BU ilâhî kelâmın indirilişi her işinde mükemmel olan, her şeyi bilen Allah katındandır.
(O) günahları bağışlayan, kendine yönelenin yönelişini kabul eden,[4169] cezalandırması çetin,[4170] keremi de sınırsız olandır: O’ndan başka ilâh yoktur ve tüm yolların sonu O’na çıkar.
[4169] Günahların affı ile tevbelerin kabulü ayrı ayrı şeylerdir. Tevbe ilâhî af yollarından sadece biridir. Acılar, sıkıntılar, musibetler, yokluklar, dertler, iyilikler, dualar, kazanılan sevaplar, vazgeçilen kötülükler af vesilesi olabilir.
[4170] Allah’ın cezası iki rahmet arasına alınmıştır.
ALLAH’IN âyetleri konusunda, sadece inkârda direnenler ileri geri konuşurlar.[4171] Fakat onların gözde mekânlarda[4172] keyif çatmaları seni yanıltmasın:
[4171] İnkârını savunurken ilâhî kelâmı polemik konusu yapanlar kastedilir. Bu tür polemik 5. âyette “bâtıl uğruna hakikati kendisiyle alt etmeye çalışmak” şeklinde tanımlanmıştır.
[4172] Lafzen: “Beldelerde, ülkelerde” (Krş:
3:196).
Onlardan önce Nûh kavmi ve peşlerinden gelen tüm kafadarlar da yalanlamıştı; her toplum kendi elçisini yakalayıp ondan kurtulmanın planlarını yapmıştı;[4173] bâtıl uğruna hakikati kendi kendisiyle alt etmeye çalışmak gibi yanlış ve yanıltıcı bir mücadele yöntemini benimsediler. Fakat, sonuçta Ben onları yakaladım: ve cezalandırma nasıl olurmuş gördüler!
[4173] Hz. Musa’ya yapılan gibi (
28:20). Nebi’ye, suikast planları imâen haber verilmektedir.
İşte Rabbinin inkârda direnen kimseler hakkındaki “Onlar ateş yoldaşıdırlar” sözü, böylece gerçekleşmiş oldu.
(ALLAH’IN) hükümranlık makamına (lâyık bir) sorumluluk taşıyanlar[4174] ve O’na yakın olanlar; hamd ile Rablerinin sonsuz yüceliğini dile getirirler, O’na güvenirler ve iman eden (diğer) kimseler için bağışlanma dilerler: “Rabbimiz! Sen her şeyi rahmet ve bilginle kuşatmışsın! Artık dönüş yapıp Senin yoluna uyanları bağışla ve onları gözleri yuvalarından fırlatan dehşetli ateşin azabından koru!”[4175]
[4174] “Bir şeyi üstlendi” anlamına gelen bu fiil maddî olmaktan daha çok mânevî sorumluluk için kullanılır (Bkz:
20:100;
29:13;
62:5).
[4175] Tefsirlere göre bu kimseler “melekler”dir. Fakat bunlar “iman eden” varlıklardır. İman ise iradeye dayalı bir tercihtir. Dolayısıyla âyette vasfedilenler kulluk sorumluluğunu sırtlanan mü’minlerdir. İlâhî iradeyi yeryüzünde gerçekleştirmek, Allah’ın arşını omuzda taşımaktır.
“Rabbimiz! Onları ve onların atalarından, eşlerinden ve nesillerinden iyi ve dürüst olanları güzelliğin merkezi olan cennetlere yerleştir:[4176] çünkü Sen, evet Sensin her işinde tek mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden!
[4176] Gerçek mü’minlerin yakınlarıyla cennette buluşacaklarına dair müjde (Bkz:
52:21).
Ve onları tüm kötülüklerden koru! Ki Sen o gün birini kötü duruma düşmekten korursan, bu ona rahmet ettiğin anlamına gelir: bu, evet, en büyük başarı işte budur!”[4177]
[4177] Dua etmek, tek başına kabul olmuş bir duadır. Duanın kabulü ise fazladan bir ikramdır.
İnkârda ısrar edenlere (o gün) şöyle nida edilecektir: “İman etmeye çağırıldığınız halde inkâr etmeyi sürdürdüğünüz zaman Allah’ın size olan kahır ve sitemi, sizin (şu an) kendi kendinize olan kahır ve siteminizden daha büyüktür!”[4178]
[4178] Makt bu bağlamda insan için “zarar verecek şeye karşı tedbirsizlik” anlamına istiare olarak kullanılmıştır (İbn Âşûr). Bizce buradaki en uygun karşılığı “sitem”dir. Sitemin muhtemel üç nedeni:
1) Arkalarına düştüklerinin hiçbir yararını göremedikleri için.
2) Şeytan bile gerçeği itiraf ettiği için.
3) Dünyada hor gördükleri karşısında rezil oldukları için.
Şöyle karşılık verecekler: “Rabbimiz! Sen bizi iki kez öldürdün, iki kez de dirilttin.[4179] İşte artık günahlarımızı itiraf ettik: şimdi bizim için bir çıkış yolu yok mudur?”
