Sâd![4044] Şeref ve itibar kaynağı olan[4045] Kur’an şahit olsun![4046]
[4044] Anlamı her ne olursa olsun, Allah Rasûlü’nün vahyin bir tek harfini dahi zayi etmeden ulaştırdığının açık delilidir (Bkz:
68:1, not 1).
[4045] Veya: “öğüt veren ve uyaran”; ya da “yüce ve anlamaya açık”. Zikr, vahyin insan diline dönüşümünü ifade eder. Mesela, Kur’an vahyi Arapça zikredilmiştir. Fakat asıl zikr “şeref ve itibar” anlamına gelir. Son vahyin “okumanın tüm olumlu anlamlarıyla sürekli okunan” mânasına gelen Kur’an adını alması da şeref ve itibarındandır. Zira şerefli ve itibarlı olan sık sık anılır ve dillerden, akıllardan, gönüllerden düşmez (Bkz:
43:44).
[4046] Yemin vavı ile başlayan 16 sûrenin ilki olan
93:1’in ilk notuna bkz.
Ama nerde! İnkârda direnenler, (akletmek yerine) yersiz bir gurur ve tarifsiz bir cepheleşme içindeler.
Kendilerinden önce nice kuşakları helâk ettik; tam bu sırada imdat dilediler, fakat kurtuluşun vakti çoktan geçmişti.[4047]
[4047] Sadece burada gelen ve lâte hîne menâs deyimi, Türkçedeki “geçti Bor’un pazarı” deyimini andırır.
Ve onlar aralarından birinin kendilerine uyarıcı olarak gelmesine şaştılar; işte bu kâfirler şöyle dediler: “Bu, göz boyamak isteyen yalancının biri.
Bütün bu ilâhları tek bir ilâha indirgiyor ha?[4048] Bunun çok tuhaf bir görüş olduğunda hiç şüphe yok.”
[4048] Şirki doğuran tasavvurun yapısına dayanarak: “Tanrısal nitelikleri bir tek varlıkta mı topluyor?”
Onların liderleri öne atılarak (der ki): “Devam edin, ilâhlarınıza ısrarla sahip çıkın; yapmanız gereken tek şey budur!
Biz en son (din olan Hıristiyan) inancında bile bunu duymadık;[4049] bu desteksiz bir uydurmadan başkası değildir;
[4049] O günün dünyasında muasır uygarlığı ve dini (el-milletu’l-âhirah) Bizans ve Pers temsil ediyordu. Türleri farklı olsa da, iki milletin inancı da şirke ve zulme saplanmıştı.
ne yani, aramızdan ilâhî mesajın indirileceği bir o mu kaldı?” Ama hayır, onlar asıl Benim uyarıma karşı şüpheyle yaklaşıyorlar; dahası, belli ki onlar henüz azabımı tatmamışlar.
Yoksa, mutlak kudret ve lütuf sahibi Rabbinin rahmet hazinelerinin tasarrufu onların elinde mi?
Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin mülkiyeti onlara mı ait? Haydi o zaman, tüm araçlara sarılsınlar da, (göklerin tahtına) çıkıp kurulsunlar bakalım!
Onlar, bozguna uğramış müttefiklerin döküntülerinden oluşmuş (başıbozuklar) ordusu…[4050]
[4050] “Savaş döküntüsü” tüm zamanlarda Allah’a karşı savaş açanların bu savaşı kaybettiklerini îmâ eder. 15. âyet bu âyetin devamı mahiyetindedir. Aradaki âyetler bir tür parantez içi açıklama sayılmalıdır. Zira bu âyetler geçmişte kendileri gibi inananların akıbetini ele almaktadır.
Onlardan önce Nûh ve ‘Âd kavmi ve yüksek sütunlar[4051] sahibi Firavun da gerçeği yalanlamıştı;
[4051] Veya: “dikili taş anıtlar”.
Semud ve Lût kavmi, Eyke ahalisi de öyle… İşte bu hiziplerin[4052]
[4052] Artık mütearife haline gelmiş olan ve Ebu Hanife, Süfyan Sevrî, Şafi, Ebu Dâvud, Ahmed bin Hanbel gibi ulemanın dilinden nakledilen “küfür tek millettir” tesbitinin Kur’an’daki dayanağı.
hepsi de elçileri yalanladılar: Bu yüzden cezamızı hak ettiler.
