Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 6090, sondan 147. ayet; 93. sure ve Duhâ Suresinin 11. ayetidir. Duhâ Suresi 11. ayetinin kelime sayisi 4, harf sayısı 16 ve toplam ebced değeri ise 1029 olarak hesaplanmıştır. Duhâ Suresinin toplam ebced değeri 12502 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır.
Câhiliye döneminde yetimlerin, yoksulların hakları gözetilmez, malları ellerinden alınır, kendilerine zulmedilirdi. Buna göre 9-10. âyetlerin ana hedefi Resûlullah’ın şahsında bütünüyle toplumun dikkatini bu iki temel ahlâkî ve sosyal problem üzerine çekmek ve bunları çözüme kavuşturmaktı. Bunun yanında, daha özel olarak Resûlullah’a mazhar olduğu anılan ihsanlar karşısında şükür mahiyetinde bazı görevleri hatırlatılmaktadır. Burada sıralanan görevlerin, 6-8. âyetlerde Hz. Peygamber’e bahşedildiği bildirilen ilâhî lutuflarla alâkalı olduğu görülmektedir. Buna göre Allah onu yetim iken korumuştur; o da yetimi incitmemeli, himaye etmelidir. Allah ona ne yapacağını bilmez iken yol göstermiştir; o da kendisine bir şeyler sorup aydınlanmak isteyeni geri çevirmemelidir. Allah onu yoksulken zengin kılmıştır; o da kendisinden yardım isteyeni azarlamamalı, gereken yardımı yapabildiği kadar yapmalıdır. Şükürle ilgili bu özel görevler örnek olarak sıralandıktan sonra sûre bu konuda “Rabbinin lutuflarını şükranla an” şeklindeki genel ve kuşatıcı bir buyrukla tamamlanmıştır. Bazı müfessirler buradaki “nimet” kelimesini “Kur’an, peygamberlik, bu sûrede Resûlullah’a lutfedildiği bildirilen şeyler” gibi değişik mânalarla açıklamışlarsa da bunu, Resûlullah’ın hayatı boyunca mazhar olduğu maddî ve mânevî bütün lutuflar, nimetler olarak anlamak sûrenin amacına ve âyetlerin akışına daha uygun düşmektedir. Şunu da belirtmek gerekir ki, Hz. Peygamber’in hayat hikâyesi onun eşsiz ahlâkını açıkça göstermektedir ve bu âyetlerde söz konusu edilen uyarılara onun herhangi bir davranışı sebep olmuş değildir. Kur’an’ın irşad ve eğitimde kullandığı üslûp gereği burada onun şahsında bütün insanlığa hitap edilmektedir.
Ve (Sana lütfettiği bütün bu üstün fazilet ve meziyetlerden dolayı, övünmek ve böbürlenmek için değil, ama sevinmek ve şükretmek niyetiyle) Rabbinin nimetini (minnet ve memnuniyetle) hatırlat ve anlat (ki Makam-ı Mahmud’a ulaşasın.)
Ve inanan kullarımı ilâhî ikram ve lütuflarla müjdeleyerek, Rabb’inin şimdiki ve gelecekte vaadettiği nîmetlerini —özellikle de Kur’an nîmetini— onlara anlat!“Allahu Ekber; bu ne büyük bir nîmet, bu ne büyük bir iltifat, ya Rab!”
1 Sâil (السَّائِلُ): “dilenci ve soru soran,” anlamına gelir. Azarlama emri; kovmamayı gerektirdiği için, dilenciyi, azarlamanın yasaklanmış olması, istemede ısrar etmediği durumdadır. Eğer istemede ısrar eder de yumuşak bir şekilde reddetmek fayda vermezse o vakit azarlamada bir sakınca yoktur. Hasan el-Basri’ye göre, “sail”den maksat, mal isteyen değil, “ilim ve din ile ilgili soru soran” demektir ve ilim soran kimseye ilmi olan kimsenin cevap vermemesi kesinlikle yasaktır. Bir hadis-i şerifte: “Kendisine bir ilim sorulup da onu gizleyen kimseye, ateşten bir gem vurulur” buyrulmuştur. Mutlak manada “sâil” lafzı, dilenci manasında asıl olmakla beraber “dileyen, dilenen” veya hangi suretle olursa olsun “isteyen, soran,” mutlak olarak da “talep eden” manasını taşır. (Elmalılı)2 Bu sûreden itibaren “Nas sûresinin” sonuna kadar her sûrenin bitiminde “tekbir” almak sünnettir.
[5784] Bir şeyin dilde olması, hem onun gönülde ve zihinde olmasını gerektirir hem de olduğuna delâlet eder. Tahdîs-i nimet, nimeti yâd etmek, onu dile getirmektir. Bu ise şükrün bir parçasıdır. Buradaki nimet ilk olarak İslâm ve onun son tezahürü olan Kur’an vahyidir: “..ve size olan nimetimi tamamladım” (5:3).
(2) Muhammed Hamidullah, Müslümanların Mevlidi, yani Peygamberimizin doğumunu kutlarken bu âyete dayandıklarını söyledikten sonra sorar: “Hangi İlâhî nimet bundan daha büyük olabilir?”
Yaşar Nuri Öztürk
Ve Rabbinin nimetini söz ve fiillerinle dile getir!