[4179] “İki kez öldürdün”: 1) Ana rahmine düşmeden önceki ‘yokluk’ hali ‘ölüm’ olarak niteleniyor (Bkz:
2:28). 2) Hayata gözlerimizi kapattığımız ölüm halimiz. “İki kez dirilttin”: 1) Ana rahminde kazandığımız dünyevî hayat. 2) Âhiretteki diriliş (Krş:
2:28). Kur’an dilinde canlı varlıkların can verilmeden önceki inorganik durumuna da “ölüm” denilmektedir (Krş: 2
2:28 ve 164). “İki kez” ifadesi teksîr olarak yorumlandığında anlam “defalarca öldürüp, defalarca dirilttin” olur. Birincisi maddî ikincisi manevî bir ölümdür ki, bin ölümden beterdir. Bunu “ruhun ölümü” olarak adlandırmak mümkündür (Elmalılı).
Bu âyet ruh göçü garabetine âlet edilemeyeceği gibi, kökeni tarih öncesinden kalma höyük ve tümülüslere dayanan ‘kabircilik akidesi’nden İslam kültürüne sokulan bâtıl inanışlara da âlet edilemez.
(Onlara şöyle denilecek): “Durum işte böyle(sine vahim)dir: çünkü sadece Allah’a (kulluğa) çağrıldığınız her seferinde inkârı tercih ettiniz; O’na ortak koşulduğunda ise inanıverdiniz. Fakat şimdi hüküm yüceler yücesi, mutlak büyük olan Allah’a aittir.”
O’DUR size (varlık) delillerini gösteren ve size semadan rızık indiren: Yönünü O’na çevirenlerden başkası bundan ders almaz.[4180]
[4180] Ra’d sûresinin 27. âyetiyle karşılaştırınız.
Hakikati inkâr edenleri ne denli kızdırsa da, siz akideyi yalnız O’na has kılarak saf ve samimi bir inançla sadece Allah’a yalvarın!
Zira O, bütün varlık hiyerarşisinin en yücesi olarak hükümranlık makamına kurulmuştur. O, Duruşma Günü hakkında uyarmak için kullarından tercih ettiğine katından vahiy indirir.[4181]
[4181] Elçilik seçimi gibi ilâhî kararı ifade eden bu tür âyetler, men ilgi zamiri ile birlikte gelen yeşâ’ fiillerinin iki özneyi birden (insan ve Allah) gördüğü dilsel gerçeğini değiştirmez. Men yeşâ’ kalıbının öznesi Allah olan çevirisi “istediği kimseyi” şeklinde; aynı kalıbın öznesi insan olan çevirisi “isteyen/hak eden kimseyi” şeklindedir. Elçileri elbette Allah seçer. Fakat Allah elçileri ‘keyfine’ göre mi seçer? Elbette değil. Zira ‘sırat-ı müstakim’ üzre olan Allah gelişigüzel hareket etmeyen, ölçü ve ilke (takdir) sahibi bir Allah’tır. Kur’an Allah’ın “takva ehli”, yani “sorumlu davranan” bir ilah olduğunu ifade eder. Allah’ın elçilerini hangi kriter ve ilkelere göre seçtiğini bilemesek de, O’nun elçilerini -hâşâ- kura ile belirlemediğinden eminiz. Bir şeyden daha eminiz: O’nun elçiliğe ehil olmayan ve onu hak etmeyen kimseleri Elçi olarak seçmeyeceğinden... Şu halde, men yeşâ’ kalıplarını “istediği kimseyi” şeklinde çevirdiğimiz bu tür istisnai yerlerde dahi, kalıbın öznesi insan olan “isteyen kimseyi” anlamı hepten işlevsizleşmemektedir. Seçilen elçinin bu seçime ehil ve layık olduğuna dair dilsel bir îmâ metnin içinde hep saklı bulunmaktadır. Esasen Buhari’nin Sahih’inde, “Ameller niyetlere göredir; her kişi, niyet ettiği şeye ulaşır” hadisinin, Sahih’in ilk kitabı olan Vahyin Başlangıcı (Bed’u’l-Vahy) bölümünün en başına yerleştirilmesi de, bu açıdan hayli anlamlıdır. Ayette Rûh vahiy mânasında kullanılmıştır (Krş:
16:2 ve
42:52).
O gün onlardan hiç kimse Allah’tan hiçbir şeyi saklayamadan (gerçek yüzleriyle) ortaya çıkarlar.[4182]- Bugün mutlak iktidar kime aittir? - Elbet ezici gücün sahibi tek Allah’a![4183]
[4182] Zira o gün maskeler düşer, içler dışa döner, insanın peşine düştüğü hayvanî güdüler sahibine sûret olur. İçgüdülerinin güdümüne giren insan, içinde taşıdığı “nefs-i hayvâniyye”nin sûretine bürünür.
[4183] Sorunun başında “Allah der ki..”, sonunda “onlar dediler ki..” ibâresi bulunmaz. Çünkü muhatap kalmamıştır. Allah’tan başka her şeyin yok olduğu bir ortamda “Kim sordu?” ve “Kimler, ne cevap verdiler?” soruları gereksizdir.
