Hâ-Mîm![4227]
[4227] Bu harflerin mahiyetiyle ilgili bir açıklama için ilk geçtiği
68:1’in ilk notuna bkz.
MUHTEŞEM[4228] bir indiriliş; O Rahmân, O Rahîm’den.[4229]
[4228] Tenzîlundeki tazim ifade eden belirsizliğin çeviriye yansıması.
[4229] Zımnen: Vahiy, sonsuz rahmet sahibinin insanlığın önüne açtığı bir gök sofrasıdır (Rahmân ve Rahîm için bkz:
1:2, not 4).
Öyle bir kitap ki, onun âyetleri, kavrayabilen bir topluluk için Arapça[4230] bir hitap[4231] olarak ayrıntılı biçimde açıklanmıştır;[4232]
[4230] Veya: “açık ve anlaşılır.” Arabiyyenin türetildiği ‘arab kökü üç aslî mâna taşır. Bunlardan ilki “açık ve anlaşılır” olmaktır. Hatta Arab kavmi bu ismi dilleri açık ve anlaşılır olduğu için almıştır (Bkz: Mekâyîs). Kur’an’ın Arapça oluşuna yapılan her atıf, hem lafzen hem zımnen “Allah insana, insanın konuştuğu dille hitap etmiştir” vurgusunu içerir. Bununla amaçlanan vahyin anlaşılabilir niteliğidir. Muhataplardan gelecek tüm “anlaşılamaz” ya da “zor anlaşılır” mazeretlerini geçersiz kılar. Beşerî dil ve ilâhî mâna ilişkisi için bkz:
13:37, not 48.
[4231] Hitap karşılığı için bkz:
10:15, not 26.
[4232] Krş:
10:37, not 5. Fussılet, “açık ve anlaşılır kılındı”. Tafsîl, anlam karışıklığına ve kavram kargaşasına set çekmek. Bunu temin için ayrıntılı ve çok boyutlu açıklamalarla meramı anlaşılır kılmak. Vahiy, insanın tüm sorularına değil ama, varoluşsal soru ve sorunlarının tamamına açık ve net cevaplar ve çözümler sunmuştur.
bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak: ama (uyarılanlar var ya), onların çoğu yüz çevirmiştir; artık onlar işitmezler.[4233]
[4233] Yani: işitmedikleri için yüz çevirmediler, yüz çevirdikleri için işitmediler. Önyargıya dayalı bir inkâr bu.
Bir de dönüp derler ki: “Kalplerimiz bizi çağırdığın şeye kapalıdır, kulaklarımızda manevi bir kurşun[4234] vardır; dahası seninle bizim aramızda aşılmaz bir engel vardır: Şu halde sen (elinden geleni) yap, unutma ki biz de (elimizden geleni) yapacağız!
[4234] Lafzen: “ağırlık”. Kalbin “akıl” anlamına kullanıldığı hatırlanırsa, bu ibare aklın kapalı olma halini ifade etmektedir (Bkz: İbn Âşûr). Bu durum şöyle de özetlenebilir: küfür önyargıdır. Önyargıya dayalı küfür, en zararlı akıl örtücüdür.
(Ey Rasul!) De ki: “Ben de yalnızca sizin gibi ölümlü bir insanım. Bana ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyediliyor: öyleyse O’na yönelin ve O’ndan af dileyin!” Yazıklar olsun Allah’tan başkasına ilâhlık yakıştıranlara!
Onlar ki, arınmak için ödenmesi gereken bedeli gönüllü olarak ödemezler;[4235] işte onlar, evet onlardır âhireti inkâr edenler.
[4235] Zımnen: Bedel ödemeye yanaşmazlar, ama bedel ödemişlerin arınmışlığına da konmak isterler. Âyetteki zekât hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Malî yükümlülük olarak anlayanların yanında İbn Abbas, Mücahid gibi otoriteler, “Lailahe illallah diyerek kalbi şirkten arındırmak” olarak yorumlamışlardır (Taberî ve İbn Atıyye). Bütün yorumlara mesnet olan metni, terimin kök anlamını esas alan bu çevirinin yansıttığı kanaatindeyiz. Kur’an’ın 23 yıllık iniş sürecinde bazı terimler anlam yolculuğuna çıkmıştır. Zekât da bunlardan biridir ve müşrikler için geçtiği bu bağlamda Medenî âyetlerdeki gibi “nisabı olan malî bir vecibe” değil “helâl kazanç ve paylaşma” mânasına gelir (İlk geçtiği A’râf 156’nın 1 nolu notuna bkz).
