنون
الذينيقيمونالصلوةويؤتونالزكوةوهمبالاخرةهميوقنون
Elleżîne yukîmûne-ssalâte veyu/tûne-zzekâte vehum bil-âḣirati hum yûkinûn(e)
2,3. Kur’an, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve ahirete de kesin olarak inanan mü’minler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir.
Bazı sûrelerin başında bulunan bu tür harflere “hurûf-ı mukattaa” adı verilmektedir (bilgi için bk. Bakara
2:1). 1. âyet, ”Kur’an” ve “kitap” kelimeleri yer değiştirmiş olarak Hicr sûresinin başında da geçmektedir. Bu kelimeler müfessirler tarafından farklı şekillerde yorumlanmışsa da Râzî her ikisiyle de Kur’ân-ı Kerîm’in kastedildiği kanaatindedir; ancak Kur’an onun okunuşunu, kitap ise yazılı şeklini ifade etmektedir (XIX, 151). İbn Âşûr da bu görüşü tercih etmiştir (XIV, 8; ayrıca bk. Hicr
15:1). “Gerçekleri açıklayan” diye çevirdiğimiz mübîn kelimesi ise “açık seçik anlaşılan” veya kısaca “apaçık” şeklinde de çevrilebilir. Buna göre Kur’an’ın âyetleri gelişigüzel söylenmiş değil, anlamı açık, doğruluğunda şüphe olmayan, gerçekleri açıklayan, müminlere doğru yolu gösteren ve müjde veren ilâhî sözlerdir. 3. âyette müslümanlar, Medine döneminde hükümleri ayrıntılı olarak belirlenen ve İslâm’ın temellerinden birini oluşturan zekât vecîbesine hazırlanmaktadır, o sırada daha çok gönüllü malî ödemeler şeklinde gerçekleşen bu davranış övülmektedir (zekâtın farz kılınması konusunda bilgi için bk. Tevbe
9:60, 103).
Onlar namazı kılar, zekatı verir ve ahirete de kesin bir şekilde inanırlar.
Benzer mesajlar: Bakara
2:2-5; Enfâl
8:2-4; Lokmân
31:1-5.
Onlar ki namazı kılarlar, zekâtı verirler ve âhirete de kesin olarak inanırlar.
Onlar, salâtı ikame ederler, zekâtı verirler.¹Onlar, ahirete kesin olarak inanırlar.
1- “Salatı ikame etmek, Zekâtı vermek” terkibi, ibadete layık yegâne ilah olarak Allah'a inanmak; kulluğu, Allah'a yönelmeyi, dua ve ibadeti şirkten arındırılmış bir bilinçle ve arınmış, temizlenmiş arı duru hale gelmiş bir benlikle yapmak; yardımlaşmayı, destek olmayı canlı ve diri tutmak demektir. Zekât sözcüğü birçok ayette daha temiz, daha iyi, arınmak, temizlenmek, aklanmak, yüceltmek anlamında kullanılmıştır. (Örneğin
2:151;
3:77;
4:49;
9:103;
19:13;
20:76;
24:21;
35:18;
53:32;
62:2;
80:3;
91:9)
Ki onlar, namazı dosdoğru kılıp (ikame edenler), zekâtı verenler ve onlar, ahirete kesin bilgiyle iman edenlerdir.
O inananlara ki namazlarını kılarlar, zekatlarını verirler ve onlardır ahirete adamakıllı inananlar.
O mü'minler ki, namazlarına devamlı ve duyarlıdırlar, zekatlarını da verirler, ahirete de adamakıllı olarak inanırlar.
Mü'minler, namazı erkanına, şartlarına, vaktine riayet ederek âşikâre kılanlar, vicdanlarını, servetlerini, sosyal bünyelerini arındıran, berekete vesile olan zekâtı verenler, özellikle âhiretin varlığını delilleriyle, gerekçeleriyle bilerek kesinlikle inananlardır.
Onlar namazı kılarlar, zekatı verirler ve onlar ahirete kesin inanırlar.
Ki onlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve onlar, ahirete kesin bilgiyle iman ederler.
O müminler ki, namazı gereği üzere kılarlar, zekâtı verirler; âhireti ancak bunlar hakkıyla tasdik ederler.
O inananlar ki, namazı tam kılarlar, zekâtı verirler ve onlar ahiret hayatına kesin olarak inanırlar.
Onlar, namazların kılarlar, zekâtların verirler, ahrete de yakından inan ederler
Onlar ki, namazı özenerek ikame ederler, zekâtı verirler ve ahirete gönülden inanırlar.
2,3. Bunlar, namaz kılan, zekat veren ve ahirete de kesin olarak inanan müminlere doğruluk rehberi ve müjdedir.
