

"Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in, Berire'nin kocası hakkında" tekrar kocasının niki!!hına dönmesi için Beri're nezdinde "şefaatte (iltimasta) bulunması." "Bu bana bir emir mi?" Yerine getirmekle yükümlü olduğum bir emir mi veriyorsun? "Allah Rasulü: Hayır, ben Sadece şefaatte bulunuyorum." Yani ben bunu kesin bir emir olmak üzere söylemiyorum, şefaatte (iltimas) bulunmak üzere söylüyorum, demektir.
"Benim ona ihtiyacım yok." Sen bana bunu uymak zorunda olduğum bir emir olarak vermediğine göre, ben de ona dönmeyi tercih etmiyorum. 17. BAB حدثنا عبد الله بن رجاء: أخبرنا شعبة، عن الحكم، عن إبراهيم، عن الأسود: أن عائشة أرادت أن تشتري بريرة، فأبى مواليها إلا أن يشترطوا الولاء، فذكرت ذلك للنبي صلى الله عليه وسلم، فقال: (اشتريها وأعتقيها، فإنما الولاء لمن أعتق). وأتي النبي صلى الله عليه وسلم بلحم، فقيل: إن هذا ما تصدق به على بريرة، فقال: (هو لها صدقة ولنا هدية).
حدثنا أدم: حدثنا شعبة، وزاد: فخيرت من زوجها. Berıre kıssasından pek çok sonuç çıkmaktadır. Bunların bir kısmı Mescidler, bir kısmı Zekat bölümünde, çoğunluğu da !tk (köle azadı) bölümünde geçmiş bulunmaktadır. Berire Kıssasından Çıkartılan Diğer Sonuçlar 1- Kitabın (Kur'an-ı Kerim'in) hükmünü takrir etmek üzere sünnetle de mükatebe yapmanın (kölelerle belli bir bedel karşılığında azad edilmeleri için yazışmanın) caiz olduğu anlaşılmaktadır.
2- Mükatebe yapmış olan bir kölenin, hürriyetini elde etmesi için kendisini azad etmek için satın alacak kimseden dilencilik yapmak suretiyle dahi olsa kazanç sağlamak için çalışıp çabalaması caizdir. İsterse böyle bir yol efendisine zarar verecek olsun. Çünkü şeriat koyucu, köleleri hürriyetlerine kavuşturmayı arzu eder. 3- Muamelatla fasid şartlar batıl, meşru' şartlar sahihtir.
Çünkü Rasulullah sallallı1hu aleyhi ve sellem'in: "Allah'ın Kitabında bulunmayan her bir şart batıldır" buyruğundan bu anlaşılmaktadır. Buna dair geniş açıklamalar Şartlar bölümünde (2735.hadiste) geçmiş bulunmaktadır. 4- Kölesini satarken kölenin kendisine hizmetini istisnaeden kimsenin koştuğu bu şart sahih değildir, fasid bir şart ileri süren kimse de haram olduğunu bilip, üzerinde ısrar etmesi hali müstesna cezalandırılmayı hak etmez.
5- Kitabet akdi yapmış kölenin efendisi, onu kitabet malını kazanmak için çalışıp uğraşmaktan alıkoyamaz. Hizmet hakkı sabit olmakla birlikte bu böyledir. 6- Önemli bir husus hakkında hutbe vermek, hutbe verirken de ayakta konuşmak meşrudur. Söze öncelikle hamd ve sena ile de başlanır. Sözkonusu edilmesi gerekli görülen konuya başlanacağı vakit de "emma ba'du" demek de meşrudur.
7- Tepki gösterilmesi, reddedilmesi gereken bir iş yapan bir kimsenin muayyen olarak sözkonusu edilmemesi müstehaptır. 8- Konuşurken seci' yapmak mekruh değildir. Ancak bunu yapma maksadını gütme ve buna kendisini zorlama hali müstesnadır. 9- Yemin etmenin vacip olmadığı hallerde -özellikle herhangi bir işi işlemekteki kararlılığı bildirmek için- yemin etmek caizdir ve lağv yemininde keffaret yoktur.
10- Kadın, azad ettiği takdirde vela hakkına sahip olur. 11- Kafir, azad ettiği müslümanın vela hakkını -müslüman akrabasına mirasçı olamasa dahi- miras olarak alır. 12- Vela satılmaz, hibe de edilmez. Buna dair açıklamalar daha önce !tk bölümünde ayrı bir başlıkta ele alınmıştır. (Bk. 2535.hadis) 13- Daha önce geçen açıklamalar çerçevesinde cariye hürriyetine kavuşturulduğu takdirde, kocasının nikahı altında kalmak ya da ayrılmak hususunda muhayyerdir. Onun bu muhayyerliği de derhal gerçekleşir. Çünkü bu hadisin rivayet yollarından birisinde şöyle denilmektedir: "Berıre hürriyetine kavuştu. Bunun üzerine (Nebi) onu çağırdı ve onu seçmekte serbest bırakınca, o da kendisini seçti."
14- Cariye azad edildikten sonra kocasının kendisi ile cima'' etmesine imkan verdiği takdirde muhayyerlik hakkının düşeceğini fukaha ittifakla kabul etmişlerdir. Bu görüşte olanlar bunun rivayet yollarından birisindeki ifadelere delil olarak sarılmışlardır. Sözkonusu bu rivayet Ebu Davud'da, İbn İshak yoluyla Aişe'den çeşitli senedlerle gelmiş bulunmaktadır.
Buna göre Berıre azad edildi deyip, hadisin geri kalan bölümü zikredilmekte, sonunda da: "Eğer kocan sana yaklaşacak olursa muhayyerliğin kalmaz" denilmektedir. Malik de sahih bir sened ile Hafsa'dan bu doğrultuda fetva verdiğini rivayet etmiş bulunmaktadır. Said İbn Mansur da İbn Ömer'den buna benzer bir rivayet nakletmiştir. İbn Abdilberr der ki: Ben bu hususta ashab-ı kiram'dan onlara muhalefet eden bir kimse olduğunu bilmiyorum. Ayrıca tabiinden, bir topluluk da bu görüşü dile getirmiştir ki fukaha-i seb'a bunlardandır.
14- Hürriyet hususunda denkliğe itibar olunur. 15- Velisi bulunmayan kadının rızası ile denklik ortadan kalkar. 16- Hanımını muhayyer bırakıp da hanımı kendisinden ayrılmayı seçerse bu muhayyerlik gerçekleşir ve aralarındaki nikah fesh olur. Daha önce geçmiş bulunmaktadır. Eğer onunla beraber kalmayı seçecek olursa talak sayısında da bir eksilme olmaz. 17- Sadaka mutlak olarak Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellemle haramdır; ama sadakanın haramlığı hususunda eşleri ve azadlıları gibi onun hükmünde olan kimselere bu sadakadan bir şeyler bağışlamak caizdir. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zevcelerinin mevlalarına (hürriyete kavuşturdukları ve vela hakkına sahip bulundukları kölelerine) ise sadaka -eşlerine haram olsa dahi- haram değildir.
18- Zengin bir kimsefakire verdiği sadakadan kendisine hediye verecek olursa yemesi caizdir. Satış yoluyla ise öncelikle caiz olur. 19- Zenginin fakirden hediye kabul etmesi caizdir. 20- Hüküm itibariyle sadaka ile hediye birbirinden farklıdır. 21- Kadının, kocasının evine kendisinin sahip olmadığı bir şeyi bilgisi dışında sokması caizdir. 22- him, edep, bir hükme dair bir açıklama, bir şüphenin ortadan kaldırılması gibi, bir faydanın elde edilebileceği hususlar hakkında soru sormak müstehaptır, bazı hallerde vacip de olabilir.
23- Mal hakkında herhangi bir şüphenin bulunmaması halinde kişinin eline geçen malın aslına dair soru sorması da, Müslümanlararasında kesilmesi halinde kesilmiş hayvan hakkında soru sorması da vacip değildir. 24- Kendisine az miktarda sadaka verilen bir kimse bundan dolayı rahatsız olmaz, onu küçümsemez. 25- Kadın yapacağı tasarruflar hususunda kocası ile danışır.