O gün herkes kazandığının karşılığını bulur; haksızlığın olmadığı gündür o: çünkü Allah hesabı seri görendir.
Ve onları yüreklerin sahibini boğarcasına gırtlağa dayanacağı dehşet gününe karşı uyar:[4184] o gün zalimler ne samimi bir dost ne de sözü geçen bir şefaatçi bulacaktır.
[4184] Kâzımîn için bkz:
16:58, not 58 (Krş: Ferrâ). “Zor bir gün” Ebu Müslim’e göre ölüm anıdır.
O, bakışlarda (saklı) ihaneti ve yüreklerin gizlediği şeyleri bilir;
ama Allah hükmünde hakkaniyeti gözetir, O’nu bırakıp da yalvarıp yakardıklarıysa hiçbir şey hakkında hüküm veremezler: çünkü sadece Allah her şeyi işitendir, her şeyi görendir.
Onlar hiç yeryüzünde dolaşmazlar mı ve görmezler mi kendilerinden önce geçip gitmiş olanların (feci) akıbetini? Onlar kendilerinden daha güçlüydüler ve yeryüzünde daha derin izler bırakmıştılar. Buna rağmen Allah günahları sebebiyle onları cezalandırdı ve kendilerini Allah’a karşı koruyacak kimse olmadı.
Böyle oldu, çünkü elçileri kendilerine hakikatin apaçık belgeleriyle geldiği halde, onlar inkârda direndiler; bunun üzerine Allah da onları cezalandırdı: Zira O güçlüdür, cezası pek çetindir.
DOĞRUSU Biz Musa’yı, mesajlarımızla ve (sahibinin doğruluğuna şahit olan) yaptırım gücü tartışılmaz bir belgeyle[4185] elçi göndermiştik:
[4185] Sultân için bkz:
17:65, not 86.
Firavun’a, Hâmân’a ve Karun’a…[4186] Fakat onlar “Yalancı sihirbazın teki” demişlerdi.
[4186] Bu üçünün birlikte anılması anlamlıdır. Zira bu üçü iktidarın üçayağını temsil eder: Firavun siyasal ayağı, Hâmân bürokrasi ayağını, Kârun ekonomik ayağı.
(Musa) kendilerine tarafımızdan gönderilmiş malum hakikatle gelince,[4187] “Onun yanında yer alan mü’minlerin kadınlarını sağ bırakıp oğullarını öldürün!” dediler. Kâfirlerin entrikası asla hedefine ulaşamayacaktır.
[4187] Arapça’da geçişsiz bir filî geçişli yapmanın birden çok yolu vardır. Fakat bir filî tef’il veya if’al babına taşıyarak geçişli yapmakla bâ edatıyla geçişli yapmak arasında fark vardır. Diğerlerinde öznenin aynı anda ve aynı yerde nesneyle birlikte olması şart değilken, sonuncusunda şarttır (Furûk). Burada câe bi şeklinde geldiği için, “hakikati getirince” mânası değil “hakikatle gelince” mânası verdik. Çeviri boyunca buna uymaya çalıştık. Aksi durumlar ya istisnalar ya da gözümüzden kaçanlardır.
Firavun “Beni bırakın, şu Musa’yı öldüreyim!” dedi ve ekledi: “O Rabbine yalvaradursun; ama ben asıl onun sizin hayat tarzınızı[4188] değiştirmesinden ya da ülkede düzenin bozulmasından korkuyorum!”[4189]
[4188] Dînin anlamı için ilk geçtiği
107:1’in ilk notuna bkz.
[4189] Fesad Kur’an’da hep insan davranışlarının neden olduğu ferdî, içtimaî ve tabiî çözülme süreçleri için kullanılır (Bkz:
30:41, not 49).
Musa dedi ki: “Ben kibre kapılıp Hesap Günü’ne inanmayan herkesten benim de Rabbim sizin de Rabbiniz (olana) sığınırım.”
Firavun’un yakın çevresinden olup da imanını gizleyen mü’min bir adam şöyle çıkıştı:[4190] “Bir adamı sırf ‘Rabbim Allah’tır’ dediği için, üstelik size Rabbinizden, hakikatin apaçık delilleriyle geldiği halde öldürecek misiniz? Kaldı ki, eğer yalancıysa yalanının zararı yalnızca kendisinedir; yok eğer gerçeği söylüyorsa, tehdit ettiklerinin hiç değilse bir kısmı gelip sizi bulacaktır: çünkü Allah yalan dolanla kendini ziyan eden birini[4191] asla hedefe ulaştırmaz.”
