

İmam Buhari'nin burada İbn Abbas'tan naklettiği İbn Sayyad ile ilgili olarak zikrettiği ve bir çocuğa İslam'ın nasıl anlatılacağını/bir çocuğun İslam'a nasıl davet edileceğini anlatan bu rivayet daha önce Kitabü'l-cenaiz bölümünde çocuğun İslam'a davet edilip edilemeyeceği ile ilgili olarak nakledilmiştir. İmam Buhariinin kullandığı başlıklar Hz. Nebi'in (s.a.v.) İbn Sayyad'a: "Benim Allah'ın Resulü olduğuma şehadet eder misin?" şeklindeki sorusundan esinlenilerek konmuştur. Zira İbn Sayyad bu talep kendisine arz edildiği zaman henüz ergenlik çağına girmemiştir. Bu da ergenlik çağına girmemiş küçüklerin İslam'a çağırılabileceğini, onların bu teklifi kabul edip İslam'ı seçmelerinin sahih olduğunu ve İslam'a girdiklerini söylemeleri halinde bu sözlerinin kabul edileceğini gösterir. Zira tüm bu hükümler geçerli olmasaydı onları İslam'a çağırmak anlamsız olurdu.
İbn Sayyad'ın kendisine arz edilen bu talebe, "Senin şu ümmı topluluğun Nebii olduğuna şehadet ederim demesi" Yahudilerin genel bir inancına işaret etmektedir. Bu da onların Resulullah'ın (s.a.v.) Nebi olarak gönderildiğini itiraf ettikleri halde bu Nebiliğin sadece Arap toplumuna has olduğuna inandıklarını göstermektedir. Onların bu iddialarının ne kadar çürük olduğu apaçıktır. Çünkü bir kimsenin Nebi olduğuna inanıldıktan sonra onun Allah hakkında yalan söyleyebileceğini kabul etmek kesinlikle mümkün değildir. İşte Hz. Nebi (s.a.v.) kendisinin hem Arap toplumuna hem de diğer bütün insanlara Allah'ın Resulü olarak gönderildiğini iddia 'ediyorsa doğru söylediği kesindir. Dolayısıyla kendisine inanmak zorunludur.
Hz. Nebi'in (s.a.v.): "Ben Allah'a ve O'nun gönderdiği Nebilere iman ederim" şeklindeki sözü Ebu Said tarafından nakledilen bir rivayette şöyle zikredilmiştir: "Ben Allah'a, meleklerine, kitaplarına, Nebilerine ve ahiret gününe iman ederim." Zeyn İbnü'l-Müneyyir şunları kaydeder: "İbn Sayyad, hakkında ciddı uyarılar yapılan ve kendisinden koru nu lması istenen Deccal olmadığı için Resulullah (s.a.v.) tarafından İslam'a davet edilmiştir."
Fakat bana kalırsa İbn Sayyad'ın Deccal olmadığı hakkında araştırma yapılmadan önce kesin olarak anlaşılmış değildir. Zira rivayetler İbn Sayyad'ın durumunun henüz net bir şekilde ortaya çıkmadığını göstermektedir. Zaten bu yüzden Hz. Nebi (s.a.v.) onun Deccal olup olmadığını ortaya koymak maksadıyla araştırmaya gitmiştir. Buna göre İbn Sayyad Resulullah'ın (s.a.v.) davetini kabul edip İslam'a girerse Deccal olmadığı ortaya çıkacak eğer kabul etmezse durumu kapalılığını koruyacaktır. Ya da Resul-i Ekrem'in (s.a.v.) onu konuşturmaktaki amacı onun uydurduğu yalanların sahte bir Nebilik iddiasından öteye geçmediğini göstermektir. İşte Resulullah'ın (s.a.v.) maksadı böyle bir düşünce olduğu için ona genel ve ılımlı bir cevap vermiştir: "Ben Allah'a ve O'nun gönderdiği Nebilere iman ederim."
Kurtubi konu hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır: "İbn Sayyad kahinler gibi hareket ediyor, onlarla aynı yolu izliyordu. Buna göre kehanet yoluyla verdiği haberler bazen doğru çıkıyor bazen de yalan olduğu anlaşılıyordu. İşte onun bu durumu yaygın bir şekilde bilindiği için hakkında hiçbir vahiy inmemiştir. Resulullah (s.a.v.) de rivayette anlatıldığı şekilde hareket ederek onun durumunu öğrenmek ve kendisini sınamak istemiştir. Zaten Hz. Nebi'in (s.a.v.) İbn Sayyad'ın yanına gitmesinin temel nedeni de budur.
