

"Yüce Allah'ın: 'Hanımlanyla cinsi temasta bulunmamaya yemin edenler için dört ay beklemek vardır.'(Bakara, 226) buyruğu." Taberl, İbrahim en-Nehai/den şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: Fey' (dönüş) dil ile hanımına dönmek (ric'at yapmak)tir. Benzeri bir açıklama Ebu Kılabe'den de nakledilmiştir. Said İbn el-Müseyyeb, el-Hasen ve İkrime'den de şöyle dedikleri rivayet edilmektedir: Fey' (dönüş), dma' etmesi hususunda engeli bulunan kimse için kalp ve dil ile, başkası için ise cima' ile dönmek demektir. İbn Mesud'un -aralarında Alkame de vardır- ashabından gelen rivayet yoluyla da bunun gibi bir açıklama nakledilmiştir. Yine Said İbn el-Müseyyeb 'den gelen bir rivayete göre: Şayet bir gün yahut bir ay hanımıyla konuşmamaya yemin ederse bu bir 'Hadır. Ancak onunla konuşmaksızın dma' yapıyorsa Ila yapmamış olur.
el-Hakem yoluyla Miksem'den, o İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Fey' (dönüş), dma' demektir. Mesruk, Said İbn Cubeyr ve eş-Şa'bi'den de bunun gibi bir rivayet gelmiştir. Onlardan gelen bu görüşlerin senedieri güçlü senedIerdir. Taberi der ki: Bu husustaki görüş ayrılıkları ila'nın tarifindeki ayrılıklardan kaynaklanmaktadır. Onu özellikle dma'ı terk etmeye tahsis edenler: Fiilen dma' da bulunmadıkça dönmüş olmaz, derler. ila hanımı ile konuşmamaya yahut onu kızdırmaya, kötülük yapmaya ya da buna benzer bir maksat ile yemin etmektir. Bu şekilde tanımlayanlar ise fey' (dönüş) için dma'ı şart koşmazlar. Aksine bu halde yapmamayı yemin ettiği için yapmakla dönmüş olur ..
İbn Şihab'dan şöyle dediği nakledilmiştir: Kişi hanımından ayrı kalmak suretiyle ona zarar vermek istediği husus hakkında Allah adına yemin etmedikçe ila olmaz. Eğer ona zarar vermeyi kastetmemişse bu yemini ıla olmaz. Ali, İbn Abbas, el-Hasen ve bir başka grup yoluyla gelen rivayete göre de kızgınlık hali dışında Ila olmaz. Eğer süt emmekte olan çocuğunun annesinin hamile kalması korkusuyla sütünün bozulacağından endişeienmesi gibi bir sebebe bağlı olarak hanımıyla temasta bulunmamaya yemin edecek olursa bu ıla olmaz.
Şa'bi yoluyla da şu rivayet nakledilmiştir: Erkek ile hanımı arasında engel teşkil eden her yemin bir ıladır. el-Kasım 'dan ve Salim'den: Bir sene zarfında seninle konuşacak olursam sen benden boşsun: deyip, dört ay geçtikten sonra onunla konuşmayacak olursa hanımının boş olacağı, eğer bir seneden önce de onunla konuşursa aynı şekilde hanımının ondan boş olacağı belirtilmiştir.
Yine ıla'nın cumhur nezdinde kabul edilen hükümleri arasında şunlar da vardır: Yemini dört ay ve daha fazla bir süre için olmalıdır. Eğer daha az bir süre için yemin ederse !La yapmış olmaz. İshak dedi ki: Eğer bir ya da daha fazla gün süresince dma' yapmamak üzere yemin ederse, sonra da dört ay geçinceye kadar onunla dma' etmezse bu bir iladır. Tabilnden birisinden de bunun gibi bir görüş nakledilmiş olmakla birlikte çoğunluk bunu kabul etmemiştir.
Buharl'nin daha sonra da Tirmizi'nin, Enes yoluyla gelen hadisi ıla başlığı altında zikretmeleri ise bu hususta İshak'ın da muvafakat etmesini gerektirmektedir. Bunlar yüce Allah'ın: "Dört ay beklemek vardır" buyruğunu ıla yapan kimse için tanınacak süre olarak anlamışlardır. Eğer bu süreden sonra dönerse mesele yok, aksi takdirde boşaması emredilir. Abdurrezzak, İbn Cüreyc'den, o Ata'dan şunu rivayet etmektedir: "Eğer hanımına yaklaşmamak üzere yemin etse, süre belirlemiş olsun ya da olmasın dört ay geçtiği takdirde" yani ılanın hükmünü yerine getirmesi istenir.