26- Alim bir kimseye dinı hususlara dair soru sorulur, alim de -soru sormasa . dahi- ilim elde etmek için uğraştığını gördüğü kimseye hükmü bildirir. 27 - Vacip olmayan hususlarda görüş belirten kimsenin kendi görüşüne muhalefet etmesi caizdir. 28- Zarar ve bağlayıcılığın sözkonusu olmayacağı hallerde hakim'in hasma yumuşak davranılması hususunda iltimasta bulunması müstehabtır.
Bununla birlikte iltimasta bulunanın değeri büyük olsa dahi bu görüşe muhalefet eden kimseler kınanmaz, onlara kızılmaz. 29- Kendisi için şefaat olunacak (iltimasta bulunulacak) kimsenin isteği olmadan önce şefaatte bulunmak caizdir. Çünkü Muğıs'in, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den kendisine şefaat etmesini istediği nakledilmiş değildir. 30- mu'minin gönlünü sevindirmek, ferahlandırmak müstehaptır.
31- Şefaatte bulunan kimseye iltiması kabulolunmasa dahi ecir verilir. 32- Bir kimse, Allah'ın ayetleri ve hükümleri hakkında ibretle düşünmesi için arkadaşının dikkatini çeker. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Abbas'a, Muğıs'in, Berıre'ye olan sevgisininhayret edilmesi gereken bir husus olduğunu söylemiştir .. 33- Şeyh Muhammed İbn Ebi Cemra -Allah onunla faydalandırmayı sürdürsün- şunları söylemektedir: Bu hadisten, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bütün bakışlarının uyanık bir kalp ve tefekkür amacına yönelik olduğu, adete uymayan her bir hususa hayret edilip ondan ibret alınması gerektiği de anlaşılmaktadır.
34- Berire'nin oldukça edepli olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Nebiin i1timasınl kabul etmediğini açıkça ifade etmemiş, sadece: "Ona ihtiyacım yok" demekle yetinmiştir. 35- İster eş olsunlar, isterse olmasınlar birbirlerinden nefret eden kişilerin arasını bulup düzeltmek müstehaptır. Eşlerin eğer çocukları varsa birbirlerine karşı saygının daha ileri olduğu da anlaşılmaktadır. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "o senin oğlunun babasıdır" diye buyurmuştur.
36- İltimasta bulunan kimsenin, iltimasını kabul etmesini istediği kişiye bunu kabul etmesini gerektirecek şeyleri sözkonusu etmesi, i1timasta bulunmanın gereklerinden ve ona iten sebeplerdendir. 37- Eşler arasındaki sevgi ve nefret dolayısıyla onlardan herhangi birisinin kınanması sözkonusu değildir. Çünkü bu, istek dışı olan bir şeydir. 38- Erkeğin eşine olan sevgisini açığa vurması utanılacak bir şey değildir. 39- Kadın kocasından nefret ediyorsa velisinin onunla birlikte kalmaya onu zorlama hakkı yoktur. Eğer kocasını seviyorsa velisinin de onları ayırmaya hakkı yoktur.
40- Erkeğin evlenmeyi ya da kendisine dönmesini ümit ettiği bir kadına meyil duyması caizdir. 41- Hakim'in hükmü, şeriatın hükmünü değiştirmez. Haramı helal kılmadığı gibi aksi de sözkonusu olmaz. 42- Güvenilir bir kimsenin haberi ile kölenin ve cariyenin haberi ve rivayetleri kabul edilir. 43- Köle ile nikahlı bir cariye azad edilip, kendisini seçecek (kocasından ayrılmayı tercih edecek) olursa iddeti üç kur'dur.
44- Eşlerden birisi diğerinden nefret ettiği halde o bunun farkına varmayabilir. Bununla birlikte Berire'nin, Muğis'e nefreti ile birlikte bu hususta Allah'ın hakkındaki hükmüne sabretmiş olması ve bu nefretinin gerektirdiği şekilde ona muamelede bulunmayarak Allah'ın kendisini kurtaracağı vakte kadar tahammül etmiş olması ihtimali de vardır. 10. CİLT BİTTİ.
KİTABU’TALAK’IN DEVAMI 12.CİLTTE KİTABU’T-TALAK EK SAYFA – 1837-2 باب: قول الله تعالى: {ولا تنكحوا المشركات حتى يؤمن ولأمة مؤمنة خير من مشركة ولو أعجبتكم} /البقرة: 221/. 18. YÜCE ALLAH'IN: "MÜŞRİK KADINLARI İMAN EDİNCEYE KADAR NİKAHLAMAYIN. MU'MİN BİR CARİYE MÜŞRİK BİR KADINDAN -O KADıN HOŞUNUZA GİTSE BİLE- ELBETTE DAHA HAYIRLIDIR." BUYRUĞU. (Bakara, 221) حدثنا قتيبة: حدثنا ليث، عن نافع: أن ابن عمر كان إذا سئل عن نكاح النصرانية واليهودية قال: إن الله حرم المشركات على المؤمنين، ولا أعلم من الإشراك شيئا أكبر من أن تقول المرأة: ربها عيسى، وهو عبد من عباد الله.
"Yüce Allah'ın: "Müşrik kadınları iman edinceye kadar nikahlamayın ... " buyruğu." Buharı'nin bu mesele ile ilgili olarak kesin hüküm vermemesinin sebebi, ona göre ayetin tevili ihtimalinin bulunması dolayısıyladır. Çoğunluğa göre ayet umumidir ve Maide suresindeki ayet ile tahsis edilmiştir. Seleften bazılarından rivayete göre buradaki müşrik kadınlardan maksat, putperest kadınlar ile Mecusilerdir. Bu görüşü İbnu'l-Münzir ve başkaları nakletmiştir.
Daha sonra musannıf bu başlıkta İbn Ömer'in Hıristiyan kadının nikahı ile ilgili sözünü ve onun: "Kadının Rabbinin İsa olduğunu söylemesinden daha büyük bir şirk olduğunu bilmiyorum" dediğini zikretmektedir. Bu ise onun Bakara suresindeki ayetin hükmünün genelliğinin devam ettiği kanaatinde olduğunu göstermektedir. Sanki o Maide suresindeki ayetin mensuh olduğu görüşünü benimsiyor gibidir. İbrahim el-Haı"bı de bunu kesin olarak ifade etmiştir. Cumhurun görüşüne göre ise Bakara ayetindeki umumi ifade Maide suresindeki ayet ile tahsis edilmiştir. Söz konusu ayet de: "Sizden önce kitap verilenlerden iffetli kadınlar da ... size helaldir." (Maide, 5) buyruğudur. Böylelikle bunlaı'ın dışındaki diğer müşrik kadınların nikahlanması, asılolan haramlık hükmü üzere devam etmektedir.
Şam'den bir başka görüşe göre Bakara ayetindeki um umi ifade ile Maide'deki ayetin hususi hükmü kastedilmiştir. İbn Abbas ise Bakara suresindeki ayetin Maide suresindeki ayet ile mensuh olduğunu mutlak olarak belirtmiştir. İbn Ömer'in bu görüşünün şaz olduğu da söylenmiştir. İbnu'l-Münzir der ki: İlkıerden bunu haram kılan bir kimsenin olduğu tespit edilmiş değildir.
Ama İbn Ebi Şeybe hasen bir sened ile Ata'nın Yahudi ve Hıristiyan kadınları nikahlamayı mekruh gördüğünü ve şunları söylediğini rivayet etmektedir: "Bu müsaade Müslüman hanımlar az iken verilmişti." Onun bu açıklamaları, mubahlığı kimi hallere ait özel bir durum olarak kabul ettiği hususunda açık bir ifadedir. Ebu Ubeyd der ki: Bugün Müslümanlar bu hususta ruhsat olduğu görüşündedir ve buna göre uygulama yapılmaktadır.
