Elif-Lâm-Râ![1562] İŞTE BUNLAR, her hükmünde tam isabet kaydeden ilâhî kelâmın âyetleridir.[1563]
[1562] Mânası konusunda sözün tükenmeyeceği bu harfler, Allah Rasûlü’nün aldığı vahyi tek bir harfini dahi zayi etmeden ilettiğinin lafzi şahididir (Bkz:
68:1, not 1).
[1563] Kur’an’ın sıfatı olarak özne formu olan hakîmin kullanılması, vahyin inşâ edici bir özne oluşuna delâlet eder. “İşte bunlar” ile kastedilen, bazılarına göre bu âyetler, bazılarına göre de Kur’an’dır (Msl: Zemahşerî ve Taberî). Müteakip âyetlerin kapsamı, ikinci görüşü haklı kılmakla beraber, hassaten sûre içinde yer alan âyetlere vurgu olduğu da bir gerçektir.
Ne yani, kendi aralarından bir insan evladına: “İnsanları uyar; iman edenlere Rableri katında yüksek bir itibar kazanacakları müjdesini ver!” diye vahyetmemiz, insanların garibine mi gitti?[1564] Küfre gömülüp gidenler (bir de utanmadan) “Dikkat edin! Bu var ya bu, düpedüz bir sihirbazdır!”[1565] dediler.
[1564] Zımnen: İman Allah’a sadâkat yarışında ipi göğüslemektir. Kâne nâkıs fiilinin olaya delâlet etmeyip sadece zamana delâlet ettiğini kabul eder de li’n-nâsideki lâm edatını kâneye değil de ‘acebene ilişkin görürsek, edat ‘acebene geçişlilik anlamı verir. Bu durumda anlam şöyle olur: “…insanları acayipleştirdi mi?” Eğer kânenin haberi olarak ‘acebeni, ismi olarak da evhaynayı alırsak, o zaman da anlam şöyle olur: “…diye insanlara vahyetmiş olmamız bir gariplik midir?”
[1565] Parantez içi açıklamanın, bağlaçsız ve edatsız bir şekilde yukarıdaki cümlelerin peşinden gelen bu ibarenin zımnî vurgusu olduğunu düşünüyoruz. İnkârcı Mekkeliler, aralarında yaşayan ve ittifakla el-emin (güvenilir kişi) adını verdikleri rasûlün geçmiş hayatından sihri andıran bir tek örnek gösterememişlerdir. Allah Rasûlü’ne “sihirbaz” iftirasını atanların gösterebildikleri tek gerekçe “O, kişiyle ebeveyninin, akrabasının, kavminin arasını ayırıyor” şeklindeydi (İbn Hişam, es-Sîra II, 132). 19. âyetin, bu ithama îmâ yoluyla cevap verdiğini düşünebiliriz. Söz konusu 19. âyet, aynı anne-babadan türeyen insanların farklı görüşlerde olmasının ilâhî yasa gereği olduğunu dile getirerek, müşriklerin Allah Rasûlü’ne sihirbaz iftirası atarken getirebildikleri “ebeveynle evladın arasını ayırıyor” delilini çürütüyordu.
KUŞKUSUZ sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı devrede yaratan;[1566] ve sınırsız güç ve kudret makamına kurulup varlığı yöneten Allah’tır:[1567] Yaratma işinde O’nun hiçbir destekçisi yoktu, varlık ancak O’nun izninden sonra vücut buldu.[1568] İşte bu (niteliklere sahip) olan Allah’tır sizin Rabbiniz; artık yalnız O’na kulluk edin:[1569] Hâlâ öğüt almayacak mısınız?
[1566] Lafzen: “altı günde” (Bkz: İbarenin nüzûl sürecinde ilk kullanıldığı
50:38, not 37).
[1567] Kur’an’da Allah için siyaset yerine hep tedbir kullanılır. Zira siyaset “dikkat ve özen isteyen, dikkat ve özen gösterilmeyince bozulan” vurgusunu taşır. Hakikattir ki Allah’ın buna ihtiyacı yoktur (Krş: Furûk, s. 29).
[1568] Ebu Müslim Isfahani’ye göre Ma min şefî’indeki “tek”in mukabili olan “çift, ikinci” anlamına şef‘den türetilmiştir. Bu durumda mâna mealde tercih ettiğimiz gibi olur. Yine Ebu Müslim, illa biiznihiyi “varlık, ancak O’nun izninden sonra vücut bulmuştur” şeklinde açıklamıştır (Râzî). Tercihimizin gerekçesi budur. Tüm şefaat anlayışları Zümer 44 ve Sebe 23 ışığında tashih edilmelidir (Bkz: kelimenin ilk geçtiği
74:48, not 39).
[1569] Mekke putperestlerinin putlarını Allah katında kendilerine torpil geçecek aracılar olarak görmeleriyle alâkalıdır. “Yalnız O’na kulluk edin”; yani, “Yalnız O’ndan kayırma ve yardım dilenin!”
Hepinizin dönüşü O’nadır; (bu) Allah’ın gerçekleşmesi kaçınılmaz vaadidir. Çünkü O, insanı yaratmaya başladıktan sonra onun yaratılışını sürdürüyor ki; iman edip de o imanla uyumlu iyilik yapanları, hak ettiklerinden fazlasıyla[1570] ödüllendirsin. İnkârda ısrar edenlere gelince: onların hakkı, inkârda direnişleri nedeniyle yudum yudum içecekleri kavurucu bir pişmanlık[1571] ve can yakıcı bir azaptır.
[1570] el-Kıst, yine Kur’an’da kullanılan el-‘adlin eşanlamlısı olarak görülemez. Tercihimizin gerekçesi için bkz:
49:9, not 12.
[1571] Lafzen: “kavurucu bir içecek”. Bu mecazî ifade, öncelikle yürek yakıcı ve vicdanı kavurucu bir pişmanlığa delâlet etse gerektir. Râzî bu sûrenin 7. âyetindeki “ateşi” (en-nâr) tefsir ederken, ateşin ve yanmanın farklı türlerinden söz eder. Bunlardan birini de “psikolojik ve aklî ateş” diye adlandırır ve bunun hissedilen ateşten daha fazla yaktığını ifade eder.
Güneşi aydınlığın kaynağı ve ayı ışık yansıtıcı yapan;[1572] yılların sayısını ve hesabı(nı) bilesiniz diye ona evreler takdir eden O’dur. Bunu başka değil, hakiki bir gaye için halk eden Allah, bilmek isteyen bir toplum için varlık âyetlerini[1573] ayrıntılı olarak açıklıyor.
[1572] Dıyâ’ (dav’), Kur’an’da aydınlatan kaynak anlamında kullanılmıştır (Krş:
2:17;
28:71). Dilde ışığın kaynağı için kullanılır. Daha çok işlevsel ve hep maddî anlamdadır. Nûr ise, birinciyi de kapsayan ve maddî-mânevî, somut-soyut tüm ışıma ve ışıtma süreç, araç ve hâlleri için kullanılır (Müfredât; Lisân ve Mekayîs). Işığın azına da çoğuna da nûr adı verilebilir. Fakat dav’ sadece nurun çoğuna verilen addır. Bu nedenle gün ışığına dav’ denmiştir (İtkân III, 232). Ay için kullanıldığında “ışık yansıtıcı” anlamına geldiği kozmik bir hakikattir. Türkçe’de “aydınlık” ve “ışık” birbirlerinin yerine kullanılsalar da (Ş. Sami), birinciyi dıyâ’, ikinciyi nûr karşılığı olarak kullanmayı tercih ettik.
[1573] Burada açıklananın “vahyî âyetler” değil, Güneş ve Ay gibi “kozmik âyetler” olduğu anlaşılmaktadır. Kevnî ve kavlî olanıyla tüm âyetler, aslında birer “gösterge”dirler; bir asla delâlet eder, bir hakikati gösterirler. Bu âyetlerin gösterdikleri gerçek ise “Mutlak Hakikat” olan Allah’tır. Yukarıdaki çevirimiz, işte bu yaklaşıma dayanmaktadır.
Çünkü gecenin ve gündüzün birbiri ardınca gelişi ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı her şey, sorumluluk bilinci taşıyan bir toplum için hakikate yapılmış birer atıftır.[1574]
[1574] Üstteki açıklamaya binaen, âyâtın bu bağlamdaki en uygun karşılığı. Zımnen: Âhirete iman, ahlâkî davranışın garantisidir.
Şu da bir gerçek ki; Bizim (rahmetimize) kavuşma umudu/arzusu olmayanlar[1575] ve dünya hayatıyla kendilerini tatmin edenler,[1576] üstelik (bir de) ayetlerimizden gafil olanlar var ya;
[1575] Aynı fiilin İlâhî rahmet ile birlikte kullanıldığı örnekler için bkz:
2:218;
17:57;
39:9.
[1576] Zımnen: İki dünyalılar Allah’ın rızasıyla tatmin olurken (
89:27-28), tek dünyalılar ilâhî rıza yerine koyarak tanrılaştırdıkları dünyalıklarla tatmin olurlar. Birine değer biçmek isteyen neyle tatmin olduğuna baksın. Dünyalıkla meşgul olmak kişiyi dünyalığa sahip kılar, dünyalıkla tatmin olmak kişiyi dünyalığa ait kılar. Bu sonuncusu felaketin ta kendisidir. Zira servet harika bir köle, berbat bir efendidir.
işte, işleye geldikleri bütün bu şeylerden dolayı onların son durağı ateştir.
Ne var ki iman eden ve imana lâyık davranışta bulunanlara gelince: Rableri onları imanları sayesinde,[1577] zemininden ırmaklar akan, nimetlerle dolu Cennetlere ulaşan yola yöneltecektir.[1578]
[1577] Cennetin, eylemle isbat edilmiş imanın ödülü olduğunun açık ve net ifadesi.
[1578] Allah’ın hidayetini bu şekilde çevirimiz için bkz:
9:80, not 99.
Orada onların nidaları[1579] “Muhteşemsin ey Allah’ım!” olur; ve kendilerine “Selam olsun size!..” diye mukabele edilir orada. Nihayet onların son nidası yankılanır: “el-hamdu lillahi Rabbi’l-‘âlemîn!”[1580]
[1579] Bu bağlamda da‘vânın, “dua, övgü, anış, duyuru, çığlık, çağırış” (Mekâyîs ve Lisân) gibi birden fazla olan çağrışımlarını yansıtabileceğimiz en uygun Türkçe karşılık budur. Bu nidanın her şeyden önce “teşekkürü” çağrıştıran bir “sevinç çığlığı” olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.
[1580] Mânası: “Hamd, bütün âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur!” Fâtiha’nın ilk cümlesi, cennete nail olmuş bir bahtiyarın ağzından çıkan ilk cümledir. Bir mü’min bunu her vakit namazının tüm rekâtlarında söylemekle, özünde cennete olan özlemini dile getirmiş olmaktadır. Eğer bunu sadece bir dil alışkanlığı olarak söylemeyip yürekten söylüyorsa, bu cümleyi söylediği her seferinde cennet duası ediyor demektir. Zira hasret kalbin duasıdır.
