Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 4823, sondan 1414. ayet; 53. sure ve Necm Suresinin 39. ayetidir. Necm Suresi 39. ayetinin kelime sayisi 6, harf sayısı 21 ve toplam ebced değeri ise 592 olarak hesaplanmıştır. Necm Suresinin toplam ebced değeri 106682 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır.
Önceki âyetlerde eleştirilen tavır vesilesiyle, o sırada muhatapların hakkında en fazla bilgiye sahip oldukları peygamberlerden Hz. İbrâhim ve Hz. Mûsâ’ya indirilen vahiylerin özüne değinilmektedir. Bu âyetlerin ilk kısmında (38-42. âyetlerde) hatırlatılan ilkeler ve bilgiler –konuya ilişkin başka naslar da dikkate alınarak– şöyle açıklanabilir: a) Sorumluluk: Kur’an’da değişik vesilelerle belirtildiği üzere, suçların ve cezaların şahsîliği esastır; –istese de– kimse başkasının günahını yüklenemez. b) Kesp: Herkes bütün sırlarını ve inceliklerini bilemeyeceğimiz bir sınav düzeni içinde iradî seçimler yapmak durumundadır. c) Hesap verme: Dünya hayatında iradî seçimle yaptığı her iş mahşer günü insanın önüne konacak, iyilik ve kötülükleri görülecek, bu konuda tamamen âdil bir yargılama yapılacaktır. d) Karşılık verme: Sözü edilen yargılamanın sonunda herkese yaptıklarının karşılığı tastamam verilecektir. e) Nihaî takdir: Yapılanların karşılığı verilirken kimsenin en küçük bir haksızlığa uğratılmayacağı kesin olmakla beraber, ilâhî lutuf ve bağışlama hususu Allah’ın mutlak iradesine bağlıdır; bu konuda mümine düşen, ümitvar olmak, ama buna güvenerek gevşeklik göstermemektir. 39-40. âyetler dürüstlükle çalışıp çabalamanın, alın teriyle kazanmanın Allah nezdindeki değerine de işaret etmektedir. 43-49. âyetlerde insanın hayat-ölüm çizgisi içinde cereyan eden her oluşun ve genelde evrende olup biten her şeyin Allah Teâlâ’nın irade ve kudretine bağlı bulunduğunu gösteren örnekler verilmekte; 50-54.âyetlerde de inkârcılıkları sebebiyle helâk edilen bazı eski toplumların başına gelenler hatırlatılmaktadır. 47. âyette geçen ve “öteki yaratma” diye tercüme edilen “en-neş’etü’l-uhrâ” tamlaması genellikle “öldükten sonra diriltme” mânasıyla açıklanmıştır. Râzî, önceki âyetlerde insanın yaratılışından söz edilmesini ve başka bazı delilleri dikkate alarak bu tamlamayla, cenine ruhun üflenmesine işaret edilmiş olabileceği kanaatine ulaştığını belirtir (XXIX, 21). 48. âyet “Zengin eden de O’dur, yoksul kılan da” şeklinde de anlaşılmıştır (Şevkânî, V, 135). 49. âyette geçen Şi‘râ, bazı Arap kabilelerinin şans kaynağı saydıkları, bahtlarını kendisine bağladıkları ve bu sebeple taptıkları en parlak yıldız olarak anlaşılmıştır. Batı dillerinde yazılan meâl ve tefsirlerde, Şi‘râ karşılığında genellikle “Sirius” kelimesinin kullanılması da bu anlamdan hareketle yapılmış bir çeviridir (meselâ bk. Arthur J. Arberry, The Koran, s. 552; Hamidullah, Le Saint Coran, s. 528). Sirius, dilimizde Akyıldız veya Şuarayıyemânî olarak bilinen ve Büyükköpek takım yıldızı içinde yer alan en parlak yıldızın adıdır. Öyle anlaşılıyor ki, âyette Allah’ın Şi‘râ’nın da rabbi olduğu belirtilerek, bir tür şirk olan ve yukarıda değinilen telakkilerin temelden yıkılması hedeflenmektedir. 53. âyette geçen “altı üstüne getirilmiş şehirler” genellikle, Lût kavmi ve oturdukları yerler şeklinde açıklanmıştır; fakat benzer felâketlere uğratılarak ilâhî cezaya çarptırılmış bütün toplumların kastedilmiş olması da muhtemeldir (Râzî, XXIX, 24).
Mehmet Okuyan
İnsan için kendi yaptığından başka bir şey yoktur.