Ömer radıyallahu anh'dan, onun onları nikahlamayı haram kılmaksızın onlardan uzak durmayı emrettiği de rivayet edilmiştir. باب: نكاح من أسلم من المشركات وعدتهن. 19. İSLAM'A GİREN MÜŞRİK KADıNLAR VE ONLARIN İDDETİ حدثنا إبراهيم بن موسى: أخبرنا هشام، عن ابن جريج، وقال عطاء، عن ابن عباس: كان المشركون على منزلتين من النبي صلى الله عليه وسلم والمؤمنين: كانوا مشركي أهل حرب، يقاتلهم ويقاتلونه، ومشركي أهل عهد، لا يقاتلهم ولا يقاتلونه، وكان إذا هاجرت امرأة من أهل الحرب لم تخطب حتى تحيض وتطهر، فإذا طهرت حل لها النكاح، فإن هاجر زوجها قبل أن تنكح ردت إليه، وأن هاجر عبد منهم أو أمة فهما حران ولهما ما للمهاجرين، ثم ذكر من أهل العهد مثل حديث مجاهد: وأن هاجر عبد أو أمة للمشركين أهل عهد لم يردوا، وردت أثمانهم.
"Müşrik kadınlardan Müslüman olanlar ve onların iddetleri" yani bekleyecekleri iddetin miktarı, süresi. Cumhur böyle bir kadının hür kadın gibi iddet bekleyeceği görüşündedir. Ebu Hanife'den ise bir ay hali olmakla istibra etmesi yeterlidir, görüşü nakledilmiştir. "Ay hali olup, temizleninceye kadar ona evlenme teklifinde bulunulmazdı." Hanefiler bunun zahirinden alaşılan manayı delil kabul etmişlerdir. Cumhur ise onlara şöyle cevap vermektedir: Maksat üç defa ay hali olmasıdır. Çünkü böyle bir kadın Müslüman olup hicret etmek suretiyle -esir alınması halinin aksine- hür kadınlardan olur.
Hadisteki "eğer kocası onunla beraber hicret ederse" ifadesine gelince, bundan sonraki başlıkta buna dair açıklamalar gelecektir. "Eğer onlardan" yani harp ehlinden "bir köle hicret ederse ... " باب إذا أسلمت المشركة أو النصرانية تحت الذمي أو الحربي. 20. ZİMMİ YAHUT HARBİ ERKEĞİN NİKAHI ALTINDAKİ MÜŞRİK YA DA HIRİSTİYAN KADIN MÜSLÜMAN OLURSA HÜKÜM NE OLUR? وقال عبد الوارث، عن خالد، عن عكرمة، عن ابن عباس : إذا أسلمت النصرانية قبل زوجها بساعة حرمت عليه.
İbn Abbas'tan "Hıristiyan kadın kocasından bir an önce dahi Müslüman olursa ona haram olur" dediği rivayet edilmiştir. وقال داود، عن إبراهيم الصائغ: سئل عطاء: عن امرأة من أهل العهد أسلمت ثم أسلم زوجها في العدة، أهي امرأته؟ قال: لا، إلا أن تشاء هي بنكاح جديد وصداق. Davud, İbrahim es-Sfuğ'den naklen dedi ki: "Ata'ya ahdi olan zimmı bir kadın önce Müslüman olup, sonra iddeti içerisinde kocası İslam'a girerse onun karısı olarak kalmaya devam eder mi? diye soruldu. O: Hayır, ancak kendisi kabul ederse yeni bir nikah ve yeni bir mehir ile onunla evlenebilir, demiştir."
وقال مجاهد: إذا أسلم في العدة يتزوجها. Mücahid dedi ki: Kocası, iddet içerisinde İslam'a girerse, onunla evlenebilir. وقال الله تعالى: {لا هن حل لهم ولا هم يحلون لهن} /الممتحنة: 10/. Yüce Allah da: "Hem bu kadınlar o erkeklere helal değildir, hem de o erkekler bu kadınlara helal olmaz. "(Mumtahine, 10) diye buyurmuştur. وقال الحسن وقتادة: في مجوسيين أسلما، هما على نكاحهما، وإذا سبق أحدهما صاحبه وأبى الآخر بانت، لا سبيل له عليها.
el-Hasen ve Katade de Müslüman olan Mecusi karı-koca hakkında şöyle demişlerdir: "Nikahları üzere devam ederler. Onlardan biri diğerinden önce Müslüman olup, öteki kabul etmezse kadın ondan bain olur. Artık erkeğin kadına karşı izleyecek bir yolu kalmaz." وقال بن جريج: قلت لعطاء: امرأة من المشركين جاءت إلى المسلمين، أيعاوض زوجها منها، لقوله تعالى: {وأتوهم ما أنفقوا} /الممتحنة : 10/. قال: لا، إنما كان ذلك بين النبي صلى الله عليه وسلم وبين أهل العهد.
İbn Cüreyc dedi ki: "Ata'ya: Müşriklerden bir kadın Müslümanlara gelse, yüce Allah'ın: "O erkeklere de harcadıklarını verin."(Mumtehine, 10) buyruğu dolayısıyla kocasına onun mehrinin karşılığı verilir mi, diye sordum, o hayır, bu Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile antlaşma yaptığı kimseler arasındaki bir hükmün gereği idi, diye cevap verdi." وقال مجاهد: هذا كله في صلح بين النبي صلى الله عليه وسلم وبين قريش.
Mücahid dedi ki: "Bütün bunlar Nebi sallall.ihu a1eyhi vesellem ile Kureyşliler arasındaki bir barış antlaşması süresi içerisinde idi." حدثنا ابن بكير: حدثنا الليث، عن عقيل، عن ابن شهاب. وقال إبراهيم بن المنذر: حدثني ابن وهب: حدثني يونس: قال ابن شهاب: أخبرني عروة بن الزبير: أن عائشة رضي الله عنها، زوج النبي صلى الله عليه وسلم قالت: كانت المؤمنات إذا هاجرن إلى النبي صلى الله عليه وسلم، يمتحنهن بقول الله تعالى: {يا أيها الذين آمنوا إذا جاءكم المؤمنات مهاجرات فامتحنوهن} إلى آخر الآية. قالت عائشة: فمن اقر بهذا الشرط من المؤمنات فقد أقر بالمحنة، فكان رسول الله صلى الله عليه وسلم إذا أقررن بذلك من قولهن قال لهن رسول الله صلى الله عليه وسلم: (انطلقن فقد بايعتكن).
لا والله ما مست يد رسول الله صلى الله عليه وسلم يد امرأة قط، غير أنه بايعهن بالكلام، والله ما أخذ رسول الله صلى الله عليه وسلم على النساء إلا بما أمره الله، يقول لهن إذا أخذ عليهن: (قد بايعتكن) كلاما. "Zimmi yahut harbi bir erkeğin nikahı altındaki müşrik ya da Hıristiyan kadın Müslüman olursa." Başlıktan maksat, kadının kocasından önce İslam'a girmesinin hükmünü açıklamaktır. Kadının mücerred Müslüman olması dolayısıyla aralarında ayrılık mı gerçekleşir yoksa kadının muhayyerlik hakkı sabit mi olur yoksa iddet süresi içerisinde nikah bekletilir mi? Eğer İslam'a girerse nikah devam eder, değilse birbirlerinden ayrılmış mı olurlar?
Bu hususta bilinen görüş ayrılıkları vardır. Buhari'nin eğilimi ise ileride açıklayacağımız üzere mücerred Müslüman olmakla aralarında ayrılığın gerçekleşceği doğrultusundadır. "Hıristiyan kadın kocasından bir an (saat) önce dahi Müslüman olsa ona haram olur." Bu kendisi ile zifafa girilmiş olanı da, olmayanı da kapsayan genel bir hükümdür. Yahudi yahut Hıristiyan bir erkeğin nikahı altında bulunan Yahudi yahut Hıristiyan bir kadın hakkında Tahavı, Eyyub yoluyla İkrime'den,.o İbn Abbas'tan şöyle dediğini nakletmektedir: "Birbirlerinden ayrılırlar. (Çünkü) İslam hep üstündür ve ona üstün gelinmez." Senedi sahihtir.