Said İbn Mansur da el-Hasen el-Basri'den şunu rivayet etmektedir: "Koca, karısı için: Allah'a yemin ederim bu gece ona yaklaşmayacağım dese ve o yemini dolayısıyla da dört ay karısını terk etse, bu bir ıladır." Taberi de İbn Abbas'tan şu hadisi -rivayet etmektedir: "Cahiliye döneminde Ilanın süresi bir ve iki yıl idi. Şanı yüce Allah onlar için dört aylık bir süre tayin etti. Her kimin ılası (yaklaşmayacağına dair yemini) dört aydan daha az olursa bu bir ıla değildir."
"Dört ay geçtiği takdirde durdurulur." el-Küşmıhenı'nin rivayetinde "onu durdurur" şeklindedir. "Talak verinceye kadar ve kendisi talak vermedikçe talak yapmış olmaz." Şafil de bunu böylece Malik'ten rivayet etmiş ve ayrıca: ''Ya ıla yaptığı karısını boşar yahut ona döner" ziyadesi ile zikretmiştir. Said İbn Mansur, AbduITahman İbn Ebi Leyla yoluyla şunu rivayet etmektedir: "Ben Ali'nin bir adamı dört ay dolunca er-Rahbe'de durdurduğunu ve ya hanımına dönmesini ya da onu boşamasını istediğini gördüm." Bunun da senedi aynı şekilde sahihtir.
Bunun ashab-ı kiramdan on iki kişiden gelmiş bir rivayet olarak tespitine gelince, Buharı bunu et-Tarih 'inde Abdu Rabbih İbn Said yoluyla, Zeyd İbn Sabit'in azadlısı Sabit İbn Ubeyd'den, o Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ashabından on iki kişiden diye rivayet etmiştir. Bunların hepsi: "lıa bu hususta (kararını verinceye kadar) durdurulmadıkça talak olmaz" demişlerdir. Şafii bunu bu yoldan rivayet etmiş ve: "On küsur kişi" demiştir. İsmail el-Kadı de Yahya İbn Said el-Ensari yoluyla Süleyman İbn Yesar'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ashabından on küsur kişiye yetiştim. Onlar dediler ki: Ila durdurulmadıkça talak olmaz."
باب: حكم المفقود في أهله وماله. 22. AiLESi ARASINDA iKEN KAYBOLANIN VE MAIıNDAN BiR ŞEYLER KAYBOLANıN HÜKMÜ وقال ابن المسيب: إذا فقد في الصف عند القتال تربص امرأته سنة. İbnu'l-Müseyyeb dedi ki: Eğer savaş esnasında safta iken kaybedilirse karısı bir sene bekler. واشترى بن مسعود جارية، والتمس صاحبها سنة، فلم يجده، وفقد، فأخذ يعطي الدرهم والدرهمين، وقال: اللهم عن فلان، فإن أتى فلان فلي وعلي ، وقال: هكذا فافعلوا باللقطة.
وقال الزهري في الأسير يعلم مكانه: لا تتزوج امرأته ولا يقسم ماله، فإذا انقطع خبره فسنته سنة المفقود. İbn Mes’ud bir cariye satın aldı da bir sene boyunca sahibini araştırdı, ama onu bulamadı. Çünkü o kaybolmuştu. Bunun üzerine (sahibine ödeyemediği bedelini) birer ikişer dirhem alarak (fakirlere vermeye) ve: Allah'ım, filan adına veriyorum demeye koyuldu. Eğer filan kişi gelirse (verdiklerimin sevabı) bana aittir (cariyenin bedelini sahibine ödemek de benim üzerimedir.) Ayrıca: İşte buluntu eşya Için de böyle yapınız, dedi. İbn Abbas da buna yakın şeyler söylemiştir. ez-Zühri ise yeri bilinen esir hakkında şunları söylemiştir: Hanımı başkasıyla evlenemez, malı paylaştırılamaz. Fakat ondan haber kesilecek olursa onayapılacak olan uygulama, mefkud (kaybolan kişi) gibidir.
