Elif-Lâm-Râ![1681] ÖYLE bir kitaptır ki (bu), her hükmünde tam isabet sahibi ve her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından, âyetleri şüpheden arındırılmış ve hayatta karşılığı olan doğru hükümlerle sabitlenmiş,[1682] dahası ayrıntılı ve anlaşılır kılınmıştır[1683]
[1681] Mânası her ne olursa olsun, Allah Rasûlü’nün bir tek harfini bile zayi etmeden vahyi ulaştırdığını îmâ eder. Ayrıntılı bir açıklama için iniş sürecinde ilk geçtiği
68:1’in ilk notuna bkz.
[1682] Âl-i İmran 7. âyetteki âyâtun muhkemâtun ibaresi, bu anlamın bir başka formla ifadesidir. “Hükümde tam isabet kaydetme” mânasındaki hikmetten türetilmiş olan ihkâm, hüküm ile o hükmün nesne ve öznesi arasındaki uyum, olgu ile ilke, hayat ile hakikat, lafız ile mâna arasındaki ‘ideal denge’ ve ‘âzamî yarara’ tekabül eder (Bkz:
2:269, ilgili notlar). Âyet, hakîm olan vahyin yine hakîm Allah’tan geldiğini beyan eder.
[1683] Fussılet için bkz:
41:3, not 6. Muhkem müteşabihin, Mekkî Medenî’nin anasıdır. Zımnen: Kur’an sadece tefsirin nesnesi (müfesser) değil, esasen tefsirin öznesi (müfessir) olan bir hitaptır. Zira Kur’an, varlığın hakikatini tefsir eder.
ki, Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz.[1684] (Ey Rasul! De ki): “Hiç şüphesiz ben de, O’nun katından size gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim![1685]
[1684] Zira vahyin nihaî amacı, insanı kula kulluktan kurtarmaktır.
[1685] Yani: “Ben bana kul olun demiyorum; O’na kul olanı özgürlük ve mutlulukla müjdeliyor, başkasına kulluk edenin kaybedeceğini haber veriyorum.”
Haydi, Rabbinizden kusurlarınız için af dileyin ve (batıldan) Hakka dönüş yapın;[1686] O da size, sonu yasayla belirlenmiş bir süre doluncaya kadar[1687] (akıbeti) güzel bir hayat bahşetsin ve erdem sahibi herkese erdeminin karşılığını versin. Ama eğer yüz çevirecek olursanız, iyi bilin ki ben büyük bir günün azabının üzerinize inmesinden korkuyorum!
[1686] Tevbe bir “dönüş yapmak”tır; bu dönüş bir bilinç yenileme sonucunda gerçekleşir (Bkz:
9:27, not 31). Pişmanlıkla Allah’a yönelene, Allah da bağışıyla yönelerek karşılık verir.
[1687] Ecel, sözlükte “bir eylem için konulan belirli süre” mânasına gelir. Bu yüzden yalnızca hareketli varlıklar için kullanılır. Ecelle ilgili tüm ifadeler “Allah insanların canlarını ölümleri sırasında alır, henüz ölmemiş olanları da uykusunda alır” (
39:42) ve “Her devrin, (kendine has) ilâhî kudret delîli bir mesajı vardır.” (
13:38) âyetleri ışığında anlaşılmalıdır. Söz konusu “yasa” ölümün Allah tarafından konulan yasasıdır. İnsanı hayata bağlayan solunum sistemi, sinir sistemi ve kan dolaşımı sistemi bu yasaya bağlı olarak çalışır. Üçünün birlikte devreden çıkması ecel kanunu gereği “ölüm” olarak adlandırılır. Esasen ecel, zerreden kürreye yaratılmış her varlığın ölümlü olduğunu, bâki olmadığını ifade eder.
(Er veya geç) dönüşünüz Allah’adır; ve O her şeyi yapmaya kadirdir.
Baksanıza onlar, O’ndan saklamak için göğüsler(indek)ini saklıyorlar: Unutmayın ki, onlar (içlerindekini) kat kat örtülere sarıp sarmaladıklarında bile, O onların (gerçeği) gizlediklerini de bilir, (yalanı) açığa vurduklarını da; zira O, gönüllerin[1688] en mahrem sırlarını bilendir.[1689]
[1688] Sudûr ile ilgili aydınlatıcı bir not için bkz:
8:43.
[1689] Ancak kalpsizler kalbi Allah’tan saklamaya kalkarlar. İbn Âşûr’un sıradışı katkısına rağmen âyetin mânasına ulaşmada zorlandığımı itiraf etmeliyim. Parantez içi açıklamaları âyetin son cümlesi teyit eder.
Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızık açısından Allah’a bağımlı olmasın. Nitekim O, her canlının konup eğleşeceği yeri de göçüp yerleşeceği yeri de iyi bilir:[1690] Bütün bunlar kesin ve net bir yazılım ve yasayla[1691] kayıt altına alınmıştır.[1692]
[1690] Mustekar ve mustevda‘ kelimelerinin geçtiği bir başka âyet için bkz:
6:98 not 3. Farklı bir ibareyle benzer bir mâna için bkz:
47:19.
[1691] Kitabun mubîn, Levh-i Mahfuz’dur (
85:22, not 18). Bu tamlama ilk bakışta önümüze şu problemi çıkarır: Hem “bilinmezlik” mânasındaki belirsizlik, hem “apaçıklık” mânasındaki mubînlik: nasıl oluyor? İki ihtimal var: Ya “Allah için ayan açık, insan için akıl sır ermez bir yazılımla korunmuş..”; veya hem lazım hem müteaddi olan mubînin özünde açık ve dahi açıklayıcı olan çift yönlü tabiatına istinaden: “Göstergeleriyle insana açık, özüyle Allah’a açık bir yazılımla korunmuş”.. Her hâlükârda belirsiz olarak geldiği bu ve buna benzer bağlamlarda özellikle “ilâhî yazılım”a ve oluş-bozuluş yasalarının kayıtlı tabiatına delâlet eder (Msl:
27:75;
34:3). Bu ilâhî yazılımın kaynağı
36:12’de imâmin mubîn (ana/imam bellek) olarak beyan edilir.
[1692] Bu durumda eğer açlık varsa, bu, rızkın yetersizliğinden değil, insanoğlunun hırsa dayalı bencillik ve paylaşmayı bilmeyen açgözlülüğündendir. Bu âyet her şeyin ilâhî bir ölçü/kader ile yaratıldığını isbat eder ve varlıkta tesadüfü reddeder. Zımnen: Eşyanın kaderi onun tâbi olduğu ilâhî yasalarda kayıtlıdır.
Yine O (bile) gökleri ve yeri altı aşamada yaratmıştır;[1693] ve O’nun Kudret Makamı’nın (en büyük tecellisi olan hayat) su üzerinde kaimdir.[1694] (Bütün bunları) hanginizin eylem ahlâkı konusunda daha iyi olduğunu sınamak için yapmıştır.[1695] Şimdi sen kalkıp da, “Muhakkak siz ölümden sonra yeniden diriltileceksiniz!” desen, küfre saplananlar hemen “Hah, al sana bir numara daha!” derler.[1696]
[1693] Parantez içindeki “bile”, cümlenin telmihine dayanır. Zımnen: Kudreti sonsuz Allah bile göğü-yeri aşamalı bir biçimde bir yasaya bağlı olarak yarattı. Siz ey mü’minler! Toplumsal dönüşümün bir çırpıda olmasını, başarının plansız programsız ve nizamsız intizamsız gelmesini mi bekliyorsunuz?
[1694] “Biz her canlıyı sudan var ettik” ışığında (
21:30). Eski Ahid’de de buna çok benzer simgesel bir ifade bulunmaktadır (Tekvin
1:2). Ebu Müslim, ilâhî kudretin mecazî bir tasviri olarak anlar (Râzî). Fakat bağlam, sonsuz kudretin canlıların elementer kökende birliği üzerinden kendini duyurduğunu îmâ ve ifşa etmektedir.
[1695] Bu ibare, “yeryüzünde halife” olan insanın eşref-i mahlukat olma iddiasını destekler gibi görünmektedir. En azından ilâhî şaheser olan insanı kuşatan en küçükten en büyüğe bütün bir çevrenin, insanın varoluşu için var edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Yeryüzü insan için, insan imtihan için yaratılmıştır (Krş:
67:3).
[1696] Sihrin mânalarından biri de “hileli söz” ya da “el oyunlarıyla aldatma”, yani Türkçedeki çağrışımlarıyla “numara çekme”dir. Müşrikler ölümden sonra dirilişi sihir olarak nitelerken, hiç kuşkusuz bununla sihrin “kara büyü” anlamını kastetmiyorlardı (Konuyla ilgili notlar için bkz:
74:24;
7:116 ve
2:102).
Ama eğer onların cezasını sayılı bir süreye[1697] ertelesek, bu kez de “Onu tutan mı var?” derler. Bakın, o gün geldiğinde, onu onlardan savuşturacak hiçbir güç olmayacak; dahası, alaya aldıkları gerçek onları çepeçevre kuşatacak.[1698]
[1697] Ummet teriminin anlamları arasında “süre, zaman” da bulunmaktadır (Krş:
12:45). Ne ki kelimenin ilk anlamı bu değildir. İlk anlamı göz önüne alarak ila ummetin ma’dûdetine “belirlenmiş bir topluluk için” karşılığı verilebilir. Bu, âyetteki tehdidi âhiret azabı değil de Bedir yenilgisi olarak tefsir edenlerin yorumuna uygun düşmektedir. Çünkü Bedir’de cezaya çarptırılan, Mekke’nin inkârcı seçkinleri arasından “belirlenmiş bir topluluk” idi.
[1698] Hâka mazi fiildir, fakat gelecek zamana ilişkin bir bölümün içerisinde geçmektedir. Amaç muhatapta Hesap Günü’nü yaşanmış bir gerçeklik kadar kesin kabul edecek bir tasavvur inşa etmektir.
Ne ki eğer insanoğluna katımızdan bir rahmet tattırıp daha sonra da o rahmeti ondan çekip almış olsak; derhal o son derece karamsar, son derece nankör biri olup çıkar.
Yok eğer kendisine dokunan bir sıkıntı ve darlığın ardından ona esenlik ve bolluk tattırmış olsak, o vakit der ki: “kötülük(veren güç)ler benden uzaklaştı”;[1699] (ve) bir anda küstahça bir şımarıklığa kapılır.
[1699] Parantez içi açıklamamız âyetin lafız, mâna ve maksadına uygundur. Şöyle ki; zehebe ‘an (uzaklaştı), öznesi içinde olan bir yüklemdir ve aktif eyleme delâlet eder. Uğurluluk-uğursuzluk bâtıl inancını çağrıştıran bu tasavvur, mutluluğu/iyiliği olduğu gibi mutsuzluğu/kötülüğü de özü itibarıyla Allah’tan bağımsız bir özne olarak görmektedir. Bu tasavvura sahip olan birinin bollukta da darlıkta da Allah’a yönelmesi, elde ettiğinde şükür, kaybettiğinde hamd etmesi, dahası özeleştiri yapıp bilincini tevbeyle yenilemesi mümkün değildir. Vahiy, bu aklın sahibini, Allah’tan bağımsız bir mutluluk tasarımı yaptığı için kınamaktadır. Bu tür bir tasavvuru, 3. âyet temelden reddetmektedir.
Ancak sabreden, ve ıslah edici iyilikler yapan kimseler (bu tavrı takınmazlar): İşte onlar için, ilâhî bir bağış ve muhteşem bir karşılık vardır.