Cennet, toplu taşıma araçlarıyla ulaşılabilecek bir yer değildir. Dolaysıyla oraya başkasının kullandığı araçla, ancak doğru yoldan giden, kendi kullandığımız hayat arabamızla varabiliriz.Çalışmadan ve irademizi ortaya koymadan sadece dua ile üstün olamayacağımızı bilmeliyiz! Üstünlük sadece dua ile olsaydı 14 asırdır dua eden Müslümanlar en önde olurdu…Üretmeden, araştırmadan, okumadan ve mücadele vermeden yalnızca laflayarak ve slogan atarak bir yere varamayacağımızı bilmeliyiz! Başarı slogan atmakla olsaydı seçim meydanlarında en çok nutuk atanlar iktidara gelirdi… Kaliteye ve eğitime önem vermeden sadece nüfusu artırmakla öne geçemeyeceğimizi idrak etmeliyiz! Öne geçmek nüfusla olsaydı nüfusu kalabalık olan milletler dünyaya hâkim olurdu…
1 Yani bir insan, bakasının günahı ile hesaba çekilmeyeceği gibi kendi amelinden başkasıyla da sevap kazanamaz. Ancak başkasının ona amelini hediye etmesi mümkündür. İlk bakışta, “insana çalışmasından başka bir şey yok” demek zannolunabilirse de insana gerek Dünyada, gerek Ahirette çalışma ve kazancından başka Allah’ın lütfu olarak verilen nice rahmet ve ilâhi hediyeler bulunduğunda da şüphe yoktur. Eb’us-Suud: “Peygamberlerin, Meleklerin istiğfarı, dirilerin ölüler için duası ve sadakası gibi insanın kendi amelinden olmamakla beraber faydalı olduğu bilinen bir çok amel vardır. Bütün bunlar, o şahsın ameli olan iman mukabilinde olduğu ve iman olmayınca hiç birisinin faydası olamayacağı için bunlarda da fayda verenin yine o şahsın kendi ameli olmaktadır” demiştir. Türkçemizde bu manayı ifade eden: “Elden gelen, öğün olmaz o da vaktinde gelmez” meseli vardır ki; ahiret hayatını elden gelecek sevaplara bırakmak pek de mantıklı değildir. (Elmalılı)
Muhammed Esed
ve insana uğrunda çaba gösterdiği dışında bir şey verilmeyecektir; 32
36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44. Yoksa o Mûsâ'nın ve o çok vefalı İbrâhim'in sahifelerinde bulunan şu kesin gerçekler hakkında bilgi edinmedi mi ki: Hiçbir kimse başkasının günah yükünü çekemez. İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez. Bu gayretinin semeresi de ileride ortaya çıkacaktır. Emeğinin karşılığı kendisine tam tamına ödenecektir. Elbette son durak, Rabbinin huzuru olacaktır. O'dur güldüren ve ağlatan; O'dur öldüren ve yaşatan. [2, 124; 16, 123; 35, 18; 36, 12; 9, 105]
Hz. İbrâhim (a.s.)’ın “sahifelerin”den, Kur’ân dışındaki mevcut kutsal kitaplarda bahis yoktur. 38. âyetten şu kaide çıkar: Herkes kendi yaptıklarından sorumludur. Hiç kimse bir başkasının cezasını çekmeyi kabullenemez. 39. âyetten çıkan bazı kaideler: a-Her kişi, çalışmasının karşılığını görecektir. b-Hiç kimse yapmadığı işin karşılığını alamaz. Bazıları bu âyetleri anlamada aşırılığa saparak hata etmişlerdir. Başkasına bedel hac, sevap bağışlama, başkası için dua etmenin faydasız olduğunu iddia bu kabildendir. Ehl-i sünnet başkası için duanın fayda vereceğinde ittifak etmiş olup, sevap bağışlama, vekâletle yapılan işin sevabı hususunda da prensipte mutabık olup ayrıntılarda farklıdırlar. Mesela: İmam Malik ile Şâfiî’ye göre malî ibadetlerin (sadaka gibi) keza malî-bedenî ibadetlerin sevabı bağışlanabilir, ancak bedenî ibadetlerin (namaz, Kur’ân kıraatı) sevabı başkasına bağışlanamaz. Hanefîlere göre mezkûr her çeşit amelin sevabı başka bir mümine bağışlanabilir. Buna dair birçok hadis vardır. Allah, rûhuna bağışlanan kişiyi bu amellerden faydalandırdığı gibi, bu fazileti gösteren, bağışlayana da mükafat verir.