[Tâ. Sîn.] İşte şu(nlar) Kur’an’ın ve apaçık Kitabın ayetleridir.
Mukatta‘a harfleri hakkında bilgi için bkz. Bakara
2:1, dipnot 1.,Benzer mesaj: Hicr
15:1.
(Kur’an) müminler için bir rehber ve müjdedir.
Onlar namazı kılar, zekatı verir ve ahirete de kesin bir şekilde inanırlar.
Benzer mesajlar: Bakara
2:2-5; Enfâl
8:2-4; Lokmân
31:1-5.
Ahirete inanmayanların işlerini, kendilerine süslü gösterdik; bocalayıp duruyorlar.
İşte onlar, azabı en kötü olanlardır; ahirette en çok kaybedecek olanlar da onlardır.
Şüphesiz ki Kur’an doğru hüküm veren, bilen (Allah) tarafından sana vahyedilmektedir.
Hani Musa ailesine şöyle demişti: “Ben bir ateş gördüm. Size oradan bir haber getireceğim veya ısınacağınız bir kor getireceğim.”
Oraya geldiğinde (kendisine) şöyle seslenilmişti: “Ateşin yanındakiler ve çevresindekiler bereketli kılınmıştır. Âlemlerin Rabbi olan Allah yücedir.
Ey Musa! Güçlü, doğru hüküm veren Allah, benim ben!
Asanı (yere) bırak!” Onu yılan gibi depreşir görünce, arkasına bakmadan geri dönmüştü. (Ona şöyle söylenmişti): “Ey Musa! Korkma! Çünkü benim huzurumda elçiler korkmaz.
Ancak haksızlık edip sonra da işlediği kötülüğün ardından güzel davranan kişi (bilsin ki) ben çok bağışlayanım; çok merhametliyim.
Bu ayet hataen işlenen kötü bir davranışın hemen peşinden tevbe edilmesi durumunda bağışlanacağı müjdesini içermektedir. Benzer mesaj: Nisâ
4:17.
Elini koynuna sok ki kusursuz bembeyaz çıksın! (Sen de) dokuz delil (mucize) ile Firavun’a ve kavmine (git)! Çünkü onlar, yoldan çıkmış bir topluluk oldular.
Benzer mesajlar: Tâhâ
20:22; Kasas
28:32. Hz. Musa’nın elinin bembeyaz, kusursuz bir hal alması, elindeki bir rahatsızlığın fiziksel/bedensel anlamda iyileşmesi anlamında hakikat anlam verebileceği gibi, daha önce işlediği hataen insan öldürme suçunun affedildiğinin sembolü de olabilir.,Bu dokuz mucize, “[‘asa-değnek]”, “[yed-i beyzâ’]-beyaz el”, “denizin yarılması”, “kendisinden on iki su fışkıran kaya”, “tufan”, “çekirge sürüsü ve kımıl (yaban sineği)”, “kurbağa istilası”, “suyun kana dönüşmesi” ve “dağın onların üzerine kaldırılması”dır.
Gerçeği ortaya koyucu delillerimiz kendilerine gelince ‘Bu, apaçık bir büyüdür!’ demişlerdi.
Kendileri bu delillere kesin olarak inandıkları hâlde, haksızlık ve kibirleri nedeniyle onları inkâr etmişlerdi. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!”
Bu ayet [cuHûd] denen “inkâr”ın aslında gerçeği bilerek, inadına ve bilinçli bir inkâr demek olduğunun delilidir.
Yemin olsun ki biz Davud’a ve Süleyman’a bir ilim vermiştik; (onlar) “Bizi mümin kullarından birçoğuna üstün kılan Allah’a [hamd] (övgü) olsun.” demişlerdi.