EĞER onların nimeti istemede acele ettikleri gibi Allah da insanlar için (hak ettikleri) cezayı[1581] vermede acele etseydi, onların sonunu getirecek hüküm hemen infaz edilirdi.[1582] Şu hâlde, Bizim (rahmetimiz)le buluşmaya yüzü olmayanları küstahça taşkınlıkları içerisinde debelenmeye terkederiz.
[1581] Lafzen: “Şerri”. Burada bahsedilen ceza, kendisinden sonra ibret alınıp tevbe edilemeyecek bir ceza olduğu için “şer” olarak gelmiştir. Kur’an’ın hiçbir yerinde şer Allah’a izafe ve isnat edilmez. Fakat şer Nâs sûresi 4. âyette el-vesvâsi’l-hannâs olan şeytana izafe edilir. Enbiya sûresi 35. âyette Allah’ın insanı hayır ve şer ile imtihan etmesi, şerrin Allah’a izafe ve isnadı değildir. Şerre Allah tarafından izin verilmesinin gerekçesidir. Bu âyet kötülük ilâhı vaz eden her tür düalizm şirkini red içindir (Bkz:
21:35, not 46). Burada ca‘l fiili ile yapılan isnat ise, reddetmek için yapılır (Ca‘l ve halk farkı için bkz:
78:8-9, ilgili notlar). Yani “Eğer.. etseydi, fakat etmedi” mânasındadır. Ve böylece şerrin Allah’a isnat ve izafe edilemezliği kuralı bozulmamış, aksine pekişmiş olur (Bunu teyit için bkz:
3:26;
21:35 ve
72:10, ilgili notlar).
[1582] Zımnen: Allah ihmal etmez imhal eder, yani süre tanır. Zira “O rahmeti kendisine ilke edinmiştir” (
6:12).
Hem ne zaman insanoğlunun başına bir ziyan gelse, gerek yatarken, gerek otururken ya da ayaktayken (başlar) Biz’e yalvarıp yakarmaya. Biz onu başına gelen ziyandan kurtardığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan ziyandan kurtarmamız için Biz’e hiç yalvarmamış gibi (nankörleşir).[1583] Hayatlarını boşa harcayanlara, yapageldikleri her şey (işte) böylesine cazip görünür.[1584]
[1583] Emaneti mülkiyet sanmanın doğal sonucu budur. Sahibine ihanet eden akıl kötüyü iyi gösterir.
[1584] İsrâfın büyüklüğü, kaybedilen imkândan çok imkânı doğru harcamadığı için kaybettiği nimetin büyüklüğüyle ölçülür. Burada kaybedilen Allah rızası ve onun karşılığı olan cennettir. İlâhî rızayı ve cenneti kaybedenin kaybını gösterecek bir rakam da yoktur.
Doğrusu sizden önceki bir çok nesli de, zulmetmeye başlayınca yok oluşa mahkûm etmiştik. Oysa ki onlara (da) rasulleri hakikatin apaçık belgeleriyle gelmişlerdi; fakat onlar inanmamakta direndiler: günaha gömülüp giden toplumu işte böyle cezalandırırız.[1585]
[1585] Tüm muhataplara zımnî bir uyarı: Sebepler tekerrür ediyorsa, sonuçların tekerrüründen daha doğal ne olabilir?
Daha sonra ise, öncekilerin peşinden sizi (helâk olanların yaşadığı) yerlere[1586] mirasçı kıldık ki, nasıl davranacağınızı görüp gözetleyelim.
[1586] Buradaki el-ard, elbette tüm yeryüzü değil, helâk olan kavimlerin topraklarıdır.
Bir de ne zaman hakikatin apaçık kanıtları olan âyetlerimiz onlara okunsa, Bizim (rahmetimizle) buluşma arzusu ve umudu olmayan o kimseler derler ki: “Git, bize bundan başka bir hitab[1587] getir, ya da onda değişiklik yap!”[1588] (Ey Nebî)! De ki: “Onu kendime göre değiştirmem olacak şey değil. Ben yalnızca bana vahyedilene uyarım: çünkü ben Rabbime karşı gelecek olursam, korkunç bir Gün’ün azabından korkarım.”
[1587] Kur’an’ın sözlük mânası için bkz:
25:30, not 39. Burada belirsiz formda gelen Kur’an, isme değil vasfa yakın bir mastar olarak çevrilmelidir. Unutulmaması gereken nokta, “Kur’an” ifadesinin müşriklere atfen kullanılan bir cümle içerisinde geçmesidir. Bu ve buna benzer bir bağlamda “Kur’an” olarak çevirmek anlama problemine yol açacaktır. Çünkü, Hatib’in ve ilk muhatapların bu kelimeye yükledikleri anlamla modern muhatabın zihnindeki kavramlaşmış anlam bire bir örtüşmemektedir. Kelime kavramsal anlamını sonraki dönemlerde kazanmış, hatta tedvin asrından sonra “Mushaf” isminin yerine kullanılmaya başlanmıştır. Oysa Kur’an, hatib olan Allah’la muhatab olan insan arasında canlı, aktif ve yaşanan bir diyalogun eseri olarak sözlü bir “hitab”, Mushaf ise Allah Rasûlü’nden sonra vahiy metninin kaydedildiği yazılı bir “kitap”tır. Anlama faaliyetinin ilk ve zorunlu adımı, anlamın kaynağından hedefine taşınırken yolda uğradığı “anlam kaybını” asgariye indirmektir. İşte bu yüzden, kur’ânin lafzı için yalnızca mantukunu değil mefhumunu da iyi yansıttığını düşündüğümüz “hitab” karşılığını kullandık.
[1588] Müşriklerin bu talebi açıkça gösteriyor ki, onlar mesajını, hedefini ve inşâ etmek istedikleri dünyayı çok iyi bildikleri bir Kur’an’a karşı çıktılar. İtirazları Kur’an’ın getirdiği öğretinin özüne, içeriğine yönelikti. Onlar esasen iyi ve kötüyü belirleme yetkisinin ellerinden çıkmasına itiraz ediyorlardı. “Değiştir” demekle, itirazlarının Hz. Muhammed’e değil vahyin kaynağına yönelik olduğunu itiraf ediyorlardı. Bununla zımnen “hayat tarzımıza dokunmayacak bir içeriğe razıyız” demiş oluyorlardı.
De ki: “Eğer Allah öyle tercih etseydi, ben onu size okumazdım; zaten O da onu size göndermezdi. Hem doğrusu şu ki; ondan önce yıllarımı sizin aranızda geçirmişim: bu kadarını olsun düşünemiyor musunuz?”
Hem kendi uydurduğu yalanları Allah’a yakıştırandan, ya da O’nun mesajlarını yalanlayandan daha zalim biri olabilir mi?[1589] Gerçek şu ki; günaha gömülenler asla iflah olmaz!
[1589] Hem Müşriklerin yaptığı “kendi üretti” iftirasının cezasını, hem de onların inkârının cezasını hatırlatan bir ifade.
Bir de Allah’ın peşi sıra kendilerine yararı da zararı da dokunmayan varlıklara[1590] kulluk edip de, üstelik “İşte şunlar Allah katında bizim kayırıcılarımızdır” diyenler (iflah olmaz).[1591] De ki: “Yoksa siz Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” O, sınırsız yüceliği ve aşkın varlığıyla, onların putlaştırdığı her şeyden beridir.
[1590] Ebu Ubeyde, buradaki mâ (şey) ilgi zamirinin ellezi (kimse) yerine kullanıldığını söyler (Mecaz). Tercihimiz olan “varlıklar” bu ikisini de içermektedir.
[1591] Bu âyet şefaat (kayırıcılık, torpil) inancının müşriklerin şirkinin hem sebebi hem sonucu olduğunu gösterir. Buradaki “kayırıcılık” ile müşriklerin dünyada sahip oldukları refah da, âhiretteki torpil beklentisi de kastedilmiş olabilir. Bu durumda 7 ve 15. âyette “bizim huzurumuza çıkarılacaklarını asla ummayanlar” ifadelerini, Mekke kodamanlarından olan ve kökeni karanlık ve karışık bir inkâr ideolojisine mensup çok özel bir gruba hasretmek gerekir. Mekke’de eline aldığı kemiği ufalayıp savurarak; “Ne yani, şimdi ölüp de toprak olduktan sonra yeniden mi diriltileceğiz?” (
56:47-48; ayrıca bkz:
36:78) diyen ve ilkel bir materyalizm olan “dehriliğin” peşinden giden (
45:24) sınırlı sayıda bir gurup da vardı. Ebu Cehil, Ümeyye b. Halef, kardeşi Ubeyy b. Halef gibi isimler bu gruba mensuptu. Bunlar, nihilizme çıkan ilkel bir materyalizm olan “dehri” ideolojiye mensuplardı. Bunlarla iç içe seçkin bir başka gurup daha vardı ki, onlar da Hire’den beslenen “düalist batıniliğe” (gnostisizm) mensup bir guruptu. Abdu’d-Dâr’ın reisi Nadr b. Haris (Genellikle hekim olan Taif’li Nadr b. Haris ile karıştırılır), Ukbe b. Ebi Muayt, Munebbih b. Hacac ve kardeşi Nubeyh, Ebu Süfyan ve oğulları Muaviye ve Yezid gibi isimler de bu gruba mensuptu. İbn Kelbî el-Mesâlib’inde bu isimleri “Mekke’deki zındıklar” arasında sayar. ‘Zındık’ terimi genelde Mani, Mazdek, Zerdüşt dini gibi inançlara mensup düalist batınileri ifade eden bir ıstılahtır. Bu çok küçük bir elit dışında müşrik kitle âhireti mutlak anlamda inkâr etmiyorlardı. Ama Allah inançları nasıl yozlaşmışsa, âhiret inançları da öylesine yozlaşmıştı. Onların Allah inancındaki çarpıklık “şirk” biçiminde, âhiret inançlarındaki çarpıklık da “şefaat” biçiminde tezahür etmiştir. “Ki onlar o (haber) hakkında ihtilaf ediyorlar” diyen Nebe’ 3, müşriklerin âhiret konusunda farklı düşünceler taşıdıklarına delâlet eder (Ayrıntı için bkz:
45:32;
70:38;
78:3, ilg. notlar).
[1592] İNSANLIK başlangıçta aynı duygu, düşünce ve ideal etrafında toplanmış bir topluluktan oluşuyordu; fakat sonradan ayrı görüşlere saptılar.[1593] Ve eğer Rabbin tarafından daha önceden bir yasaya bağlanmamış olsaydı, onların kendi aralarında tartıştıkları konularda (daha başından) hüküm verilip iş bitirilirdi.[1594]
[1592] Burada metinde yer alıp çeviride görünmeyen, ama çeviriye ibtidaiye olarak yansıyan bir vav vardır.