Ama iman eden, imanına uygun davrananlara gelince: onları kesintisiz bir ödül beklemektedir.
DE Kİ: “Şimdi siz, arzı iki evrede[4236] yaratan Allah’ı inkâr edip, O’na -ki işte O’dur âlemlerin Rabbi- eşdeğer rakip güçler[4237] mi peydahlıyorsunuz?”
[4236] Lafzen: “iki günde”. Gerekçe için, kelimenin ilk kullanıldığı Kâf sûresinin 38. âyetinin 37 nolu notuna bkz.
[4237] Nidd, “eş, ortak, denk” mânasına gelse de, bu eş ve ortaklık “dostluğa” değil, rekabet ve düşmanlığa dayalı bir zıtlık üzerine kuruludur. Nidd’i misl’den ayıran da budur. Kelimenin aslının “dağıtmak” (teşrid) olduğu hatırlandığında bu sapmanın temelinde “Allah’ın gücünü dağıtma arzusu”nun yattığı anlaşılır (Furûk ve Kitabu’l-‘Ayn). Kur’an’ın iç bağlamından yola çıkılarak da aynı sonuca ulaşılabilir (Bkz:
14:30, not 28). Çevirimizin gerekçesi budur.
O arz üzerine sarsılmaz dağlar yerleştirdi ve ona bereket bahşetti; dahası oranın besinlerini, ora sakinlerinden talep edenler arasında dengeli[4238] bir biçimde takdir etti: (bütün bunlar) dört evrede gerçekleşti.[4239]
[4238] Zımnen: Keyfî ihtiyaç tanımına ve beşerî oran eşitliğine göre değil.
[4239] Bu rakam 9. âyette geçen iki evreyi de kapsar. 12. âyetteki iki evreyle birlikte toplam altı evre eder ki, A’râf 54’te sözü edilen “altı aşama” budur. Âyetin “yeryüzünde bitkilerin dört mevsimde yetişmesini takdir etti” şeklinde okunması mümkünse de, bağlamla uyuşmakmaktadır. Kâinatın yaratılış evrelerinin toplamı olan 6 rakamına, Yaratıcının ‘sermayesi’ olan “yokluk”u temsil eden 1’i eklersek, 7 rakamına ulaşırız. Bu rakam ise zımnen varlığın sürekli yaratılışına, diğer bir ifadeyle “yaratılışın sürekliliğine” delâlet eder (Bkz:
25:59, not 72’ün devamı).
Dahası,[4240] O duman[4241] halindeki göğü[4242] şekillendirdi; ona ve arza, “Her ikiniz, ister istemez (varlık sahnesine) gelin!” dedi. İkisi birden “Bizler boyun eğerek (varlık sahnesine) geldik!” dediler.[4243]
[4240] Bu bağlamda summe edatı, zamansal bir sonralığı değil, semanın yaratılışının arzın yaratılmasından daha büyük bir olay olduğunu ifade eder (İbn Âşûr).
[4241] Yani: “gaz bulutu”. Bugünkü bilgilerimiz bunun evrenin temel elementi olan hidrojen gazı olduğunu söylemektedir.
[4242] Veya: “evreni..”
[4243] Evrendeki muhteşem uyumun ve bunun tesadüf eseri olmadığının sembolik dille ifadesi. Bir başka ifadeyle, anlamsızlığın ve amaçsızlığın reddi. Varlığın kozmik korosundaki her şey, kendi diliyle bir özge ilâhî icra etmektedir. Zımnen: Ey insan! Uyumu bozma, bilinçli bir varlık olarak sen de katıl bu kâinat korosuna!
Derken, onların iki aşamada yedi gök[4244] olarak var olmasını kararlaştırdı, her bir göğe kendi görev yasasını yükledi.[4245] Nihayet Biz en yakın göğü ışıklarla süsledik[4246] ve bir güvenlik sistemi oluşturduk:[4247] İşte bu her şeyi bilen, her işi mükemmel olan Allah’ın takdiridir.
[4244] “Yedi gök”, bilinen ve bilinmeyen birbirinden farklı tüm kozmik sistemleri kapsayan bir ifade. Yedi rakamı çeşitlilik ve çok katmanlılıktan kinayedir (Krş:
15:44, not 34). “Yedi kat gökler ve yer” ibaresi “bütün kâinat” mânasına gelir.