Hz. Davud’un kıssası için bkz. Bakara
2:247-251; Nisâ
4:163; Mâide
5:78; En‘âm
6:84; İsrâ
17:55; Enbiyâ
21:78-80; Neml
27:15-16; Sebe’
34:10-13; Sâd
38:17-26, 30
Hz. Süleyman’ın kıssası için bkz. Bakara
2:102; Nisâ
4:163; En‘âm
6:84; Enbiyâ
21:78-82; Neml
27:15-44; Sebe’
34:12-14; Sâd
38:30-40.,Buradaki üstünlük/farklılık, bu iki peygamberin aynı zamanda hükümdar oluşları şeklinde anlaşılabilir. Zira baba-oğul bu iki peygamber hükümdar oluşları itibariyle diğer peygamberlerden hem farklıdır hem de üstündür.
Süleyman, Davud’a mirasçı olmuş ve şöyle demişti: “Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve bize (yararlı) her şeyden (pay) verildi.” Doğrusu bu apaçık bir lütuftur.
Süleyman için cinden, insandan ve kuştan oluşan orduları toplanmıştı; hepsi düzenli olarak sevk ediliyor(du).
Sonunda Karınca Vadisi’ne geldikleri zaman bir karınca “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin! Süleyman ve ordusu, farkına varmadan sizi ezmesin!” demişti.
Bu vadînin Şam’da olduğu ifade edilmekte, adının da içinde çok fazla karınca bulunması nedeniyle bu şekilde belirlendiği ifade edilmektedir.,Burada geçen [nemletün] kelimesi “karınca” olabileceği gibi bu şekilde isimlendirilen bir topluluk veya bu isimle anılan bir ordunun komutanı da olabilir.
(Süleyman, karıncanın) sözünden dolayı neşeyle tebessüm etmiş ve şöyle demişti: “Rabbim! Bana ve ana babama verdiğin nimet(ler)e şükretmemde ve razı olacağın iyi iş(ler) yapmamda beni başarılı kıl! Beni merhametinle iyi kullarının arasına kat!”
(Süleyman) kuşları denetlemiş ve “Neden Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa kayıplardan mı oldu?
[Hüdhüd], bir kuşun adı olabileceği gibi -Allah bilir ya- bir yetkilinin sıfatı veya unvanı da olabilir.
Şüphesiz ki ya onu şiddetli bir şekilde cezalandıracağım veya onu keseceğim ya da bana apaçık bir delil (mazeret) getirecek!” demişti.
Tevbe
9:47’deki [le evda‘û] fiilinde olduğu gibi buradaki [leezbehannehû] ifadesinin başında [lâ] şeklinde yazılan edat da [te’kid] (pekiştirme) edatıdır ve [le] şeklinde okunmaktadır. Bu durumda [lâm] harfinden sonraki [elif] harfinin [zâid] olduğu kabul edilmiş olmaktadır.
Çok geçmeden (Hüdhüd) gelmiş ve şöyle demişti: “Ben senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sebe’den sana kesin bir haber getirdim.
Kendisine her şeyden (bolca) verilmiş ve büyük de bir tahtı olan bir hanımı (Belkıs’ı) onları yönetir buldum.
Bu yönetici kadın, babası bütün Yemen toprağının meliki olan Şurâhîl’in kızı Seba melikesi Belkıs olarak bilinmektedir. Neml
27:22 ve Sebe’
34:15’te geçen [sebe’] kelimesi, bir kavmin adıdır ve bunlar Sebe’ b. Yeşcub (Yaşhab) b. Ya‘rub (Yağrub) b. Kahtân adıyla bilinen bir kavimdir. Neml
27:22-44. ayetlerde kıssası anlatılan bu kavim, önceleri güneşe tapan, başlarında Belkıs diye bilinen bir kadın hükümdar bulunan, sonrasında Hz. Süleyman’ın emrine giren, durdukları yer Güneybatı Arabistan’da Yemen’de Me’rib adındaki şehir olan bir kavim idi. En parlak dönemlerinde (M.Ö. iki bin yıllarında) yalnızca Yemen’i değil, Hadramevt’in geniş bir bölümünü, Mahrah topraklarını ve şimdiki Habeşistan’ın büyük bölümünü de içine alıyordu. Sebe’liler başkent Ma’rib’in çevresinde yüzlerce yıllık bir zaman kesiti içinde günümüze kadar ayakta kalabilmiş muhteşem kalıntılarıyla tarihte büyük bir ün yapmış olan olağanüstü barajlar, bentler ve suyolları şebekeleri inşa etmişlerdi (Esed, [Kur’an Mesajı], 875’te 23. not. İslamoğlu, [Hayat Kitabı Kur’an], s. 819’da 29. not).