[1593] İlk olanı ilkel sayan modern Antropoloji’nin önyargıya dayalı tezlerini çürüten ve alternatif Antropoloji’nin temellerini atan bir ifade.
[1594] Kur’an’ın muhatabında inşâ ettiği çoğulcu zihniyetin sık karşılaştığımız temellerinden biri. Sözgeliminden şunu çıkarıyoruz: “.. fakat Rabbin farklılığı insanlık için bir yasa kıldı”.
BİR de diyorlar ki: “Ona Rabbinden bir ilâhî kudret delîli indirilmeli değil miydi?” Buna karşılık de ki: “Gayba ait hakikatler yalnızca Allah’a ait bir alandır:[1595] şimdi artık bekleyin (akıbetinizi)! İyi bilin ki, ben de sizinle birlikte bekleyeceğim!”[1596]
[1595] Konu “ilâhî kudret delîli” olduğu için, “aşkın hakikat” olarak çevirdiğimiz ğayb bu bağlamda, sadece ilâhî bilgiye değil, aynı zamanda ilâhî eyleme de tekabül eder. Çevirimizin gerekçesi budur.
[1596] Beklenen iki şeydir: Ya fiilî mucize gönderip inanmayınca helâk etmek, ya da onun yerine gönderilen Kur’an mucizesine inanmayanlara dünyada mühlet verip âhirette cezalandırmak.
Ve ne zaman, kendilerine dokunan bir sıkıntının ardından bu tiplere rahmet(imizden) bir parça tattırsak, derhal âyetlerimiz hakkında tuzak tezler kurgulamaya başlarlar.[1597] De ki: “Allah her tür tuzağı boşa çıkarmada çok daha seri davranır.”[1598] Dikkat edin, elçilerimiz inceden inceye tasarladığınız her tuzağı kayda alıyorlar.
[1597] Mekrun masdarı iz edatıyla birlikte, hemen gerçekleşen bir eyleme dönüşür (Bkz: Ferrâ). ”Bu tipler”, sûrenin buraya kadarki âyetlerinde ele alınan olumsuz tipler. “Âyetlerimiz”, yalnızca mesajları değil, âyetin girişinde anlatılan türden olayları, yani “âyât-ı hâdisâtı” da kapsıyor. Buna karşı tasarlanan “tuzak tezler”, vahyin kaynağı hakkında şeytanca tasarlanmış iftiralar (krş: Âyet 2) olabileceği gibi, kâinat ve hadisat âyetleri hakkında sahibini tuzağa düşürmekten başka bir işe yaramayan kurgusal tasarımlar da olabilir. Bunların başında, insana dokunan iyilik ya da kötülüğün bir “mesaj” taşımadığı, olayların Allah’tan bağımsız gerçekleştiği vehmi gelir. Bu tür bir aklın başına gelen olaylara karşı duruşu da, tıpkı 5-6. âyetlerde ele alınan kevnî âyetlere karşı duruşuna benzer (Krş: Âyet: 7-8). Böyle bir duruşun sahibi, gerçek nedenlerle olaylar arasındaki bağlantıyı kuramayacağı, buna çalışsa bile kurduğu bağlantı yanıltıcı olacağı için, kurduğu tuzağa kendisi düşen biri konumundadır.
[1598] Müşâkele sanatı gereği Allah’a atfedilen mekranın en isabetli karşılığı (Krş:
2:15, not 21).
Karada ve denizde seyrü sefer yapmanızı sağlayan O’dur.[1599] Dahası (tutun ki) sizler gemide bulunuyorsunuz, tatlı bir rüzgârda onunla yol alıyorsunuz, üstelik tam da bunun sevinciyle mest olmuşsunuz; derken bir fırtına yakalıyor gemiyi ve dalgalar her yandan yolcuları kuşatıyor. Artık onlar dört bir yandan (ölümle) sarıldıklarına kanaat getirmiş vaziyetteler; tüm içtenlikle Allah’a yönelip yalnız O’nun nizamına sığınarak; “Eğer bizi bu belâdan kurtarırsan yemin olsun ki şükredenlerden olacağız!” diye yalvarıp yakarıyorlar.
[1599] Miladî 7. yüzyılın akışkanlar dinamiğini bilmeyen insanı için, özellikle çöl insanı için deniz yolculuğu gerçekten olağanüstü bir şeydir ve Kur’an muhataplarına Allah’ın büyüklüğünü anlatırken o günün insanının dikkatini celbeden bu olayı örnek vermektedir. Bu tarihsel olay üzerinden verilen mesaj evrenseldir: Ey insan, keramet suda değil ona o yasayı koyanda! Bu gerçeği aklından çıkardığın gün, denizdekinde değilse de yüreğindeki fırtınada batarsın!
Sonunda (ne oluyor, biliyor musunuz): kurtarmasının hemen ardından bu kimseler, yeryüzünde hak hukuk dinlemeden azgınlık yapmaya başlıyorlar.[1600] Ey insanlık! Yaptığınız azgınlıkların neticesi gelip yine sizi bulur. Evet, bu dünya hayatının geçici hazzını sürersiniz; ama sonunda dönüşünüz Bize olur; Biz de yaptıklarınızı bir bir size haber veririz.[1601]
[1600] 12. âyette dile getirilen nankörce tavır.
[1601] 22. âyette “siz” zamiriyle söze girildi, ardından “onlar” zamirine geçildi. 23. âyette yine “siz”le söz tamamlandı. “Siz”den “onlara” geçiş, adeta bir soyutlama çağrısıdır. Bununla insana kendisini dışardan seyretme, hayatını karşısına alıp sorgulama yolu (tecrit) gösterilmektedir. Bu ruhsal arınmaya giden yolun ilk durağıdır. Âyetin üslûbu, bunun temsilî bir anlatım olduğunu açıkça gösteriyor. Ve vahiy dilin tüm imkânlarını insanın hidayeti için seferber ediyor. İşte rahmet bu!
Bu dünyanın cezbedici hayatı, olsa olsa şu misale benzer: gökten indirdiğimiz bir su (düşünün); nihayet o insanların ve hayvanların kendisinden beslendiği bitkilerce emilir. Derken toprak (yapay) bir parlaklık ve baştan çıkarıcı bir tezyin[1602] ile arz-ı endam edip de sakinleri onun üzerinde tamamıyla hâkim olduklarını düşünmeye başladıklarında; bir gece vakti ya da güpegündüz, (ansızın) emrimizin infaz (vakti) geliverir: Böylece onu, sanki önceden hiç safa sürmemiş gibi kökünü kuruturuz![1603] İşte Biz, düşünen bir toplum için âyetlerimizi böyle açık ve anlaşılır bir biçimde dile getiriyoruz.
[1602] Zuhruf, “altın” anlamına da kullanılan madenî bir parlaklığa ve müdâhaleyle oluşturulmuş sentetik güzelliğe bir gönderme olsa gerek. Parantez içi açıklama işte bu anlamı yansıtmak içindir. İz-zeyyenet bu kurgusallığı îmâ için “tezyin” diye aktarılmıştır. Bu âyet, doğaya insanın bir emanet değil de bir tutsak gibi muamele edip kendi ayartıcı şehvet ve iktidar tutkularını onun üzerinden tatmin etmesine bir cevap teşkil etmektedir.
[1603] Hasîd: Ekin ve otçul bitkiler için “kökünden sökmek” (Mecâz). O dönemde bölgedeki hasat yöntemi böyle olduğu için. Çayır-çimeni cennet zanneden insanın, üzerine bir kaç öğle güneşi değdikten sonra sararıp yok olan o güzelliğin yerinde yeller estiğini görünce kapılacağı düş kırıklığına bir atıf.
Böylelikle Allah (insanı) mutluluk ve güvenlik yurduna çağırmakta[1604] ve isteyeni/istediğini dosdoğru bir yola yöneltmektedir.[1605]
[1604] Bir üstteki âyetten de anlaşılacağı gibi, bizim “zemin” ile karşıladığımız dâr, sadece öte dünyada değil bu dünyada da insanın kendisiyle, çevresiyle ve Rabbiyle barışık yaşadığı bir ortamın oluşturulması çağrısıdır.
[1605] Zımnen: ‘Allah isteyeni ve hak edeni, dosdoğru bir yola yöneltmeyi ister.’ Çevirimiz, men ile birlikte gelen yeşâ’ fiillerinin, çift özneyi gören konumuna dayanmaktadır. Bu öznelerden biri men ilgi zamiri, diğeri de gizli huve zamiridir (Ra‘d 27 ve notuna bkz). “Hidayet” ya da “dalalet”, birinci çoğul şahıs kipiyle (biz) neşâ’ formunda gelen 19 âyetten sadece birinde kullanılır (
42:52). Onda da mücerret olarak “biz doğru yola yöneltiriz” şeklinde değil, bir mef’ûlü bih ile “Onun için bir ışık yaratırız, dilediğimizi o ışık sayesinde doğru yola iletiriz” şeklinde gelir. Bu da hedâ ve dalâl ile kullanılan yeşâ’ fiilinin, mutlak irade sahibi Allah ile mukayyet irade sahibi insan arasında mülazemet olduğunu destekler niteliktedir. Bu şu anlama gelir: İnsan tercih etmeden, Allah dilemez. Ya da: İnsan kendisi için neyi isterse, Allah da o insan için onu ister. (Ayrıca iniş sürecinde ilk kullanıldığı yer olan
74:31’in ilgili notuna bkz.) Bu âyetin zımnî açılımı şudur: Allah herkesi ebedî saadete çağırıyor; ne var ki herkes içerisinden bu çağrıyı kabul edenleri ebedî saadetin kutlu yoluna yöneltiyor.
İyi ve yararlı davranmakta sebat gösterenlere, (karşılık olarak) ondan daha iyisi ve (kat kat) fazlası var.[1606] Dahası (o gün) onların ne yüzleri kara çıkar,[1607] ne de onursuzluktan başları eğilir: işte bunlar Cennet’in sakinleridirler; orada yerleşip kalmak üzre girerler.
[1606] Parantez içi açıklamalar, bu âyetteki ziyâde’nin niteliğini açıklayan şu âyete birer atıftırlar: “Kim (İlâhî mahkemeye) bir iyilikle gelirse, yaptığının on katını kazanacaktır” (
6:160).
[1607] Bir sonraki âyette tasvir edilen cehennemliklerin aksine (Krş:
39:60;
75:22-25;
80:38-40;
83:24). Kara yüz gam ve kederi, ak yüz sevinç ve neşeyi ifade eden bir mecazdır.
Kötülük yapmakta ısrar edenler ise, sadece yaptıkları kötülüğün misliyle cezalandırılacaklar. Ve onlar (o gün) öyle bir aşağılanmaya mahkûm olurlar ki -Allah’ın gazabından kaçıp sığınacakları biri de olmadığı (için)- sanki zifiri bir gecenin karanlığı sıvanmış gibi suratları (utanç ve zilletten) kapkara kesilir: işte bunlar (da) ateşin sakinleridirler; onlar (da) orada yerleşip kalmak üzre girerler.