حدثنا علي بن عبد الله: حدثنا سفيان، عن يحيى بن سعيد، عن يزيد مولى المنبعث: أن النبي صلى الله عليه وسلم سئل عن ضالة الغنم، فقال: (خذها، لإنما هي لك أو لأخيك أو للذئب) وسئل عن ضالة الإبل فغضب وأحمرت وجنتاه، وقال: (ما لك ولها، معها الحذاء والسقاء، تشرب الماء، وتأكل الشجر حتى يلقاها ربها). وسئل عن اللقطة، فقال: (أعرف وكاءها وعفاصها، وعرفها سنة، فإن حاء من يعرفها، وإلا فاخلطها بمالك). قال سفيان: فلقيت ربيعة بن أبي عبد الرحمن، قال سفيان: ولم أحفظ عنه شيئا غير هذا. فقلت: أرأيت حديث يزيد مولى المنبعث في أمر الضالة، هو عن زيد بن خالد؟ قال: نعم. قال يحيى: ويقول ربيعة، عن يزيد مولى المنبعث، عن زيد بن خالد.
قال سفيان: فلقيت ربيعة فقلت له. "Ailesi arasında kaybolanın ve yitik malın hükmü." Buhar! bu şekilde mutlak bir ifade kullanmış olup, hükmü açıkça ifade etmemiştir. Aile ile ilgili hüküm, mal ile ilgili hükümden farklı olarak Talak bahisleri ile alakalıdır, ama onun malı ayrıca söz konusu etmesi bir istidrat( arasöz, ara açıklama)tır. "Ve lukata hakkında böyle yapınız, dedi." Bununla bu hususta yaptığı uygulamayılukata hükmünden çıkarmış olduğuna işaret etmektedir.
Çünkü lukatanın bir yıl süre ile tanıtılması ve bundan sonra onda tasarruf ta bulunulması emredilmiştir. Eğer o lukatanın sahibi gelirse, bedelini ona öder. Bundan dolayı İbn Mes'ud da sadaka yoluyla tasarruf ta bulunmayı uygun görmüştür. Eğer sahibi geldiği takdirde o da onun bu sadaka, vermesini kabul ederse sadakanın ecrini o alır, şayet kabul etmezse sadakanın ecri tasaddukta bulunana ait olur ve o kişi de malın sahibine tazminatını öder. İşte: "Benim içindir ve benim üzerimedir" sözü ile buna işaret etmiştir.
Yani sevap bana ait olur, tazminatını ödemek de benim borcum olur. "ez-Zührl yeri bilinen esir hakkında şöyle demiştir: Hanımı evlenmez, malı paylaştırılmaz. Eğer ondan haber kesilirse o takdirde kaybolan adama (mefkuda) yapılan uygulama yapılır." Said İbn Mansur sahih bir sene d ile İbn Ömer ve İbn Abbas'tan şöyle dediklerini rivayet etmiştir: "Kadın kayıp kocasını dört yıl bekler."
Aynı şekilde Osman'dan bir rivayette İbn Mesud'dan ve Nehai, Ata, ezZühri, Mekhul ve eş-Şa'bl gibi tabiinden bir topluluktan da bu şekilde hüküm sabit olduğu gibi, onların çoğunluğu sürenin kadının durumunu hakime dava edeceği günden itibaren başlayacağı üzerinde ittifak etmişlerdir. Aynı şekilde dört yıl geçtikten• sonra kocası vefat etmiş bir kadın olarak iddet bekleyeceğini de belirtmişlerdir.
Yine ittifakla şunu söylemişlerdir: Eğer evlendikten sonra birinci kocası gelecek olursa karısını geri almak ile mehrini almak arasında muhayyer bırakılır. Çoğunluk da şöyle demiştir: İlk koca eğer mehri tercih ederse, ikincisi o mehri ona öder. Çoğunluk kayboluş halleri arasında fark gözetmemişlerdir. Ancak daha önce Said İbn el-Müseyyeb 'den nakledilen görüş müstesnadır. Malik de savaşta kaybolmak ile savaşın dışında kaybolmak arasında fark gözetmiştir.