Onu ve kavmini, Allah’ın peşi sıra güneşe secde eder buldum. Şeytan, yaptıkları işleri kendilerine süslü göstermiş ve onları doğru yoldan alıkoymuştur. Onlar doğru yolu bulamıyorlar.
25,26. (Oysa) göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen, (asıl en) büyük tahtın sahibi, kendisinden başka ilah olmayan Allah’a secde etmeleri gerekmez mi?”
25,26. (Oysa) göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen, (asıl en) büyük tahtın sahibi, kendisinden başka ilah olmayan Allah’a secde etmeleri gerekmez mi?”
(Süleyman, Hüdhüd’e) şöyle demişti: “Doğru mu söyledin yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.
Şu mektubumu götür ve kendilerine ver; sonra (kenara) çekil de ne sonuca varacaklarına bak!”
Burada ve 29. ayette geçen [kitâb] kelimesi “mektup” anlamına geldiği için Kur’an’ın da Yüce Allah’tan gelen bir mektup olduğunu söyleyebiliriz.
29,30,31. (Belkıs) “Ey yöneticiler! Bana Süleyman’dan gelen, ‘[Rahmân], [Rahîm] olan Allah’ın adıyla’ diye (başlayan ve) ‘Bana baş kaldırmayın; teslim olarak bana gelin!’ (mesajını içeren) çok değerli bir mektup gönderildi.” demişti.
29,30,31. (Belkıs) “Ey yöneticiler! Bana Süleyman’dan gelen, ‘[Rahmân], [Rahîm] olan Allah’ın adıyla’ diye (başlayan ve) ‘Bana baş kaldırmayın; teslim olarak bana gelin!’ (mesajını içeren) çok değerli bir mektup gönderildi.” demişti.
29,30,31. (Belkıs) “Ey yöneticiler! Bana Süleyman’dan gelen, ‘[Rahmân], [Rahîm] olan Allah’ın adıyla’ diye (başlayan ve) ‘Bana baş kaldırmayın; teslim olarak bana gelin!’ (mesajını içeren) çok değerli bir mektup gönderildi.” demişti.
(Belkıs:) “Ey yöneticiler! Bu işimde bana bir fikir verin! Bana şahit oluncaya (çözüm üretinceye) kadar hiçbir işe kesin karar vermeyeceğim.” demişti.
Bu ifade “Sizin görüşünüzü alıncaya kadar, size danışmadan hiçbir işi kestirip atmam” demektir. Bu cümle, yönetimdeki insanların tek başına karar vermemeleri gerektiğinin, ilgililere danışarak bir sonuca varılmasının zorunlu olduğunun bir delilidir. Benzer mesajlar: Âl-i İmrân
3:159; Şûrâ
42:38.
(Yöneticiler) şöyle demişti: “Biz kuvvet sahibi ve şiddetli savaş bilen kişileriz. Emir senindir; artık ne emredeceğine sen karar ver!”
(Belkıs) şöyle demişti, “Hükümdarlar bir şehre girdikleri zaman orayı perişan eder ve halkının itibarlılarını alçaltırlar. (Herhâlde) onlar da böyle yapacaklar(dır).