Ahmed İbn Hanbel'in naklettiği bir rivayette Cabir şöyle demiştir: "Bir Yahudi kadın bir gözüne perde inmiş diğer gözü de patlak ve belerik olan bir çocuk doğurdu. Resul-i Ekrem (s.a.v.) de onun Deccal olabileceğini düşündü." Tirmizi'nin Ebu Bekre'den merfu olarak naklettiği bir rivayette Hz. Nebi (s.a.v.): "Deccal'in annesi ve babasının otuz yıl boyunca hiç çocukları olmayacak. Daha sonra ise çok hayırsız, yararı neredeyse hiç olmayan şirret bir çocukları olacak" deyip Deccal'in annesinin ve babasının özelliklerini şöyle anlattı: "Babası çok uzun, iri yarı, şişman ve karga burunlu biridir. Annesi de babası gibi iri yarı ve kocaman elleri olan bir kadındır."
İşte o günlerde bu özelliklere uyan bir çocuk doğdu. Bunun üzerine ben Zübeyr İbnü'l-Avvam ile birlikte İbn Sayyad'ın annesini ve babasını görmeye gittim. Bunlar Hz. Nebi'in (s.a.v.) söylediği özelliklere tam olarak uyuyorlardı." Ahmed ve Bezzar'ın Ebu Zer'den naklettikleri rivayet ise şöyledir: "Resul-i Ekrem (s.a.v.) Ebu Zer'i İbn Sayyad'ın annesine göndermiş ve ona: "Bu çocuğu karnında ne kadar taşıdın?" diye sormasını istemişti. Ebu Zer kadına bunu sormuş ve kadın: "Onu on iki ay karnımda taşıdım. Doğduğunda adeta bir aylık bir çocuk gibi çığlık attı."
İşte Resulullah'ın (s.a.v.) İbn Sayyad'ın durumunu öğrenmek için rivayette anlatıldığı gibi hareket etmesinin temel sebebi de budur. İbn Sayyad'ın "Bana bazen doğru bazen yanlış bilgiler geliyor" şeklindeki cevabı Tirmizi'nin Cabir'den naklettiği rivayette şöyle geçmektedir: "Bazen doğru (hak) bazen de yanlış (batıl) olan şeyler görüyorum. Ayrıca arşın su üzerinde olduğunu görüyorum." Tirmizi'nin Ebu Said'den rivayeti ise şöyledir: "Ben bazen doğru kimseleri bazen de yanlış bilgiler görüyorum." Ahmed İbn Hanbel ise onun cevabını şöyle nakletmiştir: "Arşın deniz üzerinde olduğunu ve etrafında büyük balıklar bulunduğunu görüyorum."
Hz. Nebi (s.a.v.) onun karmakarışık bilgilere ulaştığını söyledikten sonra Ahmed İbn Hanbel'in Ebü't-Tufeyl'den naklettiği rivayette: "Bunun şerrinden Allah'a sığının!" buyurmuştur. İbn Sayyad, aslında Hz. Nebi'in (s.a.v.) aklından geçirdiği kelime olarak "Duman (......)" demek istediği halde "ed-Duh ......." diyebilmiştir. Ahmed'in Abdürrezzak'tan naklettiği rivayette Resulullah (s.a.v.) zihninde tuttuğu ifadeyi açıklamıştır: "Ben İbn Sayyad için aklımdan şu ifadeyi tutmuştum: "O gün gökyüzü apaçık bir duman ....... getirir." Fakat İbn Sayyad'ın "ed-Duh ...." diye bu soruya cevap vermesi hakkında şu açıklama yapılmıştır: "ıbn Sayyad o sırada büyük bir korkuya ve dehşete kapıldığı için söz konusu kelimenin tamamını değil sadece bir kısmını söyleyebilmiştir."
Zaten Hz. Nebi (s.a.v.) de bu yüzden: "Bunun daha ötesine gidemeyeceksin" demiştir. Bu sözü ile onun da diğer kahinler gibi şeytanlardan aldığı bilgilere dayanarak yalan yanlış haberler verdiğine ve kimi zaman bu haberlerin doğru olduğuna işaret etmiştir. Resulullah'ın (s.a.v.) İbn Sayyad'a adi bir yalancı olduğunu söylemesinin sebebi şudur: Hz. Nebi (s.a.v.) bu şekilde ashabına onun her şeyi karıştırdığını, doğru ile yanlışı birbirinden ayıramadığını göstermek istemiştir. Böylece henüz Müslüman olmuş ve İslam'ı tam olarak özümseyememiş kimselerin ona inanmalarını önlemiştir.