Ve bir gün onların tümünü bir araya toplayacak, ardından da (hayattayken) Allah’a has özellikleri başkalarına yakıştırmakta direnenlere diyeceğiz ki: “Siz ve ilâhlık yakıştırdıklarınız: haydi yerlerinize!”[1608] İşte böylece onların arasını kesip ayırmış (olacağız). Ve (o zaman) onların ilâhlık yakıştırdıkları, dönüp kendilerine şöyle diyecek: “Zaten siz, hiç bir zaman bize tapıyor değildiniz ki;[1609]
[1608] Âyetteki “yer” (mekân), fizikî olmaktan daha çok konum ve makamla ilgilidir. Yani, şirk koşanlar, bu yaptıklarının “tanrı atama” anlamına geldiğini, dolayısıyla yaratılmış olma konumlarını unutup, kendilerini Yaratanı “tayin edici” bir makama yerleştirdiklerini; Allah’a ortak koştukları varlıkları ise, kendi konumlarının dışında olmamaları gereken bir makama yakıştırdıklarını ifade ediyor. Cümlenin mâna ve mefhumu bu şekilde tamamlandığı için, takdirî bir ilaveye gerek yoktur. Dilci müfessirlerin ilklerinden olan Ahfeş (ö. 209 h.) bu ibareye bir “bekleyin” fiili takdir ettiği için (Maani’l-Kur’an), başta Taberî ve Beydavi olmak üzere daha sonra gelen bir çok klasik ve çağdaş (R. Rıza ve Esed) müfessir onu tekrarlamışlardır. Sadece Elmalılı, mealindeki tercihiyle bunun istisnasını teşkil eder. Zaten hemen devamında “onların aralarının kesin bir biçimde ayrıldığı” ifade edilmektedir. “Bekleyin” ilavesi, bu bağlamda hem gereksiz, hem anlam bozucudur.
[1609] Zımnen: Aslında siz kendi heva ve hevesinize, kendi benliğinize taptınız. Kulluk edeceği tanrıyı seçme ya da Allah’a ait bir niteliği başka bir varlığa verme yetkisini kendisine tanıyan bir akıl, gerçekte kendisini tanrılaştırmıştır. İnsanın tanrısını ya da onun yetki ve sınırlarını kendisinin belirleyeceğini düşünmesi, sahte tanrılara kul köle olmasından daha vahim bir sapmadır.
ve artık bizimle sizin aranızda şahid olarak Allah’ın yeterli olduğu (bir hakikat var) ki, o da şu: Sizin (bize) kulluk ettiğinizden bizim hiç haberimiz olmadı bile.”
İşte o an ve orada herkes geride bıraktıklarından sınav verir, (yaptıklarının sonucunu görür);[1610] en nihayet Allah’a, o yüceler yücesi gerçek sahiplerine döndürülürler[1611] ve (çarpık tasavvurlarının) ürettiği sahte ilâhlar kendilerini yüzüstü bırakır.[1612]
[1610] “Sınav” anlamı verdiğimiz teblû, “karnesini okur” anlamına gelen tetlû olarak da okunmuştur.
[1611] İnsanların kendi amellerinin sonuçları hakkında bilgi sahibi olmalarının belâ (sınav) ile ifade edilmesi bir mecazdır. İbtilâ bilgiyi hâsıl eden sebeptir. Sebebe ait ismin sonuç hakkında kullanılması mecazdır (Râzî). Ruddû ilallah (Allah’a döndürülürler), bu ve buna benzer bağlamda geçtiği yerlerde insanın bozulan istikametinin âhirette düzeltileceğine ilişkin olarak anlaşılabilir. İnsan dünya hayatında neye ya da nereye yönelmiş olursa olsun, sonunda yalnızca Allah’a yönelmek durumundadır. Bu, aynı zamanda insanın yönelişini bozan bilinç ve tasavvur sapmalarından kurtularak Allah’ın birliği, mutlaklığı ve hakikatin kaynağı oluşu hakkında doğru bir idrake kavuşması anlamını taşır. Zaten insan, buna yatkın bir altyapıya (fıtrat) sahiptir. Fakat o kendisine karşı yabancılaştığı (esrafû ‘alâ enfusihim) için, Rabbine karşı da yabancılaşmış (dalâl), kendi aslî gerçeğinin hatırlatılıp kaybettiği gerçek tabiatına dönme çağrısına ise kulak tıkamıştır. Fakat en sonunda görmezden geldiği gerçeği; yani varlığın ilk sebebinin ve son gayesinin Allah olduğu gerçeğini kabullenmek zorunda kalacaktır.
[1612] İbareye bu bağlamda verebileceğimiz en uygun mâna.
(EY NEBÎ)! De ki: “Göğün ve yerin ürünleriyle sizi rızıklandıran kimdir? Peki, işitme ve görme duyularınız üzerinde kim mutlak söz sahibidir? Dahası kimdir ölüden diriyi çıkaran? Ve diriden ölüyü çıkaran kim? Ya bir düzen içerisinde bütün varlığa dair işleri kim planlıyor? Derhal diyecekler ki: “(Elbette) Allah!”[1613] O hâlde sen de (onlara) de ki: “Hâlâ sorumsuzca davranmayı sürdürecek misiniz?”
[1613] İşte şirkin karışık tabiatı: Şirk, bir hak-bâtıl şirketidir. İster hak bâtıla, isterse bâtıl hakka karışsın sonuç hep aynıdır: Hak safiyetini yitirir.
Hâlbuki, işte bu Allah’tır sizin gerçek ve tek Rabbiniz! Şimdi söyler misiniz: bu hakikatten ötesi sapıklık değil de nedir? Buna rağmen, nasıl oluyor da (hakikate) böylesine mesafeli durabiliyorsunuz?
İşte böylece, yoldan iyice sapmış olanlara dair Rabbinin sözü gerçekleşmiş oldu: “Onlar asla inanmayacaklar!”
Sor (onlara): “Hayatı yoktan var edip de sonra o yaratışı sürekli yenileyen zât, ortak koştuklarınızdan biri midir?” Cevap ver: “Hayatı yoktan var edip de sonra o yaratışı sürekli yenileyen Allah’tır! Gerçek bu iken, nasıl olur da böylesine savrulursunuz?”[1614]
[1614] Şirk, şirk koşulanla ontolojik bağ kurmaya engel teşkil eder ve Allah-kul ilişkisi kopar.
Sor (onlara): “Ortak koştuklarınız arasında hak yola yönelten biri var mıdır?”[1615] Cevap ver: “Hak yola yönelten Allah’tır. Peki, hak yola yönelten mi uyulmaya daha lâyıktır, yoksa yol gösterilmedikçe kendi başına doğru yolu bulamayacak olan mı? Şu hâlde ne oluyor size; nasıl böyle bir hükme varabiliyorsunuz?”
[1615] Burada kastedilen, hak yola yöneltmesi söz konusu bile olmayan cansız putlar olamaz. Olsa olsa o putlarla sembolize edilen melekler, cinler ve kendilerine tazim gösterilen kişilerdir.
Bir de onların çoğu, başka değil sadece zannın peşine takılırlar. Şu da bir gerçek ki, hiçbir zan hak ve hakikat adına hiçbir değer ifade etmez. Elbette Allah onların yaptıklarını çok iyi bilmektedir.
İmdi bu hitab,[1616] asla Allah’tan başkası tarafından tasarlanıp ortaya konulmuş değildir. Aksine o, kendisinden önce gelenlerden geriye kalan hakikatleri doğrular[1617] ve hakkında hiçbir kuşkuya yer olmayan Kitab’ı ayrıntılı olarak açıklar;[1618] Âlemlerin Rabbindendir.
[1616] Kur’an’ı “hitab” olarak çevirimiz için bkz: Âyet 15, not 26.
[1617] Tüm vahiy süreci boyunca gelen mesajların aynı kaynaktan neş’et ettiğini ifade eder.
[1618] Bu ibare, Kur’an’ın yalnızca tefsire konu olan müfesser bir hitap değil, aynı zamanda tefsir eden müfessir bir hitap olduğunu ifade eder. Bir müfessir olarak Kur’an, biri haricî, diğeri dahilî olmak üzere iki tür unsuru tefsir eder:
1) Haricî unsurlar: Bunlar üçe ayrılır: a) Varlığın yaratılış ve denetleniş yasalarının tefsiridir. b) Bireyin tâbi olduğu psikolojik yasaların tefsiridir. c) Toplumların tâbi olduğu sosyolojik ve tarihsel yasaların tefsiridir.
2) Dahilî unsurlar: Bunlar da üçe ayrılır: a) Medenî sûreler Mekkî sûrelerin tefsiridir (Bkz: 39. âyet ve krş:
75:17-19). b) Ahkâmla ilgili âyetler akidevi âyetlerin tefsiridir. c) Müteşabih âyetler, bu âleme ve öte âleme ilişkin gaybî hakikatlerin tefsiridir. Bunların hepsinin de tek merkezi vardır: Allah katındaki ‘ana kart’ olan Levh-i Mahfuz. Şu hâlde ilâhî hitabın, tabiatın, kâinatın, insanın ve toplumların tâbi olduğu tüm yasalar, aynı kaynaktan neş’et etmektedir.
Yoksa, “Onu o uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Öyleyse haydi, Allah’tan başka yardıma çağırabileceğiniz herkesi çağırın da onun benzeri bir sûre getirin; tabii ki eğer sözünüzün arkasındaysanız!”
Fakat hayır, aksine onlar özünü kavramaktan âciz kaldıkları, üstelik o mesajın (özüne dair) nihaî açıklaması da (henüz) kendilerine ulaşmamışken[1619] yalanlamayı tercih ettiler. Onlardan öncekiler de işte böylesi bir yalanlamaya yeltenmişlerdi; fakat (onların akıbetini merak ediyorsan), dön de zalimlerin sonunun ne olduğuna bir bak hele!
[1619] Veya: “O mesajın (tehdidi) henüz başlarına gelmemişken..” Vahyin “özü” yani maksadı, ya da ilâhî mesajın temelini oluşturan akideyle ilgili âyetler, Mekke sürecinde inen âyetler olsa gerektir. Kur’an vahyinin temelini teşkil eden Mekkî ilkeler, yine vahiy tarafından Medine’de detaylandırılarak bir tür ‘tefsir’ ve ‘te’vil’ edilecektir. Fakat, bu da henüz gerçekleşmiş değildir; yani kendilerine ulaşmamıştır. Kur’an’ı ilâhî bir hitap olarak gönderen, onu indirdiği gibi açıklamayı da üstlenmiştir.
Onlar arasında bu mesaja inanacak olanlar olduğu gibi, hiç inanmayacak olanlar da var. Ama senin Rabbin, fesatçıları en iyi bilendir.