Savaşta kaybolan adamın karısı, sözü geçen süreye kadar bekletilir. Diğeri ise belli bir süre bekletilmez, aksine zann-ı galib ile daha fazla yaşamayacağı kadar bir ömür süresinin geçmesini bekler. Ahmed ve İshak şöyle demektedirler: Bir kimse ailesinden kaybolup da ona dair bir haber bilinmiyar ise, tecil (süre belirleme) söz konusu değildir. Savaşta yahut deniz yolculuğunda ya da buna benzer bir durumda kaybolan kimseler için süre belirlenir.
A1i'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kadın kocasını kaybedecek olursa geri dönünceye yahut ölene kadar evlenemez. Bunu Ebu Ubeyd Kitabu'n-Nikah'ta rivayet etmiştir. Abdurrezzak da şöyle demektedir: Bana İbn Mesud'dan ulaştığına göre o kaybolmuş adamın karısı hususunda ebediyyen evlenmeyip, bekleyeceği hususunda Ali'ye muvafakat etmiştir. Yine Ebu Ubeyd, hasen bir senedie Ali'den şunu rivayet etmektedir: Eğer evlenecek olursa, ikinci kocası onunla zifafa ister girmiş olsun, ister girmemiş olsun, o birincisinin karısıdır.
Said İbn Mansur da eş-Şa'bl'den şunu rivayet etmektedir: Kadın evlenip de birincisinin hayatta olduğu haberini alırsa kendisi ile ikinci kocası birbirinden ayrılır ve ikinci kocasından iddet bekler. Eğer ilk kocası ölürse ondan da iddet bekler ve ona mirasçı olur. en-Nehai yoluyla gelen rivayete göre: Kocasının durumu açıkça belli olmadıkça karısı evlenemez.
Bu aynı zamanda Kufe fakihleri ile Şafil'nin ve bazı hadis ashabının da görüşüdür. İbnu'l-Münzir ise süre belirleme görüşünü tercih etmiştir. Çünkü bu hususta ashab-ı kiram'dan beşinin ittifakı vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Hadisin lukataya dair muhtevasının açıklamaları Lukata bahsinde yeteri kadar geçmiştır.(2427 nolu hadis) Musannıf bu hadisi burada zikrederek başkasının malında -mal sahibinin- kaybolması halinde tasarrufun -malın telef olacağından korkuluyor ise- caiz olduğuna işaret etmektedir. Nitekim deve ile koyun arasında ayırım gözetmek, bunu göstermektedir.
İbnu'l-Müneyyir der ki: Bu mesele ile ilgili rivayetler birbirleriyle tearuz (çatışma) halinde olduğundan ötürü merfu hadise başvurmak icap eder. Bu hadiste yitik koyunda tasarrufun, sahibinin vefatından emin olmadan önce de caiz olduğu anlaşılmaktadır. O halde kaybolmuş malın onun gibi değerlendirilmesi uygundur. Aynı şekilde hadiste yitik deveye müdahale edilmeyeceği de belirtilmektedir. Çünkü deve kendi başına hayatını sürdürebilir.
O halde zevcenin de bu durumda olması gerekmektedir. Kocasının vefat haberi kesinlik kazanmadıkça herhangi bir şekilde ona da ilişilmez. O halde ilke şudur: Telef olacağından korkulan 'her bir şeyde telef oimaktan onu korumak amacıyla tasarruf caizdir. Böyle olmayanlarda ise caiz değildir. İlim ehlinin çoğunluğu, kayıp koyunun hükmünün, sahibinin gelmesi halinde bedelinin ödenmesinin vucubu bakımından diğer malların hükmü gibi olduğu kanaatindedir.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. KİTABU’T-TALAK EK SAYFA – 1837-4 باب : الظهار 23. ZİHAR وقول الله تعالى: {قد سمع الله قول التي تجادلك في زوجها - إلى قوله - فمن لم يستطع فإطعام ستين مسكينا} /المجادلة: 1 - 4/. Ve yüce Allah'ın: "Kocası hakkında seninle mücadele eden ve Allah'a şikayet etmekte olan kadının sözünü elbetteki Allah işitmiştir ... Kim güç yetiremezse o zaman altmış yoksul doyurmalıdır. "(Mücadele, 1-4) buyruğu.