Cabir'den nakledilen bir rivayette Hz. Nebi (s.a.v.), Deccal'in hakkından Hz. İsa'nın geleceğini söyleyerek şöyle buyurmuştur: "Sen onun hakkından gelecek kişi değilsin. Onun icabına bakacak olan İsa İbn Meryem'dir." "Şayet bu o (Deccal) değilse bu durumda senin onu öldürmekle elde edeceğin hiçbir fayda yoktur." Hattabi şöyle demiştir: "Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Nebilik iddiasında bulunduğu halde İbn Sayyad'ın öldürülmesine müsaade etmemiştir. Çünkü İbn Sayyad o sırada ergenlik çağına girmiş değildir ve Yahudilerle yapılan anlaşma kapsamına giren fertlerden birisidir." Bana göre bu açıklamalardan ikincisi daha doğrudur.
Hadisten Çıkarılan Dersler 1. Devlet başkanı kargaşaya yol açacağından endişe duyduğu gelişmeleri önceden görüp müdahale etmeli ve gerekli araştırmaları yapmalıdır. 2. Batıl ve doğru olmayan iddialarda bulunan kimselerin yalanını ortaya çıkarmak ve ona bu amaçla bazı sorular sormak mümkündür. 3. Şüpheleri yaymaya çalışan ve insanların zihinlerini karıştıran kimseler hakkında istihbarat bilgileri toplanabilir, ajanlar / casuslar vasıtasıyla düşünceleri öğrenilebilir.
4. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem kendisine vahiy gelmeyen konularda ictihad ederdi. باب: قول النبي صلى الله عليه وسلم لليهود: (أسلموا تسلموا). 179. NEBİ S.A.V. YAHUDİLERE: "MÜSLÜMAN OLUN KURTULUN" DEMİŞTİR قاله المقبري عن أبي هريرة. el-Makburi bunu Ebeı Hureyre r.a.'den nakletmiştir. 180. DARU'L-HARB’TE İSLAM'I KABUL EDENLERİN YAŞADIKLARI YERDEKİ MALLARI VE ARAZİLERİ YİNE KENDİLERİNİNDİR حدثنا محمود: أخبرنا عبد الرزاق: أخبرنا معمر، عن الزهري، عن علي بن حسين، عن عمرو بن عثمان بن عفان، عن أسامة بن زيد قال: قلت: يا رسول الله، أين تنزل غدا؟ في حجته، قال: (وهل ترك لنا عقيل منزلا).
ثم قال: (نحن نازلون غدا بخيف بني كنانة المحصب، حيث قاسمت قريش على الكفر). وذلك أن بني كنانة حالفت قريشا على بني هاشم: أن لا يبايعوهم ولا يؤووهم. قال الزهري: والخيف: الوادي. İmam Buhari kullandığı bu başlık ile bazı Hanefilerin şu görüşünü kabul etmediğine işaret etmiştir: "Düşman ülkesi vatandaşı olan bir gayri müslim Müslüman olduğu halde bu ülkede yaşamaya devam ederse ve Müslümanlar daha sonra bu toprakları fethederse bu kişi gayr-i menkuller dışındaki bütün mallarının sahibi kabul edilir. Gayr-i menkul mallar ise fey hükümlerine tabi olarak Müslümanların olur." İmam Ebu Yusuf - Hanefi mezhebine mensup olduğu halde - bu konuda alimlerin çoğunluğu gibi düşünür ve yukarıdaki görüşe katılmaz.
İmam Buhari’nin kullandığı bu başlık, Ahmed İbn Hanbel'in Sahr İbnü'I-Ayle el-Becelı'den nakledilen şu rivayetle de örtüşmektedir: "Benı Süleym kabilesinden bir topluluk arazilerini bırakıp kaçmıştı. Ben de bu toprakları ele geçirdim. Daha sonra bunlar Müslüman oldular ve Resulullah'a (s.a.v.) durumlarını arz edip beni dava ettiler. Hz. Nebi (s.a.v.) de daha önce onlara ait olan bu malların iade edilmesine karar verdi ve şöyle buyurdu: "Bir kimse Müslüman olursa sahip olduğu topraklar ve mallar konusunda herkesten fazla hak sahibidir."
Bu konu başlığı altında nakledilen Usame İbn Zeyd hadisi daha önce ayrıntılarıyla açıklanmıştır. (bkz.hac, Bab, 44) Bu rivayet zaten başlıkta ifade edilen hükmü de içermektedir. Ancak bu hüküm Mekke’nin savaşla fethedildiği (anveten) düşüncesine dayanmaktadır. Bununla birlikte Şafiilerde meşhur olan görüş Mekke'nin sulh / anlaşma yoluyla fethedildiği yönündedir.