VE SEN (Ey Nebî!) Onlar “Onun üzerine bir hazine indirilmeli değil miydi?” ya da “Onunla birlikte bir de melek gelseydi (ya)!” diyorlar diye için daralacak, belki de bu yüzden sana indirilen kimi vahiyleri terk edeceksin![1700] Unutmaki sen sadece, kendini uyarmaya adamış birisin! Allah ise, her şeyi en ideal mânada koruyan bir otoritedir.[1701]
[1700] Fe lealleke, bir “ihtimali” ifade eden İlâhî bir eleştiridir. Bu, “kimi vahiylerin terk edilme” ihtimalidir. Nebi‘ye Vekîl olanın kendisi değil Allah olduğu söylenerek bu ihtimal ortadan kaldırılmıştır. Allah Rasûlü’nün göğsünü daraltan ve saçlarını ağartan, yalnızca kendi başına karşılamaktan âciz olduğu Mekkelilerin mucize talepleri değildir. Aksine, geçmişte ilâhi kudret delîli talep eden tüm inkârcı toplumların gelen ilâhi kudret delîline rağmen iman etmediklerini, bunun sonucunda da geri dönüşü mümkün olmayan bir helâk sürecine mahkûm olduklarını biliyor olmasıdır. Söz konusu toplumların helâki, bir film şeridi gibi bu sûrede de aktarılacaktır. Bu örneklerin tamamında da süreç aynıdır:
Peygamber gönderilir. Toplum mesajı inkâr ederek ilâhi kudret delîli ister. İlâhi kudret delîli verilir ve toplum ilâhi kudret delîlini yalanlar. İlâhî ceza geri alınmaz bir biçimde kesinleşir ve infaz süreci başlar. Bu arada ahlâkî kokuşma toplumu ayakta tutan tüm unsurları yok ederek ölümcül bir hastalık gibi sosyal bünyeyi çepeçevre kuşatır. Çöküş kaçınılmaz olur. En sonunda toplum yeryüzünden silinip gider. İşte Allah Rasûlü’nün içini daraltan Mekke inkârcılarının da kendilerini bu geri dönülmez helâk sürecine sokacak sorular sormaya başlamalarıdır. Böyle başlayan bir sürecin feci sonunu bilmek, Rasulullah’ı tedirgin etmektedir.
[1701] Zımnen: Vekil değil nezîr ol! Allah adına taahhüt altına girme, görevini yap! Bu sana yeter.
Yoksa “onu o uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Madem öyle, eğer dürüstseniz haydi Allah dışında gücünüzün yetip elinizin erdiği herkesi yardıma çağırın; siz de onun seviyesinde ‘uydurulmuş’ (!)[1702] on sûre getirin de (görelim)![1703]
[1702] İnkârcı muhataplara nükteli bir meydan okuma. Parantezli ünlem, kelimede içkin olan ince ironiye işaret eder.
[1703] Bakara 24 ve Yûnus 38’de bu meydan okuma mutlak olarak herhangi bir sûre içindir. Buradaysa “on sûre getirin” şeklinde yer almaktadır. Bu, bazı müfessirleri Yûnus sûresinin Hûd’dan sonra indiği sonucuna götürmüştür (İbn Atıyye). Menâr sahibi bu meydan okuyuşun kıssalar için geçerli olduğunu söyler.
Fakat, eğer onlar sizin çağrınıza cevap veremezlerse; o zaman bilin ki (Kur’an vahyi) yalnızca Allah’ın ilmiyle indirilmiştir; yine (bilin ki) O’ndan başka ilâh yoktur: Değil mi ki, artık sizin O’na kayıtsız şartsız teslim olmanız gerekir?
HER KİM dünya hayatını ve onun güzelliklerini isterse, orada yaptıklarının karşılığını tastamam veririz; üstelik onlar orada, (niyet ve amaçlarına bakılarak) değerlendirmeye tâbi tutulmazlar.[1704]
[1704] Lafzen: “değerleri düşürülmez”. “Fiyat düşürdü, ucuzlattı” anlamına gelen behase fiilinden. Açılımı “Eğer niyet ve amacına bakılarak dünyada yaptıklarına değer biçilecek olsaydı, bu çok düşük bir değer olurdu” şeklinde olur (Krş: Menâr).
(Fakat) işte bu kimselerin payına âhiretten düşen yalnızca ateştir; zira onların oradaki sahte (mazeretleri) işe yaramayacaktır: (ibadet adına) burada yapageldikleri her şey ise zaten bâtıldır.[1705]
[1705] Bunun bir örneği için bkz:
8:35. Ahirete inanmayan birinin dünyada ve dünya için yaptıklarından ötürü orada karşılık bulması beklenemez. Zira kimse önceden açtırmadığı ve para yatırmadığı bir hesaptan para çekemez. “Doğru, hesabı yok ama, dışarıda onun çok serveti var” itirazı geçerli değildir. Kimse önceden yapmadığı bir yatırımı sonradan kullanamaz. Kimse bilet almadığı bir uçakla yolculuk yapamaz. Onu o uçakla uçurmak için “Ama onun çok parası var” itirazı yersizdir. Ahirete iman etmek, hesap açmak demektir. Allah kime ne muamele yapacağını en iyi bilendir.
Şu hâlde, hiç (böyleleri), Rabbinden (gelen) hakikatin apaçık belgesine dayanan kimseyle bir tutulabilir mi? Şimdilerde[1706] O’nun katından bir şahidin duyurduğu o belgeyi, daha önce de bir önder ve bir rahmet olarak Musa’nın Kitabı temsil ediyordu. İşte, ancak (hakikatin birliğini fark eden) o kimseler bu vahye inanırlar. Küfür ittifakı mensuplarından[1707] her kim bu hakikati inkâr ederse, iyi bilsin ki onun son durağı ateştir. Sen (ey Nebi); sakın ola onun kaynağı hakkında tereddüde düşeyim deme;[1708] iyi bil ki o, Rabbin katından gelen hakikatin ta kendisidir: ve fakat insanların çoğu (henüz bu gerçeğe) inanmıyorlar.
[1706] Bu ilavenin gerekçesi, yetlûhu fiilinin -min kablihî (daha önce) ile karşıtlık oluşturacak şekilde- şimdiki zamanı göstermesidir.
[1707] Ahzâb genelde Kur’an’da “küfürde ittifak etmiş müttefikler” mânasında kullanılmaktadır.
[1708] Mirye: “Bir şeyde iki arada bir derede kalmak”. Türetildiği kök, “atın huylandığı için eşelenmesini” ifade eder. Ayrıca “süt sağmak” kök anlamı da vardır. Türevleriyle birlikte kelime, hep birbirine yakın anlamlarda ve tüm vahiy süreci boyunca kullanılır (İlk kullanıldığı yer
53:12). Cehaletten kaynaklanan “mutlak şüphe” anlamındaki şekk’ten ve “yakine ulaştırmayan bilgiye dayalı ya doğruysa endişesi taşıyan kuşku” anlamındaki rayb’den farklı olarak “birbirine karşıt iki şey arasında gidip gelmeyi, bocalama ve tereddüt durumunu” ifade eder (Külliyyât). Önce ilk muhatap olan Hz. Nebi’ye, sonra tüm muhataplara bir uyarıdır.
İmdi, kendi uydurduğu yalanı Allah’a isnat edenden daha zalim biri olabilir mi? İşte onlar, (hesap vermek üzere) Rablerinin huzuruna çıkarılacaklar. Şahitlerse “İşte, Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır!” diyecekler. Unutmayın: Allah zalimleri rahmetinden tamamen dışlamıştır:
O zalimler ki, insanları Allah’ın yolundan çevirirler; onu çapraşık ve dolambaçlı göstermeye çabalarlar: çünkü onlar âhirete inanmazlar.
Bu tipler yeryüzünde (cezayı atlatsalar da, âhirette) yakalarını asla sıyıramayacaklar; Allah dışında onlara yardım edecek herhangi bir evliya/putlaştırılmış insanlar da olmayacak; azap onlara kat kat ağır gelecek:[1709] zira onlar hakikati işitmeye tahammül edemiyorlardı ve gerçeği görmemekte direniyorlardı.
[1709] Lem yekûnû ibaresinde gelecek zaman kastedilmesine rağmen bunun geçmiş zaman kipiyle ifade edilmesi, muhataba şu mesajı verir: bu sonucu olup-bitmiş gibi kesin bil!
Ayetin son cümlesi, yukarıda yer alan evliyâ/putlaştırılanlar ile bağlantılı olarak, şöyle de çevrilebilir: “zira o evliya/putlaştırılanlar işitme yeteneğinden de, görme yeteneğinden de yoksundurlar.” (Keşşâf)
Bu tipler kendilerine yazık eden kimselerdir; ve uydurdukları kuruntu(ürünü aracı)lar, kendilerini yüzüstü bırakmıştır.[1710]
[1710] Her tür şirk ve ilâhlaştırma insanın kendi kendisine söylediği yalandır; ve en tehlikeli yalan insanın kendisini inandırdığı yalandır.
(Daha dünyada bütün bunlar olacaksa,) âhirette ondan beter ziyana uğrayacakları kesindir.
Ne var ki iman edenler, Allah’ı razı eden değerler üretenler ve Rablerine gönülden boyun eğenler de var: işte cennet ehli olanlar da bunlardır; bunlar orada ebedî kalacaklardır.
Bu iki kesim insanın örneği, kör ve sağırla, gören ve işiten birinin arasındaki fark gibidir: Konum olarak hiç bu ikisi aynı düzeyde olabilir mi? Hâlâ ibret almayacak mısınız?[1711]
[1711] Bu âyet, birbiri peşi sıra ele alınacak olan altı ayrı kıssanın hemen öncesinde, insan tasavvuruna iyi-kötü ayrımını, gören-görmeyen, işiten-işitmeyen örneği çerçevesinde sunuyor. Yine aynı kıssaların farklı boyut ve vurgularla ele alındığı A’râf sûresinde, kıssaların hemen öncesinde yer alan âyet de iyi-kötü ayrımını verimli toprak-verimsiz toprak örneği temelinde sunmaktaydı (
7:58).
DOĞRUSU, Nûh’u da mesajımızı kavmine taşımak için elçi olarak görevlendirmiştik. (Demişti ki:) “Bakın, ben size açık ve net bir uyarıyla geldim.
Şöyle ki: Başkasına değil sadece Allah’a kulluk edesiniz! Çünkü ben, elem veren bir Gün’ün cezasına çarptırılmanızdan korkuyorum.”
Bunun üzerine kavminin seçkinlerinden inkârda ısrar edenler şöyle dedi: “Bakıyoruz da, sen de bizim gibi sadece ölümlü bir insansın. Yine, sana ayak takımına mensup sığ görüşlü kişilerin dışında kimsenin uymadığını görüyoruz.[1712] Sonuçta, sizin bize karşı bir üstünlüğünüzün olmadığını zannediyoruz.[1713] Aksine, sizin yalancı olduğunuzdan eminiz!”
[1712] Her elçinin kula kulluktan kurtuluş çağrısına ilk koşup gelenler topumun mazlum ve mağdur kesimleri olmuştur. Bu da mağdur ve mazlum kesimlerin, ilâhî davetin doğal müttefikleri olduğunu gösterir.
[1713] Güce ve paraya tapanlar, güce ve paraya teslim olurlar. Zımnen: Eğer bizim üstünlük alameti saydığımız güç, servet ve iktidar sizde olsaydı üstünlüğünüzü kabul ederdik.
Dedi ki: “Ey kavmim! Düşünsenize bir: ya ben Rabbimin katından gelen açık bir delile dayanıyorsam; dahası, ya O bana katından bir rahmet bahşettiği hâlde siz bunu görmüyorsanız? Şimdi siz, (O’nun delil ve rahmetini) görmeye dahi tahammül edemezken biz kalkıp da ona (imana) sizi zorlayabilir miyiz?[1714]
[1714] Cümle içindeki hâ zamirleri, hem “delili”, hem de “rahmeti” görmektedir. Bunun yaklaşık açılımı şudur: “..siz bizim delile tâbi olup inanmamız sonucunda bize bahşedilen rahmeti görmezken, biz kalkıp da sizi delili görüp inanmaya zorlayabilir miyiz?” Bunun anlamı, “imanın sahibine bahşettiği rahmeti göremeyen, insanı o imana götüren delili göremez” demektir. Bir başka ifadeyle: Meyveyi dahi görmekten âciz olan, kökü ve saçağı nasıl görsün?