"Ata" İbn Ebi Rebah'a antlaşmalı (zimmi)lerden Müslüman olan bir kadından sonra iddeti içerisinde kocası Müslüman olduğu takdirde o kadın onu;, karısı kalmaya devam eder mi, diye sorulunca, o hayır, kendisinin istemesi hali dışında yeni bir nikah ve mehir ile karısı ona dönebilir, demiştir." Bunu İbn Ebi Şeybe bir başka yoldan, Ata'dan bu manada mevsul olarak rivayet etmiştir. Bu rivayet de eşlerden birisinin Müslüman olması halinde birbirlerinden ayrılacaklarını ve iddetin bitmesinin beklenmeyeceğiniaçıkça ortaya koymaktadır.
"Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır. .. " Bu Buharl'nin önceki görüşü tercih ettiği hususunda açık bir ifadedir. Çünkü bu sözler Buharl'ye aittir ve onun Ata'nın bu başlıkta zikri geçen sözünü pekiştirmek içindir. Bununla birlikte bu görüş zahiri itibariyle bundan önceki başlıkta İbn Abbas'tan kaydetmiş olduğu rivayet ile çatışma halindedir. Orada: "Ay hali olup, temizleninceye kadar ona talip olunmaz" denilmektedir. Her iki rivayetin telif edilmesi mümkündür. Çünkü onun: "Ay hali olup temizleninceye kadar ona talip olunmaz" sözleriyle iddeti içerisinde kaldığı sürece kocasının da Müslüman olmasının bekleneceğini kastetmesi ihtimali bulunduğu gibi, aynı şekilde ona talip olmanın tehir edileceğini de kastetmesi ihtimal dahilindedir. Çünkü iddet bekleyen bir kadına talip olunmaz.
Bu ikinci ihtimale göre her iki haber arasında bir çelişki, bir çatışma kalmamış olur. Bu hususta İbn Abbas'ın ve Ata'nın görüşlerinin zahiri ne uygun olarak Tavus, es-Sevrı ve Kufe fakihleri de görüşlerini belirtmiş, Ebu Sevr de onlara bu hususta muvafakat ettiği gibi İbnu'l-Münzir de bu görüşü tercih etmiştir. Buharı de bu görüşe meyillidir. Kufeliler ile onlara uygun kanaat belirtenler, eğer karı koca birlikte Dar-ı İslam/da iseler, kocasına bu süre içerisinde Müslüman olmasının teklif edilmesi ve onun da bunu kabul etmemesinin şart olduğunu söylemişlerdir.
Katade, Malik, Şafii, Ahmed, İshak ve Ebu Ubeyd de Mücahid gibi söylemişlerdir. Şafii, Ebu Süfyan kıssasını delil gösterir. O -Meğazi'de geçtiği gibiMekke'nin fethedildiği sene Merru'z-Zahran'da Müslümanların Mekke'yi fethedecekleri günün gecesinde Müslüman olmuştu. O Mekke'ye girince karısı Ukbe'nin kızı Hind sakalından onu yakalayarak Müslüman olmasına tepki gösterince, o da karısına Müslüman olmasının uygun olacağını söylemiş, kendisi de ondan sonra Müslüman olmuş, fakat birbirlerinden ayrıldıklarına hüküm verilmediği gibi yeni bir akid de söz konusu edilmemiştir.
Aynı şekilde ashab-ı kiram'dan belli bir topluluğun da hanımları kendilerinden önce İslam'a girmişlerdir. Hakım İbn Hizam, İkrime İbn Ebu Cehil ve diğerleri gibi ... Bunların nikahlarının yenilendiğine dair bir rivayet nakledilmemiştir. Bu husus Meğazi bilginlerince bilinen meşhur bir konudur. Bu konuda aralarında hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Ancak çoğunluk bunu erkeğin İslam'a girişinin kendisinden önce Müslüman olan kadının iddet süresi bitmeden önce gerçekleştiği şeklinde yorumlamışlardır.
"Mücahid dedi ki: Bütün bunlar Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile Kureyşliler arasındaki bir barış antlaşmasında idL" Karısı İslam'a girmişmüşrik bir erkeğin Müslüman olması, İslam'a giren karısının iddeti bitinceye kadar gecikecek olursa, karısının nikahı altında kalmasının caiz olduğunu kimse kabul etmişdeğildir. Bu hususta icma' bulunduğunu nakledenlerden birisi de İbn Abdilberr'dir. Bununla birlikte Zahirl mezhebine mensup bazılarının bunun caiz olduğunu söyleyip, sözü geçen iema'ı reddettiği ne de işaret etmiş bulunmaktadır. Eskiden beri bu husustaki görüş ayrılığının sabit olduğu belirtilerek icma iddiasına karşı çıkılmıştır. Böyle bir görüş (müşriğin nikahı altında kalmanın cevazı) Ali'den ve İbrahim en-Nehaı'den nakledilmiştir. Bunu İbn Ebi Şeybe onlardan güçlü yollarla rivayet etmiş bulunmaktadır. Ebu Hanife'nin hocası Hammad da bu doğrultuda fetva vermiştir.
el-Hattabı bu husustaki açıklanması zor konuya cevap vererek şunları söylemiştir: Bu süre zarfında iddetin devam etmiş olması halinde -özellikle süre iki sene ve birkaç ay gibi uzun ve çoğunlukla görülmemiş türden ise- bile bu böyledir. Çünkü ay hali bazen arızı bir rahatsızlık dolayısı ile gecikebilir. Bu açıklamadan anlaşılan manayı Beyhaki de cevap olarak vermiş bulunmaktadır. Bu hususta bunun dayanak alınması daha uygundur.
Müteahhir alimlerden birisi de bu hususta bir başka yol izlemiş bulunmaktadır. el-İmad İbn Kesir'in es-Sıretu'n-Nebeviyye adlı eserinde az önce geçenleri söz konusu ettikten sonra şunları söylediklerini okudum: Başkaları da şöyle demiştir: Hayır, zahiren görünen, kadının iddetinin bittiğidir. O kadın ile nikah akdi yenilenmiştir, diyenlerin rivayetinin de zayıf olduğunu ifade etmiştir.
Bundan da anlaşılan şudur: Kadın İslam'a girdikten sonra kocasının İslama girişi gecikecek olursa, sırf bu sebepten dolayı nikahı fesh olmaz. Aksine başkası ile evlenmek yahut kocası Müslüman oluncaya kadar beklemek arasında muhayyerdir. Bu durumda eski kocasının nikah akdi devam eder. Bundan da başkası ile evlenmediği sürece onun karısı olduğu anlaşılmaktadır.
Bunun delili ise başlıktaki hadiste yer alan: "Eğer karısı nikahlanmadan önce kocası da hicret ederse ona geri verilirdi" ifadesindeki genelliktir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. "Hicret edenler olarak ... " el- Ezherl der ki: Hieretin asıl anlamı bedevı (çölde yaşayan göçebe)nin çölden kasabaya yerleşik yere Çıkıp gitmesi ve orada ikamet etmesidir. Burada hicretten maksat ise, kadınların Müslümanlar olarak Mekke'den Çıkıp Medine'ye gitmeleridir.
"mu'min kadınlardan bu şartı kabul edenler mihneti de (imtihan edilmeyi) de kabul etmiş oluyordu." Bununla iman şartına işaret etmektedir. Taberi'nin, el-Avfi yoluyla İbn Abbas'tan rivayet ettiği şu sözleri bundan da açıktır: "Kadınların imtihanı, Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın Rasulü olduğuna şahadet etmeleri şeklinde idi."