Ve şu berikiler var ya; işte bunları bir tek belâ çığlığı beklemektedir: ilave bir nefes bile alamazlar.
İşte onlar, “Rabbimiz! Bizim hesabımızı Hesap Günü’nden önce, hemen şimdi kes!”[4053] diye (alay ederler).
[4053] el-Kıttaya verdiğimiz mâna Ebu Ubeyde’nin tercihine dayanmaktadır (Mecaz).
Sen onların bu tür laflarına karşı dirençli ol; güç ve kudret sahibi olan has kulumuz Dâvud’u hatırla! Çünkü o her daim Allah’a yönelirdi.[4054]
[4054] Dâvud’un sabrı ve güçlü kişiliği servet ve iktidarın ayartıcılığına karşı direnmesini sağlamıştı. Varlığa sabretmek yokluğa sabretmekten çok daha zordu. Güç ve serveti Allah’ın desteği, bunlardan mahrumiyeti Allah’ın desteğinden mahrumiyet olarak algılayan (8. âyet) Mekke aristokrasisine Hz. Dâvud hatırlatılarak, Allah Rasûlü’ne de tıpkı Hz. Dâvud’a verildiği gibi güç ve iktidar bahşedileceği îmâ edilmektedir. Bilindiği gibi sıradan bir nefer olan Hz. Dâvud’a, atadan kalan bir mirasla değil ilâhî bir yardımla hem iktidar hem de nebîlik verilmişti. İktidar ve nübüvvet hem dünya hem âhiret saadetini temsil ediyordu.
İşte bu yüzden, her sabah ve her akşam, onunla birlikte emrimize âmâde kıldığımız[4055] dağlar da kudret ve ihtişamımızı dillendirirdi;[4056]
[4055] Sahharnâ: “boyun eğdirdik, emre âmâde kıldık”. Sufunun sevâhir, “uysal ve söz dinleyen ata denir (Mekâyîs). Muhtemelen teshirin iniş sürecinde ilk geçtiği yer burasıdır. Teshir, hem yaratılıştaki anlam ve amaçlılığı hem de ilâhî hiyerarşiyi ifade eder (Bkz:
22:37, not 58).
[4056] Yani: O Rabbine yüksek sesle ibadet ederken, yankılanan dağlar da sesine ses katardı.
katar katar dizilmiş kuşlar da:[4057] bunların hepsi her daim O’na yönelmişlerdi![4058]
[4057] Benzer bir ibâre: “kanat çırpan kuş katarı” (
24:41).
[4058] Krş:
21:79 ve
34:10-11, ilgili notlar.
Biz de onun iktidarını sağlama aldık; zira ona adâletle hükmedecek muhakeme ve anlaşmazlıkları sona erdirecek ikna yeteneği vermiştik.[4059]
[4059] Bu âyet meşru iktidarın zorbalık ve güç temerküzüne değil hikmet ve adâlete dayandığını ifade eder. Zira devletin imanı adâlettir. Kaynak dilde deyimsel bir ibâre olan fasle’l-hıtâb, Türkçe’deki “ağacı kesip takırtıyı tüketmek” deyimine yakın bir anlam taşır. Zımnen, Dâvud’un iktidarının bu iki yetenek sayesinde sağlamlaştırıldığını ifade eder. Bunlardan ilkinin “en isabetli hükmü verme, düşüncede ve eylemde bir şeyi yerli yerine koyma” anlamına gelen hikmet olması manidardır.
SEN dâvâcıların kıssasından haberdar oldun mu? Hani onlar duvardan tırmanıp özel odasına[4060] sızmışlardı.[4061]
[4060] Mihrâb için bkz:
19:11, not 18.
[4061] Zemahşerî, bu kıssadaki diyalogların tamamen “temsili” olduğunu, temsilî anlatımın etkili bir tarz olduğunu, kıssanın ahlâkî öğüdü üstü örtülü bir biçimde aktardığını dile getirir (Keşşaf; krş: Ebussuud).
