Ey Peygamber! Allah'tan kork ve ne kâfirlere, ne de münafıklara boyun eğme. Muhakkak ki Allah herşeyi bilir, her işi hikmetle yapar.
Rabbinden sana vahyedilene uy. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Allah'a tevekkül et. Çünkü vekil olarak Allah kâfidir.
Allah bir adamın içinde iki kalp yaratmamıştır. Zıhar yaptığınız hanımlarınızı anneleriniz hükmünde kılmadığı gibi, evlâtlıklarınızı da öz oğullarınız hükmünde kılmamıştır.(1) Bunlar sizin ağzınızdan çıkan sözlerden ibarettir. Allah ise hakkı söyler ve doğru yola iletir.
(1) Cahiliyet döneminin âdetlerine göre, bir adam karısına “Sen bana anamın sırtı gibisin” dediği zaman kadın onun anası yerine geçerdi. Bununla beraber, kadın bir başkasıyla da evlenemez, ölünceye kadar o adamın evinde ve tahakkümü altında kalırdı. Âyet, bu çirkin âdetle birlikte, evlâtlıkları kendi nesebine geçirme âdetini de kaldırmaktadır. Burada, İslâmın insanlar arasında yaratılıştan itibaren var olan bağların korunması ile ilgili duyarlılığını görüyoruz ki,
2:27’den itibaren birçok âyette bu konuya dikkat çekilmiştir. Bir sonraki âyette de yine bu husus vurgulanacaktır.
Onları babalarına nispet ederek çağırın;(2) Allah katında doğru olan budur. Babalarını bilmiyorsanız, zaten onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Bu konuda bilmeyerek yaptığınız hatâdan dolayı size bir günah yoktur, ancak kalben kasıt gözetmeniz halinde vardır. Allah ise çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
(2) “Filânın oğlu” şeklindeki hitap ve atıflarda, onları evlâtlık edinen kimsenin adını değil, gerçek babalarının adını kullanın.
Peygamber mü'minlere kendi canlarından daha yakındır;(3) onun eşleri de mü'minlerin anneleridir.(4) Akrabalar ise, birbirlerine, diğer mü'minlerden ve muhacirlerden(5) daha yakındırlar—ancak dostlarınıza bir iyilik yapacak olursanız müstesna. Bunlar, kitapta böylece yazılmış bulunmaktadır.
(3) Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Ben mü’minlere dünyada da, âhirette de insanların en yakınıyım. Hangi mü’min bir mal bırakacak olursa, onun akrabası ona vâris olsun. Kim de arkasında bir borç veya bakıma muhtaç birisini bırakırsa, o da bana gelsin; çünkü ben onun velisiyim.” (Buhârî, Tefsir
33:1; Müslim, Ferâiz: 15.) Peygamberimizin bir başka hadisi de şöyledir: “Üç özellik vardır ki, bunlar kimde bulunursa o kimse imanın tadını bulur: (1) Allah ve Resulü, kendisi için başka herkesten daha sevgili olmak; (2) sevdiğini Allah için sevmek; (3) Allah onu inkârdan kurtarmışken tekrar inkâra dönmeyi, ateşe atılmak gibi kötü görmek.” (Buhârî, İman: 9; Müslim, İman: 67.)(4) Saygı ve sevgi yönüyle; yoksa nesep yönüyle değil.(5) Allah yolunda hicret edenler.
Biz vaktiyle peygamberlerden söz almıştık—senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan, Meryem oğlu İsa'dan. Onların hepsinden sağlam bir söz aldık.
Tâ ki Allah, sözlerine sadık kalanlara, sadakatlerini sorsun.(6) Kâfirlere ise O acı bir azap hazırlamıştır.
(6) Kıyamet gününde, Peygamberlere, ümmetlerinin kendilerine ne cevap verdiklerini sorsun.
4:41 ve
16:84 gibi âyetlerde bu husus belirtilmiştir. Bu arada, ümmetlerinin sapmaları hakkında da peygamberlere soru sorulacağı, meselâ Hz. İsa’ya “Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara ‘Beni ve annemi Allah’ın yanı sıra tanrı edinin’ diyen sen misin?” (
5:116) sorusunun yöneltileceği de âyetlerden anlaşılmaktadır. Böylece, peygamberlerin sözlerine sadık kaldıkları ve görevlerini eksiksiz ve doğru bir şekilde yerine getirdikleri açığa çıktıktan sonra, onların davetlerini nasıl karşıladıkları konusunda ümmetleri hesaba çekilecektir.
Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın ki, ordular üzerinize geldiğinde, Biz de onların üzerine bir rüzgâr ile sizin görmediğiniz ordular gönderdik. Çünkü Allah sizin yaptıklarınızı görüyordu.(7)
(7) Müslümanların işini kesin olarak bitirmek niyetiyle hep birlikte harekete geçen kabileler ve Medine’de yaşadıkları halde Müslümanlara hıyanet ederek onlara katılan Yahudiler, 12 bin kişilik bir kuvvetle şehri kuşatmıştı. Müslümanların sayısı ise ancak 3 bini buluyordu. Arapların hiç alışık olmadıkları bir şekilde, Müslümanlar şehrin etrafına hendek kazarak onların ardında mevzilendiler. Kuşatma bir ay kadar sürdüyse de, birleşik düşman kuvvetleri hendeği aşamadılar. Birgün âniden çıkan bir fırtına sonunda düşman orduları perişan bir halde geri çekilmek zorunda kaldılar.
O vakit size düşman üstünüzden ve altınızdan saldırmıştı da gözler yılmış, yürekler ağızlara gelmiş, siz de Allah hakkında çeşitli zanlar beslemeye başlamıştınız.
Mü'minler orada, şiddetli bir sarsıntıya tutulmuş halde sınanıyorlardı.
Münafıklar ile kalplerinde hastalık bulunanlar ise, “Allah ve Resulünün vaadleri bizi kandırmak içinmiş” diyorlardı.
Onlardan bir topluluk da “Ey Medine halkı! Burada tutunamazsınız; dönün” diyordu. İçlerinden bir başka topluluk ise, “Evlerimiz korumasız” diyerek Peygamberden izin istiyordu. Oysa evleri korumasız değildi; onların bütün istediği savaştan kaçmaktı.
Eğer her taraftan şehre girilecek ve kendilerinden fitne istenecek olsaydı,(8) pek azı bundan geri dururdu.
(8) Dinden dönmeleri, yahut Müslümanlara karşı savaşmaları istenecek olsaydı.
And olsun, onlar geri dönmeyeceklerine dair daha önce Allah'a söz vermişlerdi. Allah'a verilen sözün hesabı elbette sorulur.
De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, firarınızın size bir faydası olmaz; çünkü bütün nasipleneceğiniz pek az bir süreden ibarettir.
De ki: O size ister bir kötülük, isterse bir rahmet murad etmiş olsun, sizi Allah'tan koruyacak olan kimdir? Onlar kendilerine Allah'tan başka ne bir dost bulabilirler, ne de bir yardımcı.
İçinizden, savaştan alıkoyanları ve kardeşlerine “Bize gelin” diyenleri Allah biliyor. Onlardan pek azı savaşa gelir.
Onlar size karşı pek cimridirler. Korku bastırdığında, üzerine ölüm baygınlığı çöken kimse gibi gözleri yuvalarında dönmüş halde sana baktıklarını görürsün. Korkuları gittiğinde ise, sizin iyiliğinizi kıskanarak, sivri dilleriyle size sataşmaya başlarlar. Onlar iman etmemiş, Allah da onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bu ise Allah'a pek kolay gelir.
Onlar, düşman topluluklarının hiç gitmeyeceklerini sanıyorlardı. Düşman topluluklarının tekrar gelmeleri halinde onlar çölde, bedevîler arasında bulunup da sizin haberlerinizi uzaktan uzağa almak isterler. Gerçi sizin aranızda bulunsalar da pek azı dışında savaşan olmaz.
Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı uman ve Allah'ı çok anan kimseler için, Allah'ın Elçisinde size güzel bir örnek vardır.
Mü'minler düşman topluluklarını gördüklerinde, “İşte Allah ile Resulünün bize vaad ettiği şey; Allah ve Resulü doğru söyledi” dediler. Çünkü bu onların iman ve teslimiyetini arttırmıştı.
Mü'minlerden, Allah'a verdiği söze sadık kalan adamlar da vardır. Onlardan kimi sözünü yerine getirmiş, kimi de sırasını beklemektedir.(9) Onlar, verdikleri sözü hiçbir şekilde değiştirmemişlerdir.