İmdi ey kavmim! (Çabama karşılık) sizden bir bedel beklentisi içerisinde değilim! Benim (çabamın) karşılığı Allah’a aittir. Dahası, (bana) güvenip inanan kimseleri de etrafımdan uzaklaştıracak değilim.[1715] Çünkü onlar Rablerine kavuşacaklar(ına inanıyorlar). Ve fakat bu arada, ben de sizin cahilce davranan bir topluluk olduğunuzu düşünüyorum.[1716]
[1715] Her elçi gönderildiği kavmin karşısına, Allah’ın elçisi olmanın doğal sonucu olarak davetinin karşılığını Allah’tan alacağı haberiyle çıkar.
[1716] Yani: Bir elçiye pazarlık teklif etmek kendini bilmezliktir. Fiyatı olanların değeri olanlarla pazarlığı için Kâfirûn sûresi ve notlarına bakınız.
Bakın ey kavmim! Eğer onları etrafımdan uzaklaştırırsam, Allah’tan gelebilecek bir cezaya karşı bana kim yardım eder? Bunu da mı düşünemiyorsunuz?[1717]
[1717] Nûh Peygamber hakikat kavgası verirken, inkârcı muhatapları sınıf kavgası veriyorlardı. Tek dertleri zulüm ve küfürle elde ettikleri güç, servet ve iktidarın ellerinde kalmasını sağlamaktı.
Dahası ben size, “Allah’ın hazineleri benim gözetimimdedir” demiyorum; gaybın bilgisine sahip de değilim. Üstelik “Ben bir meleğim” de demiyorum.[1718] Sizin hor görüp aşağıladığınız kimseler için “Allah onlara gelecekte bir hayır vermeyecek” demeye ise[1719] zaten yanaşmam: Allah onların içlerindekini çok daha iyi bilir; eğer böyle davranırsam o zaman ben de kendisine zulmeden biri olup çıkarım.”
[1718] Zımnen: Sizin istediğiniz bende yok. Âyet, “Bir peygamber ne değildir?” sorusunun cevabını sıralıyor: 1) Define bulma aleti (dedektör) değildir. 2) Gaybtan haber veren kâhin değildir. 3) İnsanüstü varlık değildir.
[1719] Girişteki vav, kaynak metnin vurgusunu hedef metne taşıyabilmek için “ise” ile karşılanmıştır.
Dediler ki: “Ey Nûh! Bizimle tartıştın, üstelik aramızdaki tartışmada hayli ileri gittin. Madem öyle, eğer sözünün arkasındaysan hadi bizi tehdit ettiğin cezaya çarptır!”
Dedi ki: “Allah istesin yeter ki! Onu sizin başınıza öyle bir sarar ki, artık bir daha asla[1720] atlatamazsınız!
[1720] Baştaki bağlaç çeviriye “dahi” ile yansırken, cümlenin öznesinin açık ve bağlantısız zamirle (entum) yapılandırılması, “asla” pekiştirmesini zorunlu kılmaktadır.
Hem ben size ne kadar samimiyetle öğüt vermeye çalışırsam çalışayım, eğer Allah sizin yoldan sapmanızı tercih etmiş olsaydı (-hele ki öyle değil-),[1721] o vakit benim verdiğim öğüt size hiçbir yarar sağlamazdı: O sizin Rabbinizdir, sonunda O’na döndürüleceksiniz.”
[1721] Veya: “helâkinizi dilemiş olsaydı” (Krş: Râzî). Parantez içi açıklama hem cümlenin şartlı yapısı gereği sözgelimine, hem de Kur’an’ın bütününe dayanmaktadır (Bkz:
2:256;
18:29;
79:3). Allah’ın saptırma ve doğru yolu göstermesinde insanın tercihinin belirleyiciliği için bkz:
2:27. Parantez içi açıklamanın gerekçesi, zalim kavmin 27 ve 32. âyetlerde dile gelen tavrıdır (Krş:
13:27, not 37).
[1722] YOKSA, “Bu[1723] (kıssayı) o uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer onu ben uydurmuşsam, bunun sorumluluğu bana aittir: Ama benim, sizin işlediğiniz suçlara ilişkin hiçbir sorumluluğum bulunmamaktadır.”[1724]
[1722] Süren kıssanın arasında, kıssanın zamanından ver-kaç yöntemiyle çıkıp sözü iniş zamanının ‘şimdi ve buradasına’ getiren bir âyet. Bu nedenle bağımsız pasaj olarak görülmüştür.
[1723] Lafzen: “o”.
[1724] Burada, muhatabı doğrudan suçlamak ve yargılamak yerine onun kendi durumunu gözden geçirmesi ve kendi kendini yargılaması için böyle hoş bir üslûp kullanılmıştır. (Ayrıca bkz:
2:170;
11:35;
39:43;
43:81.)
DERKEN Nûh’a şöyle vahyettik: “Şu kesin ki, daha önce inanmış olanlar dışında bundan böyle toplumundan kimse sana inanmayacak:[1725] Artık, onların yapageldikleri şeylerden dolayı sakın üzüleyim deme![1726]
[1725] Krş: “Karar kesin: onlar boğulacaklar!” (
23:27) Şöyle bir soru gelebilir: Kâfir kavmin artık inanmayacağına dair bu kesin haber Hz. Nûh’un helâk duasından (71: 26-28) sonra mı yoksa önce mi gelmiştir? Nûh 25 ışığında Hz. Nûh’un bu duayı, kavmin helâkinden sonra olan biteni kendi vicdanında da tasdik sadedinde yaptığı düşünülebilir. Yine âyetin devamından, Hz. Nûh’un onlar için üzüldüğü anlaşılmaktadır. Bu hakikatin Allah Rasûlü’nü nasıl derin bir endişeye sevk ettiğini tahmin edebiliriz.
[1726] Yani: Onlar üzülmeye değmez, zira onların kalemini Ben kırdım. Tufan, toprağa aldırılan gusül abdestidir. Bu âyet, ilâhî bir yasayı hatırlatmaktadır: Tuğyan olan yerde mutlaka tufan olur. Her zaman ve zeminin tuğyanı da tufanı da farklıdır. Tuğyanı ahlâk alanında olan bir toplumun tufanı da o alanda kopar. Tuğyanı güç ve servet alanı olan bir toplumun tufanı da o alanda kopar. Tuğyanı inanç alanında gerçekleşen bir toplumun tufanı da o alanda kopar. Böyle bir yerde tevhid ve adâlet ehline düşen tuğyan seline kapılmayıp, karada da olsa gemi yapmayı sürdürmektir. Eğer deniz lazım olursa, denizin Rabbi onu yerden olmazsa gökten indirmeyi bilir. Nasıl ki her tuğyanın bir tufanı varsa, her tufanın bir Nuh’u ve her Nuh’un bir gemisi vardır. Ezelî ve biricik hakikatin insanlığın son çevrimindeki tezahürü olan Kur’an, kendisinden sonraki tüm tufanlarda karada gemi yapacak olanların kılavuzu, rehberi, rotası ve yol haritasıdır.
Bizim rehberliğimiz altında ve bildirdiğimiz şekilde[1727] gemiyi inşa et[1728] ve (bundan böyle) sakın (kendisine) zulmeden kimseler hakkında Bana başvurma! Şu kesin: onlar boğulacaklar.”
[1727] Lafzen: “vahyimizle” (Krş:
23:27).
[1728] Nûh kıssasını kendimize çağdaş kılacak olursak, bu ilâhî ferman bize şunu söyler: Sen, Kur’an’ın rehberliği altında hayat gemini inşa et! Tufana gark olacak bir tuğyan ortamından, ancak Allah’ın rehberliği altında inşa edilmiş bir hayat gemisiyle kurtulabilirsin.
DERKEN o, gemiyi inşa etmeye koyuldu. Şimdi, toplumunun önde gelenleri ne zaman ona rastlasalar, onunla alay ederlerdi. O derdi ki: “Siz bizimle alay ediyorsanız, hiç kuşkunuz olmasın ki, (zaman gelecek) sizin bizimle alay ettiğiniz gibi,[1729] biz de sizinle alay edeceğiz.
[1729] Lafzen: “tıpkı sizin alay ettiğiniz gibi”.
Evet, zamanı gelince siz de öğreneceksiniz alçaltıcı bir cezaya kimin çarptırılacağını; dahası, kalıcı bir azaba kimin mahkûm edileceğini.[1730]
[1730] Birinci tehdidin dünya hayatında, ikincisinin ise âhirette gerçekleşeceği açıktır.
En nihayet, hükmümüzün vakti gelince tandır kaynadı.[1731] (Nûh’a) “O gemiye her tür (canlıdan) birer çift[1732] al; bir de haklarında hüküm kesinleşmiş olanlar dışında[1733] aileni ve iman eden kimseleri (al)” talimatını vermiştik. Zaten onun inancını paylaşan kimseler çok azdı.[1734]
[1731] Fâra’t-tennûr (Krş:
23:27) cümlesi birbirine zıt iki unsuru yan yana getirmektedir: fâra yüklemi “kaynadı, coştu, taştı” gibi suyla ilgili bir eyleme delâlet ederken, onun öznesi olan ve “tandır, fırın, ocak” anlamına gelen tennûr ateşle ilgilidir. Cümledeki bu karşıtlık, müfessirlerin birbirini tutmayan yorumlarına neden olmuştur. Bu yorumlardan çoğu Talmut kaynaklı yorumlardır. Râzî, Arapların yeryüzü için “tandır” mecazını kullandıklarını söyler. Menâr sahibine göre, fâra’t-tennûrun en makul anlamı, ‘yeryüzünü tufana veren bir su fışkırması’dır (Krş: XII, 75-76). Bu fışkırma Kamer 11-12. âyetlerde tasvir edilmiştir. Elmalılı, bunun mecaza hamledilmesinin doğru olmadığını, ibarenin hakikatinin buhar gücüyle hareket eden bir gemi motorunu akla getirdiğini söyler. Elmalılı’nın bu yorumu, ‘ilerlemeci’ ve ‘doğrusal’ (lineer) tarih anlayışıyla şartlanmış zihinlere ters gelebilir. Fakat geminin yapımının “ilâhî gözetim altında” ve “vahiyle” gerçekleşmiş olması, bu yorumun peşinen mahkûm edilmesine tereddütle yaklaşmayı gerektirir.
[1732] Zevceyn-isneyn kalıp ifadesinin yaklaşık Türkçe karşılığı. Orijinal ifade, hem erkekli dişili eşlilik, hem de cinsiyet belirtmeksizin çifterlilik anlamına gelmektedir. En doğrusu iki anlamı birden içermesidir. Kullindeki tenvin çeviriye “tür” olarak yansımıştır.
[1733] Oğlu dışında karısı da inanmamış, bu yüzden gemiye alınmamıştı (
66:10).
[1734] Zımnen:
66:10’a istinaden karısı ve oğlu bile paylaşmamıştı.
Sonunda (Nûh) “Haydi, ona binin!” talimatını verdi; “yol alması da, demir atması da Allah’ın adıyla olsun:[1735] gerçek şu ki, benim Rabbim elbette tarifsiz bir bağışlayıcıdır, eşsiz merhamet kaynağıdır.”[1736]
[1735] Besmele’nin tüm vahiylerin ortak kodu olduğu buradan anlaşılmaktadır. Besmele için bkz: Fâtiha suresi, not 1.