Ben (şimdi) onlara bir hediye ile elçi göndereceğim; bakalım elçiler ne (gibi bir sonuç) ile dönecekler!”
(Elçiler, hediye ile) Süleyman’a gelince o şöyle demişti: “Siz bana mal (hediye) ile yardım mı ediyorsunuz? Allah’ın bana verdiği size verdiğinden daha hayırlıdır. Hediyenizle (ben değil), aksine siz sevinirsiniz.”
Belkıs’ın gönderdiği elçiler Hz. Süleyman’a geldiklerinde beklemedikleri bir cevapla karşılaşmışlardı. Belkıs denemek amacıyla hediye göndermiş, hediyeyi kabul edip etmemesine göre onun kral mı peygamber mi olduğuna karar verecekti. İşte Hz. Süleyman nebi bir hükümdarın vereceği tepkiyi vermişti.
(Ey elçi)! Kavmine dön (onlara de ki): “Kendilerine asla karşı koyamayacakları orduyla geleceğiz; onları aşağılanmış bir şekilde hor ve değersiz olarak oradan çıkaracağız.”
Bir peygamberin sebepsiz yere bir milletin üzerine yürümesi, onları yurtlarından çıkarma tehdidinde bulunması olacak şey değildir. Belli ki o mektubun içerisinde veya başka yollarla çeşitli tehditkar ifadeler Hz. Süleyman’a ulaştırılmıştı. Kendilerine savaş açmayı gerektirecek suçlardan birisi inanca ve inananlara yönelik baskı ve zulümdür. Hz. Süleyman Sebe’lilerde böyle bir haksız uygulamanın olduğu haberini almış olmalıdır ki inanca ve mümine engel olma anlamındaki fitnenin ortadan kaldırılması için harekete geçeceğini kendilerine bildirmiştir.
(Süleyman devamla) şöyle demişti: “Ey yöneticiler! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmesinden önce hanginiz o (Belkıs)’ın tahtını bana getirebilir?”
Cinlerden bir ifrit “Oturduğun yerden kalkmadan önce onu sana getiririm. Ben bu konuda güçlüyüm, güvenilirim!” demişti.
[‘Ifrît] kelimesi, “çok güçlü, kuvvetli, her işinde maharetli, (cinlerin) reisi” gibi anlamlara gelmektedir.
Kendisinde Kitaptan bir bilgi olan kimse ise “Gözünü açıp kapamadan önce onu ben sana getiririm!” demişti. (Süleyman, Belkıs’ın) tahtını yanında yerleşmiş görünce şunu söylemişti: “Bu, şükür mü edeceğimi yoksa nankörlük mü yapacağımı denemek üzere Rabbimin (bana verdiği) iyiliklerindendir. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; kâfir olana gelince, Rabbim zengindir, cömerttir.”
Burada sözü edilen olayın durumunu bilememekte, vahyin verdiği bu bilgiye iman etmekteyiz.,Benzer mesajlar: İbrâhîm
14:7; Rûm
30:44; Lokmân
31:12; Fâtır
35:39; Zümer
39:7.
(Süleyman) şöyle demişti: “Onun (denenmesi) için tahtını değiştirin; bakalım doğruyu bulabilecek mi, yoksa doğruyu bulamayanlardan mı olacak?”
(Belkıs oraya) gelince, kendisine “Senin tahtın da böyle mi?” denmiş, o da “Sanki o! Bu olaydan önce bize bilgi verilmiş ve biz müslümanlar olmuştuk.” demişti.
Onu (Belkıs’ı), Allah’ın peşi sıra taptığı şeyler (gerçeklerden) alıkoymuştu. Şüphesiz ki o da inkârcı bir toplumdandı.