وقال لي إسماعيل: حدثني مالك: أنه سأل ابن شهاب عن ظهار العبد، فقال: نحو ظهار الحر، قال مالك: وصيام العبد شهران. İsmail bana dedi ki: Malik'in bana tahdis ettiğine göre o İbn Şihab'a kölenin zihfuı hakkında soru. sormuş. İbn Şihab da: Hür kimsenin ziharı gibidir, diye cevap vermiştir. Malik dedi ki: Kölenin tutacağı oruç da iki aydır. وقال الحسن بن الحر: ظهار الحر والعبد، من الحرة والأمة، سواء.
el-Hasen İbn el-Hurr dedi ki: Hür erkeğin de, kölenin de hür kadın ve cariyeye zihar yapmasının hükmü aynıdır. وقال عكرمة: إن ظاهر من أمته فليس بشيء، إنما الظهار من النساء .وفي العربية "لما قالوا": أي فيما قالوا، وفي نقض ما قالوا، وهذا أولى، لأن الله لم يدل على المنكر وقول الزور. İkrime dedi ki: Eğer cariyesinden zihar yaparsa bunun hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü zihar ancak hür kadınlardan yapılır.
Arapçada: "Uma kaaluu" fima kaaluu ve fi nakdi ma kaaluu demektir. Bu anlamda olması da daha uygundur. Çünkü yüce Allah, haram kılınan münkere ve yalan söze delalet etmez. "Zihar" erkeğin karısına: Sen bana annemin sırtı gibisin, demesidir. Diğer azalar arasında özellikle sırtın söz konusu edilmesi, çoğunlukla binme yerinin orası oluşundan dolayıdır. Bundan dolayı binilen bineğe de "zahr (sırt)" denilmiştir. Zevcenin buna benzetilmesi ise erkeğin onun üstüne çıkmasından dolayıdır. Eğer ziharı sırtın dışında -mesela karna- izafe edecek olursa Şafiilerce kabul edilen daha güçlü görüşe göre, bu da zihar olur.
Anneyi tayin etmeyerek, -mesela- kız kardeşimin sırtı gibisin diyecek olursa hükmün ne olacağı hakkında görüş ayrılığı vardır. Şafii'den bunun zihfu olmayacağı nakledilmiştir. Aksine zihar Kur'an-ı Kerim'de varid olduğu gibi özelolarak anne hakkında söz konusu olur. Cedid (yeni) mezhebinde ise zihfu olur demiştir. CumhUl'un görüşü de budur. Ama fukaha ebediyyen kendisine haram olmayan kadını zikrederek zihfu yapmasının hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir. Şafii: Zihfu olmaz, demiştir. Maliklten zihfu olduğu nakledilmiş, ancak bu hususta Ahmed'den konu ile ilgili iki farklı rivayet vardır.
Zevcenin haram kılınmasına deıaıet eden her bir lafız ile zihar gerçekleşir. Ancak beraberinde niyetin de bulunması şarttır. Yüce Allah'ın buyurduğu gibi zihfu sözünü söyleyene de keffarette bulunmak icap eder, ama cumhura göre hanımına dönmesi bunun için şarttır. es-Sevri'ye göre ve Mücahid'den rivayete göre mücerred zihar yapmak sebebiyle de keffaret vacip olur.
Yüce Allahlın: "Şüphe yok ki bunlar elbette çirkin ve yalan bir söz söylüyorlar. "ll buyruğu da zihfuın haram olduğuna delil gösterilmiştir. Şafii der ki: Kurlan'ı bilen ve benim kendilerinden razı olduğum bir kimseyi şöyle derken dinlemişimdir: Cahiliye dönemi insanları zihar, ıla ve talak olmak üzere üç türlü talak veriyorlardı. Yüce Allah talakı, talak olarak kabul etti, ıla ve zihfu hakkında da Kur'an-ı Kerim'de beyan ettiği şekilde hüküm koydu.
"Kölenin tutacağı oruç süresi de iki aydır." İbn Battal kölenin zihar yapması halinde onun için bağlayıcı olacağı hususunda ve oruç tutmak suretiyle kefffuette bulunacak olursa hür gibi iki ay oruç tutacağı üzerinde icma' bulunduğunu nakletmiştir. Bununla birlikte yemek yedirmek ve köle azad etmek suretiyle keffaret hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Kufeli fukaha ile Şafii şöyle demektedir: Köle için ancak oruç ile kefffuette bulunmak söz konusu olabilir.