Yanına aniden girdiklerini görünce Dâvud onlardan dolayı telaşa kapıldı.[4062] Onlar “Korkma!” dediler, “Biz (sadece) iki dâvâlıyız; birimiz diğerinin hakkına tecavüz etti: şimdi sen aramızda hakkaniyetle karar ver ve doğrudan ayrılma; bize de doğru yolu göster!
[4062] Fezi‘a için bkz:
21:103, not 103.
İşte bu benim kardeşim; onun doksan dokuz koyunu var,[4063] benimse yalnızca bir tek koyunum; buna rağmen o, “Onu da bana ver” dedi “ve söz düellosunda beni alt etti.”[4064]
[4063] Na‘ce, “dişi koyun” ya da “dişi sülün”. Bu “kadın”dan kinayedir (Ebu Ubeyde ve Zeccâc). Hasan Basri’nin de dediği gibi 99 rakamı çokluktan kinayedir. Yani: “sahip olabileceğinin en fazlasına..” Hz. Nûh’un davet ömrüyle ilgili benzer bir örnek için bkz:
29:14, not 20.
[4064] Hz. Ömer’in müslüman oluşuna müşriklerin itirazı, bunun üzerine kıssada şu öykünün anlatılması: “Sizin yüz koyununuz varken, bendeki tek koyuna da göz dikiyorsunuz” (23).
(Dâvud) dedi ki: “Doğrusu bu kişi, senin koyununu alıp kendininkine katmakla sana zulmetmiş. Zaten toplumsal hayatı paylaşan insanlar (genellikle) birbirlerinin hakkına tecavüz ederler; iman edip dürüst ve erdemli davrananlar hariç: ama böyleleri, ne kadar da az.” Derken Dâvud, kendisini sınadığımıza[4065] kanaat getirdi; hemen Rabbinden af diledi ve baş eğip iki büklüm bir halde tevbe ederek O’na yöneldi.
[4065] Yani: “Uriyah’ın dul karısı Betşeba ile”. Kelâmcıların Kur’an’la uyuşmayan ‘peygamberlerin masumiyeti’ tezine uyarlama amaçlı “Bu dâvâ ile” alternatif anlamı tutarlı değildir. Zorlama yoruma dayalı sanığın savunması alınmadığı için âdil bir yargılama olmadığı; Hz. Dâvud acele karar verdiği, bundan dolayı Allah’a tevbe etmiş olduğu iddiası da öyle... Bu kıssa Eski Ahid’deki arka plan tamamen yok sayılarak anlaşılamayacağı gibi, oradaki versiyonu olduğu gibi kabul etmek de gerekmez.
Bu kıssa ile sûrenin sonunda anlatılan İblis kıssası arasında bir karşıtlık ilişkisi vardır. Hatada ısrar etmeyenle hatada ısrar eden arasındaki fark Dâvud ve İblis kıssalarıyla verilmektedir.
Ve Biz de bu (hatasını) bağışladık: elbet onu, Bizim katımıza yakınlık ve güzel bir son beklemektedir.[4066]
[4066] Bu pasajda anlatılan kıssa sonraki müfessirler tarafından peygamberleri masum kılan karakter temizliğinin doğuştan mı, yoksa ahlâkî bir gayret ve mücahede sonucunda mı gerçekleştiği tartışmaları ekseninde ele alınmıştır. İlk tefsir otoritelerinin kelâmî polemikten uzak tavrı bu konuda
20:121-122 ve
28:15-16’da belirginleşen Kur’anî prensibe daha uygun düşmektedir. Bu pasajın arka planını Mukâtil ve Taberî gibi müfessirler şöyle naklederler: Hz. Dâvud’un gönlü evinin damından zaman zaman gördüğü güzel bir hanıma meyleder. Araştırınca hanımın Uriyah adlı bir askerin eşi olduğunu öğrenir. Uriyah Hz. Dâvud’un emriyle gönderildiği bir savaşta ölmüştür. Hz. Dâvud dul eş ile evlenir ve bu evlilikten Hz. Süleyman olur. Eski Ahid’deki anlatım Hz. Dâvud’a iftira niteliğindedir. Bir peygambere zina isnat eden bu versiyon kesinlikle reddedilmelidir (II Samuel,
11:4-5). Hz. Ali bu iftirayı taşıyana iki kat iftira cezası tatbik edeceğini söylemiştir (Keşşaf). Kur’an burada hikâyenin iftiradan arındırılmış şeklini îmâ ederek, Hz. Dâvud’a gelen iki dâvâcı üzerinden ahlâkî bir öğüt verir. Zımnen: Doksan dokuzu elinde tutanlar, başkalarının elindeki bire göz dikmesinler!