Yine Taberi ve el-Bezzar'ın, Ebu Nasr yoluyla İbn Abbas'tan diye naklettiği: "Onları şöyle imtihan ediyordu: Allah'a yemin olsun ki, kocama olan nefretimden dolayı çıkmadım. Allah'a yemin ederim, bir yeri beğenmediğim için bu yere gelmedim. Allah'a yemin ederim, dünyalık arayarak çıkmadım. Allah'a yemin ederim, ancak Allah ve Resulüne sevgim için çıkıp geldim, demeleri istenirdi" ile İbn Ebi Nedh'in, Mücahid'den buna yakın şu lafızIa naklettiği: "Onlara niçin geldiklerini sorunuz. Eğer kocalarına kızdıklarından, gazap ettiklerinden ya da bir başka sebepten dolayı gelmiş ve iman etmemiş iseler, onları tekrar kocalarına geri döndürünüz." Katade yoluyla gelen: "Onların imtihan edilmeleri, Allah adına yemin ederek serkeşlik sebebiyle çıkmadıklarını, ancak İslam'ı ve Müslümanları sevdikleri edilirdi" şeklindeki bütün bu rivayetler, el-Avfi'nin rivayetine aykırı değildir. Çünkü onun bu rivayeti, diğerlerinde bulunmayan bir fazlalığı da kapsamaktadır.
Buna dair yeterli açıklamalar daha önce el-Mumtehine suresinin tefsirinde (4891 nolu hadiste) geçmiş bulunmaktadır. Hicret eden mu'min kadınların imtihan edilmeleri hükmünün devamı hususunda görüş ayrılığı vardır. Neshedildiği söylenmiştir. Hatta bazıları neshi üzerinde icma olduğunu dahi iddia etmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. KİTABU’T-TALAK EK SAYFA – 1837-3 باب: قول الله تعالى: {للذين يؤلون من نسائهم تربص أربعة أشهر فأن فاؤوا فإن الله غفور رحيم. وإن عزموا الطلاق فإن الله سميع عليم} /البقرة: 226، 227/.
21. YÜCE ALLAH'IN: "HANIMLARIYLA CİNSİ TEMASTA BULUNMAMAYA YEMİN EDENLER İÇİN DÖRT AY BEKLEMEK VARDıR ... ŞÜPHESİZ ALLAH HAKKIYLA İŞİTENDİR, BİLENDİR.'(Bakara, 226-227) AYETİ فإن فاؤوا : رجعوا حدثنا إسماعيل بن أبي أوبس: عن أخيه، عن سليمان، عن حميد الطويل: أنه سمع أنس بن مالك يقول: آلى رسول الله صلى الله عليه وسلم من نسائه، وكانت أنفكت رجله، فأقام في مشربة له تسع وعشرين ثم نزل، فقالوا: يا رسول الله، آليت شهرا؟ فقال: (الشهر تسع وعشرون).
"Yüce Allah'ın: 'Hanımlanyla cinsi temasta bulunmamaya yemin edenler için dört ay beklemek vardır.'(Bakara, 226) buyruğu." Taberl, İbrahim en-Nehai/den şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: Fey' (dönüş) dil ile hanımına dönmek (ric'at yapmak)tir. Benzeri bir açıklama Ebu Kılabe'den de nakledilmiştir. Said İbn el-Müseyyeb, el-Hasen ve İkrime'den de şöyle dedikleri rivayet edilmektedir: Fey' (dönüş), dma' etmesi hususunda engeli bulunan kimse için kalp ve dil ile, başkası için ise cima' ile dönmek demektir. İbn Mesud'un -aralarında Alkame de vardır- ashabından gelen rivayet yoluyla da bunun gibi bir açıklama nakledilmiştir. Yine Said İbn el-Müseyyeb 'den gelen bir rivayete göre: Şayet bir gün yahut bir ay hanımıyla konuşmamaya yemin ederse bu bir 'Hadır. Ancak onunla konuşmaksızın dma' yapıyorsa Ila yapmamış olur.
el-Hakem yoluyla Miksem'den, o İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Fey' (dönüş), dma' demektir. Mesruk, Said İbn Cubeyr ve eş-Şa'bi'den de bunun gibi bir rivayet gelmiştir. Onlardan gelen bu görüşlerin senedieri güçlü senedIerdir. Taberi der ki: Bu husustaki görüş ayrılıkları ila'nın tarifindeki ayrılıklardan kaynaklanmaktadır. Onu özellikle dma'ı terk etmeye tahsis edenler: Fiilen dma' da bulunmadıkça dönmüş olmaz, derler. ila hanımı ile konuşmamaya yahut onu kızdırmaya, kötülük yapmaya ya da buna benzer bir maksat ile yemin etmektir. Bu şekilde tanımlayanlar ise fey' (dönüş) için dma'ı şart koşmazlar. Aksine bu halde yapmamayı yemin ettiği için yapmakla dönmüş olur ..
İbn Şihab'dan şöyle dediği nakledilmiştir: Kişi hanımından ayrı kalmak suretiyle ona zarar vermek istediği husus hakkında Allah adına yemin etmedikçe ila olmaz. Eğer ona zarar vermeyi kastetmemişse bu yemini ıla olmaz. Ali, İbn Abbas, el-Hasen ve bir başka grup yoluyla gelen rivayete göre de kızgınlık hali dışında Ila olmaz. Eğer süt emmekte olan çocuğunun annesinin hamile kalması korkusuyla sütünün bozulacağından endişeienmesi gibi bir sebebe bağlı olarak hanımıyla temasta bulunmamaya yemin edecek olursa bu ıla olmaz.
Şa'bi yoluyla da şu rivayet nakledilmiştir: Erkek ile hanımı arasında engel teşkil eden her yemin bir ıladır. el-Kasım 'dan ve Salim'den: Bir sene zarfında seninle konuşacak olursam sen benden boşsun: deyip, dört ay geçtikten sonra onunla konuşmayacak olursa hanımının boş olacağı, eğer bir seneden önce de onunla konuşursa aynı şekilde hanımının ondan boş olacağı belirtilmiştir.
Yine ıla'nın cumhur nezdinde kabul edilen hükümleri arasında şunlar da vardır: Yemini dört ay ve daha fazla bir süre için olmalıdır. Eğer daha az bir süre için yemin ederse !La yapmış olmaz. İshak dedi ki: Eğer bir ya da daha fazla gün süresince dma' yapmamak üzere yemin ederse, sonra da dört ay geçinceye kadar onunla dma' etmezse bu bir iladır. Tabilnden birisinden de bunun gibi bir görüş nakledilmiş olmakla birlikte çoğunluk bunu kabul etmemiştir.
Buharl'nin daha sonra da Tirmizi'nin, Enes yoluyla gelen hadisi ıla başlığı altında zikretmeleri ise bu hususta İshak'ın da muvafakat etmesini gerektirmektedir. Bunlar yüce Allah'ın: "Dört ay beklemek vardır" buyruğunu ıla yapan kimse için tanınacak süre olarak anlamışlardır. Eğer bu süreden sonra dönerse mesele yok, aksi takdirde boşaması emredilir. Abdurrezzak, İbn Cüreyc'den, o Ata'dan şunu rivayet etmektedir: "Eğer hanımına yaklaşmamak üzere yemin etse, süre belirlemiş olsun ya da olmasın dört ay geçtiği takdirde" yani ılanın hükmünü yerine getirmesi istenir.
Said İbn Mansur da el-Hasen el-Basri'den şunu rivayet etmektedir: "Koca, karısı için: Allah'a yemin ederim bu gece ona yaklaşmayacağım dese ve o yemini dolayısıyla da dört ay karısını terk etse, bu bir ıladır." Taberi de İbn Abbas'tan şu hadisi -rivayet etmektedir: "Cahiliye döneminde Ilanın süresi bir ve iki yıl idi. Şanı yüce Allah onlar için dört aylık bir süre tayin etti. Her kimin ılası (yaklaşmayacağına dair yemini) dört aydan daha az olursa bu bir ıla değildir."
"Dört ay geçtiği takdirde durdurulur." el-Küşmıhenı'nin rivayetinde "onu durdurur" şeklindedir. "Talak verinceye kadar ve kendisi talak vermedikçe talak yapmış olmaz." Şafil de bunu böylece Malik'ten rivayet etmiş ve ayrıca: ''Ya ıla yaptığı karısını boşar yahut ona döner" ziyadesi ile zikretmiştir. Said İbn Mansur, AbduITahman İbn Ebi Leyla yoluyla şunu rivayet etmektedir: "Ben Ali'nin bir adamı dört ay dolunca er-Rahbe'de durdurduğunu ve ya hanımına dönmesini ya da onu boşamasını istediğini gördüm." Bunun da senedi aynı şekilde sahihtir.