[4245] Burada olduğu gibi mutlak mânada öznesi Allah nesnesi eşya olan (burada gökler) emr terimi, Allah’ın eşyaya yüklediği kanuna delâlet eder. Bu vurgusuyla emr eşyadaki nedensellik yasasına (causality) tekabül eder. Allah’ın eşyaya emr’ini vahyetmesi, ona yaratılış amacı olan mâ hulikâ leh’ini yüklemesidir. Arıya vahyetmesi de bu cümledendir (
16:68). Bu nedensellik elbet Allah’ı koyduğu yasanın -hâşâ- mahkûmu eden bir nedensellik değildi. Zira O koyduğu yasanın hâkimi olarak her an eşyaya müdahil ve her an yaratmadaydı. Dolayısıyla ilâhî emri yüklenen eşya O’ndan bağımsız mutlak bir varlığa değil, O’nun iznine ve emrine tâbi mümkün bir varlığa sahiptir.
[4246] Gökyüzünün çıplak gözle görüntüsünün tasviri.
[4247] Kur’an kozmolojisini üç başlıkta tasnif etmek mümkündür:
1) Kur’an’ın “Dünya seması” veya “en yakın gök” (
67:5) adını verdiği kuşların da boşluğunda uçtuğu gök (
16:79). Bu atmosfer içi göktür. Belirlilik takısıyla es-semâ’ biçiminde geldiği yerlerde de çoğunlukla “çıplak gözle görülen” göğe delâlet eder.
2) Seb’a semâvât (yedi kat gökler) formuyla ifade edilen gök. Bu, bağlamına göre ya güneş sistemini, ya da birini kendi âlemimizin/uzayımızın oluşturduğu sonsuz âlemleri/uzayları ifade eder.
3) Semâun formunda belirsiz olarak geldiği yerler. Bu “uzay” anlamındadır. Bağlamına göre bazen kâinatın tümünü, bazen arzdan arşa kadar bütün bir varlık mertebelerini ifade eder. Âyetteki “güvenlik” (hıfzan) yeryüzünün zehirli güneş ışınlarından, meteor serpintilerinden ve çekim dengesini saptırıcı unsurlardan korunması anlamına gelebilir. Sâffât 7’de sözü edilen vahyin görünmez varlıklara karşı korunması anlamına da gelebilir (Krş:
67:5;
15:17). Bu sonuncu ihtimal Kur’an’ın geneliyle daha bir uyumludur (Hıfzanı çevirimiz için bkz: İbn Âşûr).
Bu (cömertliğimize) rağmen yüz çevirirlerse, de ki: “Sizi ‘Âd ve Semud’u çarpan yıldırıma benzer bir (bela) yıldırımıyla uyarıyorum!”
Hani elçiler onlara önlerinden ve arkalarından[4248] gelerek “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin!” demişlerdi. Onlar, “Rabbimiz (böyle bir şey) isteseydi, kesin melekleri indirirdi; şu halde biz, sizinle gönderildiğini (söylediğiniz) şeyleri ısrarla reddediyoruz” dediler.
[4248] “Önlerinden ve arkalarından” şu iki vurguyu da taşır: “söz anlatmak için her yolu deneyerek” veya “helâk olan geçmiş kavimlerin kıssalarını ve âhirette kendilerini bekleyecek olan azabı anlatarak..”
Âd kavmine gelince…[4249] Nitekim onlar da yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve “Var mı bizden daha güçlüsü!?” dediler.[4250] Ne yani, onları yaratan Allah’ın kendilerinden daha güçlü olduğunu da mı düşünemediler? Bir de kalkmışlar, âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.
[4249] ‘Âd ve Semud’un birbirine bağlı helâk süreci için bkz:
89:6, not 9.
[4250] Büyük değillerdi fakat büyük görünmek istiyorlardı. Bu, kendini ve haddini bilmemektir. Haddini bilmemek kendine zulümdür. Kendine zulmedenin eline güç ve iktidar geçerse, gücünün yettiği herkese zulmeder.
Nihayet bu dünya hayatında alçalışın azabını kendilerine tattırmak için kara günler boyunca üzerlerine iliklere işleyen bir rüzgâr gönderdik:[4251] ama âhiretin azabı kesinlikle daha alçaltıcıdır ve onlar yardım da göremeyecekler.
[4251] Veya: “homurtulu ve uğultulu bir rüzgâr” (Râzî).
Semud kavmine gelince… Nitekim Biz onlara da yol göstermiştik, fakat onlar doğru yolu görmektense körlüğü tercih ettiler:[4252] Sonuçta yapageldikleri şeylere karşılık, onları onur kırıcı azabın yıldırımı çarptı.