(Belkıs’a) “Saraya gir!” denmişti. O, (zemini) görünce derin bir su var sanmış ve ayaklarını açmıştı (eteğinin ucunu sıvamıştı). (Süleyman) “Bu, billurdan yapılmış bir köşk (zemini)dir” deyince, (Belkıs) şunu söylemişti: “Rabbim! Şüphesiz ki ben (güneşe tapmakla) kendime yazık etmişim. Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”
Bu ifade, Hz. Süleyman döneminde medeniyetin ne yüksek bir seviyede olduğunun apaçık bir delilidir.
Yemin olsun ki “Allah’a kulluk edin!” (demesi için) Semûd’a kardeşleri Salih’i (peygamber olarak) göndermiştik ve birdenbire birbiriyle çekişen iki gruba ayrılmışlardı.
Bu iki grup elbette Hz. Salih’in davetine icabet eden “müminler”le ona itibar etmeyip getirdiğini inkâr eden “kâfirler”dir. A‘râf
7:74-75’te de değinilen bu tartışmanın Hz. Salih’in peygamber olup olmadığı noktasında şekillendiği, toplumda zayıf ve güçsüz görülenlerin bu hakikate iman ettiği, kendilerini üstün görenlerin ise risaleti inkâr ettiği ifade edilmektedir.
(Salih) şöyle demişti: “Ey kavmim! İyiliğin öncesinde niçin kötülüğ(ün gelmesin)e acele ediyorsunuz? Merhamete ulaştırılasınız diye Allah’tan bağışlanma dilesenize!”
(Kavmi) şöyle demişti: “Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık.” (Salih ise) “Size gelen uğursuzluk (yapıp ettikleriniz nedeniyle) Allah katında(n gelmiş)tir. Aslında siz deneniyorsunuz.” demişti.
Peygamberleri uğursuzluk sebebi saymak inkarcıların ortak özelliğidir. Bkz. A‘râf
7:131; Yâsîn
36:18-19.
O şehirde bozgunculuk yapan ve ıslah etmeyen dokuzlu çete vardı.
Hûd
11:91 ve 92’de de geçen [raht] kelimesi, sayısı “üçten ona varan veya yedi ile on kişi arası topluluk” için kullanılmaktadır. Bu dokuzlu çetenin dokuz kişiden oluştuğu söylendiği gibi dokuz küçük grup olması ihtimali de elbette vardır. Bu çeteler Yüce Allah’a isyana devam eden, ülkede bozgunculuk çıkaran, hiçbir şekilde düzgün işten yana olmayan insanlardı.
(Bu çete) Allah’a yeminleşerek birbirlerine şöyle demişlerdi: “Ona ve ailesine gece baskın yapıp (hepsini öldürelim); sonra da (Salih’in) dostu olan kişiye ‘Biz (Salih’in) ailesinin yok edilişini görmedik, gerçekten doğru söylüyoruz!’ diyelim.”
Onlar tuzak kurmuşlardı. Onlar farkına varmadan biz de (buna karşı) tuzakkurmuştuk.
Bu cümle “Allah onların tuzaklarını boşa çıkaracaktır” şeklinde anlaşılmalıdır. Bu tür ayetlerde geçen fiil insanlar için kullanıldığında olumsuz bir anlama gelirken, Allah için kullanıldığında Allah’ın o fiilin cezasını vereceğini bildirmesidir. Benzer kullanımlar: Bakara
2:15; Âl-i İmrân
3:54; Nisâ
4:142; Enfâl
8:18; Tevbe 9: 67, 79.,Benzer mesajlar: Âl-i İmrân
3:54; En‘âm
6:123; Enfâl
8:18, 30; Ra‘d
13:42; İbrâhîm
14:46; Fâtır
35:10, 43; Tûr
52:42; Târık
86:15-16.
Bak tuzaklarının sonu nasıl oldu! Onları da toplumlarını da toptan helak etmiştik!
İşte haksızlıkları yüzünden çökmüş, ıssız kalmış evleri! Gerçeği bilen bir toplum için şüphesiz ki bunda bir ders vardır.