Bunun ashab-ı kiramdan on iki kişiden gelmiş bir rivayet olarak tespitine gelince, Buharı bunu et-Tarih 'inde Abdu Rabbih İbn Said yoluyla, Zeyd İbn Sabit'in azadlısı Sabit İbn Ubeyd'den, o Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ashabından on iki kişiden diye rivayet etmiştir. Bunların hepsi: "lıa bu hususta (kararını verinceye kadar) durdurulmadıkça talak olmaz" demişlerdir. Şafii bunu bu yoldan rivayet etmiş ve: "On küsur kişi" demiştir. İsmail el-Kadı de Yahya İbn Said el-Ensari yoluyla Süleyman İbn Yesar'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ashabından on küsur kişiye yetiştim. Onlar dediler ki: Ila durdurulmadıkça talak olmaz."
باب: حكم المفقود في أهله وماله. 22. AiLESi ARASINDA iKEN KAYBOLANIN VE MAIıNDAN BiR ŞEYLER KAYBOLANıN HÜKMÜ وقال ابن المسيب: إذا فقد في الصف عند القتال تربص امرأته سنة. İbnu'l-Müseyyeb dedi ki: Eğer savaş esnasında safta iken kaybedilirse karısı bir sene bekler. واشترى بن مسعود جارية، والتمس صاحبها سنة، فلم يجده، وفقد، فأخذ يعطي الدرهم والدرهمين، وقال: اللهم عن فلان، فإن أتى فلان فلي وعلي ، وقال: هكذا فافعلوا باللقطة.
وقال الزهري في الأسير يعلم مكانه: لا تتزوج امرأته ولا يقسم ماله، فإذا انقطع خبره فسنته سنة المفقود. İbn Mes’ud bir cariye satın aldı da bir sene boyunca sahibini araştırdı, ama onu bulamadı. Çünkü o kaybolmuştu. Bunun üzerine (sahibine ödeyemediği bedelini) birer ikişer dirhem alarak (fakirlere vermeye) ve: Allah'ım, filan adına veriyorum demeye koyuldu. Eğer filan kişi gelirse (verdiklerimin sevabı) bana aittir (cariyenin bedelini sahibine ödemek de benim üzerimedir.) Ayrıca: İşte buluntu eşya Için de böyle yapınız, dedi. İbn Abbas da buna yakın şeyler söylemiştir. ez-Zühri ise yeri bilinen esir hakkında şunları söylemiştir: Hanımı başkasıyla evlenemez, malı paylaştırılamaz. Fakat ondan haber kesilecek olursa onayapılacak olan uygulama, mefkud (kaybolan kişi) gibidir.
حدثنا علي بن عبد الله: حدثنا سفيان، عن يحيى بن سعيد، عن يزيد مولى المنبعث: أن النبي صلى الله عليه وسلم سئل عن ضالة الغنم، فقال: (خذها، لإنما هي لك أو لأخيك أو للذئب) وسئل عن ضالة الإبل فغضب وأحمرت وجنتاه، وقال: (ما لك ولها، معها الحذاء والسقاء، تشرب الماء، وتأكل الشجر حتى يلقاها ربها). وسئل عن اللقطة، فقال: (أعرف وكاءها وعفاصها، وعرفها سنة، فإن حاء من يعرفها، وإلا فاخلطها بمالك). قال سفيان: فلقيت ربيعة بن أبي عبد الرحمن، قال سفيان: ولم أحفظ عنه شيئا غير هذا. فقلت: أرأيت حديث يزيد مولى المنبعث في أمر الضالة، هو عن زيد بن خالد؟ قال: نعم. قال يحيى: ويقول ربيعة، عن يزيد مولى المنبعث، عن زيد بن خالد.
قال سفيان: فلقيت ربيعة فقلت له. "Ailesi arasında kaybolanın ve yitik malın hükmü." Buhar! bu şekilde mutlak bir ifade kullanmış olup, hükmü açıkça ifade etmemiştir. Aile ile ilgili hüküm, mal ile ilgili hükümden farklı olarak Talak bahisleri ile alakalıdır, ama onun malı ayrıca söz konusu etmesi bir istidrat( arasöz, ara açıklama)tır. "Ve lukata hakkında böyle yapınız, dedi." Bununla bu hususta yaptığı uygulamayılukata hükmünden çıkarmış olduğuna işaret etmektedir.
Çünkü lukatanın bir yıl süre ile tanıtılması ve bundan sonra onda tasarruf ta bulunulması emredilmiştir. Eğer o lukatanın sahibi gelirse, bedelini ona öder. Bundan dolayı İbn Mes'ud da sadaka yoluyla tasarruf ta bulunmayı uygun görmüştür. Eğer sahibi geldiği takdirde o da onun bu sadaka, vermesini kabul ederse sadakanın ecrini o alır, şayet kabul etmezse sadakanın ecri tasaddukta bulunana ait olur ve o kişi de malın sahibine tazminatını öder. İşte: "Benim içindir ve benim üzerimedir" sözü ile buna işaret etmiştir.
Yani sevap bana ait olur, tazminatını ödemek de benim borcum olur. "ez-Zührl yeri bilinen esir hakkında şöyle demiştir: Hanımı evlenmez, malı paylaştırılmaz. Eğer ondan haber kesilirse o takdirde kaybolan adama (mefkuda) yapılan uygulama yapılır." Said İbn Mansur sahih bir sene d ile İbn Ömer ve İbn Abbas'tan şöyle dediklerini rivayet etmiştir: "Kadın kayıp kocasını dört yıl bekler."
Aynı şekilde Osman'dan bir rivayette İbn Mesud'dan ve Nehai, Ata, ezZühri, Mekhul ve eş-Şa'bl gibi tabiinden bir topluluktan da bu şekilde hüküm sabit olduğu gibi, onların çoğunluğu sürenin kadının durumunu hakime dava edeceği günden itibaren başlayacağı üzerinde ittifak etmişlerdir. Aynı şekilde dört yıl geçtikten• sonra kocası vefat etmiş bir kadın olarak iddet bekleyeceğini de belirtmişlerdir.
Yine ittifakla şunu söylemişlerdir: Eğer evlendikten sonra birinci kocası gelecek olursa karısını geri almak ile mehrini almak arasında muhayyer bırakılır. Çoğunluk da şöyle demiştir: İlk koca eğer mehri tercih ederse, ikincisi o mehri ona öder. Çoğunluk kayboluş halleri arasında fark gözetmemişlerdir. Ancak daha önce Said İbn el-Müseyyeb 'den nakledilen görüş müstesnadır. Malik de savaşta kaybolmak ile savaşın dışında kaybolmak arasında fark gözetmiştir.
Savaşta kaybolan adamın karısı, sözü geçen süreye kadar bekletilir. Diğeri ise belli bir süre bekletilmez, aksine zann-ı galib ile daha fazla yaşamayacağı kadar bir ömür süresinin geçmesini bekler. Ahmed ve İshak şöyle demektedirler: Bir kimse ailesinden kaybolup da ona dair bir haber bilinmiyar ise, tecil (süre belirleme) söz konusu değildir. Savaşta yahut deniz yolculuğunda ya da buna benzer bir durumda kaybolan kimseler için süre belirlenir.
A1i'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kadın kocasını kaybedecek olursa geri dönünceye yahut ölene kadar evlenemez. Bunu Ebu Ubeyd Kitabu'n-Nikah'ta rivayet etmiştir. Abdurrezzak da şöyle demektedir: Bana İbn Mesud'dan ulaştığına göre o kaybolmuş adamın karısı hususunda ebediyyen evlenmeyip, bekleyeceği hususunda Ali'ye muvafakat etmiştir. Yine Ebu Ubeyd, hasen bir senedie Ali'den şunu rivayet etmektedir: Eğer evlenecek olursa, ikinci kocası onunla zifafa ister girmiş olsun, ister girmemiş olsun, o birincisinin karısıdır.