(9) Kimi Allah’ın Resulü ile birlikte katıldığı savaşlarda şehit düşmüş, kimi de şehadet sırasını beklemektedir. (Bk. Buhârî, Tefsir
33:3: Tirmizî, Tefsir
33:2-5.)
Allah o sadıkları sadakatleri sebebiyle ödüllendirecek; münafıklara ise dilerse azap edecek, dilerse tevbe nasip edecektir. Gerçekten de Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
Allah o kâfirleri, emellerine erişememiş halde, öfkeleriyle geri gönderdi. Sonuçta, mü'minlere savaşta Allah kâfi geldi. Çünkü Allah karşı konulmaz kuvvet sahibidir; Onun gücü herşeye üstün gelir.
Kitap Ehlinden onlara arka çıkanları da Allah kulelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı. Siz de onlardan kimini öldürdünüz, kimini esir aldınız.(10)
(10) Düşman toplulukları geri çekildikten sonra, Peygamberimiz, Müslümanlara, düşmanla işbirliği yapan Benî Kureyza Yahudilerinin üzerine yürüme emrini verdi. Onlar da bu arada Medine çevresindeki kalelerine çekilmişlerdi. Kuşatma yirmi beş gün kadar sürdükten sonra, Benî Kureyza Yahudileri, Sa’d bin Muaz’ın hükmüne razı olarak kalelerinden indiler. Sa’d bin Muaz da Tevrat’a göre hüküm vererek, onlardan savaşanların öldürülmesine, diğerlerinin esir edilmesine karar verdi ve bu hüküm uygulandı.
Böylece Allah sizi onların yerlerine, yurtlarına, mallarına ve daha ayak basmadığınız topraklara vâris kıldı. İşte Allah'ın gücü herşeye yeter.
Ey Peygamber, hanımlarına de ki: “Eğer dünya hayatını ve onun ziynetini istiyorsanız, gelin, boşanma bedellerinizi verip sizi güzellikle boşayayım.
“Yok, Allah'ı, Resulünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız, hiç şüphe yok ki, Allah, sizden iyilik yapan ve iyi kulluk edenlere büyük bir ödül hazırlamıştır.”(11)
(11) İslâm toplumunun gelişip genişlemesi ile birlikte imkânlar da genişleyince, Peygamber hanımları arasında, doğal olarak, bu imkânlardan yararlanma arzusu doğmuştu. Allah’ın buyruğuna uygun olarak Peygamberimiz onları tercihlerinde serbest bıraktı; onlar da Allah ve Resulünü seçtiler. (Buhârî, Tefsir
33:5; Tirmizî, Tefsir
33:6.)
Ey Peygamber hanımları! Sizden kim çirkinliği açık bir günah ile huzurumuza gelirse, onun azabı iki kat olur. Bu ise Allah için pek kolaydır.
Sizden Allah'a ve Resulüne itaat eden ve güzel işler yapanlara da ödüllerini iki kat veririz. Onlar için Biz ardı arkası kesilmeyecek bir rızık hazırlamışızdır.
Ey Peygamber hanımları, siz başka kadınlar gibi değilsiniz. Eğer takvâya(12) sarılacaksanız, cilveli bir şekilde konuşmayın ki, kalbinde hastalık bulunan kimse bir ümide kapılmasın. Konuşurken, münasip şekilde söz söyleyin.
(12)
2:2’nin açıklamasına bakınız.
Evlerinizde ağırbaşlılıkla oturun, eski Cahiliyet döneminin açılışı gibi açılıp saçılmayın, namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah'a ve Resulüne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt,(13) Allah sizden her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.
(13) Ehl-i Beyt, Peygamberimizin hanımları ile Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i içine almaktadır. (Tirmizî, Tefsir
33:7-8.)
Evlerinizde size okunan Allah'ın âyetlerini, ilim ve hikmeti düşünün. Şüphesiz ki Allah'ın bilgisi herşeyin bütün inceliklerini kapsar ve O herşeyden haberdardır.
Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, Allah'ın emirlerine itaat gösteren erkekler ve kadınlar, doğruluk sahibi erkekler ve kadınlar, sabreden erkekler ve kadınlar, Allah'a karşı saygılı ve alçakgönüllü erkekler ve kadınlar, sadaka veren erkekler ve kadınlar, oruç tutan erkekler ve kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve kadınlar, Allah'ı çok anan erkekler ve kadınlar—bunlar için Allah bir bağışlanma ile pek büyük bir ödül hazırlamıştır.