[4190] Saraydaki gizli mü’minin kimliği yoruma açıktır. Süddi’ye göre Firavun’un amca oğludur. Asiye diyenler vardır. Bir ihtimal daha var: hanedanlar tarihinde istisnaî bir kırılma olan muvahhid kral Ahneton. Ahneton iktidara gelince putperest Amon dinini yasakladı, sarayı halka açtı, Ahataton (Tanrı’ya adanmış şehir) adlı yeni bir başkent kurdu. Nihaî tahlilde bu âyet imanın gücünü temsil eden bir örnektir. Zımnen verilen mesaj şudur: ‘Allah dilerse, küfrün ve zulmün kalbinde dahi yiğit mü’minler var eder.’ Tabii ki Allah’ın ne zaman dileyeceği de, değişmez ve bozulmaz sünnetullah ile belirlenmiştir. Kullar elinden geleni yaptığı zaman.
[4191] Musrifin açılımıdır (Bkz:
39:53).
“Ey kavmim! Bugün iktidar sizin tekelinizde, ülkede ezici güçsünüz; tamam ama, eğer Allah’ın cezasına maruz kalırsak bize kim yardım edecek?” Firavun dedi ki: “Ben size sadece kendi görüşümü bildiriyorum; ve sizi doğru olan alternatifsiz bir yola[4192] yöneltiyorum.”
[4192] Mâ…illâ… kalıbının bu bağlamdaki en uygun karşılığı.
Yine iman eden kimse söze girerek dedi ki: “Ey kavmim! İnanın ki ben, şu (inkârda) ittifak etmiş toplulukların helâkine benzer bir günün sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum;
yani Nûh kavminin, ‘Âd ve Semud’un ve onlardan sonrakilerin uğradığı türden bir helâkin... Bir de (unutmayın) ki Allah, kullarına haksızlık etmeyi asla istemez.”
“Ey Kavmim! Ben, herkesin birbirinden imdat dilediği o günün aleyhinize sonuçlanmasından korkuyorum.
O gün arkanızı dönüp kaçmaya çalışacaksınız, fakat Allah’ın (adâletinden) sizi kurtaracak kimse bulamayacaksınız: zira Allah kimi saptırırsa artık ona yol gösteren kimse bulunmaz.[4193]
[4193] Zımnen: “Kim Allah’ın desteğini reddederse”. Bkz: “Allah yoldan çıkmışlardan başkasını kesinlikle saptırmaz” (
2:26). Aynı mânayı 34. âyetin son cümlesi de içermektedir.
“Ve doğrusu daha önce Yusuf da size hakikatin apaçık belgeleriyle gelmişti; ama onun size getirdiklerine karşı sürekli bir şüphe taşıdınız; en sonunda Yusuf ölünce, kalkıp ‘Allah ondan sonra bir daha elçi göndermeyecek’[4194] dediniz!” İşte Allah düştükleri kuşku bataklığında debelenerek kendilerini harcayanları böyle yoldan çıkarır.
[4194] Bu iki anlama gelir: Birincisi, Hz. Yusuf’tan sonra peygamberlik kurumunu toptan inkâr etmek. İkincisi, “Yusuf’tan sonra Yusuf gibi bir nebî asla gelmeyecek” demek. Her iki anlamda da bir ikiyüzlülük, bir samimiyetsizlik görülmektedir. Yaşarken nebîliğine kuşkuyla bakılan Hz. Yusuf, vefatından sonra geriden gelen peygamberleri inkâra malzeme yapılmaktadır. Bu küfür, onu över gibi yaparak icra edilmektedir. Bu da, 5. âyette dile getirilen “bâtıl uğruna hakikati kendisiyle alt etmeye çalışma”nın bir başka yöntemidir.
Bu gibiler kendilerine ulaşmış hiçbir etkin belge ve yetki olmadan Allah’ın âyetleri hakkında ileri geri konuşurlar: (Bu) hem Allah katında, hem de iman edenler nezdinde büyük bir bayağılaşmadır: İşte Allah her kibirli zorbanın kalbini böyle mühürler.[4195]
[4195] Bu paragrafın içeriği de, kendisinden önceki pasajda olduğu gibi “mü’min adam”a nisbet edilebilir. Fakat 35. âyetteki “polemik yapanlar” ifadesi, bu pasajı sûrenin başındaki 4. âyete bağlamaktadır. Dolayısıyla bu paragrafın içeriği Allah’a isnat edilmelidir.
Ve Firavun “Ey Hâmân!”[4196] diye emretti, “Bana görkemli bir kule yap! Belki böylece (amacımı gerçekleştirecek) araçlara ulaşırım;
[4196] Hâmân için bkz:
28:38, not 46.
gökleri aşacağım araçlara… Böylece Musa’nın ilâhına erişebilirim (!).[4197] Hoş, ben onun bir yalancı olduğunu sanıyorum ya!” İşte kötü davranışı Firavun’a böylesine güzel göründü ve doğru[4198] yoldan alıkonuldu:[4199] neticede Firavun’un düzeni, çöküşü (hızlandırmaktan) başka hiçbir işe yaramadı.
[4197] Ünlem, Firavun’un alayına dikkat çekmek içindir.
[4198] es-Sebîldeki belirlilik çeviriye “doğru” kelimesiyle yansımıştır.
[4199] Ya da sadde okuyuşuna istinaden: “doğru yoldan döndü”.