Allah izin verirse bu konudaki ayrıntılı açıklamalar Kitabü'l-meğazl'de Mekke'nin fethinin anlatıldığı ilgili bölümde gelecektir. "Müslümanların bedduasından sakının" ifadesi İsmam, Darekutnı ve Ebu Nuaym rivayetlerinde "Jv1azlumun duasından sakının" şeklinde farklı bir ibare ile geçmektedir. Hz. Ömer burada Abdurrahman İbn Avf ile Osman İbn Affan'ı özellikle zikretmiş ve örnek vermiştir. -Çünkü bunlar sahabenin zenginleri arasındadır. Bu ifade onların sürülerinin devlete ait meralarda hiçbir zaman otlatılamayacağ1 anlamına gelmemektedir. Burada Hz. Ömer hayvanları az olan sürü sahipleri ile çok olan sürü sahiplerine ait hayvanların meralara toplu olarak sığmaması veya meraların yetersiz kalması durumunda küçük sürülerin tercih edileceğini vurgulamıştır. Bu yüzden görevlendirdiği kişiyi özellikle uyarmış ve bu iki sahabenin sürülerini tercih edip diğerlerini mağdur etmemesini öğütlemiştir. Zaten niçin böyle bir hüküm verdiğini de açıklamıştır. Bu gerekçeyi de şöyle özetlemek mümkündür: "Bu küçük sürü sahiplerinin hayvanlarını meralara sokmalarına ve otlatmalarına engelolunursa hayvanlar açlıktan telef olabilir. Bu ise onların telef olan hayvanlarının tazmin edilmesi anlamına gelir. Bu küçük sürü sahiplerinin ihtiyaçlarını gidermek ve hayvanlarının tazminat bedellerini altın ve gümüş ile ödemek ise kimi zaman daha önemli işler için gerekli olan harcamaları aksatabilir."
el-Mühelleb konu hakkında şu değerlendirmeleri yapmıştır: "Hz. Ömer'in böyle bir karar vermesinin sebebi şudur: Medıneliler barış yoluyla teslim olup İslam'ı kabul etmişlerdi. Bu yüzden malları kendilerine bırakıldı. Zaten Hz. Nebi (s.a.v.) de bu yüzden Neccar oğullarının arazisi üzerine mescidini yapmak istediğinde bu toprakları almak için pazarlık yapmıştı. Alimler şu konuda görüş birliği içindedir; Kendileriyle barış yapılan bir ülke halkı Müslüman olursa malları üzerinde herkesten fazla hak sahibidir ve mallarının sahibi yine kendisidir. Buna karşılık kendileriyle savaşılan ve Müslümanların zaferi sonrasında Müslüman olan kimselerin toprakları / arazileri fey hükümlerine tabi olarak Müslümanlara verilir. Çünkü savaşan ve direnen düşmanların toprakları üzerinde mağlup edilmeleri herhangi bir savaşta mağlup edilip menkul mallarının ele geçirilmesi gibi değerlendirilir. Halbuki barış yoluyla teslim olup İslam'ı kabul edenlerin durumu bunlardan farklıdır."
Ancak el-Mühelleb'in alimler arasında görüş birliği bulunduğunu söylemesi konu başında yaptığımız açıklamadan da anlaşılacağı gibi tartışmaya açıktır. Zaten el-Mühelleb ve ondan sonra gelenler arazilerle ilgili hükümleri belirlerken Medıne topraklarının durumunu göz önünde bulundurarak hareket etmişlerdir. Medıneliler ise kendi mülkiyetleri altında bulunan toprakları üzerinde Müslüman olmuşlardır. Halbuki Hz. Ömer'in uygulamasında söz konusu olan durum bu değildir. O herhangi birisinin bakımı olmaksızın kendiliğinden ot biten bazı ölü arazileri ihya edip zekat develeri ve savaş atları için mera alanı olarak belirlemiştir. Küçük sürü sahiplerine ise imkan tanıyarak hayvanlarını bu meralarda otlatmaları için izin vermiştir. Bu bakımdan karşı görüş sahiplerinin Hz. Ömer'den nakledilen bu rivayeti kendi görüşleri için delilolarak kullanmaları uygun değildir.
Hz. Ömer "Allah yolunda savaş için kullanacağım hayvanları koruma ve besleme endişesi olmasaydı" derken savaşa gidebilmek için imkanı olmayan kimselere verilmek üzere beslenen develere işaret etmiştir. İmam Malik'ten nakledildiğine göre Hz. Ömer zamanında bu meralarda beslenen deve, at ve diğer hayvanların sayısı kırk bine ulaşmıştır. Bu rivayet Hz. Ömer'in ne kadar ileri görüşlü olduğunu göstermektedir. O halkının durumunu bütün yönleriyle değerlendirip Müslümanlar için en uygun çözümü bularak bunu göstermiştir.

Zincir sözün kaynağından musannife doğru sıralanmıştır: 1 = sözü söyleyen/ilk aktaran, sonrakiler onu sırayla nakledenler, en altta eseri derleyen Buhârî. Râviye tıklayınca aynı râvinin geçtiği tüm hadisler listelenir; parantezdeki sayı râvinin sitedeki hadis kitaplarında geçtiği hadis sayısıdır.