Said İbn Mansur da eş-Şa'bl'den şunu rivayet etmektedir: Kadın evlenip de birincisinin hayatta olduğu haberini alırsa kendisi ile ikinci kocası birbirinden ayrılır ve ikinci kocasından iddet bekler. Eğer ilk kocası ölürse ondan da iddet bekler ve ona mirasçı olur. en-Nehai yoluyla gelen rivayete göre: Kocasının durumu açıkça belli olmadıkça karısı evlenemez.
Bu aynı zamanda Kufe fakihleri ile Şafil'nin ve bazı hadis ashabının da görüşüdür. İbnu'l-Münzir ise süre belirleme görüşünü tercih etmiştir. Çünkü bu hususta ashab-ı kiram'dan beşinin ittifakı vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Hadisin lukataya dair muhtevasının açıklamaları Lukata bahsinde yeteri kadar geçmiştır.(2427 nolu hadis) Musannıf bu hadisi burada zikrederek başkasının malında -mal sahibinin- kaybolması halinde tasarrufun -malın telef olacağından korkuluyor ise- caiz olduğuna işaret etmektedir. Nitekim deve ile koyun arasında ayırım gözetmek, bunu göstermektedir.
İbnu'l-Müneyyir der ki: Bu mesele ile ilgili rivayetler birbirleriyle tearuz (çatışma) halinde olduğundan ötürü merfu hadise başvurmak icap eder. Bu hadiste yitik koyunda tasarrufun, sahibinin vefatından emin olmadan önce de caiz olduğu anlaşılmaktadır. O halde kaybolmuş malın onun gibi değerlendirilmesi uygundur. Aynı şekilde hadiste yitik deveye müdahale edilmeyeceği de belirtilmektedir. Çünkü deve kendi başına hayatını sürdürebilir.
O halde zevcenin de bu durumda olması gerekmektedir. Kocasının vefat haberi kesinlik kazanmadıkça herhangi bir şekilde ona da ilişilmez. O halde ilke şudur: Telef olacağından korkulan 'her bir şeyde telef oimaktan onu korumak amacıyla tasarruf caizdir. Böyle olmayanlarda ise caiz değildir. İlim ehlinin çoğunluğu, kayıp koyunun hükmünün, sahibinin gelmesi halinde bedelinin ödenmesinin vucubu bakımından diğer malların hükmü gibi olduğu kanaatindedir.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. KİTABU’T-TALAK EK SAYFA – 1837-4 باب : الظهار 23. ZİHAR وقول الله تعالى: {قد سمع الله قول التي تجادلك في زوجها - إلى قوله - فمن لم يستطع فإطعام ستين مسكينا} /المجادلة: 1 - 4/. Ve yüce Allah'ın: "Kocası hakkında seninle mücadele eden ve Allah'a şikayet etmekte olan kadının sözünü elbetteki Allah işitmiştir ... Kim güç yetiremezse o zaman altmış yoksul doyurmalıdır. "(Mücadele, 1-4) buyruğu.
وقال لي إسماعيل: حدثني مالك: أنه سأل ابن شهاب عن ظهار العبد، فقال: نحو ظهار الحر، قال مالك: وصيام العبد شهران. İsmail bana dedi ki: Malik'in bana tahdis ettiğine göre o İbn Şihab'a kölenin zihfuı hakkında soru. sormuş. İbn Şihab da: Hür kimsenin ziharı gibidir, diye cevap vermiştir. Malik dedi ki: Kölenin tutacağı oruç da iki aydır. وقال الحسن بن الحر: ظهار الحر والعبد، من الحرة والأمة، سواء.
el-Hasen İbn el-Hurr dedi ki: Hür erkeğin de, kölenin de hür kadın ve cariyeye zihar yapmasının hükmü aynıdır. وقال عكرمة: إن ظاهر من أمته فليس بشيء، إنما الظهار من النساء .وفي العربية "لما قالوا": أي فيما قالوا، وفي نقض ما قالوا، وهذا أولى، لأن الله لم يدل على المنكر وقول الزور. İkrime dedi ki: Eğer cariyesinden zihar yaparsa bunun hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü zihar ancak hür kadınlardan yapılır.
Arapçada: "Uma kaaluu" fima kaaluu ve fi nakdi ma kaaluu demektir. Bu anlamda olması da daha uygundur. Çünkü yüce Allah, haram kılınan münkere ve yalan söze delalet etmez. "Zihar" erkeğin karısına: Sen bana annemin sırtı gibisin, demesidir. Diğer azalar arasında özellikle sırtın söz konusu edilmesi, çoğunlukla binme yerinin orası oluşundan dolayıdır. Bundan dolayı binilen bineğe de "zahr (sırt)" denilmiştir. Zevcenin buna benzetilmesi ise erkeğin onun üstüne çıkmasından dolayıdır. Eğer ziharı sırtın dışında -mesela karna- izafe edecek olursa Şafiilerce kabul edilen daha güçlü görüşe göre, bu da zihar olur.
Anneyi tayin etmeyerek, -mesela- kız kardeşimin sırtı gibisin diyecek olursa hükmün ne olacağı hakkında görüş ayrılığı vardır. Şafii'den bunun zihfu olmayacağı nakledilmiştir. Aksine zihar Kur'an-ı Kerim'de varid olduğu gibi özelolarak anne hakkında söz konusu olur. Cedid (yeni) mezhebinde ise zihfu olur demiştir. CumhUl'un görüşü de budur. Ama fukaha ebediyyen kendisine haram olmayan kadını zikrederek zihfu yapmasının hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir. Şafii: Zihfu olmaz, demiştir. Maliklten zihfu olduğu nakledilmiş, ancak bu hususta Ahmed'den konu ile ilgili iki farklı rivayet vardır.
Zevcenin haram kılınmasına deıaıet eden her bir lafız ile zihar gerçekleşir. Ancak beraberinde niyetin de bulunması şarttır. Yüce Allah'ın buyurduğu gibi zihfu sözünü söyleyene de keffarette bulunmak icap eder, ama cumhura göre hanımına dönmesi bunun için şarttır. es-Sevri'ye göre ve Mücahid'den rivayete göre mücerred zihar yapmak sebebiyle de keffaret vacip olur.
Yüce Allahlın: "Şüphe yok ki bunlar elbette çirkin ve yalan bir söz söylüyorlar. "ll buyruğu da zihfuın haram olduğuna delil gösterilmiştir. Şafii der ki: Kurlan'ı bilen ve benim kendilerinden razı olduğum bir kimseyi şöyle derken dinlemişimdir: Cahiliye dönemi insanları zihar, ıla ve talak olmak üzere üç türlü talak veriyorlardı. Yüce Allah talakı, talak olarak kabul etti, ıla ve zihfu hakkında da Kur'an-ı Kerim'de beyan ettiği şekilde hüküm koydu.
"Kölenin tutacağı oruç süresi de iki aydır." İbn Battal kölenin zihar yapması halinde onun için bağlayıcı olacağı hususunda ve oruç tutmak suretiyle kefffuette bulunacak olursa hür gibi iki ay oruç tutacağı üzerinde icma' bulunduğunu nakletmiştir. Bununla birlikte yemek yedirmek ve köle azad etmek suretiyle keffaret hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Kufeli fukaha ile Şafii şöyle demektedir: Köle için ancak oruç ile kefffuette bulunmak söz konusu olabilir.