Derken iman eden o kimse, “Ey kavmim!” dedi, “Bana uyun ki ben sizi akl-ı selim yoluna yönelteyim!
Ey kavmim! Bu dünya hayatı sadece kısa vâdeli bir hazdır; bir de öteki (hayat) var: kalıcı diyar işte orasıdır.
Kim bir kötülük işlerse, sadece yaptığı kadarıyla cezalandırılır; ama kim de imanlı olarak güzel davranış sergilerse, -erkek ya da kadın fark etmez- işte bu gibiler cennete girecek ve orada onlara haddi hesabı olmayan nimetler ikram edilecektir.”
“Ey kavmim! Nasıl oluyor da ben sizi kurtuluşa çağırırken siz beni ateşe çağırıyorsunuz?
Siz beni hem Allah’ı inkâr etmeye hem de (tanrısal bir nitelik taşıdığı) hakkında hiçbir bilgim olmayan şeyleri[4200] O’na ortak koşmaya çağırırken, bense sizleri mutlak üstün ve yüce olup tekrar tekrar bağışlayana çağırıyorum.
[4200] Kur’an’da sık geçen bu kalıbın açıklaması için bkz:
29:8, not 8.
Kesinlikle, sizin beni çağırdığınız şey ne dünyada ne de âhirette kendisine çağırılmaya lâyık bir şey değildir; zaten dönüşümüz de Allah’adır: ve elbet kendini harcayanlar ateşin yoldaşlarıdır.
Ve bir gün gelecek, bu sözlerimi bir bir hatırlayacaksınız. Bense işimi (ve ona ilişkin hükmü) Allah’a havale ediyorum: çünkü Allah kulların her şeyini görmektedir.”
Derken Allah onu kavminin çirkin tuzaklarından korudu;[4201] Firavun ailesinin helâki ise azabın en kötüsüyle oldu:
[4201] Hicrete adım adım yaklaşıldığı bir zaman diliminde bu pasajın ilk muhatabına mesajı açıktır: Sana karşı kurulan tuzaklara ve suikast planlarına karşı Allah seni de koruyacaktır. Bu ilâhî müjdenin gerçekleştiğine tarih şahittir.
Ateş… Onlar o (ateşe) sabah ve akşam sunulacaklar;[4202] ve Son Saat gelip çattığında (Allah şöyle buyuracak): “Firavun ailesine daha şiddetli cezayı verin!”
[4202] Zımnen: “sürekli”. 55. âyetteki “akşam sabah Allah’ı anmak” bunun mukabilidir.
HANİ ateşin bağrında karşılıklı tartışırken onları (bir görmelisin): Nitekim zayıflar büyüklük taslayanlara, “Bizim sizin peşinize takıldığımız kesin; şu halde ateşin üzerimizdeki etkisini bir parça olsun hafifletemez misiniz?” diye yalvaracaklar.
Büyüklük taslayanlar ise: “İşte hepimiz onun içindeyiz; kesin olan şu ki, Allah kulları arasındaki hükmünü çoktan vermiştir!” diyecekler.
Ve ateşin içindekiler, cehennemin bekçilerine şu ricada bulunacaklar: “Rabbinize yalvarın da, azabı üzerimizden bir gün olsun hafifletsin!”
(Bekçiler) şöyle cevap verecek: “Elçileriniz size hakikatin apaçık belgeleriyle gelmemiş miydi?” (Berikiler), “Elbette (gelmişti)” diyecekler. (Bekçiler) diyecek ki: “O halde yalvarmaya devam edin! Ama inkârı tabiat edinenlerin yalvarması aldanışı (artırmaktan) başka bir sonuç vermez.”
ŞÜPHE yok ki Biz rasullerimize ve iman eden kimselere, hem bu dünya hayatında hem de şahitlerin dinleneceği günde (hasımlarına karşı)[4203] elbette yardım edeceğiz.
[4203] Haberin inne edatıyla pekiştirilmesinin metne kattığı yan anlama dayanarak (İbn Âşûr).
O gün zalimlere mazeretlerinin hiçbir yararı olmayacak;[4204] onların payına düşen Allah’ın rahmetinden dışlanmak ve en berbat yurda konmak olacak.
[4204] Rûm sûresinin 57. âyetiyle karşılaştırınız.
(Vaadimiz gereği) vaktiyle Biz Musa’ya rehberliğimizi iletmiş ve İsrâiloğullarını ilâhî kelâma vâris kılmıştık:[4205]
[4205] Vahiy yol kılavuzudur; yoldan çıkanlarsa kılavuz istemezler. Ama yolun yolcusuz kalması değildir felaket, asıl felaket yolcunun yolsuz kalmasıdır.
aktif akıl sahipleri için bir hidayet ve bir uyarı olarak…[4206]
[4206] Ulu’l-elbâbı çevirimizin gerekçesi için bkz:
39:18, not 20.