Şu durumda eğer seni yalanlamaya kalkarlarsa, hemen (onlara) de ki: “Benim yaptıklarım(ın sorumluluğu) bana, sizin yaptıklarınız(ın sorumluğu) da size aittir; siz benim yaptıklarımdan sorumlu tutulmazsınız, ben de sizin yaptıklarınızdan sorumlu tutulacak değilim.”
Yine onlar arasından bazıları da (güya) sana kulak veriyorlar; iyi ama, eğer akıllarını kullanmaz durumda iseler, sen sağırlara duyurabilir misin?[1620]
[1620] Allah’ın gör dediği yerden bakınca, bilinenden çok farklı bir “özürlülük” tarifi ortaya çıkmaktadır (Krş:
47:16 ve
6:25).
Yine onlar arasında sana (sanki görürmüş gibi) bakanlar var; iyi de, eğer basiretleri bağlı ise sen (böylesi) körlerin görmesini sağlayabilir misin?[1621]
[1621] Bu âyetler Türkçe’deki “işitmek-dinlemek”, “bakmak-görmek” farkına dikkat çektiği için, biz de bu karşılıkları kullandık. Kur’an tefekküründe, hayat-ölüm, temizlik-pislik, kâr-zarar, kazanç-kayıp anlam çiftlerinde olduğu gibi, görmek-körlük, dinlemek-sağırlık anlam çiftleri de fizikî değil mânevîdir. Kur’an’a göre hakikati görmeyen kimse gözü olsa dahi kördür; hakkın sesini duymayan kimse kulağı olsa dahi sağırdır.
Şüphe yok ki Allah, insanlara hiçbir şekilde kötülük etmez; fakat insanlar kötülüğü kendi kendilerine ederler.
Ve o Gün gelip de Allah onları bir araya topladığı zaman, onlara (dünyada) sanki birbirleriyle tanışmalarına yetecek kadar, yalnızca gündüzün bir saatinde kalmışlar (gibi gelecek);[1622] doğrusu, Allah’ın huzuruna çıkarılacakları gerçeğine yalan gözüyle bakan ve doğru yola yönelmemekte ısrarcı davranan kimseler (o gün) hepten kaybetmiş olacaklar.
[1622] Bu cümleyi şöyle çevirmek de mümkündür: “Ve sanki yalnızca gündüzün bir saatinde kaldıklarını (sandıkları bir hayatın ardından), o gün Allah onları bir araya toplayınca birbirleriyle tanışacaklar.” Mahşer hakkındaki Kur’anî tasvirlerin mefhumuna, tercih ettiğimiz çeviri daha uygun düşmektedir. Dünya hayatının kısalığı üzerine krş:
20:104.
Ve sana, onlara vaad ettiklerimizden bir kısmının gerçekleştiğini ya (bu dünyada) gösteririz, ya da (onu göstermeden) senin canını alırız.[1623] Nasıl olsa en sonunda dönüşleri Bizedir; dahası, Allah onların yaptığı her şeye şahittir.
[1623] Her elçi dünyada Allah’ın elçisi, âhirette ilâhî mahkemenin şahididir (
4:41-42). Zımnen: Allah’ın hesap vermekten kaçanlara hesap sorma zaman, mekân ve imkânı çok çeşitlidir.
Her ümmet için bir elçi olagelmiştir: ve onlara elçileri geldikten (ve hakikati tebliğ ettikten) sonradır ki ancak aralarında âdil bir yargıda bulunulabilir; onlara asla haksızlık da yapılmaz.
Buna rağmen bir de kalkıp “Bu tehdit ne zaman gerçekleşecekmiş? Eğer doğru söylüyorsanız (cevap verin de görelim)!” diyorlar.[1624]
[1624] Bu ve ardından gelen âyetlerin kıyamet ve âhirete atıf yaptığı 52. âyetten anlaşılmakta.
De ki: “Allah istemedikçe, ben kendim için dahi ne yarar sağlayacak ne de zararı önleyecek bir güce sahibim. Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır;[1625] süreleri dolduğunda artık onu ne bir an erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.”
[1625] Ümmetlerin, en geniş anlamıyla milletlerin ve uygarlıkların tâbi olduğu bir yasaya dikkat çekiliyor: İnsanlar gibi doğarlar, büyürler, yaşlanırlar ve ölürler. Bu ibareyle “Her ümmetin bir elçisi olduğunu” haber veren 47. âyet arasındaki ifade benzerliği dikkat çekicidir.
De ki: “Tutun ki O’nun azabı bir gece ya da bir gündüz çıkagelmiş olsun; iyi de, günaha batmış olanlar ne (elde edeceklerini umarak) onu çabuklaştırmak istiyorlar?”[1626]
[1626] Mâzâ soru edatını mâ yerine isim olarak alırsak bu anlam uygundur. Eğer zâ edatını ilgi zamiri olarak alırsak “Gece veya gündüzden hangisinde acele ediyorlar?” anlamına ulaşmak mümkündür (Ahfeş). Bir sonraki âyetin, buradaki sorunun cevabı olduğu düşünüldüğünde, tercihimiz daha isabetli görünmektedir (Krş: Zemahşerî).
Tehdit gerçekleştikten sonra mı O’na inanacaksınız? Ne! Ancak şimdi ha? Oysa ki siz (asla gelmez diye meydan okuyor), onun çabuk gelmesinde ısrar ediyordunuz!?[1627]
[1627] Parantez içi açıklama Zemahşerî’nin yorumuna dayanmaktadır. Aynı âyette Hatib muhataba iki ayrı zamandan, iki ayrı ‘şimdi ve burada’dan hitap etmektedir; “Ancak şimdi ha?” cümlesinden öncesi muhatabın dünya hayatına, sonrası âhiret hayatına ilişkindir.
Sonunda, zulmeden o kişilere[1628] denilecek ki: “Tadın bitimsiz azabı! Kazanıp durduğunuz şeyler dışında bir karşılık mı bekliyordunuz?”[1629]
[1628] Zımnen: “bilinci ters dönmüş kişiler”. Zira zulüm, bir şeyi yerinden etmektir (bkz:
7:148, not 109). Burada, “başkasına haksızlık yapmak” anlamında bir zulüm söz konusu değildir. Pasajı oluşturan 31-55. âyetler, sahibini “bitimsiz azabı” hak eden eylemlere sürükleyen alt-üst olmuş bir bilince atıf yapmaktadır. Söz konusu bilinç, bir sonraki âyette, hakikati nasıl tersinden okuduğunu açıkça ele vermektedir.
[1629] Âhireti dünya ile, kalıcıyı geçici ile, değerliyi değersizle ve hayrı hazla takas etmek, ters dönmüş bilincin sahibine oynadığı en tehlikeli oyundur.
Tutup bir de seni “Şimdi bu gerçek mi yani?” diye sorguluyorlar.[1630] De ki: “Kesinlikle! Rabbim hakkı için bu gerçeğin ta kendisidir; üstelik sizler (büyük sorgulamayı) asla atlatamayacaksınız!”
[1630] Öğrenmek için sorma değil de inkâr amacıyla sorgulama olduğuna ilişkin çevirimiz, A’meş’in okuyuşuna dayanmaktadır (Keşşaf). Âyetin sonu bu çeviriyi desteklemektedir.
(Şirk koşarak) zulüm işlemiş her birey, eğer yeryüzündeki her şey kendisinin olsa onu (Hesap Günü) kurtuluş akçesi olarak vermek isterdi.[1631] Onlar asıl pişmanlığı, kendilerini bekleyen azabı görünce yüreklerinin en derinlerinde yaşayacaklar.[1632] Ne ki onların aralarında herkese lâyık ilâhî bir hakkaniyetle hükmolunacak; ve onlara hiç haksızlık yapılmayacak.[1633]
[1631] Hesap Günü’nden kaçanlar, hesabı verilemeyecek bir hayat yaşayanlardır.
[1632] Eserra fiilinin zıt anlamlı müşterek bir sözcük olduğunu ve hem “bir şeyi gizledi” hem de “açığa çıkardı” anlamına geldiğini söyleyenler (Beydavî ve Râzî) Ebu Ubeyde’ye dayanırlar. Fakat Ferrâ, Ebu Ubeyde’nin bu fiilin “açıkladı” anlamı için şiirden gösterdiği tek delilde okuma hatası yaptığını söyler (Mekâyîs III, 67). Âyetteki eserru’n-nedâmete ibaresi “yüreğin ta derinliklerinde hissedilen vicdan azabına” delâlet etse gerektir. Dolayısıyla, söz konusu fiil yaşanan pişmanlığın tezahürünü değil, sahibinin kalbî ıstırabını ifade etmektedir (Bunu pekiştiren bir pişmanlık tasviri için krş:
25:27). Âyet, ilki ilâhî yargı, ikincisi ilâhî ceza olmak üzere iki duruma ışık tutmaktadır: ilk cümlesi zalimlerin sorgulama dışı kalmak için gösterecekleri olağanüstü çabayı, ikinci cümlesi ise sorgulama sonucu suçu sabit görülenlerin yaşayacağı asıl şaşkınlığı ifade etmektedir.
[1633] Kıstın ‘adlden farklı olduğunun delili âyetin hiç kimseye haksızlık yapılmayacağını vurgulayan son cümlesidir. ‘Adl anlamına alındığında bu cümle zait olurdu. Adâlet herkese hak ettiği kadar vermek, kıst kötüyü asla hak ettiğinden fazlasıyla cezalandırmamak fakat iyiyi liyakatine göre kat kat fazlasıyla ödüllendirmektir. Bu ise özünde Allah’ın kendi “hakkından feragate” dayandığı için kıst kullanılmıştır (Bkz:
49:9).
Unutmayın ki, göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’a aittir![1634] Unutmayın ki, Allah’ın vaadi kesinlikle gerçekleşecek olan bir hakikattir: velâkin onların çoğu bunu bilmiyorlar.
[1634] 55. âyetteki mâ ile 54’deki mâ arasında hoş bir uyumluluk vardır. Madem “yer yüzünde bulunan her şey Allah’a aittir”, o hâlde zalim bireyin “yeryüzündeki her şeyi kurtuluş akçesi olarak vermek istemesi” gerçekte kendisinin olmayan şey üzerinde tasarrufta bulunma isteğidir. Bu da ancak ters dönmüş bir bilincin eseridir.
O’dur hayatı ve ölümü yaratan; nihayet sonunda dönüp dolaşıp varacağınız yer O’nun huzurudur.
EY insanlık! Rabbinizden size bir öğüt ve kalplerdeki her tür (mânevî hastalık) için bir şifa; inananlar için de bir rehberlik ve bir rahmet gelmiştir.[1635]
[1635] Zımnen: İnsanın Allah’tan tek bir şey isteme hakkı olsa, insan o hakkı hidayet istemek için kullanmalıdır. Âyet dört unsur içerir. İlk ikisi olan “öğüt” ve “şifa” herkesi kapsar. Öğüt düşüncenin, şifa duygunun inşâsı içindir. Son ikisi olan “rehberlik” ve “rahmet”, insanoğlu içinden inananları kapsar. Zira vahiy ancak kendisine inanana rehberlik yapar, rehberlik yaptığına rahmet olur.