[4252] Görmek için göz yetmez, görme iradesi şarttır. İradeyi görmeme yönünde kullanmak, hem görme yeteneğine hem iradeye ihanettir.
Ama Biz, iman eden ve sorumluluk bilinciyle kuşananları kurtardık.
VE Allah düşmanları,[4253] ateşe doğru sevk edilecekleri o gün baştan sona zapturapt altına alınırlar;[4254]
[4253] Özellikle Allah Rasûlü ve mü’minleri yurtlarından çıkaran Mekke müşrikleri (Krş:
60:1).
[4254] Yûze‘ûn ile ilgili bkz:
27:17, not 23.
hatta ateşe vardıklarında, kulakları, gözleri ve derileri yapageldikleri şeyler sebebiyle onlar aleyhine şahitlik eder.[4255]
[4255] Burada sayılmayan koklama ve tatma duyuları, günah maksadıyla en az kullanılan duyulardır. Kulak ve göz, duyup gördüğü hakkın şahididir. Deri de öyle; sinir uçları yanma tehlikesini haber veren birer elçidir. Bu üç organ da sahibine gerçeği ilettiği halde, sahibi bu araçları amaç dışı, hatta amaca aykırı kullanmıştır. Duyuların dilinin çözüldüğü o gün, dillerin duyuracağı hiçbir şey yoktur. Zira buna ihtiyaç kalmamıştır.
Derilerine, “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye sorarlar. Onlar da, “Her şeye (kendi dilince) konuşma yeteneği veren Allah bize de verdi: sizi yoktan var eden O’dur, dönüşünüz de yine O’nadır.”
Bir zamanlar siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin size karşı şahitlik yapmasından sakınmazdınız; üstelik Allah’ın yaptıklarınız hakkında fazla bir şey bilmediği zannına kapılırdınız.[4256]
[4256] Lafzen: “gizlemezdiniz”. Zımnen: Gizlemek isteseydiniz bile nasıl gizleyecektiniz ki?
Bakın işte, Rabbiniz hakkındaki bu zanna dayalı tasavurunuz sizi helâke sürükledi de, böylece hüsrana uğrayanlardan olup çıktınız.
Eğer dayanabilirlerse, bu durumda ateş onlar için bir çeşit mesken olacaktır; geri dönüp af için başvurmak isteyecekler, asla başvuruları kabul edilmeyecektir.
Zira onların başına güdümüne girecekleri yoldaşlar musallat ettik;[4257] bunlar, önlerinde olanı da arkalarında kalanı da kendilerine süslü gösterdiler;[4258] işte böylece, kendilerinden önce gelip geçmiş olan görünür görünmez[4259] varlıklardan nice topluluklar hakkındaki vaad onlar için de gerçekleşmiş oldu: şüphe yok ki onlar, daima kaybeden taraf oldular.
[4257] Bu şeytanî “yoldaşlar”, insanın ayartıcı benliği ve içgüdüleri olabileceği gibi, şeytanın görevini üstlenen insanlar da olabilir (İbn Âşûr). Birinci tür, “insanın öteki kişiliği haline gelen şeytanî dürtüler” olarak da yorumlanmıştır (Esed). Bu âyet, benzer bir durumu daha ayrıntılı resmeden Zuhruf sûresinin 36. âyeti ışığında anlaşılmalıdır.
[4258] Önlerinde olan tecrübî âlem, arkalarında olan gaybî âlemdir. Veya: geçmişi ve geleceği. Zımnen: ‘Dünyanız kıyaktı, âhiretiniz de kıyak olacak’ diye telkinde bulundular.
[4259] Lafzen: “cin ve insan”. Sadece görünen varlık olan insanın değil, cahiliyye tasavvurunda tanrısal güç vehmedilen görünmeyen türlerin de ilâhî denetim altında olduğunun ifadesi.
HAKKI inkârda direnen kimseler, “Bu Kur’an’ı dinlemeyin, onu karalayıp şamata yapın ki bastırabilesiniz!” dediler.[4260]
[4260] Zımnen: Her tür kara propaganda yöntemiyle Kur’an’ın sesini boğun! (Lağv için bkz:
23:3, not 5) Önyargıya dayalı inkârcı aklın bu yaygaracı tavrı, 4 ve 5. âyetlerle birlikte okunmalıdır. Bu tavrın karşı tarafında, “sen kötülüğü en güzel şekilde savuştur” diyen bu sûrenin 34. âyeti yer alır.