[1736] Belanın tam göbeğinde, Rabbin tarifsiz bağışlayıcı ve eşsiz rahmet kaynağı oluşunu dile getirmek… Zımnen: O’nun helâki dahi hiçbir aklın boyutlarını tahmin edemeyeceği rahmet ve mağfiretinin eseridir. Bunu ancak Allah’ın “gör” dediği yerden bakanlar görür.
Ve gemi dağlar gibi dalgaların arasında yol almaya başladı; ve Nûh oğluna -ki o kendi başına bir kenarda duruyordu- seslendi: “Yavrucuğum! Gel, bizimle birlikte bin gemiye; inkâra gömülüp gidenlerle birlikte olma!”
(Oğlu,) “Ben, beni sulardan koruyacak bir dağa sığınacağım” dedi. (Nûh) “Bugün Allah’ın belâsından, O’nun rahmet ettiği kişiler hariç, kaçıp kurtulacak kimse yok!” diye seslendi. Derken, aralarına dalga giriverdi… artık o da boğulanlardan biriydi.
Nihayet denildi ki: “Ey yer, suyunu yut! Ve ey gök, suyunu tut!” Ve sular çekildi ve hüküm infaz edildi, sonunda gemi Cûdî[1737] üzerine oturdu. Ve kendilerine kıyan toplum için; “Olmaz olsunlar!”[1738] denildi.
[1737] Zeyd b. Amr’ın şiirinde “dağ, tepe” anlamına cins isim olarak andığı cûdî “yüksek tepe” anlamına gelir. Bir yorumda, bunun her dağa verilebilen bir cins isim olduğu ifade edilir (Bkz: Elmalılı). Bugün aynı adla şöhret bulan Cûdî Dağı olduğu söylenmiştir. Eski Ahid’de Ararat (Ağrı/Urartu) dağı olarak geçer.
[1738] Lafzen: “uzak olsunlar”. Zemahşerî, mef’ul olarak gelen bu‘den için şu yorumu getirir: “Eğer uzaklaştırmaktan amaçlanan onun helâk ve ölümü ise, bu şekilde gelir. İşte bu sebeple bu ifade yalnızca beddua için kullanılmıştır. Bunun mef’ul olarak gelmesi, kahredici güce ve ezici büyüklüğe delâlet eder. Çünkü bütün bunlar, ancak sınırsız gücü ve kahredici bir öznenin fiilî müdâhalesi sonucunda gerçekleşir. Böyle bir mef‘ulün fiilinin öznesi de, eylemine kimsenin ortak olamadığı biricik fail olan Allah’tır” (Keşşaf II, 218).
Ve Nûh Rabbine yakardı[1739] ve “Rabbim” dedi, “o benim oğlumdu, ailemden biriydi!.. Bir kez daha anladım ki,[1740] senin sözün (herkesi kapsayan) gerçeğin ta kendisiymiş; ve en hakkaniyetli hüküm veren de Senmişsin!”
[1739] Metinde nida olarak geçen kelime, artık boğulmuş bir çocuk için yakarışla birlikte, yüreği yaralı bir babanın sızlanış ve yazıklanışını da ifade etmektedir.
[1740] Metindeki ve inne ibaresine, lafız, mânâ ve maksadın üçü birden gözetilerek bu bağlamda verilebilecek en isabetli karşılık bu olsa gerektir.
(Allah) “Ey Nûh! Kesinlikle o senin ailenden sayılamaz;[1741] dolayısıyla bu/o salih olmayan bir ameldir;[1742] bundan böyle, iç yüzünü bilmediğin bir şeyi Benden isteme: İşte Ben, cahillerden olmaman konusunda seni ihtar ederim!” dedi.
[1741] Ehl teriminin kan bağını aşan kullanımıyla ilgili bir tahlil için bkz:
27:57, not 60. Tefsirlerimiz buradan yola çıkarak boğulan oğlun Hz. Nûh’un öz oğlu değil, karısının eski kocasına ait bir çocuk olduğunu dile getirirler. Nadir olarak, kadının zinadan peydahladığını söyleyenler de olmuştur. Fakat bu her açıdan yanlıştır. Zira böyle bir itham isbatı yoksa iftira olur ve iftira herkes için yasaktır.
[1742] Bu ibare iki anlama da gelebilir: 1) Senin ortaya koyduğun bu kayırıcı davranış salih olmayan ve
yerini bulmayan bir davranıştır. 2) O kafir (oğul) salih olmayan ve yerini bulmayan bir ameldir. Kur’an’ın genelinden, “insanın çocuğu onun amelidir” dediği çıkarılabilir. Fakat bu anlamın asli değil tâli bir anlam olduğu unutulmamalıdır. ‘Amelun, ‘amile olarak da okunmuştur. Bu durumda arkadan gelen kelimeyi de ğayra şeklinde mansup olarak okumak gerekecektir. Bu takdirde mâna şöyledir: “çünkü o (oğul) yanlış yaptı”. İbn Abbas, İkrime, Kisai ve Yakub gibi kıraat imamlarının tercih ettiği bu anlamda yanlış yapan boğulan oğul iken, bizim çevirimizde yanlış yapan Hz. Nûh’tur. Arkadan gelen Hz. Nûh’un tevbesi, yanlış yapanın Nuh olduğunun delilidir. Vahiy aynı hassasiyeti Hz. İbrahim’in babasına duası konusunda da sergilemiştir (
9:113-114). Esas aldığımız okuyuşta mastar olarak amelun okunan sözcük alternatif okuyuşta fiil olarak amile okunmaktadır. Bunun kelamdaki “peygamberlerin masumiyeti” tartışmalarını önceleyen bir okuma biçimi olduğu açık. Bu ifadeden, Nuh’un oğlunun, iman etmeyen karısının işlediği zinanın mahsulü olduğu sonucunu çıkarmak, Nuh’un eşine yapılmış bir iftiradan başka bir şey değildir. Yalnız inanana değil, inanmayana iftira etmek de kınanmalıdır.
(Nûh) “Rabbim! Hakkında bilgim olmayan bir şey istemekten sana sığınırım! Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, büsbütün kaybedenlerden olurum!” dedi.[1743]
[1743] Hz. Nûh’un tevbe ederken yaptığı itiraf, kulun ilâhî takdirin sebepleri, insanın nihaî konumu, bunun niçin ve nedenleri hakkındaki bilgiyi tüketemeyeceğinin itirafıdır. Bir sonraki âyet bunun belgesidir.
(Nûh’a) “Ey Nûh! Senin ve seninle birlikte olanların nesillerinden (gelecek) olanlara, katımızdan bir esenlik ve mutluluk, bir bereket ve bolluk (muştusuyla) inip yerleş. Ama (gelecek) kuşaklar (arasında öyleleri) bulunacak ki; (önce) onlara geçici zevkleri tattıracağız, sonra tarafımızdan elem verici bir azaba çarptıracağız!” denildi.
BUNLAR sana bildirdiğimiz gaybî haberlerdendir; bunları sen de toplumun da daha önce biliyor değildiniz.[1744] Şu hâlde sabret! Unutma ki mutlu son, Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde olanlarındır.[1745]
[1744] “Âyetteki ğayb “olay anında orada olmamak” şeklinde anlaşılabileceği gibi, “çok eski olduğu için insanlık hafızasından silinip kaybolmuş” şeklinde de anlaşılabilir (Bkz:
28:44, not 54).
[1745] Zımnen: Biz bunları hikâye olsun diye anlatmadık; muhatapların hayatında yankı bulsun diye anlattık.
ÂD[1746] (kavmine) ise, soydaşları[1747] Hûd’u gönderdik. “Ey kavmim!” dedi, “Yalnızca Allah’a kulluk edin! (Zira) sizin, O’ndan başka kulluk edeceğiniz bir ilâh yoktur. Sizin (yaptığınız) uyduruk ilâhlar icat etmekten başka bir şey değildir![1748]
[1746] ‘Âd ve bir sonraki Semud kıssaları arasındaki çarpıcı bağlantı için bkz:
7:73 not 56 ve
89:6, not 9.
[1747] Lafzen: “kardeşleri”. Yani, ‘Âd kavminin soyundan (Bkz:
46:21).
[1748] Lafzen: “Siz, uyduruk tanrılar icat edenlerden başkası değilsiniz!” Elçiler davetleri sırasında, muhataplarının kişiliklerini değil kötü eylemlerini hedef almışlardır. Parantez içi açıklama, ibaredeki yan anlamı ortaya çıkarma amacını taşımaktadır.
Ey kavmim! Sizden bu (çabam) için maddî bir karşılık talep etmiyorum. Yaptıklarımın karşılığını takdir edecek olan yalnızca beni yoktan var edendir. Bunu olsun akledemiyor musunuz?
Haydi ey kavmim! Günahlarınız için ondan af dileyin ve bilincinizi yenileyerek O’na yönelin (ki), sizin üzerinize gökten bol bol rahmet yağdırsın ve gücünüze güç katsın;[1749] ama (her şeyden önce) sizler günaha gömülerek yüz çevirmeyin!”
[1749] Midrâr, sadece “yağmur” değildir. “İnci” mânasına gelen durrî ile aynı köke aidiyeti dikkate alındığında, insanın dahli olmadan hazırlanmış olan her değerli ve etkili şeye delâlet eder.
“Ey Hûd!” dediler, “Sen bize bir delil ile gelmedin. Sırf senin sözlerine kanıp da ilâhlarımızı terk edecek değiliz. Ve biz, sana inanan mü’minler olmayacağız!
‘Seni ilâhlarımızdan kimileri fena çarpmış’ demekten başka sana söyleyecek hiçbir sözümüz yok!” (Hûd) şöyle dedi: “Bakın, Allah şahidim olsun ve siz de şahit olun ki, (Allah’a) ortak koştuğunuz ilâhlarınızdan beriyim;
(tabii ki) Allah dışındaki… Haydi artık topunuz bana tuzak kurun; sonra da bana soluk aldırmayın!
İyi bilin ki ben, yalnızca benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a güvendim. Hiç bir canlı yoktur ki, O onun kontrolünü[1750] elde tutmamış olsun. Kuşkusuz benim Rabbim dosdoğru bir yol üzeredir.[1751]
[1750] Lafzen: “kâkülünü”. Arap dilinde arsız hayvanların sahiplerinin kontrolü altında olduğunu ifade eden deyimsel bir ibare.
[1751] Âlemlerin Rabbi’nin “sırat-ı müstakim üzre” olmasının zımnî anlamı şudur: O istediğini yapmaya gücü yettiği hâlde ilkeli davranmıştır. Mesela bunlardan biri kendisi için rahmeti ilke edinmesidir (
6:54). Ya siz ey insanoğlu! Siz her açıdan yetersiz olduğunuz hâlde neden ilkesiz bir hayat istiyorsunuz?
Ama eğer yüz çevirirseniz (siz bilirsiniz). Doğrusu ben, benimle size gönderilen mesajı ulaştırmış bulunuyorum. İmdi Rabbim (dilerse eğer), sizin yerinize başka bir toplum getirir ve (yokluğunuz nedeniyle) O’na hiçbir zarar veremezsiniz:[1752] çünkü benim Rabbim, her şeyi tarifsiz biçimde koruyup gözetleyen biridir.”
[1752] Zımnen: Siz Allah için vazgeçilmez değilsiniz, fakat Allah sizin için vazgeçilmezdir. O hâlde Allah’ın sizi gözden çıkarmasından korkun! Kendilerini vazgeçilmez sananların feci akıbetini haber veren şu âyeti okuyup da titrememek mümkün mü: “Ne gök ağladı onlara, ne yer” (
44:29; krş:
4:133;
47:38).
Ve (cezalandırma) talimatımız geldiğinde, Hûd’u ve inançlarıyla onun yanında yer alanları katımızdan bir rahmetle kurtardık;[1753] dahası onları (âhiretin) ağır ve berbat azabından halas ettik.