Söyle (onlara): Allah’ın ihsanı ve rahmetiyle, evet işte bunlarla sevinsinler artık; (ki) bu onların biriktirdikleri her şeyden daha hayırlıdır.[1636]
[1636] İnsanın sahip olabileceği en iyi şey hidayettir (Krş:
1:5).
Sor (onlara): “Ya Allah’ın sizin yararlanmanız için ikram ettiği, sizin de (keyfî olarak) bir kısmını haram bir kısmını helâl saydığınız rızıklar hakkında ne dersiniz?”[1637] De ki: “Size (bunu) Allah mı bildirdi, yoksa siz Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”[1638]
[1637] İcat edilmiş sahte haramlar ile ilgili bir not için bkz:
5:87-88; ayrıca bkz:
6:145, not 126.
[1638] Kur’an haram alanının keyfî olarak genişletilmesini Allah’a iftira saymaktadır.
İmdi, uydurdukları bu yalanı Allah’a isnat edenler, acaba Kıyamet Günü ne (cevap vereceklerini) sanıyorlar? Şu kesin ki Allah insanları sınırsız lutfuna muhatap kılmıştır; ve fakat onların çoğu şükretmezler.
VE SEN (ey Nebî); hangi konumda bulunursan bulun, Kur’an’dan hangi mesajı gündeme getirirsen getir; sizler de hangi işe girişirseniz girişin, her an (ve) mekânda[1639] Biz sizin üzerinizde tarife sığmaz bir şahidiz.[1640] Nitekim ne yerde ne de gökte zerre miktarı bir şey bile Rabbinin bilgisinden saklı kalamaz.[1641] Ne bunun daha küçüğü ne de büyüğü yoktur ki, hepsi apaçık bir fermanda kayıtlı olmasın.[1642]
[1639] İz zarfı zamana, fî ise mekâna delâlet ettiği için.
[1640] Belirsizlik çeviriye “tarife sığmaz” olarak yansımıştır. Özne saygı ve yüceltme amacıyla çoğul olarak (Biz) gelince, nesne de çoğul gelmiştir (şahidiz). Krş: Allah aslâ uyumayan ve unutmayan bir şahittir (
2:255).
[1641] Ya‘zubu (ya da ya‘zibu) “saklanır, uzak olur, kayba karışır” anlamına gelir (Râğıb).
[1642] Benzer bir âyet için krş:
34:3.
Unutmayın ki sadece Allah’ı veli edinenler,[1643] gelecekten dolayı kaygı geçmişten dolayı keder duymayacaklar.[1644]
[1643] Evliyaullaha ilâhî aşkınlığı göz ardı etmeden verilebilecek en uygun karşılık “Sadece Allah’ı veli edinenler”dir. Birinin Allah’ın velisi olması için, öncelikle onun Allah’ı veli edinmesi şarttır. Kaldı ki velilik, cahillerin sevdiklerine Allah’ın kesesinden bol kepçe dağıtacakları bir paye değildir. Batıni akımların peygamberlere ‘ortak’ ilan ettiği kerameti kendinden menkul meczup ve cerbezeli tipler de değildir. İmam Ebu Hanife’nin dediği gibi, samimi her mü’min Allah’ın velisidir. Sözün özü: Birinin Allah’ın velisi olduğu, başkalarının değil Allah’ın şahitliğiyle sabit olur.
[1644] Zımnen: Yaratana haşyet duyan, yaratılandan havf etmez. Havf korkanın güçsüzlüğünden, haşyet korkulanın yüceliğinden kaynaklanır. Birincisi geçmiş zamana, ikincisi gelecek zamana delâlet eder (
2:38, not 2). Haşyet tazim, hürmet, sevgi ve yüceltme içerirken; emnin zıddı olan havf bunları içermez. Kur’an’da İnsan 10 gibi bir iki istisna dışında ekseriyetle haşyet övülürken havf övülmez. Haşyetin kaynağı bilgi, havfin kaynağı cehalettir (Bkz:
35:28). Çünkü havfin insan psikolojisini olumsuz etkileyip onun ruhsal dinamizmini yok eden ve mânevî gücünü soğuran bir tarafı vardır. (Korkuya dair ayrıntılı br tahlil için bkz:
4:77, not 97.)
Onlar imanda sebat gösteren ve sorumluluk bilincine sahip olan kimselerdir.[1645]
[1645] Önceki âyet ışığında; Allah’ın velisi olmanın iki şartı var: İman ve takvâ.
Onlar için hem bu dünya hayatında, hem de ahirette müjdeler vardır.[1646] Allah’ın vaadlerinde bir değişiklik olmayacaktır: bu, evet işte budur asıl muhteşem başarı!
[1646] Bu âyet 62. âyetle birlikte okunmalıdır. Burada geçen “onlar için hem bu dünya hayatında hem de ahirette müjdeler vardır” âyetinin birinci kısmı 62. âyetteki “kedere”, ikinci kısmı “kaygıya” tekabül eder.
Şu hâlde onların lafları[1647] seni üzmesin; çünkü şeref ve itibarın kaynağı bütünüyle Allah’a aittir: her şeyi işiten, her şeyi bilen O’dur.
[1647] Kavli “laf” diye çevirmemizin gerekçesi kelimenin kök anlamıdır. Büyük dilci İbn Cinni, kavl ve kelime (kelime ile ilgili bkz:
2:124) sözcüklerinin kökeni olan üç harfin oluşturduğu bütün kombinezonları (k-v-l, v-l-k, v-k-l gibi) inceleyerek k-v-l harflerinin oluşturduğu altı kökün tümünün ortak anlamının hiffet (yumuşak ya da etkisiz) ve sur’at; k-l-m harflerinin oluşturduğu beş kökün (biri kullanılmıyor) ortak anlamının ise şiddet ve kuvvet (etki) anlamına geldiğini tesbit etmiştir (el-Hasâis I, 5-24). Bu kökeninden dolayı dile gelsin gelmesin tüm insan düşünceleri için kavl kullanılırken kelâm sadece dile dökülen düşünceyi ifade eder. Burada “onların lafları” anlamındaki kavluhum, 64. âyette “Allah’ın vaadleri” diye çevirdiğimiz kelimâtullah ibaresinin mefhum olarak adeta tam karşısında yer almakta ve Allah’ın “etkili sözü” karşısında onların “etkisiz lafına” aldırmamak gerektiği îmâ edilmektedir. Onların laflarının Allah Rasûlü’nün şeref ve itibarını hedef aldığı, âyetin devamından kolayca anlaşılmaktadır.
UNUTMAYIN ki, göklerde ve yerde kim varsa hepsi Allah’a aittir. Dahası Allah’tan başkasına ilâhî nitelik yakıştırarak yalvarıp yakaran kimseler, acaba neyin peşine takılmış oluyorlar? Onlar safi zannın peşine takılıyorlar; başka değil, yalnızca hurafe ve spekülatif bilgiye dayanıyorlar.[1648]
[1648] Zımnen: Allah’tan başkasına her tanrılık yakıştırma teşebbüsü aslında gizli bir kendini putlaştırmadır. Zira bu bir tanrı atamadır. Atayan atananın amiridir. Yahrusûnun anlamı için bkz:
6:116, not 99.
Sizin için kollarında dinlenesiniz diye geceyi ve (işlerinizi) göresiniz diye gündüzü takdir eden O’dur: zira bunda (hakkı) işitecek bir topluluk için âyetler vardır.
(Bu gerçeklere rağmen) “Allah bir oğul edindi” iddiasında bulundular. O aşkın bir hakikattir; O hiçbir şeye muhtaç olmayıp, mutlak anlamda kendi kendine yetendir: Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’na aittir. Sizin elinizdeyse bu tür bir iddiada bulunmak için hiçbir deliliniz yoktur: (buna rağmen), Allah’a bilmediğiniz bir şeyi mi isnat ediyorsunuz?[1649]
[1649] Müşriklerin ve Hıristiyanların şirki. Âyet her tür Allah’ı ‘tanımlama’ teşebbüsünü mahkûm etmektedir.
De ki: “Kendi yalanlarını Allah’a isnat edenler, kesinlikle başarıya ulaşamayacaklar.
Yalnızca dünya ile sınırlı geçici bir haz. Sonunda onların dönüşü Bize olacak: en nihayet ısrarlı inkârlarından dolayı onlara şiddetli azabı tattıracağız.[1650]
[1650] Buraya kadarki ilâhî uyarılar boşuna yapılmamıştır. Zira Allah insanlığın geçmişine tanıktır. Arkadan gelen pasajlar bu tanıklıktan sadece birkaç örnektir.
ONLARA Nûh’un kıssasını aktar: Hani o bir zamanlar kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Eğer benim duruşum/kıyamım ve Allah’ın âyetlerini size hatırlatmam zorunuza gidiyorsa, şunu iyi bilin ki ben yalnızca Allah’a güvendim. Haydi siz de yapacağınız eylemi kararlaştırmak için kendilerine ilâhlık yakıştırdıklarınız da dahil, bir araya toplanın ki, kararlaştırdığınız eylem sizi riske sokmasın![1651] En sonunda bana karşı aldığınız kararı infaz edin; derhal yapın, hiç bekletmeyin!
[1651] Bu bağlamda, summeye verilebilecek en uygun karşılık “ki” bağlacıdır. Bu cümle, Hz. Nûh’un dilinden aktarılan bir önceki cümlenin ironik çağrışımlı bir açıklamasıdır: vahye, dolayısıyla Allah’a karşı eylem planı için kendilerine ilâhlık yakıştırdıkları kimseleri de yanlarına alma çağrısı boşuna değildir. Allah’a karşı eylem planı hazırlamak risk içerir. Zımnen: Sahte tanrılarınızı, Allah’tan gelebilecek gazap riskine karşı tedbir üretsin (!) diye çağırın!
Şunu da iyi bilin ki: Eğer yüz çevirirseniz, hatırlayın ki ben zaten sizden (davetime) bir ücret talep etmemiştim; benim ücretimi (takdir etmek) yalnızca Allah’a düşer; zira ben Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmakla emrolundum.”[1652]
[1652] Zımnen: İlk rasul olan Nûh da müslümandı; yani “Allah’a kayıtsız şartsız teslimiyeti din olarak seçmişti”.
Derken, onu yalanladılar; bunun üzerine Biz de onu ve onunla birlikte gemide bulunanları kurtardık ve onları (yeryüzünün) vârisleri kıldık.[1653] Âyetlerimizi ısrarla yalan sayan kimseleri ise boğulmaya terk ettik. Dön de bir bak: uyarılan (ama uyanmayan) kimselerin akıbeti nice olurmuş?