(Ve nida ettik): “Ey Dâvud! Elbet sana yeryüzünde iktidarı Biz verdik: O halde insanlar arasında adâletle hükmet, heva ve arzuna kapılma ki, sonra seni Allah yolundan saptırır. Şu kesin ki Allah yolundan sapan kimseler, Hesap Günü’nü unutmalarından dolayı şiddetli bir cezaya çarptırılırlar.”
VE Biz gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri bir amaç ve anlamdan yoksun yaratmadık;[4067] bu, küfürde direnenlerin zannıdır: yazıklar olsun (kendilerini mahkûm ettikleri) ateşten dolayı küfürde direnen o kimselere![4068]
[4067] Burada “amaçsızlık ve anlamsızlık” mânasındaki bâtıl, hakk’ın karşıtı olarak kullanılmıştır (Krş:
14:19, not 1). Anlamlılık ve amaçlılık yasası, varlığın belki de istisnası ve göreceliği olmayan tek yasasıdır. Zımnen: Göğün yerin bir amacı olsun da, insanın bir amacı olmasın mı?
[4068] Kur’an’da dünya ve maddî varlık âlemi hem yerilir (oyun ve eğlence, tadımlık zevk, ziynet, zuhruf: sahte cazibe
24:39;
25:23), hem de övülür (
23:115;
38:27 bu âyet,
44:38-39;
30:8,
95:6;
16:97). Birinciler dünyacıları dengeye çekmek, ikinciler çilecileri dengeye çekmek içindir. Hırs, tamah, dünyevîleşme ne kadar kötü ise miskinlik, tembellik, çilecilikle başkalarına yük olmak da o kadar çirkindir.
Hiç, iman eden ve salih amel işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlarla bir tutar mıyız? Hiç, sorumlu davrananları sorumsuz sapıklarla bir tutar mıyız?[4069]
[4069] “Sâlih amel” nasıl “ifsad”ın karşısına konulmuşsa, muttakûnun karşısına da fuccâr konulmuştur. Buna göre fuccâr sorumluluğun zıddı bir anlam taşımaktadır (Bkz:
83:7, not 2) . “Yarıp çıkmak”, “yırtmak” anlamına gelen fecr’den türetilen el-fucûr, “sorumsuz davranışlar sonucunda inanç ve erdem perdesinin tamamen yırtılması” olarak nitelendirilmiştir (Râğıb).
Sana mübarek bir kitab olan bu (Kur’an’ı) Biz indirdik ki, herkes onun mesajları üzerinde iyice düşünsün de aktif akıl sahipleri ders alsın diye.[4070]
[4070] Vahye göre ancak düşünenler akıl izan sahipleridir ve yalnız akıl izan sahipleri ders alır.
DÂVUD’A Süleyman’ı bahşettik: o ne güzel kuldu; çünkü o sürekli Bize yönelirdi.[4071]
[4071] Zımnen: İktidar, ihtişam ve servet onu Allah’tan koparamamıştı.
Hani, gün batımına doğru kendisine soylu ve favori atlar[4072] sunulmuştu da,
[4072] Veya: “Poz veren atlar”. Atın tek ayağını öne atıp üç ayağı üzerinde duruşuna sufun, bu duruşun sahibi ata da sâfin (ç. sâfinât) denir. Ciyâd “cins ve favori” anlamını vermektedir.
“Elbet ben güzel olanı severim” demişti, “çünkü bana Rabbimi hatırlatır!”[4073] Nihayet atlar gözden kayboldu.[4074]
[4073] Her güzellik, bilinçli bir tasarımın eseridir. Güzele bakıp da o güzelliği yaratanı görmeyen, camdan bakacağı yerde cama bakıyor demektir.
[4074] Tevâratın dişillik tası “güneşi” de gösterebilir (Tercihimiz için krş: Râzî).