Ve elbet inkârda direnen bu kimselere şiddetli bir terkedilmişlik acısı tattıracağız,[4261] ve onları kesinlikle yapageldiklerinin en kötüsüyle cezalandıracağız![4262]
[4261] Bu âyet Furkân sûresinin 69. âyetiyle birlikte anlaşılmalıdır. ‘Azâbı kök anlamına uygun olarak çevirimiz için bkz:
68:33, not 29 âyetin sonu çevirimizi destekler.
[4262] “Onları kesinlikle yapageldiklerinin en güzeliyle ödüllendireceğiz” (
29:7) ibaresinin tam karşıtı. İmanın ve inkârın insan eyleminin yönünü tayindeki başat rolüne atıf.
İşte budur Allah düşmanlarının cezası: ateş. Tarifsiz bir ceza olarak onların sürekli kalacakları yer, âyetlerimizi bile bile inkâr etmelerine karşılık olmak üzere orası olacaktır.
Ve (oraya girince) inkârda direnen kimseler diyecek[4263] ki: “Rabbimiz! Görünen görünmeyen[4264] tüm varlıklardan bizi saptıranları bize göster: Hepsini de ayaklarımız altına alıp çiğneyelim ki, hepimizin en alçağı olsunlar!”
[4263] Lafzen: “dedi”.
[4264] Veya: “iç ve dış”, “soyut ve somut”, “yakın ve uzak”...
Öte yandan, “Rabbimiz Allah’tır” diyen, sonra[4265] da dosdoğru çizgide yaşama kararlılığı gösterenlere gelince: onlara melekler sürekli inerler[4266] (ve derler ki): “Gelecekten dolayı kaygı duymayın, geçmişten dolayı da mahzun olmayın![4267] Haydi sevinin size vaad edilmiş olan cennetle!
[4265] Summe, ancak sahih akide temelinde yükselirse değer kazanan bir hayata delâlet eder.
[4266] Nasıl ki kâfirlerin dostu şeytanlarsa (25. âyet), mü’minlerin dostu da meleklerdir. Muzari fiilin bu kalıbı hem tekrarı, hem sürekliliği ifade eder. İnsanın cismanî potansiyelinin ruhanî boyutuna bağlı olduğu hatırlanmalıdır.
[4267] Çevirimizin lugavî gerekçesi için bkz:
2:38, not 68. Bir sonraki âyet de havf ve hüznün zıt zamanlı anlamlarını teyit etmektedir.
Biz bu dünya hayatında sizin dostunuzuz, âhirette de öyle. Orada size canınız ne çekiyorsa o var, orada siz ne arzu ediyorsanız o sizin;
tarifsiz bir bağış ve eşsiz rahmet kaynağı olan (Allah) tarafından bir ikram olarak…”
Allah’a davet eden,[4268] dürüst ve erdemli davranan ve “Elbette ben kayıtsız şartsız Allah’a teslim olanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?
[4268] Yalnız imana değil, sâlih amele ve saf iyiye de davet (Elmalılı). İslâm’la insan arasına gerilen somut ve soyut her tür engeli kaldırmak da davetin bir parçasıdır.
Madem ki iyilik de bir olmaz, kötülük de;[4269] (o halde) sen kötülüğü en güzel şekilde savuştur! Bak gör o zaman, seninle arasında düşmanlık olan biri bile sanki sımsıcak bir dost kesiliverir.
[4269] Yani “ne iyilik kötülükle ne de kötülük iyilikle” bir olabilir. Kötülüğe karşı kötülük ile iyiliğe karşı kötülük, iyiliğe karşı iyilik ile kötülüğe karşı iyilik de bir olmaz. Zımnen: Allah’a karşı küfür, En Büyüğün en büyük iyiliğine karşı, kötülüğün en fenasıdır.
Ne ki bu (meziyete) sadece sabırda direnenler ulaşabilir; yine buna, ancak kendisine büyük bir pay ayrılanlar ulaşabilir.[4270]
[4270] “Sabır” kazanılanı, “pay” bahşedileni ifade eder: ilki iradenin şükrü, ikincisi şükrün ödülüdür.
Ve eğer şeytan tarafından ısrarlı bir ayartmaya maruz kalırsan,[4271] hemen Allah’a sığın:[4272] Çünkü O’dur her şeyi işiten, her şeyi bilen.
[4271] Yani: “Kötülüğe iyilikle mukabele etme konusunda..”