İşte böyleydi ‘Âd kavmi: Rablerinin mesajlarını reddettiler ve O’nun elçilerine karşı geldiler; üstelik her inatçı zorbanın yönetimine boyun eğdiler.
Sonuçta peşlerine, bu dünyada da kıyamette de bir lânet takıldı. Unutmayın ki, Rablerini ısrarla inkâr eden işte bu ‘Âd idi. Unutmayın: Hûd’un kavmi ‘Âd[1754] tarih sahnesinden işte böyle silindi.
[1754] Burada sözkonusu edilenin “Hûd’un kavmi ‘Âd” olduğunun belirtilmesi, önemli bir ayrıntıya dikkat çekmek içindir. Zira tarihte iki ‘Âd kavmi vardır: Biri burada sözü edilen Hûd’un kavmi olan ‘Âd, diğeri “‘Âd-ı İrem” de denilen İrem medeniyetinin kurucusu olan ‘Âd (
89:7). (Bkz: Keşşâf)
SEMUD’A ise soydaşları[1755] Sâlih’i (gönderdik). “Ey kavmim!” dedi, “Yalnızca Allah’a kulluk edin; (zira) sizin ondan başka kulluk edeceğiniz bir ilâh yoktur. Sizi topraktan inşa eden ve size orayı imar etme yeteneği bahşeden O’dur.[1756] O hâlde O’ndan günahlarınız için af dileyin ve artık bilincinizi yenileyerek O’na yönelin; çünkü benim Rabbim (kendisine dönene) çok yakındır, duaları kabul eden tek mercidir.
[1755] Lafzen: “kardeşleri”. Yani: “Semud kavminin soydaşı olan”. Buradaki “onlar” zamiri, eğer adı daha önce geçen Nûh ve Hûd gibi peygamberlere bir atıf olarak anlaşılırsa, bu kan kardeşliğinden daha çok iman kardeşliği şeklinde anlaşılabilir. Fakat karşılaştırmalı bir okuma bunu doğrulamamakta, zamirin Semud toplumunu gösterdiğini ortaya koymaktadır. Çünkü helâk olan kavimlerin peş peşe yer aldığı A’râf, Hûd, Neml ve Ankebût sûrelerinde Hûd, Sâlih ve Şuayb peygamberlerin adları anılırken ehahum geldiği hâlde, sıra Lût’a geldiğinde bu ifade yer almaz (Krş:
7:80,
27:54,
29:28). Tarihî bilgilerimiz, Lût’un davet ettiği toplumun üyesi olmadığı yönündedir. Bu ifade Nûh için de kullanılmaz, çünkü insanlık o zaman henüz kavim ve kabilelere ayrılmamıştı. Ehâhum ifadesini “soydaşları” şeklindeki çevirimizin gerekçeleri bunlardır. Bunun tek istisnası olan Şu‘arâ’ 3’teki kullanım ve bunun açıklaması için
26:161’in notuna bkz.
[1756] “II. ‘Âd”’ da denilen Semud’un, İslâm öncesi Arap edebiyatında efsaneleşen imar ve bayındırlık faaliyetine ve dönemin şartlarına göre bir mimarlık harikası olan kentlerine atıf. Onların bu becerileri için krş:
7:74.
Onlar şöyle dediler: “Ey Sâlih! Doğrusu sen, bundan önce içimizde (hep) gelecek vaat eden biriydin.[1757] Şimdi kalkıp sen bizi atalarımızın kulluk ettiği şeylere tapmaktan mı alıkoyacaksın? Ama şunu iyi bil ki, biz senin davet ettiğin şeye dair şüphe içindeyiz” demişlerdi; mütereddit bir hâlde…[1758]
[1757] Hz. Sâlih üzerinden Allah Rasûlü’nün Mekke’deki saygın konumu dile getiriliyor. Dün “el-Emîn” diye onu öven Mekke, ne olmuştu da bugün onu dövme ve ona sövme yarışına girmişti? Cevabı belliydi: Kötülerin itirazı iyiye değil, aktif iyiye idi. Çünkü her iyinin aktifleşince ilk yaptığı şey kötülükle mücadeleydi (Bkz:
74:2, not 2).
[1758] Çevirimizin gerekçesi için bkz:
14:9, not 12.
“Ey kavmim!” dedi, “Düşünsenize bir: ya ben Rabbimin katından gelen açık bir delile dayanıyorsam ve O bana katından bir rahmet bahşetmişse? Eğer O’na isyan edersem, Allah’tan gelebilecek bir cezaya karşı bana kim yardım eder? O takdirde siz, yıkımımı artırmaktan başka bir şey yapmamış olursunuz.”[1759]
[1759] Bu âyet tevhidi zedeleyen tüm itikadî, aklî, fiilî ve mistik sapmaların sadece sahih imanın yıkımına değil, aynı zamanda insanın iç mimarisinin de tahribine yol açtığını beyan eder. Bunu söyleyen insanı imar ve inşa eden Allah ise, işte orada durmak gerektir.
“İmdi ey kavmim! Allah’a ait olan bu dişi deve[1760] sizin için bir delil kılınmıştır. O hâlde bırakın da Allah’ın arzında otlasın! Sakın ona kötülük yapayım demeyin! Sonra ânî bir azaba çarptırılırsınız.”
[1760] Lafzen: “Allah’ın devesi”. Bu ifade tıpkı beytullah (Allah’ın evi) ve bu âyette geçen ‘ardullah (Allah’ın arzı) gibi anlaşılmalıdır. Bu son ikisi nasıl kamu malını ifade ediyorsa, hakkında bir yığın mesnetsiz yorum yapılan bu deve de kamu malını ifade eder. Etiyle canıyla bilinen bir devenin “bilinmeyen mucizevî bir belge” (âyeten) olması, o deve üzerinden yapılan sınavın azametine ve asla tahmin edilemeyecek olan sonucuna işaret etse gerektir. Muhtemelen bu deveyi ayrıcalıklı kılan, onların varlıktaki ilâhî hiyerarşiye müdâhale anlamına gelen sahte kutsallık icadı sayılabilecek uygulamalarıydı. Allah için hayvan kurban etmenin hikmeti de, ilâhî hiyerarşiye (merâtibü’l-vücûd) saygı taliminden başkası değildi (Krş:
22:36-37, notlar). Bu, Mâide 103’ten öğrendiğimiz Mekke ve çevresinde yaygın olan bir geleneği andırır. Bu geleneğe göre, özellik sahibi hayvanları önce adayarak sahte bir kutsallık kılıfı geçiriyorlar, bu süreç o hayvanlara eza-cefaya dönüşerek ölüme kadar varabiliyordu. Bu geleneğin köklerinin Semud’a kadar uzandığını düşünebiliriz.
Buna rağmen, onu vahşice katlettiler. Bunun üzerine (Sâlih) dedi ki: “Konaklarınızda keyif sürme süreniz sadece üç gündür; işte bu yalanlanması imkânsız, mutlaka gerçekleşecek bir tehdittir!”
Kararlaştırdığımız vakit gelince, Sâlih’i ve onun inancını paylaşan kimseleri rahmetimiz sayesinde kurtardık; dahası (onları), O Bir Gün (yaşayacakları) utançtan da (kurtarmış olduk). Şüphesiz senin Rabbin var ya: işte eşsiz güç sahibi, mutlak üstün ve yüce olan O’dur.[1761]
[1761] Âyetin sonunda Rab için el-Kaviyy ve el-‘Azîz sıfatları birlikte kullanılmıştır. Yedi yerde bu iki sıfat Allah için birlikte kullanılır. Zaman açısından ilk kullanım, hicret öncesinde indirilen bu sûredir. Beşi ise Medenî sûrelerde yer alır. el-Kaviyy Allah’ın sonsuz ve mutlak gücünü, el-‘Azîz O’nun bu gücü kullarına haksızlık ve zulüm yönünde kullanmaya tenezzül buyurmayacağı hakikatini ifade eder.
Derken, o zâlimleri (dehşetli) sayha yakalayıverdi de, kendi yurtlarında cansız donakaldılar;
sanki orada hiç yaşamamıştılar:[1762] unutmayın ki, Rablerini ısrarla inkâr edenler işte bu Semud idi; unutmayın, Semud tarih sahnesinden böyle silindi.[1763]
[1762] Bkz:
7:92, not 73.
[1763] Lafzen: “Unutmayın, Semud böyle defedildi” (Bkz:
7:73, not 56).
VE doğrusu elçilerimiz İbrahim’e bir muştu getirdiler ve “Selam!” dediler. O da “Size de selam!” diye mukabele etti ve çok geçmeden önlerine kebap yapılmış bir buzağı çıkardı.[1764]
[1764] Krş:
51:28. Kur’an’ın çift kutuplu yapısı gereği bu pasajda müjde ve belâ yan yana. Adeta “her zorlukla birlikte bir kolaylık var idi” (
94:5) âyetinin hayattaki delili gibi.
Fakat ellerinin ona uzanmadığını görünce onları yadırgadı ve onlardan yana içini bir korku ve endişe kapladı.[1765] Onlar dedi ki: “Endişeye mahal yok, çünkü biz Lût kavmi için gönderildik!”[1766]
[1765] Bu korku, klasik yorumda olduğu gibi onların kim olduğunu anlamamaktan dolayı değildi. Aksine onların kimliğinin anlaşılmasının verdiği endişeydi. Bu yüzden sözün devamı “biz meleğiz” diye değil “..biz Lût kavmi için gönderildik” şeklinde geldi.
[1766] Lût kavmi, bugünkü Lût Gölü’nün (Ölüdeniz/Dead Sea) güneyinde yer alan Sodom, Gomore (Gomorra), Adma, Tseboim ve Bela şehirlerinin halklarını kapsar. Hz. Lût, Amcası Hz. İbrahim’in yanında bölgeye gelmiş, Erden havzasında hayvancılık yapmış, Sodomlu biriyle evlenmiş ve bu şehirlere elçi gönderilmiştir. Ahlâkî bir çöküş yaşayan kavim arasında eşcinsellik yaygındır. Hz. Lût’un ısrarlı davetine bir avuç insan dışında karşılık vermeyen kavim sonunda helâk olmuştur. Son araştırmalar, Lût Gölü’nün “Lisân” (dil) adı verilen güney ucunun bir fay hattıyla ikiye ayrıldığını, karanın uzantısı olan parçanın yaklaşık 40 metre çöktüğünü, fay hattının kuzey tarafının derinliğinin ise yüzlerce metreyi bulduğunu ortaya çıkarmıştır. Helâk olan kavimlerin çöken bu sığ tabaka üzerinde yaşadıkları tahmin edilmektedir.
Karısı ise ayakta duruyordu; derken hayız görmeye başladı.[1767] İşte bu şekilde Biz o kadına İshak’ı müjdeledik;[1768] üstelik İshak’ın ardından da (onun oğlu) Yakub’u (müjdeledik).
[1767] Veya: “..haber üzerine gülmeye başladı”. Tercihimiz ed-dahikin “inkişaf, uyanma, olgunlaşma ve buluğ” anlamından dolayıdır (Mekâyîs). Allame Tabatabâi de bu mânayı tercih etmiştir (Bkz: el-Mîzân). Aşağı aldığımız yaygın mâna olan “gülmeye başladı” da muhtemel olmakla birlikte, tercihimiz olay örgüsüyle daha bir uyumludur.
[1768] Müjde Sâre’ye verildi, çünkü çocuk hasretini o çekiyordu. Zira Hz. İbrahim’in Hacer’den bir oğlu vardı.
Eski Ahid’i tahrif edenlerin zannına göre Sara’yı Tanrı hamile bırakmıştır: “Tanrı, demiş olduğu gibi Sarayı ziyaret etti. Ve Rab Sara’ya söylemiş olduğu gibi etti. Ve Sara gebe kaldı.” (Tekvin
21:1-2) Bu cümleler, “insana dönüşen Tanrı” (Antropomorfik) tasavvurunun birçok örneğinden sadece biridir. Bu, sorunlu Yahudi tanrı tasavvurunun nerelere kadar varabileceğinin ibretlik bir örneğidir.