(Ardından) “Onları bana getirin!” (diyerek) başladı bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya.
Doğrusu Biz Süleyman’ı, vaktiyle tahtının üzerine bir ceset koymakla sınamıştık;[4075] bunun ardından o da Bize yönelmiş (ve)
[4075] Hz. Süleyman’ın tahtının üzerine konulan cesedin nasıl yorumlanacağı tartışmalıdır. Bu konuda klasik tefsirlerde İsrâiliyyat kaynaklı oldukça hacimli bir menkıbe oluşturulmuştur. Bunlar bir mesnetten yoksundur. Bir otorite ilâhî kılavuzluk ve ahlâkî değerlerden yoksun kalırsa, ruhsuz bir cesede dönüşür. Hz. Süleyman’ın müteakip âyetteki “Bana, benden sonra hiç kimsenin üstlenmeye lâyık olmadığı bir iktidar ver” duası da gösteriyor ki, bu ceset onun tahtına vâris olan oğlu Rehoboam’dı. Duada da belirtildiği gibi, babasının tahtına lâyık olmayan bu oğul döneminde Hz. Süleyman’ın bıraktığı görkemli devlet parçalandı.
“Rabbim!” demişti, “Bana mağfiret eyle! Bana, benden sonra hiç kimsenin üstlenmeye lâyık olmadığı bir iktidar ver:[4076] çünkü Sen, evet Sensin cömertçe bahşeden!”
[4076] Dünya mülkünün geçiciliğini hiç aklından çıkarmayıp, âhiret mutluluğunu ve saadetini istedi (Elmalılı). Elmalılı böyle yorumlasa da, bizce Hz. Süleyman kendi duasıyla devletinin sonunu hazırlamıştı. Duası tuttu ve tahtına ehliyet ve liyakatten yoksun ve bir “ceset” kadar manen ölü olan oğlu geçti.
Bunun ardından rüzgârı ona âmâde kıldık ki, onun emriyle (çalışan gemileri) istediği yöne doğru kolayca yüzdürebilsin;[4077]
[4077] Bkz:
21:81, not 83.
yine şeytanlar (gibi dik başlı) güçlerden, her biri birer yapı ustası ve dalgıç olan kimseleri de (ona âmâde kıldık);[4078]
[4078] Lafzen “şeytanları”. Bu şeytanlar
6:112’de geçen türden “insan şeytanları”dır. Aksini iddia edenlerin, şeytanların zincirlerle nasıl bağlandığını (38) izah etmeleri gerekir.
ve zincirlerle birbirine bağlanmış daha başkalarını da…
(Ve ona şöyle dedik): “İşte bu Bizim ikramımızdır; artık onu ister hiçbir hesap yapmadan karşılıksız ver,[4079] istersen elinde tut!”
[4079] el-Mennu için bkz:
74:6, not 6.
Elbet onu da, Bizim katımıza yakınlık ve güzel bir son beklemektedir.
VE KULUMUZ Eyyub’u da hatırla:[4080] Hani o Rabbine “(Rabbim!) şeytan bana tarifsiz bir bezginlik ve terkedilmişlik hissi vermektedir!” diye yakarmıştı.[4081]
[4080] Krş:
21:83-84. Hz. Eyyub kıssası “sabretmek hak etmektir”in kıssasıdır.
[4081] Şeytanın verdiği ‘azabı, “senin Benim kullarım üzerinde hiçbir etkili gücün yoktur” (
17:65; ayrıca:
15:42) âyeti ışığında anlamak durumundayız. Buna ilaveten, ‘azabın “terk edilmek, yalnız bırakmak” anlamındaki etimolojik kökü için bkz:
68:33, not 14. Şeytanın verdiği belirtilen bu yanıltıcı his “Allah tarafından terkedilmişlik” hissi olmalıdır. Bu elbette vehimdir çünkü Allah mü’min kulunu asla terk etmez. Bkz: “Allah kuluna yetmez mi?” (
39:36). Kul Allah’ı terk etmeden Allah kulu terk etmez. Eğer musibet sonucunda kul Allah’ı terk etmişse, musibet asıl o zaman felaket olur, Allah’a yaklaştırmışsa saadet olur. Burada bir edep vardır. “Yetti gayrı” demiyor. Bezginlik var, bunu itiraf ediyor, fakat bu bezginliği şeytana nisbet ediyor. Yani içine üflenmiş olumsuz bir his olduğunu biliyor. Onu kabullenmemesi, onunla mücadele edebilmesi için böyle bakmak şart. Âyet tüm muhataplarını böylesi durumlara karşı inşâ ediyor (Ayrıca bkz:
21:84, not 85).