[4272] Şeytan saldırgan bir köpektir: Köpeğe karşı kendini savunmanın en iyi yolu onu sahibine bağlatmaktır. Zımnen, şeytanı “kötülük ilâhı” gibi gören tasavvurları red. Kur’an’da negatif benliğin ve içgüdülerin ayartısı da “şeytanî ayartı” kapsamında ele alınır. Bununla amaçlanan, günahkârdan günahı soyutlamak, işlediği günahla aynılaşmasının önüne geçmektir. Bu takdirde günahla mücadele daha kolay yapılır. Zira kimse, kendisine karşı savaşamaz (Bkz:
14:22, not 25).
VE gece ile gündüz, güneş ile ay O’nun kudret delillerindendir: (Şu halde) ne güneşe secde edin ne de aya! Eğer özellikle O’na kulluk ettiğinizi (düşünüyorsanız), onları da yaratan Allah’a secde edin![4273]
[4273] Zımnen: Sadece Yaratan’a kulluk varken yaratılana da kulluk etmek, yaratana kullukta samimi olmamaktır. Zımnen: Mesaja kulluk edilmez, mesajın sahibine kulluk edilir. Sûrenin 9-12. âyetlerinde kâinatın bizzat kendisinden, 37-39. âyetlerdeyse niteliklerinden söz edilmektedir. İlki O’nun zâtına, ikincisi sıfatlarına istidlal içindir. Güneşe ve Ay’a secde etmeme emri, özünde insanın kendisini tabiat ve eşya karşısında nesneleştirmeme gayesini taşır. İnsanı eşya karşısında nesneleştiren her güç ve kutsallık atfı, üç kez zulümdür: 1) Özneleştirilen nesneye. 2) Nesneleştirilen insana. 3) Hakikatin kendisine.
Fakat küstahça büyüklük taslarlarsa, iyi bilsinler ki Rabbinin huzurundakiler[4274] gece gündüz O’nun yüceliğini anmaktadır;[4275] hem de hiç bıkıp usanmadan…
[4274] Görünür görünmez varlıklardan Allah’a teslim olan herkes. Krş: “Ey insanlık! Allah’a muhtaç olanlar sizlersiniz; Allah’a gelince: O kendi kendine yeten sonsuz zenginlik sahibidir” (
35:15).
[4275] Tesbih’in bu anlamı için bkz:
21:79.
O’nun âyetlerinden biri de şudur: Sen toprağı tüm iddialarından soyunmuş olarak[4276] görürsün; ama onun üzerine (yağmur) suyunu indirdiğimiz zaman harekete geçer ve uyanıverir.[4277] Ona hayat veren, elbet ölü (kalp)lere de hayat verecektir: Çünkü O’nun her şeye gücü yeter.
[4276] Hâşi‘aten’e bu bağlamda verilebilecek en uygun karşılık.
[4277] Âyetin devamından da anlaşılacağı gibi su vahyi, kıraç toprak da vahiyden mahrum yüreği temsil eder. Vahiy, tıpkı ölü toprağı dirilten su gibi ölü ruhları diriltir: “O sizi hayat bahşeden bir (diril)işe davet ettiğinde, Allah’a ve Elçi’ye icabet edin!” (
8:24)
GERÇEK şu ki, âyetlerimizi anlam ve amacından saptıranlar[4278] asla bizden gizlenemezler: şimdi, ateşe atılan mı, yoksa Kıyamet Günü (huzura) güven içinde gelen mi daha hayırlıdır? İstediğinizi yapın, nasıl olsa O yaptığınız her şeyi görmektedir.
[4278] İlhad, hem insanı müşrik eden akidedeki şirki hem de insanı günahkâr eden sebeplerdeki şirki kapsar (Râğıb). Kök anlamı, “bir şeyi anlam ve amacından yoksun bırakmaya çalışmak ya da saptırmak”tır. Vahye yönelik tebdil, tahvil, tağyir ve tahrif çabalarının hepsini içerir.
Kendilerine ulaştığı halde bu ilâhî uyarıyı inkâr edenler bilsinler ki,[4279] kesinlikle o, pek yüce bir Kitaptır.
[4279] Veya innenin mahzuf haberini gözeterek: “bu ilâhî uyarıyı inkâr edenler (hüsrana uğrayacaklardır)”. Ya da: “inkâr edenler (O’nu inkâr etmiş sayılırlar)” (İbn Âşûr).
Hiçbir anlam ve amacından saptırma çabası ona ne önünden açıkça ne de ardından gizlice ilişemez:[4280] o, her tür övgüye lâyık, hükmünde isabetli olan tarafından indirilmiştir.