[1653] Yapılan araştırmalar, Avustralya Aborijinlerinden Guatamala yerlilerine, Seylan halkından Eskimolara kadar, kapalı havza toplumları da dahil tüm dünya halklarının ortak hafızasında bir “tufan” kıssası olduğunu ortaya koymuştur. Bu iki ihtimale de delâlet edebilir: 1) Ya tufanın dünya çapında olduğuna. 2) Ya da o dönemde insan neslinin bugünkü gibi dağınık bir hâlde olmayıp tufan bölgesinde yaşadığına.
SONRA onun izinden,[1654] her birini kendi toplumlarına olmak üzere (daha başka) elçiler de gönderdik.[1655] Ve onlar hakikatin apaçık belgeleriyle geldiler; fakat berikiler bir kez yalanlamış bulundukları hakikate inanmamakta sonuna kadar direndiler: Biz haddi aşanların kalplerini, işte böyle mühürlüyoruz!
[1654] Öncelik-sonralık ilişkisini sümme bağlacı ifade ettiği için min ba‘dihi ibaresini “onun izinden” şeklinde çevirmek, sadece mefhuma değil -adı geçen ibare cümlenin öznesiyle tümleci arasında yer aldığı için- mantıka da uygun göründü. Bilindiği gibi elçiler hep birbirlerinin izinden gitmiş ve hep sonraki öncekini tasdik etmiş, kimi zaman da önceki sonrakini muştulamıştır (Krş:
6:90).
[1655] Bu ifade, risaletin kapsamı ve görev alanı açısından, “âlemlere rahmet” olarak gönderilen Allah Rasûlü’nün diğer elçilerden farkını ortaya koymaktadır. Nebi’nin zamanının büyük devletlerinin yöneticilerine davet mektupları yazmasının arkasındaki saik de budur.
Sonra onların izinden Musa ve Harun’u, âyetlerimizle Firavun ve onun etrafındaki yönetici seçkinlere gönderdik. Fakat büyüklük tasladılar: Zira onlar, günaha batmış bir topluluktular.
Şöyle ki: Katımızdan kendilerine hakikatin ta kendisi geldiği zaman dediler ki: “İşte bu kesinlikle ayan beyan bir sihirdir!”[1656]
[1656] Adeta 2. âyetteki Mekke müşriklerinin ithamına kinayeli bir atıf: Kimin izinden yürüdüğünüzün farkında mısınız?
Musa dedi ki: “Siz (ayağınıza) gelen hakikat hakkında (hep) bu tarz mı düşünürsünüz?[1657] Ne yani, şimdi sihir bu mu? İyi ama, sihirbazlar (bunu) başaramaz ki!”[1658]
[1657] Kâle fiili yalnızca “konuşmak” anlamına gelmez, “düşünmek” anlamını da içerir (Bkz: Âyet 65, not 86).
[1658] Buradaki lâ yuflihu, ceza hukukunun konusu olan müeyyideye değil, teknik anlamda “başarısızlığa” delâlet etse gerektir.
(Yönetici seçkinler) dediler ki: “Sen, bizi atalarımızı üzerinde bulup izlerini takip ettiğimiz yoldan çevirmeye ve bu şekilde kendinize ülkede iktidar yolunu açmaya mı geldin?[1659] Fakat biz, her ikinize de asla inanacak değiliz.”
[1659] Ezilenlerin iktidardan pay istemelerini, ezenler affedilmez bir cürüm olarak takdim etmişlerdir. Eğer durum böyleyse, kendileri suçüstü yakalanmışlardır.
Firavun ise (şu) emri verdi: “Tüm bilgin sihirbazları bana getirin!”
Sihirbazlar gelince, Musa onlara dedi ki: “Koyun ortaya ne koyacaksanız!”
Onlar (gözbağcılığa dayalı düzeneklerini) atınca Musa dedi ki: “Sizin karşıma çıkardığınız sadece sihir! Elbette Allah bunu boşa çıkaracaktır: çünkü Allah fesatçıların işini amacına ulaştırmaz.
Evet, etkili müdâhalesiyle[1660] Allah hakkın (üstünlüğünü) gerçekleştirir; isterse günaha batmış olanlar bundan hoşlanmasın.”
[1660] Lafzen: “kelimeleriyle”. Kelimenin kök anlamının tercihimizi destekliyor olması, gerekçemizin sadece dilsel boyutunu oluşturmaktadır (Krş: 65. âyet, ilgili not). Buna ilaveten, buradaki “kelimelerin”, söze değil eyleme ilişkin olduğu, bu eylemin de Hz. Musa’nın elinde gerçekleşen ilâhî kudret delîli, bir başka ifadeyle ‘eşyada etkisi görülen ilâhî bir müdâhale’ olduğu açıktır. Çünkü, bu etkili müdâhalenin hemen ardından Firavun’un sihirbazlarının, üstün olan hakikat karşısında boyun eğdiklerini yine Kur’an’dan öğreniyoruz (
7:120;
26:46).
Firavun ve onların önde gelenleri kendilerine işkence ederler korkusuyla,[1661] Musa’ya, onun kavminden sadece bir avuç insan iman etti.[1662] Çünkü Firavun ülkede gerçekten de otorite ve baskı sahibiydi; zaten o dengesizin[1663] tekiydi.
[1661] ‘Ala havfin, Zemahşerî’nin de tercih ettiği gibi “korkmakla birlikte”, “korkuya rağmen” şeklinde de anlaşılabilir.
[1662] “Onun kavminden” ifadesindeki zamir Firavun’a gidebileceği gibi Hz. Musa’ya da gidebilir. Birinci anlam İbn Abbas’a, ikinci anlam ise öğrencisi Mücâhid’e atfedilir (Taberî). İbn Abbas’ın yorumuna uygun olarak bu ibareyi “zamir kendisinden hemen önceki isme gider” kuralından istisna tutmak kaydıyla, “Firavun’un kavminden” biçiminde okuyabiliriz. Yukarıdaki çekince bir yana, bu yorumu haklı kılan gerekçeleri şöyle sıralayabiliriz:
1) İsrâiloğulları zaten Hz. Musa’nın önderliğini benimsemişlerdi ki, Mısır’dan çıkışta hep birlikte onu takip ettiler.
2) Onlar öteden beri işkence ve baskı görüyorlardı (
7:129).
3) Gösteri Kur’an’a göre, Hz. Musa’nın isteğiyle bir bayram günü şehir halkının gözü önünde yapılmıştı (
20:59). Belli ki Hz. Musa’nın bundan amacı mesajını Mısır halkına da duyurmaktı.
4) “Onların yönetici seçkinleri” anlamına gelen meleihim’deki “onlar” çoğul zamiri ile kastedilenin İsrailoğullarına zulmeden Mısırlı yönetici seçkinler olması, İsrâiloğulları ileri gelenleri olmasından daha makuldür.
5) Tarihen sabittir ki, Hz. Musa’ya iman eden yerlilerden bir kısım insan da onlarla birlikte Mısır’dan çıkmışlardı (Çıkış
12:38).
6) Bizim “bir avuç insan” diye çevirdiğimiz zurriyyetun ile, öteden beri ataları İbrahim, İshak, Yakub ve Yusuf’un tevhid inancına bağlı olan İsrâiloğulları değil, Firavun toplumuna mensup iman etmiş küçük bir azınlık kastedilse gerektir. Zira 85 ve 86. âyette bu grubun kendilerinden Allah’a sığındıkları zalim ve kâfir topluluk, her hâlde İsrâiloğullarının geri kalanı değil Firavun toplumu idi.
[1663] Musrife verdiğimiz anlam.
Musa ise (onlara) dedi ki: “Ey topluluk![1664] Eğer Allah’a inanıyorsanız, o hâlde yalnızca O’na güvenip dayanmanız gerekir: tabii O’na teslim olmuşsanız!
[1664] Lafzen: “Ey kavmim!” Kavm sözcüğü burada ve daha başka âyetlerde bireyleri arasında kan bağı olan ırk mensubiyetini değil, daha çok bir inanca mensup olan bireylerin oluşturduğu cemaati ifade etse gerektir.
Bunun üzerine dediler ki: “Yalnızca Allah’a güvenip dayandık: Rabbimiz! Bizi bu zalim kavmin zulmüne muhatap kılma!
Ve bizi inkârda ısrar eden toplumun elinden lutf u kereminle kurtar!”
Derken Musa ve kardeşine şöyle vahyettik: “Şehirde toplumunuz için bazı evleri karargâh edinin; kendi evlerinizi ise ibadethaneye dönüştürerek ibadetinizi eda edin![1665] Ve (sen ey Musa!), mü’minleri (zaferle) müjdele!”[1666]
[1665] Bu âyet, “Bir diyarda zulüm ayyuka çıkmışsa, orada nereden başlamalı?” sorusunun cevabıdır. Her şeyin bittiği zor ve kor zamanlarda âlemlerin Rabbi mü’minlere nereden başlayacağını söylüyor: Evlerinizden... Evlerin insana istikâmet açısı (kıble) kazandırılan bir iman atölyesi olmasını, bir şahsiyet okuluna dönüştürülmesini emrediyor. Allah Rasûlü bu Kur’anî ilkeyi Mekke’de Erkam’ın evinde uygulamıştı.
[1666] Kur’an Hz. Musa’nın Firavun’a karşı verdiği mücadeleyi çok sık nakleder. Bununla verilen mesaj şudur: Firavun’lar ölür fakat firavunluk devam eder. Firavun’un mümin karısı Asiye’nin şehadetinin hemen öncesinde bir son nefes gibi kayda geçirilen “ve beni Firavun’dan, onun (çirkin) amelinden..koru!” (
66:11) duası da bunu teyit eder. Zira sadece “Firavun’dan” demekle yetinmeyip “amelinden de” demesi, zımnen “firavunluktan da” anlamını içerir.
Ve Musa “Rabbimiz!” dedi; “Şu bir gerçek ki Sen, Firavun ve onun yakın çevresine bu dünya hayatında göz kamaştırıcı bir saltanat ve mal verdin! Rabbimiz (işte) bu yüzden senin yolundan insanları saptırıyorlar. Rabbimiz! Onların servetlerini kökünden kazı ve yüreklerine bunun acısını oturt; belli ki onlar, can yakıcı azabı görmedikçe iman etmeyecekler!”[1667]
[1667] Kulun bittim noktasında yapılan dua, kalbin Allah’la konuşmasıdır. Ve bilinen bir gerçektir ki, kulun bittiği yerde Allah’ın yardımı yetişir.
(Allah): “Doğrusu, her ikinizin de dileği kabul olunmuştur” buyurdu; “bundan böyle doğru yolda sebat gösterin, (kendini) bilmez kimselerin yoluna uymayın!”