(Biz de) “Düş yola![4082] Bak işte (şurada) hem yıkanılacak hem de içilecek soğuk bir su var!” (demiştik).
[4082] Buradaki urkud, Tâhâ 77’deki ıdrıb gibi deyimsel bir kullanıma sahiptir. Bu ibâre gayretin mümkün olan her türüne teşvikle “ha gayret”, “çaba göster biraz”, “şifa ara”, “düş yola” anlamına gelen bir tabir olarak anlaşılmalıdır. Kıssanın görünen tarihsel kahramanı Hz. Eyyub ise de, gerçek ve zamanlar üstü kahramanı “sabır”dır. Sabrın bu bağlamdaki karşılığı hem direniş, hem göğüs geriş, hem de çare arayıştır. Eski Ahid’deki nakilden Hz. Eyyub’un ağır bir cilt hastalığına yakalandığı çıkarılabilir (Eyyub,
2:7).
Ona katımızdan bir rahmet ve akıl sahipleri için bir ibret olmak üzere, (kendisini terk eden) yakın çevresini ve onlarla beraber bir kat daha fazlasını bahşettik.[4083]
[4083] Halkın terk etmesinin önemi yoktu. Asıl kişiyi Hak terk etmemeliydi. Çünkü Hak, halk nezdinde kaybolan itibarı daha fazlasıyla iade etmeye kadirdi.
(Ve dedik ki): “Eline bir deste bitki al ve onunla yola koyul! Sakın doğrudan şaşma”[4084] Hakikaten Biz onu pek sabırlı biri olarak bulduk: ne güzel kuldu o, gerçekten o (da)[4085] her daim Allah’a yönelirdi.
[4084] Veya: (Ve dedik ki:) “Eline bir deste bitki al ve onunla vur!” Bu alternatif anlamın dayanağı, Hz. Eyyub’un, hastalığı sırasında eşine yüz sopa vuracağına yemin ettiğine dair Eski Ahid’de yer alan anlatımdır. Tercih ettiğimiz anlamda iki hususa dikkat çekmekte yarar var: 1) İlk cümlede yer alan ıdrıb bihi ibaresi. Bu ibare “vurmak”tan daha çok, Bakara 273, Tâhâ 77, Âl-i İmran 156 ve Müzemmil 20’de kullanıldığı anlamıyla “yola koyulmaya” delâlet eder. Zira Kur’an’da ıdrıb emir filînin “vur/döv” anlamına gelmesi için, vurucusu insan değil melek olan iki yer (
8:40;
47:27) dışında, her geldiği yerde mutlaka iki tümleçle gelir: Biri “ne ile vurulacağı”, ikincisi “nereye vurulacağı” (Bkz:
2:60, 73;
7:160). Burada gelen ıdrıb emir fiili, vurulacak yeri sükut geçmekle, bu kurala uymamaktadır. 2) İkinci cümlede yer alan lâ tahnes kelimesi. “Günah, vebal, doğrudan sapmak, ihanet” gibi anlamlara gelen el-hins, bu vurgusuyla Vâkı’a 46. âyette de kullanılır. Bu durumda bu âyetteki vurgusu “doğrudan şaşma, vebale girme!” olur. Bu takdirde akla bir soru gelecektir: “Eline bir deste bitki al!” emrinin hikmeti nasıl izah edilecektir. Buna cevabımız şudur: Araman gereken şifayı Allah bitkilerin içine koymuştur. İçinde şifa olan bitkiyi bul ve yola koyul! M. Muhammed Ali bu âyete, dığsın “bir miktar dünya malı” (Tâc) anlamından yola çıkarak şu manayı vermiştir: “Eline bir miktar dünya malı al ve onunla iyilik kazan ve bâtıla sapma!” (The Holy Qur’an) Allahu alem.