Allah ve Resulü bir işte hüküm verdiği zaman, ne bir mü'min erkeğin, ne de bir mü'min kadının, o işte başka bir seçeneği olmaz. Allah'a ve Resulüne isyan eden ise apaçık bir sapıklığa düşmüştür.
Hem Allah'ın nimetine, hem senin iyiliğine erişmiş olan kimseye sen “Allah'tan kork da eşini yanında tut” diyordun. Bunu söylerken, insanlardan korkarak, Allah'ın daha sonra açığa çıkaracağı birşeyi gönlünde gizliyordun. Oysa Allah korkulmaya daha lâyıktır. Sonra Zeyd onunla ilişkisini kesince, Biz onu sana nikâhladık—tâ ki, evlâtlıklarının boşadığı hanımlarla evlenmekte mü'minler için bir günah olmadığı belli olsun. Böylece Allah'ın emri yerine getirilmiş bulunuyor.(14)
(14) Zeyd, Peygamberimizin âzâd ederek evlâtlık edindiği kölesiydi. Peygamberimiz daha sonra onu halasının kızı Hz. Zeynep ile evlendirmişti. Böylelikle, Peygamberimiz, âzâd edilmiş kölelerin horlandığı bir toplumda eşitlik fikrini fiilen yerleştirmeyi amaçlıyordu. Fakat eşlerin arasında denklik bulunmadığından, bu evlilik uzun sürmedi. Zeyd bu işin yürümeyeceğini anlayıp da Peygamberimize durumu açtığı zaman, o evliliği devam ettirme tavsiyesinde bulundu. Ancak daha sonra Zeyd eşini boşayıp o da iddetini doldurduğunda, Allah, Peygamberimize Zeynep ile evlenmesini emretti. Böylece, evlât edinmekle bir nesep bağının doğmadığını bildiren ve bu konudaki Cahiliyet anlayışını ortadan kaldıran İslâm dininin uygulaması da, 21’inci âyetteki “Allah Resulünde sizin için güzel bir örnek vardır” beyanı uyarınca, Peygamberimizin şahsında ortaya konmuş oldu. Hz. Ayşe, “Eğer Allah’ın Resulü Kur’ân’dan birşey gizleyecek olsaydı, bu âyeti gizlerdi” demiştir. (Tirmizî, Tefsir
33:9-16.)
Allah'ın kendisi için takdir ettiği birşeyi yerine getirmesinde bir peygamber için vebal yoktur. Bu, Allah'ın, daha önceki peygamberler hakkında da geçerli olan bir yasasıdır. Allah'ın emri ise, mutlaka gerçekleşmek üzere yazılmış bir kaderdir.
Peygamberler, Allah'ın gönderdiklerini eksiksiz olarak tebliğ eden ve Allah'tan başka hiç kimseden korkmaksızın sadece Ondan korkan kimselerdir. Hesap görücü olarak da Allah kâfidir.
Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir.(15) O Allah'ın elçisidir ve peygamberlerin sonuncusudur.(16) Allah ise herşeyi hakkıyla bilmektedir.
(15) Bu da Kur’ân’ın geleceğe ait haberlerinden bir mucizedir. Peygamberimizin sağ olduğu bir zamanda inen bu âyet, onun arkasında bir erkek evlât bırakmayacağını bildirmektedir. Aynı zamanda, Hz. Zeynep ile evlenmesini “Evlâtlığının helâli ile evlendi” diyerek dile dolayanlara karşı, bu sûrenin 4’üncü âyetinde geçen “Allah evlâtlıklarınızı öz oğullarınız kılmamıştır” şeklindeki kesin hüküm vurgulanmakta ve onun bu evliliğindeki önemli bir hikmet ortaya çıkmaktadır.(16) Veya “mührüdür.” Yani, peygamberlik, onun gelişiyle mühürlenmiş ve sona ermiştir ki, bunda da yine aynı anlam vardır.
Ey iman edenler! Allah'ı çok zikredin.
Sabah akşam Onu tesbih edin.
Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize O rahmetini indirir; Onun melekleri de sizin için dua eder. O, mü'minler hakkında pek merhametlidir.
Ona kavuştukları gün, karşılanmaları bir esenlik müjdesidir. Allah onlar için bir de ardı arkası kesilmeyecek bir ödül hazırlamıştır.