İbnu'l-Kasım, Malik'ten şöyle dediğini nakletmektedir: Eğer efendisinin izni ile yemek yedirecek olursa keffaretinde bulunmuş olur. (İbn Battal'ın) ileri sürdüğü icma' iddiası kabul edilmemiştir. Çünkü Şeyh Muvaffakuddin, el-Muğnl adlı eserinde bazı fakihlerden kölenin zihar yapmasının sahih olmayacağını nakletmiştir. Çünkü yüce Aııah: " ... Bir köle azad etmektir" diye buyurmuştur. Kölenin ise kölelere sahip olması söz konusu değildir. Ancak buna şöylece cevap verilmiştir: Köle azad etmek yükümlülüğü, onu bulabilen kimseler içindir. Bu durumda o ödeme zorluğu çeken birisine benzer. O halde onun için farz olan, oruç tutarak keffarette bulunmaktır.
Tahav! "İhtilafu'l-ulema" adlı eserinde bu rivayeti "el-Hasen İbn Hayy"dan diye zikretmiştir. Said İbn Mansur da sahih bir sened ile İbrahim en-Nehai'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Cariyeye yapılan zihfu, hür kadına yapılan zihfu gibidir." Fiilen keffarette bulunmak şart mıdır? Zihfu yaptığı kadına keffarette bulunmadan önce ilişki kurması caiz olmaz mı? Yoksa onunla cima' yapmayı kararlaştırması yeterli midir? Yoksa onu nikahı altında tutmayı ve ondan ayrılmamayı kararlaştırmak yeterli midir, hususlarında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Birincisi Leys'in görüşüdür, ikincisi ise Hanefilerin ve Malik'in görüşüdür.
KİTABU’T-TALAK EK SAYFA – 1837-5 باب: الإشارة في الطلاق والأمور. 24. TALAK VE DİĞER HUSUSLARDA İŞARETTE BULUNMANIN HÜKMÜ وقال ابن عمر : قال النبي صلى الله عليه وسلم: (لا يعذب الله بدمع العين، ولكن يعذب بهذا). فأشار إلى لسانه. İbn Ömer dedi ki: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Allah gözyaşı sebebiyle azaba uğratmaz. Fakat bundan dolayı azaplandırır" diyerek diline işaret buyurdu.
وقال كعب بن مالك: أشار النبي صلى الله عليه وسلم إلي أي: (خذ النصف). Ka'b İbn Malik dedi ki: "Nebi s.a.v. bana: Yarısını al, diye işaret buyurdu." وقالت أسماء: صلى النبي صلى الله عليه وسلم في الكسوف، فقلت لعائشة: ما شأن الناس؟ وهي تصلي، فأومأت برأسها إلى الشمس، فقلت: آية؟ فأومأت برأسها: أن نعم. Esma dedi ki: "Nebi sallallfıhu a1eyhi ve sellem küsuf (güneş tutulması) sırasında namaz kıldı. Ben Aişe'ye: İnsanların bu hali nedir, diye sordum. O başıyla güneşe işaret etti. Ben: Bu bir ayet (a1amet) midir diye sordum, o namaz kılmakta iken başıyla evet manasına işaret etti."
وقال أنس: أومأ النبي صلى الله عليه وسلم بيده إلى أبي بكر أن يتقدم. Enes dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Ebu Bekir'e eliyle öne geçmesi için işaret buyurdu." وقال ابن عباس: أومأ النبي صلى الله عليه وسلم بيده: (لا حرج). İbn Abbas dedi ki: "Nebi sallallfıhu a1eyhi ve sellem eliyle (bunda) bir günah yoktur diye işaret buyurdu." وقال أبو قتادة: قال النبي صلى الله عليه وسلم في الصيد للمحرم: (آحد منكم أمره أن يحمل عليها، أو أشار إليها). قالوا: لا، قال: (فكلوا).
Ebu Katade dedi ki: "Nebi sallallfıhu a1eyhi ve sellem ihramlı bir kimsenin avIanması ile ilgili olarak: Sizden herhangi bir kimse mi ona bu ava hamle yapmasını emretti yahut bu av hayvanını ona işaret etti, diye sorunca, onlar: Hayır dediler. Allah Resulü: O halde yiyiniz, diye buyurdu." حدثنا عبد الله بن محمد: حدثنا أبو عامر، عن عبد الملك بن عمرو: حدثنا إبراهيم، عن خالد، عن عكرمة، عن ابن عباس قال: طاف رسول صلى الله عليه وسلم على بعيره، وكان كلما أتى على الركن، أشار إليه وكبر، وقالت زينب: قال النبي صلى الله عليه وسلم: (فتح من ردم يأجوج ومأجوج مثل هذا). وعقده تسعين.