[4085] “O (da)”, yani sınava çekilen “Dâvud gibi” (Krş: 17. âyetin sonu).
HAS kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub’u da hatırla: hepsi de güçlü bir kişilik ve keskin bir idrak sahibiydiler.
Biz onların şahsiyetlerini arı duru bir tasavvurla saflaştırdık (ki, ebedî) yurdu hep hatırda tutsunlar;
ve elbet onlar, Bizim indimizde pek seçkin, hayırda öne geçenler arasındaydılar.
Yine İsmail, Elyesa ve yükümlülük alan kişiyi[4086] de hatırla: onların hepsi de hayırda öncülük yaptılar.
[4086] Ze’l-kifl hakkında ayrıntılı bir tahlîl için bkz:
21:85, not 87.
BU (mesaj) bir hatırlatma ve uyarıdır: elbet sorumluluğunun bilincinde olanları en güzel bir menzil beklemektedir.
Kalıcı güzelliğin üretildiği merkez olan cennetlerin[4087] kapıları onlar için ardına kadar dayalı olacaktır.
[4087] Cennâtu ‘adn için bkz:
13:23, not 32.
Orada huzurla uzanacaklar; ve meyvesine (dek) her çeşit lezzetli (yiyecek)[4088] ve içeceği talep edebilecekler.
[4088] Fâkihenin anlamı için bkz:
36:55, not 39.
Yanlarında kendilerine denk, gözü dışarıda olmayan[4089] (eşler) bulunacak.
[4089] Etrâb, nitelediği kimsenin dengini ifade eder. Bu kelime de, tıpkı hûr gibi dişi için de erkek için de aynı formda kullanılır. “Gözü dışarıda olmayan” mânası verdiğimiz kâsıratu’t-tarf ile bi-hûrin ‘îyn arasında bir mâna yakınlığı vardır (Krş:
55:72, not 43; bkz:
37:48, not 20).
İşte bu, Hesap Günü için size verilen sözdür:
elbet Bizim verdiğimiz bu rızık, asla tükenme riski taşımamaktadır.
Bu böyledir! Ama bir de haddini bilmez azgınlar var ki, onları da en kötü bir menzil beklemektedir:
cehennem… (Onlar da) ona yaslanacaklar:[4090] ama o ne berbat bir döşektir.
[4090] Cehennemliklerin “yaslanmaları”, cennetliklerin “uzanmaları” ile bir karşıtlık oluşturmaktadır (Krş: 51. âyet). Cehennemliklerin yaslanması, bir tandır veya ocağa odunların yakılmak için yaslanmasından telmihtir. Salât ile aynı kökten gelen sâlû filî, insanı cehenneme götüren her davranışın, ateşe/cehenneme verilen “destek” demeye geldiğini gösterir.
Bu (da) böyledir! O halde bırak da, (yürek) dağlayıcı ve zift gibi iç karartıcı zehirli bir azabı sonuna kadar tatsınlar;[4091]
[4091] Ğassâk için bkz:
113:3, not 5.
ve aynı türden ona eşdeğer daha başka azap çeşitlerini de…
(Küfrün rehberlerine denilecek ki):[4092] “İşte şu güruh, körü körüne arkanıza takılan yandaşlarınız!” (Onlar şöyle cevap verecek): “Rahat yüzü görmesin onlar! Elbet onların da ateşin dibini boylaması gerek!”
[4092] Benzer bir diyalogun yaşandığı Sâffat 25-32’dekine benzer bilinçli bir müphemlik. Muhatabın dikkati “kimin” dediğine değil, “kime, neyin” denildiğine çekiliyor. Sözün sahibi, Zuhruf 77’deki bekçi melek olabilir.
(Körü körüne izleyenler ise), “Hayır, (sorumlu) sizsiniz! Asıl siz rahat yüzü görmeyin! Bunu başımıza siz sardınız ve gele gele en berbat yeri (buldunuz)!” diyerek
şöyle yalvaracaklar: “Rabbimiz! Bunu başımıza kim sardıysa, onun ateş içerisindeki azabını kat be kat artır!”[4093]
Bir de diyecekler ki: “Ne oldu da, bir zamanlar kendilerini yaramaz adam saydıklarımızdan hiçbirini burada göremez olduk?