İbnu'l-Kasım, Malik'ten şöyle dediğini nakletmektedir: Eğer efendisinin izni ile yemek yedirecek olursa keffaretinde bulunmuş olur. (İbn Battal'ın) ileri sürdüğü icma' iddiası kabul edilmemiştir. Çünkü Şeyh Muvaffakuddin, el-Muğnl adlı eserinde bazı fakihlerden kölenin zihar yapmasının sahih olmayacağını nakletmiştir. Çünkü yüce Aııah: " ... Bir köle azad etmektir" diye buyurmuştur. Kölenin ise kölelere sahip olması söz konusu değildir. Ancak buna şöylece cevap verilmiştir: Köle azad etmek yükümlülüğü, onu bulabilen kimseler içindir. Bu durumda o ödeme zorluğu çeken birisine benzer. O halde onun için farz olan, oruç tutarak keffarette bulunmaktır.
Tahav! "İhtilafu'l-ulema" adlı eserinde bu rivayeti "el-Hasen İbn Hayy"dan diye zikretmiştir. Said İbn Mansur da sahih bir sened ile İbrahim en-Nehai'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Cariyeye yapılan zihfu, hür kadına yapılan zihfu gibidir." Fiilen keffarette bulunmak şart mıdır? Zihfu yaptığı kadına keffarette bulunmadan önce ilişki kurması caiz olmaz mı? Yoksa onunla cima' yapmayı kararlaştırması yeterli midir? Yoksa onu nikahı altında tutmayı ve ondan ayrılmamayı kararlaştırmak yeterli midir, hususlarında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Birincisi Leys'in görüşüdür, ikincisi ise Hanefilerin ve Malik'in görüşüdür.
KİTABU’T-TALAK EK SAYFA – 1837-5 باب: الإشارة في الطلاق والأمور. 24. TALAK VE DİĞER HUSUSLARDA İŞARETTE BULUNMANIN HÜKMÜ وقال ابن عمر : قال النبي صلى الله عليه وسلم: (لا يعذب الله بدمع العين، ولكن يعذب بهذا). فأشار إلى لسانه. İbn Ömer dedi ki: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Allah gözyaşı sebebiyle azaba uğratmaz. Fakat bundan dolayı azaplandırır" diyerek diline işaret buyurdu.
وقال كعب بن مالك: أشار النبي صلى الله عليه وسلم إلي أي: (خذ النصف). Ka'b İbn Malik dedi ki: "Nebi s.a.v. bana: Yarısını al, diye işaret buyurdu." وقالت أسماء: صلى النبي صلى الله عليه وسلم في الكسوف، فقلت لعائشة: ما شأن الناس؟ وهي تصلي، فأومأت برأسها إلى الشمس، فقلت: آية؟ فأومأت برأسها: أن نعم. Esma dedi ki: "Nebi sallallfıhu a1eyhi ve sellem küsuf (güneş tutulması) sırasında namaz kıldı. Ben Aişe'ye: İnsanların bu hali nedir, diye sordum. O başıyla güneşe işaret etti. Ben: Bu bir ayet (a1amet) midir diye sordum, o namaz kılmakta iken başıyla evet manasına işaret etti."
وقال أنس: أومأ النبي صلى الله عليه وسلم بيده إلى أبي بكر أن يتقدم. Enes dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Ebu Bekir'e eliyle öne geçmesi için işaret buyurdu." وقال ابن عباس: أومأ النبي صلى الله عليه وسلم بيده: (لا حرج). İbn Abbas dedi ki: "Nebi sallallfıhu a1eyhi ve sellem eliyle (bunda) bir günah yoktur diye işaret buyurdu." وقال أبو قتادة: قال النبي صلى الله عليه وسلم في الصيد للمحرم: (آحد منكم أمره أن يحمل عليها، أو أشار إليها). قالوا: لا، قال: (فكلوا).
Ebu Katade dedi ki: "Nebi sallallfıhu a1eyhi ve sellem ihramlı bir kimsenin avIanması ile ilgili olarak: Sizden herhangi bir kimse mi ona bu ava hamle yapmasını emretti yahut bu av hayvanını ona işaret etti, diye sorunca, onlar: Hayır dediler. Allah Resulü: O halde yiyiniz, diye buyurdu." حدثنا عبد الله بن محمد: حدثنا أبو عامر، عن عبد الملك بن عمرو: حدثنا إبراهيم، عن خالد، عن عكرمة، عن ابن عباس قال: طاف رسول صلى الله عليه وسلم على بعيره، وكان كلما أتى على الركن، أشار إليه وكبر، وقالت زينب: قال النبي صلى الله عليه وسلم: (فتح من ردم يأجوج ومأجوج مثل هذا). وعقده تسعين.
"Talak ve hikmetli çeşitli hususlar hakkında", yani diğer şeylere dair "işaret etmek." "Zeyneb dedi ki .. " Kasıt mu'minlerin annesi Cahş kızı Zeyneb'dir. "Ve parmak uçlarını orta ve serçe parmağının iç tarafına koydu, biz: Onun azlığına işaret ediyor, dedik." Hadiste geçen "evdah" ile burada kastedilen, gümüşten süs eşyasıdır. "Sonra birini diğerinden uzaklaştırd!." Müslim'de bu rivayet "fecir yukarıdan aşağıya görülen değildir. Aksine uzunlamasına yayılandır." diye yer alır. Böylelikle sözü geçen işaret ile ne kastedildiği anlaşılmaktadır.
İbn Battal dedi ki: Cumhurun kanaatine göre eğer işaret anlşılıyor ise konuşma gibi değerlendirilir. Ancak Hanefiler buna bazı hususlarda muhalefet etmişlerdir. Muhtemelen Buharı, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem 'in işareti konuşmak gibi değerlendirdiğini gösteren bu hadislerle onların kanaatini reddetmiştir. İşaret, din ile ilgili çeşitli hükümler hakkında caiz (geçerli) olduğuna göre, konuşma imkanı olmayan kimseler için böyle olması daha da caizdir.
İbnu'l-Müneyyir dedi ki: Buharı talak vermek ve diğer hususlara dair konuşamayanın ve daha başkalarının, asıl maksadını ve sayının anlaşılabileceği işaretlerinin, tıpkı lafız gibi geçerli olduğunu kastetmiştir. Gördüğüm kadarıyla Buhar! bu Başlığı ve bu başlık altındaki hadisleri bundan sonraki Başlıkta söz konusu edeceği araştırmaya bir hazırlık olmak üzere zikretmiştir. Ancak bununla birlikte konuşamayan dilsizin lanetleşmesi ile talakı arasında da fark görmüş olanlar bulunmaktadır.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. İlim adamları anlaşılan işaretin hükmü altında farklı görüşlere sahiptirler. YüceAllah'ın hakları ile ilgili hususlarda, konuşabilen kimsenin dahi olsa işareti yeterlidir, demişlerdir. Fakat akit, ikrar, vasiyet ve buna benzer Ademoğlunun hakları söz konusu ise dili tutulan kimsenin durumu hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Üçüncü bir görüş de Ebu Hanife'den nakledilmiştir: Eğer konuşabileceğinden yana ümit kesilirse (anlaşılır işareti geçerlidir, demişlerdir), bazı Hanbel1 alimlerinden de eğer hemen akabinde ölüm gelirse (geçerlidir) dedikleri nakledilmiştir. Tahav! de bu görüşü tercih etmiştir.
el-Evzai'den de eğer ondan önce söz söylenmiş,ise (geçerlidir) dediği nakledilmiştir. Mekhul'den nakledildiğine göre ise eğer: Filan kişi hürdür dese, sonra konuşmayıp sussa ona da: Filan da mı diye sorulunca işaret etse işareti sahih olur. Konuşabilen kimsenin ise işareti, çoğunluğun kanaatine göre konuşmasının yerini tutmaz. İşaretin niyetin yerini tutup tutmayacağı hususunda ise görüş ayrılığı vardır. Hanımını boşayan kimseye: Kaç defa boşadın diye sorulunca parmağıyla işaret eden kimsenin durumunda olduğu gibi ...

Zincir sözün kaynağından musannife doğru sıralanmıştır: 1 = sözü söyleyen/ilk aktaran, sonrakiler onu sırayla nakledenler, en altta eseri derleyen Buhârî. Râviye tıklayınca aynı râvinin geçtiği tüm hadisler listelenir; parantezdeki sayı râvinin bu kitapta geçtiği hadis sayısıdır.