[4280] “Önünden” olanı iyi niyetle yapılan yanlış yorumları, “arkadan” olanı da kötü niyetle yapılan tahrif ve saptırma çabalarını ifade eder. Zımnen: Vahiy kendisine ait olmayan mânaların dışarıdan idhaline karşı kendini o muhteşem iç örgüsüyle korur; üstüne yapışmış da olsa, bünyesine uymayan yorumları farklı zaman ve zeminlerde hakikati ifşa ettiği hizmetkârları eliyle temizleyip atar (GİRİŞ’in ilgili bölümüne bkz).
(Ey Nebi!) Sana söylenenler, senden önceki elçilere söylenenlerden başka bir şey değildir.[4281] Şüphe yok ki senin Rabbinin bağışlayıcılığı kesindir, ama (aynı zamanda) can yakıcı bir cezanın da sahibidir.
[4281] Gizli öznenin kimliğine bağlı olarak iki şekilde de anlaşılabilir. Birincisi: Sana inkârcıların söyledikleri senden önceki nebilere söylenenlerin benzeridir. İkincisi: Sana indirilenler senden önceki nebilere indirilenlerin benzeridir.
Eğer Biz bu (vahyi) yabancı dille okunan bir hitap kılsaydık, kesinlikle “Neden onun âyetleri açık ve anlaşılır değil;[4282] ne yani, bir Arab’a dili yabancı bir (hitap) mı?” derlerdi. De ki: “Bu (vahiy), iman edenler için bir yol gösterici ve bir şifa kaynağıdır. İman etmeyenlere gelince: Onların kulaklarında manevi bir kurşun vardır; dahası o (vahyin ışığından dolayı) onlara bir tür körlük ârız olmuştur: şimdi onlar, çok uzak bir yerden seslenilen kişi (gibi)dirler.[4283]
[4282] Zımnen: Eğer anlaşılır olsaydı belki de inanırdık. Yani, inkârcı aklın ardı arkası gelmez mazeretlerine biri daha eklenirdi.
[4283] Zımnen: Kulağını gerçeğin sesine kapatanın gözü hakikati görmez olur.
Doğrusu Biz Musa’ya da kitap vermiştik ve onun hakkında da ihtilaf edilmişti.[4284] Ve eğer Rabbin tarafından daha önce konulmuş kesin bir yasa olmasaydı, haklarındaki hüküm hemen infaz edilirdi: Yine de onlar, bundan dolayı tereddütlü bir şüphe içindedirler.[4285]
[4284] Zımnen: Ey Nebî! Bütün bunlar yalnız senin başına gelmiyor!
[4285] “Ya doğruysa”, “ya gerçek buysa” tedirginliği (Şekkin.. murîb için bkz:
14:9, not 12). Tereddütlü şüphe, şüphesinden şüphe içinde olmak ve “şüphemde haksız mıyım acaba” tereddüdünü taşımaktır. Tereddütsüz şüphe, şüphesinden emin olmak ve “bunun şüpheli olduğu kesin” diye düşünmektir.
KİM Allah’ı razı edecek iş işlerse kendi lehine olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine olur: Rabbinin kullarına zulmetme ihtimali asla bulunmamaktadır.[4286]
[4286] Zımnen: Kötülük yapan kendisine ne kadar büyük bir zulmü reva görse de… Ma..bi ile kurulan yapılara dair bkz:
6:107, not 89 (Ayrıca krş:
50:29, not 29).
Son Saat’in bilgisi yalnız O’na havale edilir.[4287] Hem O’nun bilgisi olmadan ne meyve çekirdekleri kabuklarını çatlatabilecek ne de herhangi bir dişi gebe kalabilecektir; dahası, doğuramaz bile.[4288] Ve o gün onlara “Hani, nerede ortaklarım(!)?” diye seslenen biri çıkar; onlar “Sana itiraf ederiz ki, bizden hiç kimse (buna) asla tanık olmamıştır” diye cevap verirler.
[4287] Allah Rasûlü, kıyametin ne zaman kopacağını soran birine şöyle cevap verir: “Sen onun için ne hazırladın?” (Buhârî)
[4288] Âyette Son Saat’in zamanını bilmek yalnız Allah’a hasredilirken, diğerleri O’na hasredilmemiş, böylece insanoğlunun bilgisine de açık olduğu îmâ edilmiştir. “Kabuk çatlatma” ve “gebe kalmayı” bilme mâ ile “doğurmayı” bilme lâ ile olumsuzlanmıştır. Muzari fiili mâ halden, lâ istikbalden arındırır. Bu kuralı çeviriye mümkün olduğunca yansıtmaya çalıştık.