(Ey Rasûl!) Şu halde dirençli ol! Zira Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir. Günahın için af dile[4207] ve akşam sabah hamd ile Rabbinin yüceliğini dile getir![4208]
[4207] Zenb, “bir şeyin kuyruğunu kısalttı” anlamına gelen zenebeden türetilmiştir. Sadece kasıtlı günahı ifade eden ismden farklı olarak kasıtlı kasıtsız günah, noksanlık, dikkatsizlik ve kusurları da kapsar. Yine zenb ile cunâh arasında da fark vardır. Zenb insanın hem Allah’a hem insanlara karşı işlediği suç ve hataları ifade eder. Cunâh ise insanın sadece insanlara karşı işlediklerini ifade eder (Külliyyât ve Müfredât). İstiğfârın buradaki karşılığı “kirlenmeden korunma talebi”dir (Râğıb). Bu takdirde günahkârın istiğfarı “af talebi”, takvâ sahibinin istiğfarı “korunma talebi”dir. Burada ve Muhammed 19’da geçen “Günahın için af dile” ifadesi iki amaca mebnidir: 1) Allah Rasûlü’nün üzerinden mü’min muhatapların rasul tasavvurunun inşâ edilmesi. Yani rasullerin bile kusur ve hatadan beri olmadıkları, onların da birer kul olduğu ve melek olmadıkları hatırlatılmaktadır. 2) Allah Rasûlü’nün Allah’ın yardımından ümit keser gibi olması ve “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” (
2:214) diye şikâyetlenmesinden dolayı af dilemesinin istenmesi.
Zira Allah Rasûlü, bazı zamanlar Allah’ın yardımının gelip gelmeyeceğine yönelik tereddütler yaşamıştır. Kur’an bu durumun hemen her peygamberin başına geldiğini haber vererek Hz. Rasul’ü uyarmıştır (Bkz:
12:110, ilgili not. Ayrıca krş:
23:26, 39;
26:117).
Peygamberler risalet görevlerinden dolayı Allah’ın korumasıyla masumdur. Bakıllani’nin de isabetle belirttiği gibi, onların masumiyetleri elçilikleriyle sınırlıdır. Bu ve bunun gibi âyetler, bu masumiyetin nasıl anlaşılması gerektiğini beyan eder. Peygamber tasavvurunda ifratı temsil eden aşırı yüceltmeci Hıristiyânî ve tefriti temsil eden indirgemeci ve aşağılayıcı Yahudi anlayışlar böylece reddedilmiş olur.
Kur’an’da beş yerde Allah Rasûlü’nün insanların arınmasına katkıda bulunması emredilir (
2:129, 151;
9:103;
62:2; ayrıca bkz: Üç Muhammed, s. 362-365). Allah Rasûlü’nün bu emri yerine getirdiğine ilişkin haberden, buradaki “günahı” nasıl anladığını da öğrenmiş oluyoruz: “Ara ara içimde anlık bir gaflet hissettiğim için, günde yüz kez Allah’tan mağfiret dilerim” (Buhârî ve Müslim).
[4208] Yani: “her daim”. 46. âyetin mukabili: sabah akşam cehenneme sunulmamak için…
Allah’ın âyetleri hakkında kendilerine ulaşmış hiçbir etkin belge ve yetki olmadan tartışanlara gelince: onların içinde hiçbir zaman erişip (tatmin) olamayacakları bir büyüklenme tutkusu vardır, başkası değil.[4209] Artık sen sadece Allah’a sığın: çünkü O, evet O’dur her şeyi işiten, her şeyi görüp gözeten.
[4209] Yani: Büyüklük tasladıkça küçülüyorlar ve aradaki fark hiçbir şeyle kapatılamayacak kadar çift taraflı açılıyor. Bu da tatminsizliği besleyip büyütüyor.
Göklerin ve yerin yaratılması elbette insan cinsinin yaratılmasından daha kapsamlı bir hadisedir; lakin insanların çoğu bunu(n anlamını) dahi bilmez.[4210]
[4210] Çeviride “kapsamlı” karşılığını verdiğimiz ekber nicelik ifade eder. Bu nedenle “Göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendi katından (bir bağış olarak) emrinize âmâde kılmıştır.” (
45:13), “Biz insanoğlunu en güzel kıvamda yarattık” (
95:4) gibi âyetlerin bu âyetle çelişmesi söz konusu değildir. Nicelik olarak kâinata nisbetle bir nokta kadar bile cirmi olmayan insan, değer açısından kâinatın gözbebeği mesabesindedir (Krş: Elmalılı,
45:13’ün tefsirinde).
Neticede görenle görmeyen bir olmaz; tıpkı iman edip o imana uygun iyilik yapan ile kötülük yapanın bir olmadığı (gibi): Ne kadar da azınız öğüt alıyor!
İmdi, Son Saat mutlaka gelecek; bunda kuşku yok: Ama insanların çoğu buna (dahi) inanmaz.
Ve Rabbiniz şöyle buyurur: “Bana dua edin ki ben de kabul edeyim!”[4211] Bana kulluk yapmayı gururlarına yediremeyenler, rezil rüsva olarak cehenneme girecekler.