Ey Peygamber, Biz seni bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı,
Onun izniyle Allah'a çağıran bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.
Mü'minlere de, Allah'tan pek büyük bir lütuf ve ikrama erişeceklerini müjdele.
Kâfirlere ve münafıklara boyun eğme; onların eziyetlerine aldırma. Sen Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.
Ey iman edenler! Mü'min kadınları nikâhladıktan sonra kendilerine dokunmadan boşadığınız takdirde, onlar için saymanız gereken bir iddet yoktur. Yalnız onları gönül alacak birşeylerle faydalandırın ve güzellikle boşayın.(17)
Ey Peygamber! Biz sana mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allah'ın sana ganimet olarak verdiği cariyeleri, seninle beraber hicret eden amca kızlarını, hala kızlarını, dayı kızlarını ve teyze kızlarını helâl kıldık. Mehir istemeksizin kendisini Peygambere hibe eden mü'min kadınları da, eğer Peygamber onları nikâhlamak istiyorsa, diğer mü'minlerden farklı olarak yalnız sana helâl kıldık. Biz mü'minlere hanımları ve ellerinin altındaki cariyeleri hakkında farz kıldığımız şeyleri bilerek takdir etmiş bulunuyoruz.(18) Bütün bunlar,(19) senin gönlüne bir darlık gelmesin diyedir. Allah ise çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
(18) Mü’minler için eş sayısı dört ile sınırlandırılmıştır; ayrıca mehirlerini vermek ve adaletli davranmak yükümlülüğü de vardır. (Bk.
4:3-4.)(19) Gerek peygamberlik görevinin özellikleri nedeniyle sana tanıdığımız haklar; gerekse bunları ve mü’minlerle ilgili hak ve sorumlulukları açıklamış olmamız.
Eşlerinden dilediğinin sırasını geri bırakıp dilediğini yanına alabilirsin. Bir süre uzak durduklarından da dilediğini tekrar yanına almakta senin için bir vebal yoktur. Onlara göz aydınlığı olması, onların tasalanmamaları ve senin verdiğin şeyle hepsinin hoşnut olmaları için böylesi daha uygundur (20). Allah ise sizin kalbinizde olanı bilir. Allah herşeyi bilen, hatâlarınıza karşı da müsamaha gösteren bir ilim ve hilim sahibidir.
(20) Sıralarını ertelediğin zaman buna Allah’ın izin vermiş olduğunu bilirler; yanına aldığın zaman da bunu mecburiyetle değil, gönülden yaptığını bilerek sevinirler.
Bundan sonra, güzelliği hoşuna da gitse, başka bir kadını nikâhlamak veya eşlerini başka hanımlarla değiştirmek helâl olmaz—ancak sahip olduğun cariyeler müstesna.(21) Allah ise herşeyi görüp gözetmektedir.
(21) Bu sûrenin 28 ve 29’uncu âyetleriyle bir tercih karşısında bırakılan Peygamber hanımları, istisnasız bir şekilde, Allah ve Resulünü dünyaya tercih etmişler ve bu fedakârlıklarıyla da ebediyen Hz. Peygamber ile beraber olmayı hak etmişlerdir.
Ey iman edenler! İzin verilmedikçe Peygamberin evine girmeyin; yemek için çağırıldığınızda vaktini gözetmeksizin gitmeyin.(22) Çağırıldığınız zaman girin; yediğinizde de birbirinizle sohbete dalmadan dağılın. Bu hareketleriniz Peygambere eziyet veriyor; ancak o size bunu açıklamaktan sıkılıyor. Allah ise hakkı açıklamaktan çekinmez. Peygamber hanımlarından birşey isteyeceğiniz zaman da onu perde arkasından isteyin. Sizin kalbiniz için de, onların kalpleri için de böylesi daha nezih bir davranış olur. Peygambere eziyet vermek de, onun ölümünden sonra hanımlarını nikâhlamak da size ebediyen yasaklanmıştır. Çünkü bunlar Allah katında büyük bir günahtır.
(22) Gelişigüzel bir vakitte gidip de saatlerce yemeği beklemeyin.
Siz birşeyi ister açığa vurun, ister gizleyin; muhakkak ki Allah herşeyi bilir.
Peygamber eşleri için babaları, oğulları, kardeşleri, kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, diğer Müslüman kadınlar ve sahip oldukları kölelerle perdesiz görüşmelerinde bir günah yoktur. Ey Peygamber eşleri, Allah'tan korkun. Çünkü Allah herşeyin şahididir.
Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey iman edenler, siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.(23)
(23) Veya “tam bir teslimiyetle ona teslim olun.” Peygambere Allah’ın salât etmesi, rahmet etmek; meleklerin ve bizim salât etmemiz de onun için rahmet duası etmek anlamına gelir. Onun rahmete erişmesi ise, ümmeti olarak bizim rahmete erişmemiz demektir. Çünkü hayatı boyunca görüldüğü gibi, onun bütün kaygısı ümmetinden ibarettir. Bir gece sabaha kadar ümmeti için Rabbine yakardıktan sonra Allah ona Cebrail ile “Biz seni ümmetin hakkında hoşnut edeceğiz ve asla üzmeyeceğiz” şeklinde haber göndermiştir. (Müslim, İman: 346.)
17:79’da da ona “Övülmüş Makam” adıyla şefaat makamının verileceği müjdelenmiştir ki, bu durum, bizi Allah’ın Resulü ile çok yakın ve sıcak bir ilişki içinde bulunmaya davet etmektedir. İşte salâvat, onunla bizim aramızda bu sıcak ilişkiyi kuran, devam ettiren ve pekiştiren en önemli bir vasıtadır. Bu konuda Peygamberimizin birçok hadisi bulunmaktadır ki, bunlardan birkaç tanesi şöyledir: “Kabrimi bayram yerine çevirmeyin. Bana salât ve selâm edin. Çünkü nerede olsanız salât ve selâmınız bana ulaşır.” (Ebû Davud, Menâsik: 97.) “Günlerinizin en üstünü Cuma günüdür. O gün bana çok salât ve selâm getirin. Çünkü sizin salât ve selâmlarınız bana sunulur.” “Ey Allah’ın Elçisi,” diye sordular. “Sen ölüp de senden bir iz kalmadıktan sonra salât ve selâmlarımız sana nasıl sunulur?” Peygamberimiz buyurdu ki: “Allah, peygamberlerin cesetlerini çürütmeyi toprağa yasaklamıştır.” (Ebû Davud, Salât: 201.) Übeyy ibni Kâ’b birgün Peygamberimize şöyle sordu: “Ey Allah’ın Elçisi, ben sana çok salâvat getiriyorum. Duamın ne kadarını salâvata ayırayım?” Peygamberimiz “Dilediğin kadarını” buyurdu. Übeyy yine sordu: “Dörtte birini ayırayım mı?” Peygamberimiz yine “Dilediğin kadarını,” buyurdu. “Ama arttırırsan senin için daha iyi olur.” “Yarısını?” “Dilediğin kadarını. Ama arttırırsan senin için daha iyi olur.” “Peki, duamın tamamını salâvata ayırsam?” “İşte o zaman Allah senin bütün sıkıntılarını giderir ve günahlarını da bağışlar.” (Tirmizî, Kıyamet: 23.) “Yeryüzünde Allah’ın seyyah melekleri vardır; ümmetimin selâmlarını bana ulaştırırlar.” (Müstedrek,
2:456, no. 3576.) “Ey Allah’ın Elçisi, sana selâm vermeyi anlıyoruz; peki, nasıl salât edeceğiz?” sorusuna karşılık ise, Peygamberimiz, namazların teşehhüdlerinde okumakta olduğumuz “Allahümme salli, Allahümme bârik” duâlarını öğretmiştir. (Buhârî, Tefsir
33:10; Tirmizî, Tefsir
33:23.)
Allah'ı ve Resulünü incitenleri ise Allah dünyada da, âhirette de lânetlemiş ve onlara aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır.
Mü'min erkekleri ve mü'min kadınları yapmadıkları birşey sebebiyle incitenler de bir iftirayı ve apaçık bir günahı yüklenmişlerdir.
Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin hanımlarına söyle, örtülerini üzerlerine alsınlar. Onların iffetli hanımlar olarak tanınmaları ve eziyete uğramamaları için bu daha uygundur. Allah ise çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.(24)
(24)
24:31 ve açıklamalarına da bakınız.
Münafıklar ile kalplerinde fesat bulunanlar ve yalan haberlerle şehirde ortalığı karıştıranlar eğer bu hareketlerinden vazgeçmezlerse, Biz seni onların üzerine göndeririz de, pek azı müstesna, artık orada sana komşuluk edemezler.