Bu ayet helakin sebebinin “imansızlık” değil, “zulüm” olduğunun apaçık bir delilidir.
İman edip [takvâ]lı (duyarlı) davranmış olanları ise kurtarmıştık.
Lut’u da (peygamber olarak göndermiştik). Kavmine şöyle demişti: “Göz göre göre o çirkinliği (hâlâ) yapıyor musunuz?
Siz, kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere mi yanaşıyorsunuz? Doğrusu siz cahillikte devam eden bir topluluksunuz!”
Kavminin cevabı ise “Lut’un ailesini şehrinizden çıkarın; şüphesiz ki onlar temiz kalmak isteyen insanlarmış!” sözünden başka bir şey olmamıştı.
Bunun üzerine onu (Lut’u) ve ailesini kurtarmıştık. Hanımı hariç; onun geride (azaba uğrayanların içinde) kalmasını uygun görmüştük.
Üzerlerine büyük bir bela yağmuru yağdırmıştık. Uyarılanların (ama yola gelmeyenlerin) bela yağmuru ne de kotu (olmuştu)!
De ki: “[Hamd] (övgü) Allah’a, selam da seçkin kıldığı kullarına olsun!” Allah mı hayırlıdır; yoksa ortak koşma(ya çalıştıkları) mı?
(Onlar mı hayırlı) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren (Allah) mı? Bir ağacını bile yetiştiremeyeceğiniz güzel bahçeleri o (su) sayesinde yetiştirdik. Allah’la birlikte bir ilah mı (varmış)! Doğrusu onlar, (putları Allah’a) denk tutan bir topluluktur.
Ayetteki [ya‘dilûne] fiili “birini birine denk ve eşit saymak” anlamına gelmektedir. Bu durumda ayette kastedilen anlam, müşriklerin Yüce Allah ile tapındıkları aracı varlıkları eşit tutmalarıdır. Kıyaslamaya konu edinilen hususlarda hiçbir etkinliği bulunmayan varlıkları Allah’a eşit saymak sapmanın en belirgin göstergesidir ve ayette müşriklerin böyle bir yanılgı içerisinde oldukları ifade edilmektedir.
(Onlar mı hayırlı) yoksa yeryüzünü oturmaya elverişli kılan, (vadiler) arasında nehirler yaratan, yeryüzü için ağırlıklar yaratan ve iki deniz arasına engel koyan (Allah) mı? Allah’la birlikte bir ilah mı (varmış)! Doğrusu onların pek çoğu, gerçeği bilm(ek iste)miyorlar.
(Onlar mı hayırlı) yoksa kendine yalvardığında zorda kalana cevap veren, sıkıntıyı açan (gideren) ve sizi yeryüzünün halifeleri (sorumluları olarak) görevlendiren (Allah) mı? Allah’la birlikte bir ilah mı (varmış)! Ne kadar da azınız (gerçeği) hatırlıyor!
Kur’an’da sadece bu ayette geçen [el-mudtarr] kelimesi “darda kalan”, “hastalık veya benzer bir şiddet ve zaruret durumuyla sıkışan”, “bunalan”, “çaresiz”, “nâçar kalan kişi” demektir. Demek ki Yüce Allah kulu sıkışıp kendisine dua ettiğinde duasına icabet edip sıkıntısını açan, problemi ortadan kaldıracak olan yegâne kudretin sahibidir.
(Onlar mı hayırlı) yoksa karanın ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren, rahmetinin (yağmurun) önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen (Allah) mı?Allah’la birlikte bir ilah mı (varmış)! Allah onların ortak koştuklarından yücedir.
(Onlar mı hayırlı) yoksa yaratmaya başlayan, sonra onu iade (tekrar) eden, gökten ve yerden sizi rızıklandıran (Allah) mı? Allah’la birlikte bir ilah mı (varmış)! De ki: “Doğruysanız kesin delilinizi getirin!”