Artık onların daha önceden yalvarıp yakardıkları şeyler kendilerini yalnız bırakmıştır: kendileri için kaçacak bir yer olmadığına iyice kanaat getirirler.
İnsan özgül ağırlığı olan karşılıklar istemekten asla bıkıp usanmaz;[4289] ama başına kötülük bildiği[4290] (bir şey) gelecek olsa, bu kez de umudunu yitirip karamsarlığa kapılır.
[4289] Hayr, bu tür bağlamlarda genellikle somut, gözle görünüp elle tutulur karşılıklara tekabül eder. Krş: “Hem, sizin hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı, sizin hoşlandığınız bir şey de sizin için şerli olabilir” (
2:216).
[4290] eş-Şerrdeki belirlilik çeviriye böyle yansımıştır.
Ama uğradığı bu musibetin ardından eğer katımızdan bir rahmet tattıracak olsak, tutar der ki: “Bu zaten benim hakkımdı; hem Son Saat’in kopacağını da sanmam ya! Bir ihtimal Rabbime döndürülürsem, beni O’nun katında daha güzellerinin beklediğinden kesinlikle eminim.” Sonuçta, inkârda ısrar edenlere elbet yaptıklarını bir bir haber vereceğiz ve onları kesinlikle altında ezilecekleri bir azaba mahkûm edeceğiz.[4291]
[4291] Bu âyet bağlamında nakledilen şu olay manidardır: Mü’minlerden Habbab b. Eret’e ‘Âsî b. Vâil bir kılıç yaptırmış, “İnkâr etmezsen ücretini ödemem” demişti. Habbab “Âhirette alırım” diyerek hesabı ebedî âleme bırakmıştır. Görür gibi inanmak bu olsa gerektir.
Ne zaman insana nimetlerimizi bahşetsek yüz çevirir ve yan çizer; ne zaman da başına bir musibet gelse, başlar yalvar yakar uzun uzadıya dualar okumaya.
DE Kİ: “Ya bu vahiy Allah katından gelmiş de, buna rağmen siz onu inkâr etmişseniz, (neler olacağını) hiç düşündünüz mü? Kim derin bir cepheleşme içine düşen birinden daha sapık olabilir?”[4292]
[4292] Fî şikâkin ba‘idi bu şekilde çevirimiz için bkz:
22:53, not 79.
Vakti geldikçe insana,[4293] kâinatın uçsuz bucaksız ufuklarında ve bizzat kendi iç dünyasında âyetlerimizi göstereceğiz.[4294] Ta ki bu vahyin tartışmasız bir gerçek olduğu herkes için[4295] ortaya çıksın. (Buna delil olarak), senin Rabbinin bu şeye şahit olması yetmez mi?[4296]
[4293] Âyet 51’deki “insana” atfen.
[4294] fi’l-Âfâki ve fî enfusihim: âlem-i kübra (makro kozmos) olan evrende ve âlem-i suğra (mikro kozmos) olan insanda. Râzî’nin de dikkat çektiği gibi âfâkta ve enfüste gösterilecek bu şeyler “askerî fetihler” olmaktan çok, insan ve kâinatın barındırdığı muhteşem sırlardır. Keşiflere ve ilmî gelişmelere bu âyet ışığında yaklaşacak olursak, bütün bunların sadece “keşfeden”in mahareti değil, onları keşfe açan ve insan bilgisine “arz” ve “nazil” eden Allah’ın ikramı olduğu anlaşılır. Bu hakikati inkâr eden akıl, bilgiyi Allah’tan koparacaktır. Allah’tan koparılan bilgi ahlâksız kalmaya mahkûmdur.
[4295] Lafzen: “onlar için”.
[4296] Zımnen: Sen onların yalanlamalarına aldırma, Rabbinin şahitliği sana yeter.
Bakın, belli ki onlar Rablerinin huzuruna çıkacaklarına ilişkin tereddüt içindeler![4297] Bakın, şüphe yok ki O her şeyi çepeçevre kuşatandır![4298]
[4297] Tüm çevirimiz boyunca miryeyi “tereddüt”, şekki “şüphe”, raybi “kuşku” ile karşıladık (Gerekçeleri için bkz:
9:10;
11:17;
34:50, ilgili notlar).
[4298] Zımnen: Ey insan! O’ndan kaçamazsın; en iyisi O’na kaç! (Krş:
51:50.)