"Talak ve hikmetli çeşitli hususlar hakkında", yani diğer şeylere dair "işaret etmek." "Zeyneb dedi ki .. " Kasıt mu'minlerin annesi Cahş kızı Zeyneb'dir. "Ve parmak uçlarını orta ve serçe parmağının iç tarafına koydu, biz: Onun azlığına işaret ediyor, dedik." Hadiste geçen "evdah" ile burada kastedilen, gümüşten süs eşyasıdır. "Sonra birini diğerinden uzaklaştırd!." Müslim'de bu rivayet "fecir yukarıdan aşağıya görülen değildir. Aksine uzunlamasına yayılandır." diye yer alır. Böylelikle sözü geçen işaret ile ne kastedildiği anlaşılmaktadır.
İbn Battal dedi ki: Cumhurun kanaatine göre eğer işaret anlşılıyor ise konuşma gibi değerlendirilir. Ancak Hanefiler buna bazı hususlarda muhalefet etmişlerdir. Muhtemelen Buharı, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem 'in işareti konuşmak gibi değerlendirdiğini gösteren bu hadislerle onların kanaatini reddetmiştir. İşaret, din ile ilgili çeşitli hükümler hakkında caiz (geçerli) olduğuna göre, konuşma imkanı olmayan kimseler için böyle olması daha da caizdir.
İbnu'l-Müneyyir dedi ki: Buharı talak vermek ve diğer hususlara dair konuşamayanın ve daha başkalarının, asıl maksadını ve sayının anlaşılabileceği işaretlerinin, tıpkı lafız gibi geçerli olduğunu kastetmiştir. Gördüğüm kadarıyla Buhar! bu Başlığı ve bu başlık altındaki hadisleri bundan sonraki Başlıkta söz konusu edeceği araştırmaya bir hazırlık olmak üzere zikretmiştir. Ancak bununla birlikte konuşamayan dilsizin lanetleşmesi ile talakı arasında da fark görmüş olanlar bulunmaktadır.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. İlim adamları anlaşılan işaretin hükmü altında farklı görüşlere sahiptirler. YüceAllah'ın hakları ile ilgili hususlarda, konuşabilen kimsenin dahi olsa işareti yeterlidir, demişlerdir. Fakat akit, ikrar, vasiyet ve buna benzer Ademoğlunun hakları söz konusu ise dili tutulan kimsenin durumu hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Üçüncü bir görüş de Ebu Hanife'den nakledilmiştir: Eğer konuşabileceğinden yana ümit kesilirse (anlaşılır işareti geçerlidir, demişlerdir), bazı Hanbel1 alimlerinden de eğer hemen akabinde ölüm gelirse (geçerlidir) dedikleri nakledilmiştir. Tahav! de bu görüşü tercih etmiştir.
el-Evzai'den de eğer ondan önce söz söylenmiş,ise (geçerlidir) dediği nakledilmiştir. Mekhul'den nakledildiğine göre ise eğer: Filan kişi hürdür dese, sonra konuşmayıp sussa ona da: Filan da mı diye sorulunca işaret etse işareti sahih olur. Konuşabilen kimsenin ise işareti, çoğunluğun kanaatine göre konuşmasının yerini tutmaz. İşaretin niyetin yerini tutup tutmayacağı hususunda ise görüş ayrılığı vardır. Hanımını boşayan kimseye: Kaç defa boşadın diye sorulunca parmağıyla işaret eden kimsenin durumunda olduğu gibi ...

Zincir sözün kaynağından musannife doğru sıralanmıştır: 1 = sözü söyleyen/ilk aktaran, sonrakiler onu sırayla nakledenler, en altta eseri derleyen Buhârî. Râviye tıklayınca aynı râvinin geçtiği tüm hadisler listelenir; parantezdeki sayı râvinin sitedeki hadis kitaplarında geçtiği hadis sayısıdır.