Buradaki [yebdeü] fiili gereği yaratmaya başlamak ifadesi, bu işlemi ilk kez başlatmak, bir anlamda yoktan var etmekle ilgilidir. Benzerleri Yûnus
10:34, Rûm
30:11 ve 27’de de yer alan bu bilgiler Rabbimizin yoktan var edici olduğunu ortaya koyduğu gibi, yaratmayı hem devam ettirdiğini, hem de mahşerde diriltilmeyi sağlayacağını da anlam olarak içermektedir. Benzer mesajlar: A‘râf
7:29; Yûnus
10:34; Enbiyâ
21:104; ‘Ankebût
29:19, 20; Rûm
30:11, 27; Burûc
85:13.
De ki: “Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse [gayb]ı (bilinemeyeni) bilemez.” Onlar ne zaman diriltileceklerini de bilemezler.
Bu ayet gaybı Yüce Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceğinin apaçık delilidir. Benzer mesajlar: Bakara
2:33; Hûd
11:123; Nahl
16:77; Kehf
18:26; Fâtır
35:38; Hucurât
49:18.
Aksine ahiret hakkındaki bilgiler art arda kendilerine gelmesine rağmen, ondan şüphelenmeye devam etmektedir; ahiretten yana da kördürler.
Kâfir olanlar şöyle demişlerdi: “Biz ve atalarımız toprak olduğumuz zaman, gerçekten (diriltilip topraktan) mı çıkartılacağız!
Şüphesiz ki bu, daha önce bize de atalarımıza da vadedilmişti. Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir.”
Benzer mesajlar: Mü’minûn
23:83, dipnot 4; Yâsîn
36:6, dipnot 4.
(Onlara) de ki: “Yeryüzünde dolaşın da suçluların sonu nasıl olmuş, bakın!”
Onlardan dolayı üzülme; kurmakta oldukları tuzaklar yüzünden sıkıntı içinde olma!
“Doğruysanız o vaat (Son Saat) ne zamanmış!” derler.
De ki: “Acele gelmesini istediğiniz (azab)ın bir kısmı başınıza gelmek üzeredir.”
Şüphesiz ki Rabbin insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler.
Şüphesiz ki Rabbin kalplerinin gizlediğini de açıkladıklarını da bilir.
Gökte ve yerde [gaib] (yaratılmışların bilemeyeceği) ne varsa hepsi ancak ve ancak apaçık bir kitaptadır.
Şüphesiz ki bu Kur’an İsrailoğullarına, tartıştıkları şeylerin pek çoğunu anlatmaktadır.
Şüphesiz ki o (Kur’an), müminler için bir rehber ve rahmettir.
Şüphesiz ki Rabbin onların arasında hükmünü verecektir. O güçlüdür, bilendir.
Allah’a güven! Şüphesiz ki sen apaçık hakikat üzeresin.
Şüphesiz ki sen ölülere duyuramaz; sağırlara da arkalarını dönüp giderlerken çağrıyı duyuramazsın.
Benzer mesaj: Rûm
30:52-53. Bu ayetlerde sözü edilen [el-mevtâ] kelimesi, “kalbini öldürenler” demektir. Bakara
2:154 ve Âl-i İmrân
3:169’da Allah yolunda öldürülenlerle ilgili gündeme getirilen yeni bir hayat tanımı ve bakış açısı gibi bu ayette de ölü ve sağır ifadelerine yeni bir perspektif kazandırılmaktadır.
Sen körleri şaşkınlıklarından (çevirip) doğru yola iletemezsin. Ayetlerimize inanıp teslim olanlardan başkasına duyuramazsın.
Onlar hakkında o (azap) sözü gerçekleştiği zaman, onlar için yerden bir canlı çıkarmış olacağız ve bu (inkârcı) insanların ayetlerimize kesin bir şekilde inanmamış olduklarını kendilerine söyleyecektir.
