Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 5987, sondan 250. ayet; 88. sure ve Gâşiye Suresinin 20. ayetidir. Gâşiye Suresi 20. ayetinin kelime sayisi 4, harf sayısı 16 ve toplam ebced değeri ise 1666 olarak hesaplanmıştır. Gâşiye Suresinin toplam ebced değeri 31129 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır.
Muhatapların dikkatleri canlıların yaşamasına elverişli biçimde yaratılmış olan yeryüzüne çevrilip bazı örnekler verilerek içinde yaşadıkları kozmik ortamın iç anlamını ve sırlarını keşfetmeleri, bunlardan ibret almaları istenmektedir. Bu ve önceki âyetten ayrıca müslümanların dolaylı olarak zooloji, astronomi, jeoloji, tarih ve coğrafya gibi deneysel ve sosyal bilimlerle meşgul olmaya teşvik edildiği anlamı da çıkarılabilir. Çünkü burada istenen anlamları kavramak için böyle bir tabiat okumasına ihtiyaç vardır ve Kur’ân-ı Kerîm gerek burada gerekse başka birçok âyette muhatabını böyle bir tabiat keşfine çağırmaktadır. Bunlar yapıldığı takdirde hem Allah’ın üstün kudretinin izleri daha yakından ve sağlıklı müşahede edilmek suretiyle maksat hasıl olur hem de maddî dünyaya ait sağlam bilgiler edinildiği için ondan istifade etme imkânı artar ve böylece bu bilgilere sahip olanlar onları daha verimli ve yararlı olarak kullanma imkânını elde ederler (ayrıca bk. Elmalılı, VIII, 5786).
17,18,19,20. Bu insanlar, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?
17, 18, 19, 20. (İnsanlar) devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?
(1)“Sâni‘in (herşeyi san‘atla yaratan Allah’ın) kudreti, kibriyâ (büyüklük) ve celâl (nihâyetsiz büyüklük ve kahır) noktasında, kâinâtı öyle muhteşem bir saray şeklinde îcâd ediyor (yaratıyor) ki; (...) zemîn yüzünü bir sofra, bir tarla, bir bahçe, bir halîçe (halı) ve dağları birer mahzen, birer direk, birer kal‘a (kale) ve hâkezâ(bunun gibi) bütün eşyâyı büyük bir mikyasta (ölçüde) o büyük sarayın levâzımâtı (eşyaları) şekline getirerek, şa‘şaalı (parlak) bir sûrette haşmet-i rubûbiyetini (umûm kâinâtı terbiye edişinin heybetini) gösterdiği gibi; cemâl (güzellik ve lütuf) noktasında rahmeti dahi en küçük zîhayâta (canlıya) kadar her zîrûha (ruh sâhibine)envâ‘-ı ni‘metini (ni‘metinin çeşitlerini) verir, onun ile tanzîm eder. Baştan aşağıya kadar ni‘metlerle süsleyip, lütf u keremle tezyîn eder (ziynetlendirir).” (Mektûbât, 20. Mektûb, 64-65)
İlyas Yorulmaz
Yeryüzüne bakmıyor mu, nasıl kalınacak bir satıh haline getirilmiş?
17,18,19,20. (Şu insanlar,) devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl düzenlendiğine? Hiç bakmıyorlar mı?1
1 Burada Yaratıcının kudretine dikkat çekilirken ilk önce devenin ileri sürülmesi insana acayip gelirse de bu acayiplikte kastedilen mânâya isabet açısından “bera’at-i istihlal” gibi bir bediî sanat vardır. Zira maksat, bakılmaya alışılmış ve pek olağan gibi görünen şeylerin bile yaratılış niceliğinin enteresan şeylerle dolu bulunduğunu duyurmaktır. Deve yaratılışının gerçekten enteresanlığı ile beraber Arapların en yakından gözlerine çarpması gerektiği düşünülürse, bunun yaratılışının âlemi seyretmek için ilk bakılacak yer edinilmesi en uygun harekettir. Bu sayılan deveye ondan göğe, ondan dağlara, onlardan yerdeki şeylere bakmak da, bütün âleme bakma manasını taşır. Bazıları buradaki “ibil” kelimesine mecazen “yağmur yüklü bulut” anlamı vermişlerse de bu kelime bulut değil bulut çeşitlerinden birine verilen bir isimdir.