“Ah benim dertli başım! Ben yaşlı bir kadın şu kocam da bir pîri fânî olduğu hâlde, ben çocuk doğuracağım ha? Bu gerçekten de çok garip bir şey!” dedi.
Onlar “Sen Allah’ın emrini mi garip karşılıyorsun?” dediler; “Allah’ın rahmeti ve bereketi sizin üzerinize olsun ey hâne halkı; kuşku yok ki O, her tür övgüye lâyıktır, şanı pek yücedir!”
Sonunda İbrahim’in endişesi geçip de müjde kendisine ulaşınca, (bu kez de) Lût kavmi konusunda bize ısrarla yalvarmaya başladı;[1769]
[1769] Lafzen: “Bizimle tartışmaya..” Kelimenin kipi (şimdiki zaman) bu bağlamda aykırılık teşkil eder (Keşşaf). Bizce sırf bu dilsel gerekçe dahi, yucâdilunânın “tartışma, çekişme” anlamı yanında daha farklı bir vurgu taşıdığını gösterir. Müfessirler serbest bir yaklaşımla “meleklerimizle tartıştı” şeklinde açıklarlar. Esed, hiçbir gerekçe göstermeden bu ifadeye “Bize yakarmaya başladı” anlamı verir. Tercihimiz, yucâdilunânın “bir şeyde ısrar etmek, direnmek” kök anlamına dayanır. Bir sonraki âyet ise bu tercihin doğruluğunu pekiştirir. Hz. İbrahim’in Rabbi tarafından ‘tartışma’ya yakın bir ısrar olarak nitelenen bu yalvarışını, Eski Ahid ayrıntısıyla aktarır (Tekvin
18:23-32). Parantez içi açıklama, endişesinin yersizliğini anlayan Hz. İbrahim’in bu kez de onlar adına ‘şefaatte’ bulunmaya kalkmasını ifade içindir.
çünkü İbrahim, hep yanık bir yürekle ah edip Allah’a iltica eden biriydi.[1770]
[1770] Bir sonraki âyet, Hz. İbrahim’in ısrarlı yakarışının kabul edilmediğini söylüyor. Buna rağmen Hz. İbrahim’in bu ısrarının gerekçesi veriliyor: yanık yüreklilik ve şefkat. İsteği reddederken isteyeni övme üslûbu, vahyin muhatabında mümeyyiz bir akıl inşa etme amacıyla açıklanabilir.
(Elçilerimiz): “Ey İbrahim, bundan vazgeç! İşte Rabbinin kesin talimatı gelmiştir: artık onların başına, geri dönüşü olmayan bir ceza gelmektedir!” dedi.
Ve elçilerimiz Lût’a gelince,[1771] onları ilgilendiren bir sorun olduğunu düşünerek derin bir endişeye kapıldı ve “Bugün pek zorlu bir gün olacak!” dedi.[1772]
[1771] “Soydaşları” nitelemesinin neden olmadığıyla ilgili bkz: Âyet 61, not 75.
[1772] Ve dâka bihim zer‘an: Türkçe’deki karşılığı “onlardan yana içi daraldı, bir sorun çıkacağını sezdi” olan bir deyim.
Burada dikkat çeken nokta, melekler söyleyinceye kadar Hz. İbrahim’in Peygamber olmasına rağmen melekleri tanıyamamasıdır. Hz. Meryem de Cebrail’i tanıyamamıştı (
19:17-19). Buradan yola çıkılarak, nurani bir varlık olan meleklerin peygamberler tarafından bile tanınmadığı gerçeğine ulaşılabilir.
Nitekim kavmi ona doğru çıldırmışçasına seğirttiler; zaten daha önceden de o kötülüğü işleyip duruyorlardı.[1773] (Lût) “Ey kavmim! İşte kızlarım, onlar sizin için daha temiz! Artık Allah’tan korkun da konuklarıma karşı beni mahcup etmeyin; aranızda hiç mi aklı başında biri yok?” dedi.[1774]
[1773] Lût kavminin cinsel tercihleri, hem ahlâkî hem fıtrî açıdan mahkûm edilmişti.
[1774] Hz. Lût’un burada yer alan çağırısının amacı bellidir: Eşcinsel ilişkiyi dışlayıp doğal olana davet.Bazı müfessirler şu yorumu yapar: “İşte kızlarım..” ile gönderildiği kavmin kızlarını kastetmiştir, zira elçiler gönderildikleri kavimlerin babası hükmündedirler. Bu zorlamadır. Âyet, Şu’arâ 166 ve bir sonraki 79. âyet ışığında “İşte kızlarım, onlarla meşru olarak evlenin!” mânasında anlaşılmalıdır.
Dediler ki: “Sen de iyi biliyorsun ki bizim senin kızlarında gözümüz yok; aslında sen çok iyi biliyorsun bizim ne istediğimizi!”
(Lut): “Ah, keşke size karşı koyacak gücüm olsaydı; ya da sağlam bir kaleye sığınabilseydim!” dedi.
(Elçilerimiz): “Ey Lût!” dediler, “Biz Rabbinin elçileriyiz; onlar sana asla ilişemeyecekler! Artık gecenin bir vaktinde (iman) ailenle birlikte yola koyul![1775] Sizden hiç kimsenin gözü arkada kalmasın; tabii ki karın hariç: çünkü ötekilerin akıbeti onun da başına gelecektir.[1776] Unutma ki onların vâdesi bu sabah doluyor: (zaten) sabah yakın değil mi?”[1777]
[1775] Hz. Lût’un inkârcı eşine atıf yapılmaksızın “aile”nin mücerret olarak kullanıldığı yer için bkz:
54:34.
[1776] Hz. Lût’un karısı Sodom’un yerlisiydi, kendisi ise Mezopotamya asıllı bir göçmendi. Karısı hakkı ve haklıyı destekleyeceği yerde hemşehrilik gayretine düştü ve bu onun helâkine yol açtı.
[1777] Son cümlenin, azgın kavmin gün ağarınca helâk olacağını haber veren elçilere Hz. Lût’un “Şimdi mi?” sorusu üzerine, onların verdiği cevap olduğu nakledilir (Ferrâ). Fakat âyetin son cümlesinin, Hz. Lût’un, azgın kavmin “hemen, şimdi” cezalandırılması arzusuna bir cevap teşkil ettiği anlaşılmaktadır.
Hz. Nûh’un oğlundan sonra, Nebi’nin saçlarını ağartan bir aile dramı daha.
Sonunda emrimizin (infaz) vakti geldi, oranın altını üstüne getirdik ve o coğrafyanın üzerine püskürtü hâlinde[1778] akkor balçıktan taşlar yağdırdık;[1779]
[1778] Mandûd: “biteviye, birbiri ardınca, kürem kürem”. Muhtemelen bununla bir lav püskürtüsü tasvir edilmektedir.
[1779] Siccîlin “balçıktan taş” ya da “taşlaşmış balçık” anlamı için krş:
51:34. Bugün bölgede bolca bulunan yanmış sülfürtaşları, ilâhî afetin canlı şahidi olarak varlığını muhafaza etmektedir. Helâkin bir yanardağ püskürmesi ile gerçekleştiğinin kanıtı budur.
Rabbin tarafından hedefi belirlenmiş (taşlar)…[1780] O bölge ki, şu malum zalimlerin pek de uzağında değildir.
[1780] Musevvemeten: “belirli, işaretli”. Hedefin Allah tarafından belirlendiğini ve taş balçık karışımı bu püskürtünün hedefe kilitlendiğini ifade eden bir kelime.
Hemen ardından gelen cümle şöyle de anlaşılabilir: “O taşların malum (Mekkeli) zalimlere ulaşması imkânsız da değildir.”
MEDYEN’e[1781] de soydaşları[1782] Şuayb’ı gönderdik. “Ey kavmim!” dedi, “Yalnızca Allah’a kulluk edin! (Zira) sizin, ondan başka kulluk edeceğiniz bir ilâh yoktur. Bir de eksik ölçüp tartmayın![1783] Her ne kadar sizi şimdi refah içinde görüyorsam da, yine de ben sizi çepeçevre kuşatacak bir günün gazabından korkuyorum!
[1781] Medyen ve Hz. Şuayb için bkz:
7:85, not 66.
[1782] Bkz: Âyet 61, not 75.
[1783] Tüm elçilerin davetinin ekseni burada olduğu gibi ikidir: Tevhid ve adâlet. Bu son cümleden Medyen’in de Mekke gibi ticaret merkezi olduğu anlaşılıyor.
Bu nedenle ey kavmim, ölçüde ve tartıda adâleti tam gözetin; ve insanları hakları olan şeylerden yoksun bırakmayın;[1784] ve kötülüğü yaygınlaştırarak yeryüzünde ahlâkî çürümeye meydan vermeyin!
[1784] Bkz:
7:85, not 66.
Allah’ın size bıraktığı getiri sizin için daha hayırlıdır; tabii ki eğer O’na inanıyorsanız? Zira ben sizin başınıza dikilmiş bir muhafız değilim!”
“Ey Şuayb!” dediler, “Atalarımızın taptıklarını ya da mallarımız üzerinde isteğimize göre tasarrufta bulunmayı terk etmemizi, senin salâtın mı emrediyor?[1785] Oysa (bizce) sen oldukça uyumlu/hoşgörülü ve olgun/akıllı bir adamsın!”[1786]
[1785] Veya: “..davetin mi..” Ya da
5:57 ışığında: “dinin mi..” İbn Atıyye, tefsirinde meçhul bir râviye atıfla buradaki salât sözcüğünün “namaz, kıraat, ibadethane, davet” gibi dört anlama da gelebileceğini, bunlardan birinci ve dördüncüsünün gerçeğe en yakın görüş olduğunu söyler (el-Muharraru’l-Veciz; ayrıca bkz:
5:106). Namazın kötülükten alıkoyduğu hatırlanacak olursa, buradaki salât doğrudan namaz olarak da anlaşılabilir.
[1786] Bir sonraki âyette Hz. Şuayb’ın verdiği cevaptan onların “akıllı” olmakla, yaptıkları ticarî sahtekârlığın gerekçesi olarak “iş bitirici” olmayı kasdettikleri anlaşılıyor.
“Ey kavmim!” dedi, “Düşünsenize bir: ya ben Rabbimin katından gelen açık bir delile dayanıyorsam; ve O beni kendi katından güzel bir rızıkla rızıklandırmışsa? Hem sizi sakındırdığım konulara girmem sadece size muhalefet etme arzumdan kaynaklanmıyor.[1787] Aksine tüm arzum, gücümün yettiğince düzeltmeye çalışmaktan ibarettir. Başarım ise yalnızca Allah’a bağlıdır: sadece O’na dayanıyorum ve yalnızca O’na yöneliyorum.[1788]
[1787] Bu cümle “sizi sakındırdığım konuları, sizin hilafınıza yapmak istiyor değilim” şeklinde de çevrilebilir. Fakat bu çeviride, hem uhâlifekum kelimesi yerine tam oturmamakta, hem de bir sonraki cümlenin anlamıyla örtüşmeyen uyumsuz bir anlam elde edilmektedir. Çevirimiz lafız ve mâna ile birlikte, Hz. Şuayb’ın mücadelesinin maksadını da gözeten bir yaklaşıma dayanır.
[1788] Allah Rasûlü bu etkili hitabetinden dolayı Hz. Şuayb’a “nebilerin hatibi” sıfatını verecektir.
“Dahası ey kavmim, benimle yollarınızı ayırmanız sakın sizin günahta ısrarınıza yol açmasın![1789] Yoksa Nûh kavminin, Hûd kavminin, ya da Sâlih kavminin başına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelebilir. Kaldı ki Lût kavmi sizden pek de uzakta sayılmaz.