Bu ifade, Zilzâl
99:4-5 gereği bizzat “yer”in mahşerde konuşturulması olarak yorumlanabilir. [Dâbbetu’l-ard] “yer kurdu” ifadesi sadece Sebe’
34:14’te Hz. Süleyman’ın ölümünün yer aldığı pasajda geçmektedir. Bu ayette ise söz konusu ifade [dâbbetu’l-ard] “arzın canlısı” şeklinde tamlama olarak değil de [dâbbeten mine’l-ardı] “arzdan bir canlı” şeklinde geçmektedir. Bu ifade “onlar hakkında o (azap) sözü gerçekleştiği zaman” cümlesinden sonra geldiği için bu canlının ve mecasi olarak konuşmasının mahşerin konusu olduğu açıktır.
O gün, her ümmet içinden ayetlerimizi yalanlayanlardan (çeşitli) grup(ları) toplayacağız; onlar, (hesap yerine) sevk edilecektir.
Benzer mesaj: Meryem
19:68-69.
Sonunda, (hesap yerine) geldikleri zaman (Allah) kendilerine şöyle soracaktır: “Bilip kavramadan ayetlerimi yalanladınız, öyle mi? (Değilse, bu) yaptığınız neydi?”
Yaptıkları haksızlıktan dolayı haklarında (azap) sözü gerçekleşmiştir; artık onlar konuşamazlar.
Dinlensinler diye geceyi (karanlık) ve (çalışsınlar diye) gündüzü aydınlık kıldığımızı hiç mi düşünmediler? İman eden bir topluluk için şüphesiz ki bunda dersler vardır.
Sûr’a üfleneceği gün, –Allah’ın diledikleri hariç– göklerde ve yerde bulunanlar şiddetli bir şekilde korkacaktır. Hepsi boynu bükük olarak O’na gelecekler.
Görüp sabit sandığın dağlar, her şeyi en güçlü biçimde şekillendiren Allah’ın bir sanatı olarak, bulutların gidişi (gibi) gidiyor (olacaktır). Şüphesiz ki Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır.
Bu ayette bağlam gereği Son Saat esnasında dağların sürükleneceği ifade edilmektedir. Ancak mesaj, dağların mevcut hâllerindeki hareketlerini de içerebilir ki bu anlam, bağlamdan ayrı, özel ve serbest bir okuma ile elde edilmektedir.
Kim bir iyilikle gelirse onun için çok daha hayırlısı olacaktır. Onlar o gün korkudan güvende olacaklardır.
Kötülükle gelen kişiler ise yüzüstü cehenneme atılacaklardır ve (kendilerine) “Sadece yaptıklarınızın karşılığını görmektesiniz.” (denecektir).
Konuyla ilgili ayetlerden anlaşılıyor ki iyiliklerin ödülleri “en az” o iyilik kadar, hatta sınırsız olabilir. Kötülüklerin karşılığı ise affedilmezlerse “en fazla” o kötülük kadardır. Benzer mesajlar: Bakara
2:261, 272, 273; En‘âm
6:160; Enfâl
8:60; Yûnus
20:27; Nahl
16:126; Hacc
22:60; Yâsîn
36:54; Zümer
39:10; Şûrâ
42:40; Müzzemmil
73:20; Nebe’
78:36.
(De ki:) “Ben her şey sadece kendisine ait olan ve saygın kıldığı bu şehrin (Mekke’nin) Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Ben müslümanlardan olmakla emrolundum.
Kur’an’ı [tilavet]le (okuyup aktarmakla) da (emrolundum). Kim doğru yola gelirse yalnızca kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa ona de ki: “Ben sadece uyarıcılardanım.”
De ki: “[Hamd] (övgü) Allah içindir. O, ayetlerini size gösterecektir; siz de onları (görüp) tanıyacaksınız. Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
Bu ayet Fussilet
41:53 ve Zâriyât
51:20-21. ayetlerle birlikte okunmalıdır.