[4211] Veya: “Bana kulluğunuzla davetiye gönderin ki, ben de rahmet ve ödülümle davetinize icâbet edeyim”. Ya da Elmalılı’nın ifadesiyle: “Benden beni isteyin size icâbet ederim, beni bulursunuz; beni bulansa her şeyi bulmuş olur”. Dua kulun Allah karşısındaki esas duruşudur. Dua etmek ilâhî bir lütuftur, duanın kabulü fazladan bir lütuftur. Dua etmek, bizzat kabul olmuş bir duadır. Allah’tan isteyenin, kendisine isteği verilse de verilmese de onuru ve hatırı artar. Allah’tan başkasından isteyenin isteği verilse de verilmese de onuru azalır.
GECEYİ siz onda sükûnet bulasınız (diye), gündüzü ise (işlerinizi) göresiniz diye yaratan Allah’tır:[4212] çünkü Allah insanlara karşı sınırsız lütuf sahibidir; ama insanların çoğu yine de şükretmezler.
[4212] Krş:
10:67;
27:86. Bu pasajı oluşturan âyetlerin sıralaması dikkat çekicidir: Önce zaman (61), sonra mekân (64), sonra insan (67) geliyor.
İşte Rabbiniz Allah: O’dur her şeyi yaratan, kendisinden başka ilâh olmayan: şu halde, nasıl oluyor da böylesine savruluyorsunuz?
İşte, vaktiyle Allah’ın âyetlerini göz göre göre inkâr edenler de tıpkı böyle savrulmuştular.[4213]
[4213] Tu’fekûnu çevirimiz için bkz:
35:3, not 8.
Yeryüzünü sizin için bir yerleşim alanı yapan ve gök kubbeyi inşâ eden, size şekil verip üstelik şeklinizi de en güzel kılan, dahası sizi temiz ve güzel nimetlerle rızıklandıran Allah’tır. İşte Rabbiniz Allah: nitekim âlemlerin rabbi olan Allah ne yüce bir bereket kaynağıdır![4214]
[4214] Tebârekeyi çevirimiz için bkz:
7:54, not 42.
Mutlak diri O, kendisinden başka ilâh olmayan O’dur: Artık siz de O’na, adanmış samimi ve saf bir inançla[4215] sadece O’na yalvarın! Bütün övgüler, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.[4216]
[4215] Benzer bir âyet için bkz:
39:2.
[4216] el-Hamdu lillâhi rabbi’l-‘âlemîn için bkz:
1:1, not 3.
De ki: “Elbet ben, hele de Rabbimden bana hakikatin apaçık delilleri ulaşmışken, Allah’tan başka yalvarıp yakardıklarınıza kulluk etmekten nehyolundum; ve ben kendimi Âlemlerin Rabbine teslim etmekle emrolundum.”
Sizi önce toprak türünden,[4217] sonra bir damlacık hayat suyundan, sonra da döllenmiş yumurta hücresinden[4218] yaratan O’dur; sonra bebek olarak meydana gelmenizi (dilemiştir); sonra olgunluk çağına erişmeniz ve ardından da yaşlanmanız için (yasa koymuştur): Ne ki kiminize ölüm daha erken tattırılır, (kiminize) de sonu yasayla belirlenmiş bir süreye[4219] ulaşmanız için (zaman tanınır) ki, belki aklınızı başınıza alırsınız.
[4217] Min turâbin için bkz:
18:37, not 49.
[4218] Yani “zigot”tan. (Bkz:
22:5, not 9.)
[4219] Ecelen musemmâ için bkz:
11:3, not 7;
16:61, not 60.
Hayatı ve ölümü[4220] yaratan O’dur: ve O bir işin olmasına hükmettiğinde ona sadece “Ol!” der, o da hemen oluşum sürecine giriverir.
[4220] Kur’an’a göre mevt hayatın “görünmeyen yüzü”dür (
30:7). Çevirideki “ölüm” mevt’i tam karşılamadığı için, tüm mevt (ölüm) kelimeleri
30:7 ile
39:42 ışığında anlaşılmak zorundadır.
BAKSANA Allah’ın âyetleri hakkında ileri geri konuşan şu tiplere: (tasavvurları) kendilerini hakikatten nasıl da uzaklaştırıyor!
Onlar, bu ilâhî kelâmı ve elçilerimize daha önce gönderdiğimiz mesajları yalanlayan tipler; fakat bu gibiler zamanı gelince (gerçeği) öğrenecekler.
İşte o zaman, kendi boyunlarına (geçirdikleri) tasmalar ve (ellerindeki) kelepçelerle sürüklenecekler;
yürek dağlayan bir (umutsuzluğun) gayyasına… En sonunda ateşi azdıran bir yakıta dönecekler.
Sonra onlara sorulacak: “Hani, nerede ilâhlık yakıştırdığınız varlıklar;
(İlâhlar hiyerarşisinde) Allah’ın astlarından saydığınız?” Onlar şöyle cevap verecekler: “Zihnimizden kaybolup gittiler. İşin doğrusu, daha önceden biz sanki hiçbir şeye yalvarıp yakarmamışız.” İşte Allah gerçeği inkâr edenleri böyle şaşırtır.