[1789] Pekiştirme edatı olarak kullanılan nunun katkısı çeviriye “ısrar” olarak yansımıştır.
Haydi, günahlarınız için Rabbinizden af dileyin ve ardından bilinçlerinizi yenileyerek O’na yönelin! Unutmayın ki benim Rabbim çok merhametli davranır: O hem sever hem de sevilmeyi ister!”[1790]
[1790] Vedûd, dil yapısı gereği hem “seven” hem de “sevilen” anlamına gelir. Feûl kalıbı hem etken hem de edilgendir. Yani Allah sever ve sevgi ister. Sevginin çift yönlülüğünü göstermesi açısından hayli manidardır.
“Ey Şuayb!” dediler, “Senin söylediklerinden bir çoğunu anlamıyoruz; üstelik biz, aramızdaki konumunun ne kadar zayıf olduğunun da farkındayız: eğer bir kaç kişilik şu aile olmasaydı,[1791] seni mutlaka taşa tutardık; zira sen bizim için çok da eşi bulunmaz ve değerli biri değilsin.”[1792]
[1791] Parantez içi açıklama, bir sonraki âyetin sarih beyanına dayanmaktadır.
[1792] İmana karşı güç, söze karşı kaba kuvvet, davete karşı şiddet: Küfrün çağlar üstü tabiatına dair bir misal.
(Şuayb) “Ey kavmim!” dedi, “Sizin nezdinizde ailemin hatırı Allah’ın hatırından daha mı üstün ki, O’nu arkaya atılacak[1793] biri gibi telakki ediyorsunuz? Elbette Rabbim sizi yapıp ettiklerinizle kuşatandır!”[1794]
[1793] Yani: “dikkate alınmayacak” (Krş:
25:55). Allah’ı dikkate almakla ilgili bkz:
3:30.
[1794] Ya da: “Yapıp ettiklerinizi (ilmiyle) kuşatacaktır”. Fakat bu mânaya takdirî bir ilave ile ulaşılmaktadır. Biz usulümüz gereği bundan azamî oranda kaçındık. Tercihimiz bâ’nın gerekçe vurgusuna dayanmaktadır.
“Ve ey kavmim! Siz kendinize yakışanı yapınız; şunu iyi biliniz ki ben de (kendime yakışanı) yapmaktayım. Zamanı gelince, alçaltıcı cezaya kimin çarptırılacağını ve yalancının kim olduğunu öğreneceksiniz. Siz de gözetleyin, unutmayın ki ben sizinle birlikte zaten gözetlemekteyim.”
Derken emrimizin (infaz) vakti geldi: Şuayb’i ve onunla aynı inancı paylaşan kimseleri katımızdan bir rahmet sayesinde kurtardık, zulme gömülüp gidenleri malum sayha[1795] ansızın yakalayıverdi; öz yurtlarında cansız donakaldılar:
[1795] Bu sayhanın içeriğini yansıtan racfeh ile ilgili bir açıklama için bkz:
7:78, not 61. Sayha, işiteni çıldırtan dehşetli bir ses. Zımnen: Vahyin çağrısına kulak tıkayanlar, gün gelir belânın çıldırtan sesiyle uyanırlar, fakat iş işten geçer.
sanki onlar orada hiç yaşamamıştılar.[1796] Unutmayınız: Medyen tarih sahnesinden, tıpkı Semud’un silindiği gibi silindi.
[1796] Benzer bir ibare ve açıklaması için bkz:
7:92.
DOĞRUSU Biz Musa’yı da, âyetlerimizle ve apaçık bir delil eşliğinde göndermiştik
Firavun’a ve onun yönetici seçkinlerine. Fakat onlar Firavun’un yönetimine boyun eğdiler. Zaten firavunun yönetiminin, sağduyulu ve makul olması da mümkün değildi.[1797]
[1797] Nefyin haberi bâ ile gelirse imkân ve/veya ihtimal yokluğuna delâlet eder. İkinci Firavun isminin yerinde zamir kullanılmayıp ismin ikinci kez gelmesi, birincisinde Firavun’un kişiliğine, ikincisinde Firavun’un misyonuna bir atıf olarak yorumlanabilir. Zımnen: Her despot yönetim firavuncadır
O, Kıyamet Günü (de)[1798] kavminin önüne düşecek ve onları ateşe sürecek: sürüldükleri yer ne berbat bir yer![1799]
[1798] Tıpkı dünyada olduğu gibi.
[1799] Vird, “girmek, sürmek” mânasına gelir. Bu âyette “sürüyü sulamak için suya sürme” işlemini ifade eder (Taberî ve Zemahşerî). Firavun’un sürüleştirici yönetim modelinin fenalığını îmâ eden bu ibare, onun zalim yönetiminde sürü olmayı kabullenenlerin fena akıbetine bir atıftır. Aynı kökten türetilmiş üç ayrı formun kullanıldığı âyette bu kelime kinaye olarak kullanılır. Yani Firavun, sürüleştirdiği kitleyi sulama bahanesiyle ateşe sürüklemektedir. Bu âyetten, Firavun’un sürüsü olmayı kabullenenlerin Allah tarafından mazur görülmediği anlaşılır. Onlar dünyada sürü olmayı kabullenmekle, kıyamette ateşe sürülmeyi hak etmiş olmaktadırlar.
Sonuçta peşlerine burada da bir lânet takıldı, Kıyamet Günü’nde de... Yardım da, yardım edilen de ne berbattır![1800]
[1800] Son cümleyi krş: Âd kavminin helâkini anlatan pasajın son âyeti olan 60. âyet. Bu ve bir önceki âyetin sonlarında yer alan kınama cümleleri, aslında anlamı olumlu olan el-vird ve er-rifd (yardım) gibi kelimelerle inşa edilmesine karşın, “kötü, berbat, fena” anlamındaki bi’se kullanılarak kinayeten olumsuz anlama taşınmıştır. Amaç, olayın kahramanlarındaki iç çelişkiye ve çıkış noktasıyla varış noktası arasındaki vahim farka dikkat çekmektir.
BÜTÜN bu kıssasını sana anlattıklarımız, (bilinen) kentlerin (acı) hikâyelerinden bir kısmıdır: onlardan (geriye) kalıntı bırakan da var, hasat edilmiş tarlalar gibi yerinde yeller esen de…
Ama Biz onlara zulmetmedik, lâkin onlar kendi kendilerine zulmettiler. Dahası Rablerinin (helâk) emri geldiğinde, Allah dışında yalvarıp yakardıkları ilâhları onların başından hiçbir şeyi savamadı; üstelik bunlar, kendi çöküşlerini hızlandırmaktan başka bir işe de yaramadı.
Ve senin Rabbin, kentleri cezalandırmak istediği zaman işte böyle cezalandırır; ki onlar zulmetmiştiler: hiç şüphesiz O’nun cezalandırması çok can yakıcı, pek dehşet vericidir.
Kuşkusuz bunda, âhiret azabından korkanların alacağı bir mesaj vardır: ki o gün tüm insanlığın toplandığı bir gündür; dahası her şeyin ortaya serildiği bir gündür.
Ve o günü Biz, ancak sayısı (Bize malum) bir süreye kadar erteleriz.
O gün geldiğinde, hiçbir kimse O’nun izni olmadan savunma yapamaz:[1801] sonuçta onlardan kimileri bedbaht, kimileri de bahtiyar olur.
[1801] Bu ifade ilâhî mahkemede kişinin kendisini savunma hakkının olmadığına değil, Allah’ın mutlak otoritesine bir atıftır. Her insana kesinlikle savunma hakkı tanınacaktır (
16:84, 111;
55:39;
77:36). Sâd 59-64, suçluların kendi aralarındaki tartışmalarını dile getirir.
Artık bedbaht olan kimselerin mekânı ateş olacaktır: onlar orada âh u figân edecekler.
Rabbin aksini tercih etmedikçe, gökler ve yer orada durduğu sürece onlar da orada kalmayı sürdürecekler:[1802] Unutma ki senin Rabbin tercih ettiği her şeyi yaratabilen tek öznedir.
[1802] Bu ve buna benzeyen En’âm 128, Hûd 106-108, Nebe’ 23 gibi âyetlerden yola çıkan bazı otoriteler, cehennem azabının uzun süre devam ettikten sonra sona ereceği görüşüne varmışlardır. Sahabeden Hz. Ömer, Abdullah b. Mes’ud, Ebu Hüreyre, Ebu Said el-Hudrî ve daha başkaları; ikinci nesilden Abd b. Humeyd, İshak b. Rahaveyhî, Hasan el-Basri, Hammad b. Seleme gibi otoriteler de aynı görüştedirler (İbn Kayyım, Hadi’l-Ervâh ilâ biladi’l—Efrâh, Dımaşk, 1419, s. 490-491). İbn Hacer, Fethu’l-Bârî’de Hz. Ömer’in şu sözünü nakleder: “Cehennemdekiler çöldeki kum taneleri kadar çok olsa da, gün gelecek hepsi de oradan çıkarılacaklar.” Taberî (ö.
310:922) de aynı görüşü işler (Tefsir). Cennet ve Cehennem konusundaki en çaplı eserlerden birine imza atmış olan İbn Kayyım el-Cevziyye (ö.
751:1350) bu görüşü hocası İbn Teymiyye (
727:1328) ve daha başkalarından nakleder (ay). Yukarıdakilere ilaveten sahabeden Hz. Ali, İbn Abbas, Abdullah b. Amr, Cabir b. Abdullah, tâbiinden Şa’bi, mutasavvıf Mevlana Celaleddin er-Rumi (
672:1273), İbnu’l-Vezir (
840:1436), çağdaşlarımızdan Musa Carullah ve İsmail Hakkı İzmirli de aynı görüştedir (Y. Ş. Yavuz, DİA, Azap md. IV, 305; B. Topaloğlu, DİA, Cehennem md. VII, 231-232). Taberî, bu âyetin tefsirinde yukarıda adı geçen sahabilerin ve tâbiin otoritelerinin içerisinde huld (Bkz:
2:39, not 69) ve ebed geçen tüm âyetlerin bu âyetle tahsis edildiğini savunduklarını dile getirir. Âlemin sonsuzluğu düşüncesini başta Gazzali olmak üzere hemen tüm İslâm kelamcıları küfür olarak görmüşlerdir. Âyete dönecek olursak: bu âyetin gaybî birer hakikat olan cennet ve cehennemin sonsuzluk-sonluluk tartışmalarıyla doğrudan bir ilgisi olmasa gerektir. Verili âlemde en uzun ömürlü nesneler yer ve göklerdir. İnsan tasavvurunun lâyıkıyla algılamaktan âciz olduğu âhiret hayatının uzunluğu, insanın bilip tanıdığı en uzun ömürlü nesneler üzerinden anlatılmaktadır. Elbette Allah en doğrusunu bilir.
Ve bahtiyar olanlara gelince: işte onlar da Rabbin aksini tercih etmedikçe, gökler ve yer orada durduğu sürece cennette yerleşip kalacaklar: kesintisiz bir bağış olarak!..[1803]
[1803] Kur’an’daki göndermelere bakarak cennet ve cehennemin bu dünyada kurulacağı söylenebilir. Bazı müfessirler bu âyettekilerin, içinde yaşadığımız yer ve gökler değil âhirete ait yer ve gökler olduğunu dile getirirler. Fakat, söz konusu yer ve göklerin şu anda içinde yaşadığımız yer ve göklerin değiştirilmiş biçimi olacağı İbrahim 48’de dile getirilmektedir (Bu konudaki itirazlara verilmiş bir cevap için bkz: İbn Teymiyye, et-Tefsîru’l-Kebîr V, 51).