Lânetlenmiş olarak, nerede bulunsalar yakalanıp öldürülürler.
Daha önce gelip geçmiş olanlar hakkında da Allah'ın kanunu böyleydi. Sen Allah'ın kanununda bir değişiklik bulamazsın.
İnsanlar sana kıyameti soruyorlar. De ki: Onun bilgisi Allah katındadır. Nereden bileceksin, belki de onun vakti çok yaklaşmıştır.
Kâfirleri Allah lânetlemiş ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır.
Orada ebediyen kalırlar; hiçbir dost ve yardımcı da bulamazlar.
Yüzleri ateşte çevrilip dururken, “Yazık bize!” derler. “Keşke Allah'a itaat etseydik, keşke Peygambere itaat etseydik!”
“Rabbimiz,” derler. “Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik. Onlar da bizi yoldan saptırdılar.
“Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve büyük bir lânetle onları rahmetinden kov!”
Ey iman edenler! Musa'yı incitenler gibi olmayın ki, Allah onu, hakkında söylenenlerden temize çıkarmıştı. Onun Allah katında çok değerli bir yeri vardı.
Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sözün doğrusunu söyleyin.
Tâ ki Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse, pek büyük bir murada ermiş demektir.
Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk. Onlar korktular ve yüklenmekten kaçındılar; insan ise onu yükleniverdi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.(25)
(25) Göklere, yere ve dağlara emanet teklifinin gerçekten mi cereyan ettiği, yoksa bu ifadelerin birer temsilden mi ibaret olduğu konusunda çok çeşitli yorumlar yapılmıştır. Gerçek şu ki, Kur’ân’da, canlı veya cansız olsun, insan dışındaki varlıklara bilinç izafe eden birçok âyet vardır. Meselâ,
2:74’te Allah korkusuyla yuvarlanan taşlardan,
19:90-91’de Allah’a evlât yakıştırıldığı için öfkelenen göklerden, yerden ve dağlardan,
41:11’de Allah’ın emrine cevap veren gökler ve yerden,
84:1-5’te Allah’tan izin isteyen gökler ve yerden,
27:18 ile
27:22-28’de karınca ile hüdhüdün konuşmalarından söz edilmektedir.
17:44’te de bütün varlıkların Allah’ı hamd ile tesbih ettiği, ancak onların dilinden bizim anlamadığımız bildirildiğine göre, bu âlemin, bizim akıl erdiremediğimiz ve yorum yapamayacağımız cinsten birtakım olaylara ve bilinç belirtilerine çok da yabancı olmadığını söyleyebiliriz. Bazı bilginler ise, âyette göklerin, yerin ve dağların kendilerine değil, sakinlerine atıf yapıldığı görüşündedirler. Her ne olursa olsun, âyetin temasında, emanetin ağırlığı ve sorumluluğun büyüklüğü vardır; anlaşılması gereken budur. Emanetin ne olduğuna gelince: Bu kelimeye de akıl, irade, sorumluluk ve yükümlülükler gibi çeşitli anlamlar yüklenmiştir ki, aslında, “emanet”in, bütün bunları ve belki daha da fazlasını kapsayan bir hakikati ifade ettiği söylenebilir. Bediüzzaman Said Nursî ise, bunlara bir de “benlik” kavramını eklemekte ve insanın, ancak bu özelliği sayesinde Rabbini tanıyabileceğine işaret etmektedir. Nitekim Kur’ân’da Allah’ın fiillerine, isim ve sıfatlarına yapılan bütün atıfların ancak bu şekilde anlaşılacağı açıktır. Zaman zaman, “Allah size kendinizden örnek verdi” (
30:28) veya “Allah’ın sizi bağışlaması hoşunuza gitmez mi?” (
24:22) gibi göndermeler, bu hususu daha da belirgin hale getirir. Diğer yandan, insanların en ziyade aldandığı ve Rabbine karşı isyan bayrağını açtığı meydanın da benlik duygusu olduğu hatırlanırsa, Rabbini tanımak için verilmiş olan bir yeteneği Rabbine karşı inkâr ve isyanda kullanmak suretiyle insanın nasıl bir zulüm ve cehalet içine düştüğü de anlaşılır.
Sonunda Allah, münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkek ve müşrik kadınları azaplandıracak, mü'min erkek ve mü'min kadınlara ise tevbe nasip edecektir. Zira Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.