2, 3. Namazı kılan, zekâtı veren ve ahirete de kesin olarak iman eden müminler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir.
Onlar ki namazı gözetirler, zekatı verirler ve ahiret konusunda da kuşkuları yoktur.
Ki o (müminler) namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve ahirete de kesin olarak iman ederler.
Ki namazı dürüst kılarlar ve zekâtı verirler, Âhırette de onlar yakîn edinirler
(öyle mü'minler) ki namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler. Onlar âhirete kat'î kanaat edinenlerin de ta kendileridir.
(O mü'minler) o kimselerdir ki namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve onlar âhirete gerçekten kat'î olarak inanırlar.
O İnananlar, namazlarını kılarlar, zekâtlarını verirler ve ahiret gününe de en ufak bir tereddütleri ve şüpheleri olmadan inanırlar.
2, 3. Namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, âhireti de yakinen bilen mü/minleri doğru yola götürür, Cennet ile müjdeler.
Onlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve onlar, ahirete yakin edenlerdir.
O inananlar ki, namazlarını tam bir duyarlılıkla ve düzenli olarak kılarlar, ekonomik ve sosyal kulluğun özel bir örneği olan zekâtı hak sahiplerine verirler ve ilâhî mahkemenin kurulacağı öte dünyanın varlığına tüm kalpleriyle inanırlar.
Namaz’ı kılan, Zekât’ı veren, Âhiret’e kesin inananlara!
O (Mü’minler) âhirete gönülden inanarak namazı dosdoğru ve devamlı kılar ve zekâtı verirler.1
1 Demek ki, îmandan sonra âhirete gönülden inanarak bu iki ibâdeti de kesinlikle yerine getirmek gerekmektedir. Namazı ve zekâtı kaybedenler bu müjdeyi de kaybetmiş olurlar. Hz. Ebû Bekir, bunları yerine getirmeyenlerle bu yüzden savaşmıştır. Aynı âyet için Bk. (Lokman: 4)
o inananlar ki, salâtta devamlı ve duyarlıdırlar, arınmak için verirler 3 ve ahirete de yürekten inanırlar!
Onlar ki, namazı hakkıyla kılarlar, zekâtı verirler ve ahirete de şeksiz şüphesiz inanırlar. 2/238, 6/92, 2/267, 9/60
Onlar ki, namazı hakkını vererek kılarlar, arınıp yücelmek için ödenmesi gereken bedeli öderler;[3278] zira onlar, âhirete gönlü yatarak inananların ta kendisidirler.[3279]
[3278] Lafzen “zekâtı verirler”. Taberî bu ibâreye alternatif bir anlam olarak “günah kirinden kendilerini arındırırlar” mânasını verir. Çevirimizin gerekçesi için bkz:
7:156, not 116. Mekkî olan bu âyet, çok daha sonra ölçü ve kuralları belirlenmiş bir ibadete dönüşecek olan “zekât”ı ifade etmekten çok, Hâkka 34, Fecr 18, Mâ’ûn 3,7 gibi âyetlerde dile getirilen inkârcı mantığın zıddını ifade etmektedir.
[3279] Îmân kalbin yönelişi, îkân yöneldiği şeyden kalbin mutmain olmasıdır. Kelimenin türetildiği yakîn, bilginin marifeti de aşıp fehme ulaşması ve artık insanın iç dünyasında karar kılması halidir (Râğıb).
Öyle (mü'min) kimseler ki namazı doğruca kılarlar ve zekâtı verirler ve onlar ahirete de (evet onlar) kat'i surette inanırlar.
O müminler ki namazı hakkıyla ifa eder, zekâtı verir ve âhirete kesin olarak iman ederler.
Onlar ki namazı kılarlar, zekatı verirler ve ahirete de kesin olarak inanırlar.
Namazı tam kılan ve zekâtı veren müminler için müjdeler içerir. Onlar Ahirete de içten inanırlar.
Onlar, namazı kılarlar, zekatı verirler ve ahirete de kesin olarak inanırlar.
O mü'minler ki, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler. Onlar âhirete de kesin şekilde inanmışlardır.
O müminler ki, namazı/duayı yerine getirirler, zekâtı verirler. Ve âhirete tam bir biçimde inananlar da onlardır.
anlar kim ŧurururlar namāzı daħı virürler zekātı daħı anlar āħirete anlar gümānsuz olurlar.
durġururlar namāzı ve virürler zekātı. daḫı anlar āḫirete şeksüz inanurlar.
O kəslər ki, (vaxtlı-vaxtında, lazımınca) namaz aılır, zəkat verir və axirətə möhkəm inanırlar.
Who establish worship and pay the poor due and are sure of the Hereafter.
Those who establish regular prayers and give in regular charity, and also have (full) assurance of the hereafter.