Bir de onları alaya almıştık, değil mi? Yoksa (buradalar da), gözden kaybolup saklandılar mı?”
Ateş ehlinin birbiriyle çekişmesi, mutlaka gerçekleşecek.
(EY Rasul!) De ki: “Ben sadece bir uyarıcıyım! Mutlak otorite olan tek Allah’tan başka ilâh yoktur:
göklerin, yerin ve o ikisi arasındakilerin Rabbi, mutlak yücelik, sürekli bağış sahibi!..”
(Yine) de ki: “Bu, muazzam bir haberdir;
sizse ondan yüz çeviriyorsunuz.”
(De ki): “(İnsanın yaratılışını) tartıştıkları zaman, o yüce toplulukta (olup bitenler) hakkında bir bilgiye sahip değilim;
ne var ki bana, sadece apaçık bir uyarıcı olduğum bildirilmektedir.”
Hani o zaman Rabbin meleklere demişti ki: “Ben balçıktan bir beşer[4094] yaratacağım.
[4094] Beşeran, görünmeyen varlığın karşıtı olan “görünen varlık” anlamına (Bkz:
15:28, not 25).
İzleyin; ne zaman ki onu şekillendirmeyi tamamlar da kendisine ruhumdan üflersem, derhal yere kapanıp onun (hizmetine) âmâde olun!”[4095]
[4095] Aynı metin ve detaylı açıklamalar için bkz:
15:29, not 26, 27.
Bunun üzerine bütün melekler emre âmâde olup içtima ettiler;
İblis hariç: o büyüklük tasladı ve hakkı inkâr edenlerden oldu.
(Allah) “Ey İblis!” dedi, “Ellerimle yarattığım (beşerin) emrine âmâde olmaktan seni alıkoyan şey neydi? (Başkasına boyun eğmeyecek kadar) kibirli misin, yoksa kendini (herkesten) üstün görenlerden biri misin?”
(İblis) dedi ki: “Ben ondan üstünüm: (zira) beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın!”
(Allah) “Öyleyse, çık git bu (yüce) makamdan” dedi, “çünkü sen kovuldun!
Ve unutma ki, Hesap Günü’ne kadar lânetim senin üzerine olacaktır!”[4096]
[4096] Benzer bir metin ve bir önceki âyetin sonundaki racîm’le ilgili bir not için bkz:
15:34-35.
(İblis): “Rabbim!” dedi, “Madem öyle, tekrar diriliş gününe kadar süre tanı bana!”
(Allah) buyurdu ki: “Peki, sen artık kendisine süre tanınanlardan birisin;
(tabii ki, sadece tarafımdan) bilinen zaman dolup günü gelinceye kadar.”
(İblis) bunun üzerine dedi ki: “Senin yüceliğine yemin olsun ki, kesinlikle onların tümünü yoldan çıkaracağım!
Bunun tek istisnası, onlar arasındaki, imanını saf ve temiz tutma çabasını desteklediğin samimi kulların olacak!”[4097]
[4097] Muhlasîne verdiğimiz bu anlam için bkz:
15:40, not 31.
(Allah) bunun üzerine şöyle buyurdu: “İşte gerçek budur ve Ben de bu gerçeği dile getiriyorum:
Andolsun ki cehennemi senin (gibiler)le ve sana uyanların tümüyle dolduracağım!”[4098]
[4098] Bakara’da (
2:30-39) Âdem’in şahsında adam olacakların akıbeti, burada ise İblis’in şahsında sapanların akıbeti ele alınıyor.
(EY Rasul!) De ki: “Ben bu mesajı (iletmemden) dolayı sizden hiçbir karşılık istemiyorum; ben kendi kendini zorla yükümlülük altına sokanlardan da değilim.
Ne ki bu (vahiy), bütün âlemler için serâpâ bir uyarıdır:
ama onun verdiği haberin (gerçek olduğunu) bir zaman sonra mutlaka öğreneceksiniz!”[4099]
[4099] Zımnen: Ey insan! Öldükten sonra ne olmayı düşünüyorsun? İblis mi, Âdem mi?