Ve İsrâiloğullarını denizden geçirdik. Hemen ardından Firavun ve ordusu kin ve nefretle onların peşine takıldı. Nihayet boğulacağını anladığında şöyle yakardı: “Ben de, İsrâiloğullarının inandığından başka ilâh olmadığına inandım; artık ben de O’na kayıtsız şartsız teslim olanlardanım!”[1668]
[1668] Buna “Firavun imanı” denir. Âhireti görünce “iman ettim” demek gibi yararsızdır.
“Ne yani, ancak şimdi mi (aklın başına geldi)? Oysa sen daha önce isyanda ısrarcıydın ve bozgunculuğu iş edinmiş biriydin.”
Artık bugün, senden sonrakilere bir kudret delili olsun diye senin yalnızca bedenini kurtaracağız; zira şu bir gerçek ki, insanlardan bir çoğu kudret delillerimize karşı ısrarla aldırmaz bir tavır içindedirler.[1669]
[1669] Eski Mısır uzmanlarına göre bu MÖ. 12. yüzyılda yaşamış olan II. Ramses’tir. Onun selefi Tutankhamon ya da çok önce yaşamış olan III. Tutmosis olduğu da söylenir. II. Ramses’in cesedi şu anda Kahire’de sergilenmektedir.
Sonunda, İsrâiloğullarını verimli ve güvenli bir yere yerleştirmiş olduk;[1670] ve onlara temiz ve helâl rızıklar ihsan ettik; durdular durdular da, kendilerine hakikatin bilgisi geldikten sonra ihtilaf ettiler: Elbette senin Rabbin, Kıyamet Günü hakkında anlaşmazlığa düştükleri konularda aralarında hüküm verecektir.
[1670] Çevirinin iç bütünlüğünü sağlamak amacıyla, tüm çevirimiz boyunca le-kad pekiştirme edatını “doğrusu …mıştı” kalıbıyla çevirmeye özen gösterdik. Bunun, anlam akışının zorunlu kıldığı çok az istisnalarından biri de bu âyettir.
BÜTÜN bunların ardından (ey Nebi), sana indirdiğimiz mesajın gerçekliğinden şüphen varsa, daha önce indirilen kitapları okuyan kimselere sor! Doğrusu, Rabbinden sana hakikatin ta kendisi gelmiştir: Artık asla kuşku duyanlardan olma!
Dahası, Allah’ın âyetlerini yalanlayan kimselerden olmaktan şiddetle sakın! Sonra büsbütün kaybedenlerden olursun!
Hakikat şu ki, haklarında Rablerinin yargısı kesinleşenler asla iman etmeyecekler.
İsterse hakikatin her tür delili (ayaklarına kadar) gelmiş olsun: ta ki o elem verici azabı görünceye kadar…
Şu da var: keşke olsaydı, fakat ne yazık ki Yûnus’un toplumu dışında (azabı hak ettikten sonra) iman edip de imanından istifade eden başka hiçbir ülke olmadı.[1671] Onlar iman edince, Biz de dünya hayatında onursuzluk cezasını onların üzerinden kaldırdık ve bir süre daha onları nimetlerimizden yararlandırdık.[1672]
[1671] Felev lâ kânet: Bizim “Keşke olsaydı, fakat ne yazık ki …olmadı” şeklinde çevirdiğimiz bu ibaredeki lev edatı, tek başına temenni ve teşvik ifade eder. Lâ ile birlikte geçmiş zaman fiilinin başında geldiğinde ise temenni anlamı genişleyerek “yazıklanma” ve “hayıflanma” anlamını da içerir. Ubeyy’e atfedilen, Ebu Ubeyde’nin de benimsediği fehel la okuyuşu da tercih ettiğimiz bu anlamı desteklemektedir (Mecaz). Yûnus Nebî (MÖ. 860-784), Asurluların başkenti Ninova’ya gönderilmişti.
[1672] Krş: “Eğer siz Allah’a şükreder ve iman ederseniz, Allah size azap edip de ne yapsın” (
4:147).
Ve eğer Rabbin isteseydi yeryüzünde bulunan herkes topyekûn iman ederdi, (fakat bunu tercih etmedi). Şimdi kalkıp da, sen mi onları iman edinceye kadar zorlayacaksın?[1673]
[1673] Kur’anî çoğulculuğa delâlet eden bir çok âyetten biri.
Hem Allah’ın (akıl ve irade vermek sûretiyle gerçekleşen) izni olmasaydı, hiçbir insan imana eremezdi! Ve O aklını kullanmayanları pisliğe mahkûm eder![1674]
[1674] Zımnen: Kokuşmuş ve çürümüş bir hayatı yaşamaya. Veya: “onur kırıcı iğrenç musibetlere..” (Ricsin “pislik” anlamı için bkz:
7:71, not 54. Ayrıca bkz:
6:125, not 108). Parantez içi açıklamamız âyetin son cümlesine dayanmaktadır. Aklını kullanmamak, tüm sapmaların çıkış noktası olarak gösteriliyor. Vahyin amacı insana aklını doğru kullanmayı öğretmektir. Yani, insanın kendini pisliğe mahkûm etmesine mani olmaktır. İç dünyasını vahye inşâ ettirmeyenler, değdiği her şeyi önüne katıp sürükleyen bir sel gibi gürül gürül akan duyguların ve güdülerin dünyasına teslim olurlar. Akıl, kalbin duygu selini kontrol altına almak için verilmiştir. Bu yüzden akıl kalbin bağı hükmündedir. Kalbine akılla ferman dinletemeyen kimse, bir müddet sonra eline, ayağına, gözüne, kulağına, diline, dudağına da sahip olamamaya başlar. Nihayet kendine sahip olamaz hâle gelir ve kendini kaybeder. Can alıcı soru şudur: Kendini kaybeden neyi kazanabilir?
De ki: “Göklerde ve yerde nelerin bulunduğuna bir bakınız!” Ne ki, iman etmemekte direnen bir topluma, ne âyetlerin ne de uyarıların hiçbir yararı olmaz.
Şu durumda, kendilerinden önce gelip geçmiş kimselerin yaşadığı (felaket) günlerinin benzerini mi gözlüyorlar? De ki: “O hâlde gözleyin; şunu iyi bilin ki ben de sizinle birlikte gözleyenlerdenim!”
Sonuçta, elçilerimizi (ötekilerin başına gelecek her belâdan) kurtarırız; aynı şekilde iman eden kimseleri de (kurtarırız): İşin gerçeği, mü’minleri kurtarmak Bize düşen bir haktır.[1675]
[1675] Burada Allah’a atfen kullanılan ‘alâ edatının Kur’an’daki genel kullanımıyla ilgili bkz:
15:41, not 32.
(EY NEBÎ!)[1676] De ki: “Ey insanlar! Eğer benim dinimden kuşku duyuyorsanız; şunu iyi bilin ki, Allah dışında sizin kulluk ettiğiniz varlıklara[1677] asla kulluk etmem! Ne ki ben, yalnızca sizin canınızı alacak olan Allah’a kulluk ederim; zira ben inananlardan olmakla emrolundum.”[1678]
[1676] Kur’an’da Allah Rasûlü’nün adı mükerreren gelir, fakat hiç birinde “Ey Muhammed!” şeklinde nida ile gelmez. Ne ki, “Ey Nebî” şeklinde gelir. Çünkü Allah’ın “ilet” emri Abdullah oğlu Muhammed’e değil, Allah’ın Nebisinedir.
[1677] Lafzen: “kimselere”. Ellezine ta‘budûne ibaresindeki ilgi zamiri, burada kastedilenlerin özellikle insan ve melekler gibi kendilerine tapınılan bilinçli varlıklar olduğuna delâlet eder. Kâfirûn sûresindeki mâ ta‘budûn ise tapınılan nesneleri de kapsar. Bu iki farklı ibareden yola çıkarak, iki ayrı şirk tezahürüne ulaşabiliriz: 1) Bu âyette olduğu gibi, tapanın taptığı karşısında nesneleştiği şirk biçimi. 2) Kâfirûn sûresinde olduğu gibi tapanın taptığını nesneleştirdiği şirk biçimi. Birincisi tapanın tüm insanî özelliklerini öldürüp ruhsal dinamiklerini ve mânevî gücünü yok ederek insanı onursuz ve zavallı bir hâle düşürürken, ikincisi tanrısını tayin etme ve ona tahakküm etme gibi insanın kendisinde sahte bir yetki ve güç vehmetmesine yol açmaktadır. İki tavrın da ortak noktası, insanın yerinden edilerek (zulüm) heba edilmesidir.
[1678] Bu âyetle Kâfirûn sûresi arasında çok yakın bir irtibat var (Dinin anlamı için bkz:
109:6, not 7).
Ve sen (ey Nebî), her tür sapmadan ve aracı fikrinden uzak durarak, varlığını[1679] tümüyle doğru dîne ada;[1680] ve sakın şirk koşanlardan olayım deme!
[1679] Parça ile bütün kastedilmiştir. Bir şeyin yüzü, onun bütün varlığını temsil eder. Kur’an’da bu anlamda vech Allah için de kullanılır (bkz:
7:29 ve not 24). Doğaldır ki, insanın bir şeye yüzünü dönmesi o şeye tüm varlığıyla yönelmesi anlamına gelir.
[1680] Hanef mastarı “doğru asla yönelmek” anlamına gelir. “Doğrudan yanlışa yamulma” anlamına gelen cenefin zıddıdır. Hanîf bu mastardan türetilen bir sıfat olması itibarıyla, “doğru ve saf inancı”, daha öz ifadesiyle “aracısız kulluğu” yani “tevhid’i” ifade eder. Kelimenin asıl anlamı ayaktaki baş parmağın diğerlerine sırt dönüp yüzünü öteki ayaktaki başparmağa dönmesidir. Zımnen: Yöneldiğin istikamet, Allah’ın senin için tayin ettiği amaçla çakışsın.
Ve Allah’ın peşi sıra, sana ne yararı dokunan ne de senden zararı gideren varlıklara yalvarıp yakarma! Zira eğer böyle yaparsan, işte o zaman sen de zalimlerden olursun!
Yine (unutma ki), eğer Allah sana bir darlık musallat ederse, onu O’ndan başka kimse savuşturamaz! Fakat eğer senin için bir hayır dilerse, O’nun lütuf ve kereminin önüne gerilecek kimse yoktur. O lütuf ve keremini, kullarından tercih eden/tercih ettiği kimseye bağışlar: Zira O mutlak bağış sahibidir, sonsuz rahmet kaynağıdır.
(EY NEBÎ)! De ki: “Ey insanlık ailesi! İşte size Rabbinizden hakikatin ta kendisi gelmiştir! Artık kim doğru yolu tercih ederse, hiç şüphesiz o bu tercihi kendisi için yapmış olacaktır; kim de (yoldan) saparsa, hiç şüphesiz onun sapma tercihi kendi aleyhine olacaktır: ama ben, tercihinize karşı sizi savunan biri değilim!”
İmdi (ey Nebî): Sana indirileni izle ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret! Zira hüküm verenlerin en hayırlısı O’dur.