ARTIK, şu adamların (neye) kulluk ettiklerinden hiçbir kuşkun olmasın:[1804] onlar, önceki atalarının kulluk ettiklerinden başkasına kulluk etmiyorlar. Şu var ki Biz, onların payına düşeni hiç eksiksiz ödeyeceğiz.[1805]
[1804] Muhtemelen bu ibare, kendilerine “Siz Allah yerine putlara tapıyorsunuz” denilince, onların yaptığı “Biz bunlara sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz!” (Krş:
39:3) savunmasını geçersiz kılmayı amaçlamaktadır. Yani onlar Allah’ı baş tanrı addedip tüm putları O’na ulaşma aracı kıldıklarını söyleyerek kendilerini savunsalar da, bu tavrın, onların Allah adına aracı tayin yetkisini kendilerinde görmek, dolayısıyla da “tanrısı olarak keyfi kanaatini benimseyen” (
45:23) anlamına geldiği açıktır. Çünkü böyle bir davranış, “tanrı atama yetkisini” kendilerinde vehmettiklerinin göstergesidir. Bu vehim, onların tüm savunmalarını boşa çıkarmaktadır.
[1805] Bu ifade, İbn Abbas tarafından kinaye yoluyla tehdit olarak algılanmamıştır. Yani, onlar Allah’a ait olanı O’nun dışındaki ve aşağı değerde varlıklara yakıştırmak sûretiyle Allah’ın hakkına tecavüze yeltenseler de, Allah onların haklarını tastamam verecek. Onlar Rablerinin hukukunu gözetmeseler de, Rableri onların hukukunu gözetecektir. Ne ki sonuçta kula, eşyaya ve benliğe kul olma yönündeki yanlış tercihleri akıbetlerini belirleyecektir. Dünyevî haz uğruna gösterdikleri tüm çabaların karşılığı yine bu dünyada verildiğinden, âhirette onların hiç bir payı kalmayacaktır (Krş: Âyet 15-16).
Doğrusu Biz Musa’ya da kitap vermiştik ve onda da ayrılığa düşmüşlerdi: Ne ki eğer Rabbin tarafından daha önceden bir yasaya bağlanmamış olsaydı, onların kendi aralarında (daha başından) hüküm verilip iş bitirilirdi.[1806] Çünkü, (tıpkı Mekkeliler gibi) onlar da onun hakkında önce şüpheye düştüler, nihayet (şüphelerinden de) kuşku duydular.[1807]
[1806] Benzer bir ibare için bkz:
10:19.
[1807] Veya: “..şüphelerinden kuşku duyacak bir hâle geldiler.” Raybın “ya doğruysa” kaygısı içeren bir kuşku olduğuna dayanarak (Bkz:
9:110, not 140).
Emin ol ki Rabbin, onların her birine yaptıklarının karşılığını tastamam ödeyecektir. Unutma ki O, yaptıkları her şeyden haberdardır.
Şu hâlde emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Ve seninle birlikte yürümek için sana uyanlar da (aynı yolu tutsunlar)![1808] Asla sınırı aşmayın! Unutmayın ki O yaptığınız her şeyin farkındadır!
[1808] İbaredeki bağlaç ümmetin dini ikame hususunda bir bütün olarak ‘masum’ olduğunu ifade eder. Atfın aralıksız iki bitişik zamir üzerine yapılmış olması ümmetin gerek istikameti konusunda, gerekse Allah’ın emri ve hitabına muhatap olması hususunda risalet ile olan kopmaz bağını veciz bir şekilde ifade eder.
Zulmedenlere en ufak bir taraftarlık dahi göstermeyin![1809] Sonra ateş size de dokunur.[1810] Sizin Allah’tan başka yardımcınız da olmadığına göre, sonra büsbütün yardımsız kalırsınız.
[1809] er-Rukûn; “hafif eğilim” demektir. Çeviriye bu mâna “en ufak” olarak yansımıştır.
[1810] Zira zulüm ateş, zalim ise o ateşin ocağıdır: zalime yaklaşmak ateşe yaklaşmaktır.
Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde namazı ikame et![1811] Unutma ki iyilikler kötülükleri giderir:[1812] işte bu, öğüt alacaklara bir hatırlatmadır.
[1811] Bu âyet namazın vakit sayısının beş olduğunun dilsel delilidir. “Gündüzün iki ucunda” ifadesinin iki vakte tekabül ettiği açıktır. “Gecenin gündüze yakın vakitlerinde” diye çevirdiğimiz ibaredeki zulefen, “gecenin gündüze sarkan saatleri ve gündüzün geceye sarkan saatleri” için kullanılır (Lisân). Kelime olarak çoğul kipindedir ve dilde çoğulun alt sınırı üçtür (zira Arapça’da ayrı bir tesniye formu vardır). Buna göre, bu âyette beş vakitten söz edildiği dilsel bir sonuçtur. Tartışılabilir olan, bu âyette kaç vakte atıf yapıldığı değil, hangi vakitlere atıf yapıldığıdır. Beş vaktin zamanları ve namazın diğer ayrıntıları, Allah Rasûlü’nün uygulamalarıyla sabittir. On binlerce insan bu uygulamaları nesilden nesile taşımıştır. Âyetten de çıkartılacağı gibi, Allah Rasûlü “gündüzün iki ucunu” öğle ve ikindi, “gecenin gündüze yakın vakitlerini” de akşam, yatsı ve sabah olarak uygulamıştır.
[1812] Seyyiât ile benzer anlama gelen zunûb arasındaki fark şudur: Birincisi bir kötülüğü istemek ya da bir yasağı çiğnemek, ikincisi ilâhî bir emri terk etmektir. Allah Rasûlü’nün günahları büyük ve küçük olarak sınıflandırması, özünde Kur’an’a dayanmaktadır (Bkz:
4:31 ve
53:32).
Ayetteki “iyilikler kötülükleri giderir” ilahi müjdesi nasıl anlaşılmalıdır? Allah Rasûlü’nün, bu ayeti nasıl yorumladığına dair ipucu veren ilginç bir olay aktarılır. Bir genç peygambere gelerek bahçede sevdiği kızla buluştuğunu, onunla cilveleştiklerini, fakat bundan öte gitmediklerini, ilişkiye girmediklerini söyler ve “Ne uygun görürsen onunla hükmet” der. Hz. Ömer “Eğer kendisi örtseydi, Allah onun bu durumunu örtmüştü” der. Allah Rasûlü arkasından gözüyle adamı takip eder ve “onu bana geri getirin” der. Getirirler. Ona “Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde namazı ikame et! Unutma ki iyilikler kötülükleri giderir” ayetini okur. Hz. Ömer “Ya Rasulallah! Bu sadece ona mı has, yoksa herkes için geçerli mi?” diye sorar. Allah Rasûlü de, herkes için geçerli olduğunu söyler. (İbn Kesir, Tefsir,
2:462. Müslim, Tevbe 45’te bu olay üstü kapalı aktarılır).
Ve diren: unutma ki Allah iyilerin hak ettiği karşılığı asla zayi etmez!
KEŞKE çıksaydı, ama ne yazık ki[1813] sizden önceki nesiller arasından, kendilerini kurtardığımız bir azınlık dışında, yeryüzünde toplumsal çürümeye karşı direnen servet sahibi kimseler çıkmadı.[1814] Zulme eğilimli çoğunluksa, ayartıcı dünyevi zevklerin peşine takıldılar ve günaha gömülüp gittiler.
[1813] Fe-lev lâ kâne: “Keşke öyle olsaydı, ama olmadı” şeklindeki çevirimiz, bir belagat kuralına dönüşecek olan Ferrâ’nın açıklamasına dayanmaktadır (Ma‘âni’l-Kur’an).
[1814] İbarenin bu anlamı için bkz: Taberî ve Zemahşerî.
Halkı (birbirlerine) ıslah edici davrandığı sürece, senin Rabbinin haksız yere uygarlıkları helâk etmesi söz konusu değildir[1815]
Zaten, eğer Rabbin tercih etseydi insanlığın tamamını tek bir ümmet yapıverirdi. (O bunu tercih etmediği içindir ki) onlar, farklı görüşler benimseye gelmişlerdir.
Tabii ki Rabbinin rahmetiyle (yol gösterdiği) kimseler hariç. Oysa O, (tüm insanları) bu (rahmete nail olmak) için yarattı.[1816] Ne ki, (rahmete ısrarla sırt çevirenler için de) Rabbinin, “Andolsun ki Ben Cehennemi bütünüyle görünmeyen ve görünen tüm iradeli varlıkların (kötüleriyle) tıka basa dolduracağım” sözü, elbet gerçekleşmiş olacaktır.[1817]
[1816] İbn Abbas, Mücahid, Katade ve Dahhak “bunun için” anlamındaki lizalikeyi “rahmet için” şeklinde anlamışlardır (Taberî). Âyetin bağlamı olan bir önceki âyetin, ibarenin önündeki ve arkasındaki cümlelerin onayladığı çevirimiz bu yoruma dayanmaktadır. Bu ibarenin alternatif bir anlamı şöyle olabilir: “Oysa O, (tüm insanları) bu (farklı görüşleri doğuran iradeyi gerçekleştirmek) için yarattı.” Nitekim Hasan, Ata, A’meş ve Malik’ten bu yönde bir yorum nakledilmiştir (Taberî). Ne ki bu yorum âyetin bağlamıyla, özellikle de İlâhi rahmetin eriştiği kimseleri istisna tutan âyetin ilk cümlesiyle uyuşmamaktadır. Tercihimizin yukarıda lafız ve mâna ile ilgili gerekçelerini sıraladık. Maksat açısından da bu böyledir. Çünkü rahmet insan varlığının, hatta tüm yaratılışın ilk illeti mesabesindedir ve bu nedenle de kendi dışındaki her şeyi kuşatıcıdır: “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” (
7:156). Ayrıca Allah Rasûlü de ilâhî rahmeti böyle okur: “Kulun Allah üzerindeki hakkı onlara azab etmemesidir.” (Buhârî, Rikak
84:37; Müslim, İman 10).
[1817] Krş:
17:63;
32:13;
37:85.
BAK, elçilerin haberlerinden senin gönlünü[1818] takviye edecek olan kısmını sana aktarmış bulunuyoruz. Bu haberlerin içerisinde, hem sana hakikat hem de mü’minlere bir öğüt ve uyarı ulaşmış olmaktadır.
[1818] Fuâdek: kalb ile arasındaki farkı vurgulamak için fuâd “gönül” olarak çevrilmelidir. İşitme ve görmeyle gelen kalbin yatışma ve itminan hâlini ve beş duyu ile toplanan bilgilerin iç dünyada yaptığı ilk etkiyi ifade eder. Esasen fe’d kökü, “ateşli hastalık, şiddetli ateş, et kızartma” anlamına gelmektedir (Mekâyîs). Bu durumda fuâd kalbin özel bir durumudur. Yani, Türkçe’deki “yüreği yanmak”, “kalbi tutuşmak”, “içine ateş düşmek” deyimleri fuâd ile ifade edilir. Bu âyette kelimenin bu anlamı hayli belirgindir. Zira bu sûrede anlatılan kavimlerin feci akıbeti, muhatabın içini yakıp kavuran cinstendir. Allah Rasûlü üzerinde de bu etkiyi yapmış olmalı ki, bu sûre için “beni ihtiyarlattı” itirafında bulunmuştur.
İnanmamakta ısrar edenlere ise de ki: “Siz, kendinize yakışanı yapınız, unutmayın ki biz bize yakışanı yapmaktayız:
ve bekleyiniz, iyi bilin ki biz zaten beklemekteyiz.”
Göklerin ve yerin gizli gerçekleri Allah’a aittir; ve sonunda her iş döner dolaşır Allah’ın (dediğine) varır: şu hâlde yalnız O’na kul ol ve O’na güvenip dayan; zira senin Rabbin yaptıklarınız karşısında asla duyarsız kalmaz.