Bunun nedeni, yeryüzünde hak etmediğiniz halde azıp şımarmanız ve kasıntılık yapmanızdır:
Haydi, içinde yerleşip kalmak üzere cehennemin kapılarından girin; doğrusu, küstahça böbürlenenler için orası dehşet bir mekândır.
(EY RASÛL!) Artık dirençli ol! Zira Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir. İmdi, onlara yönelttiğimiz tehditlerin kısmen gerçekleştiğini ister sana gösterelim, isterse senin için ölümü takdir edelim; er geç, onlar Bize döndürülecekler.[4221]
[4221] Tarih şahittir ki, bunu tüm dünya gördü.
Doğrusu Biz, senden önce de sayısı belirsiz[4222] elçiler göndermiştik; onların kimisinden sana söz ettik, kimisinden sana hiç söz etmedik.[4223] Ama şu kesin ki, hiçbir elçi Allah’ın izni olmadan ilâhî kudret delili getiremez. Nitekim Allah’ın emri geldiği zaman, hak tecelli etmiş olacak; işte o anda ve orada, hayatı anlam ve amacından yoksun bırakanlar[4224] hüsrana uğramış bulunacaklar.
[4222] Rusulendeki belirsizliğin teksir özelliğine istinaden.
[4223] Kıssası hiç anlatılmayan bir çok elçi olduğuna göre, Kur’an’da anlatılanların seçimi çok özel mesajlar taşısa gerektir. Mesela Âdem’in mesajı: “Adam olmanın yolu hatasızlıktan değil hatayı itiraftan geçer”. Nûh’un mesajı: “Sen karada gemini yap, deniz lazım olursa Rabbin onu ayağına getirir”. İbrahim’in mesajı: “Hiçbir Nemrud’un ateşi imanı yakamaz”. İsmail’in mesajı: “Sen Allah’a kurban olursan varlık sana kurban olur”. Yakub’un mesajı: “Saf sevgiye iki göz verirsen, bin gözün görmediği bir burun kazanırsın”. Yusuf’un mesajı: “Bir kişi sabır, sebat, ilim, hikmet, gayret, iffet ve hizmetle koca bir ülkenin kaderini değiştirir”. Musa’nın mesajı: “Firavun’un zulmü anaların rahmine kadar uzanmışsa Musa’nızı Firavun’un sarayında arayınız”…
[4224] el-Mubtılûn, “anlamsızlık ve amaçsızlık” demeye gelen bâtılı hayat tarzı edinenler (Hakk ve Bâtıl kıyası için bkz:
14:19, not 20). Bu sıfatın kapsamına hayatın “anlamdan ve amaçtan” yoksun olduğunu düşünen her nihilist girer. Hayat bütünüyle mucizedir; ancak bunu hayatın anlam ve amacını kavrayanlar görebilir: “Göklerde ve yerde nice ilahi kudret delili olan ayetler var ki, yanından geçip gidiyorlar da onlara dönüp bakmıyorlar bile” (
12:105).
Bir kısmına binmeniz, bir kısmıyla da beslenmeniz için evcil hayvanları emrinize âmâde kılan (da) Allah’tır.[4225]
[4225] Zımnen: Allah, Rab oluşunun gereği insanı yaratmakla kalmayıp onun ihtiyaç duyduğu her şeyi de yarattı. Zımnen: Hayvanlar dahi Allah’ın okunacak âyetiyse, gerisini siz düşünün!
Onlardan daha başka alanlarda da yararlanırsınız; onlar aracılığıyla yürekten özlemini çektiğiniz bir ihtiyaca da ulaşırsınız; hem onlarla hem de gemilerle (hayatın) yükünü taşırsınız.
İşte O size (varlık) âyetlerini böyle gösterir; o halde Allah’ın âyetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?
ŞİMDİ onlar yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görmezler mi? Onlar berikilerden daha kalabalık, daha güçlü ve yeryüzünde daha derin izler bırakmışlardı: fakat birikimleri onlara hiçbir yarar sağlamadı.
Çünkü onlara elçileri hakikatin apaçık delilleriyle geldiğinde, elde tuttukları bir parça bilgiye güvenip küstahça şımardılar: sonunda alay ede geldikleri gerçek kendilerini çepeçevre kuşattı.[4226]
[4226] Zımnen: Bütünün parçaları hakkında elde ettikleri bilgiyi bütünün amacına aykırı kullandılar, sonuç hüsran oldu. Parçayı bütün sanmaları ise bu aldanışa sebep oldu.
Ve kahredici cezamızı gördükleri zaman “Tek olan Allah’a iman ettik ve O’na ortak koştuğumuz şeylere olan inancımızı reddettik!” dediler.
Fakat kahredici cezamızı gördükten sonra iman etmeleri, onlara hiçbir yarar sağlamadı. Kulları hakkında geçmişten bugüne Allah’ın sünneti budur: Nitekim inkârı huy edinenler orada ve o anda hüsrana uğradılar.