Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 1738, sondan 4499. ayet; 13. sure ve Ra'd Suresinin 31. ayetidir. Ra'd Suresi 31. ayetinin kelime sayisi 51, harf sayısı 194 ve toplam ebced değeri ise 11272 olarak hesaplanmıştır. Ra'd Suresinin toplam ebced değeri 239045 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır. Bu sure المر hurufu mukatta harfleriyle başlamaktadır. Bu ayette ا (40) ل (28) م (12) ر (8) bulunuyor.
Arapça Metin
ولو ان قرانا سيرت به الجبال او قطعت به الارض او كلم به الموتى بل لله الامر جميعا افلم يايـس الذين امنوا ان لو يشاء الله لهدى الناس جميعا ولا يزال الذين كفروا تصيبهم بما صنعوا قارعة او تحل قريبا من دارهم حتى يأتي وعد الله ان الله لا يخلف الميعاد
Kendisiyle dağların yürütüleceği veya yeryüzünün parçalanacağı, ya da ölülerin konuşturulacağı bir Kur’an olacak olsaydı (o yine bu kitap olurdu). Fakat bütün emir yalnız Allah’ındır. İman edenler anlamadılar mı ki, Allah dileseydi bütün insanları doğru yola eriştirirdi. Allah’ın sözü yerine gelinceye kadar, inkâr edenlere yaptıkları işler sebebiyle devamlı olarak, ya büyük bir felaket gelecek veya o felaket yurtlarının yakınına inecektir. Şüphesiz Allah, verdiği sözden dönmez.
Rivayete göre Resûlullah Mekkeli müşriklere İslâm’ı anlattığı bir gün müşrikler, “Mekke’nin şu dağlarını buradan kaldır da yerimiz genişlesin veya araziyi parçalara ayırıp içinden ırmaklar akıtarak tarıma elverişli hale getir; yahut atalarımızdan ölmüş olan falan ve falan şahısları dirilt de senin bu söylediklerinin doğru olup olmadığını onlara soralım” demişler; bunun üzerine bu âyet indirilerek onların isteklerine göre mûcizeler gösterilse dahi iman etmeyeceklerine işaret edilmiştir (Taberî, XIII, 152-153; Râzî, XIX, 52-53). Nitekim bir başka âyet-i kerîmede bu durum açıkça ifade buyurulmuştur (En‘âm 6:111). Yüce Allah gönderdiği peygamber vasıtasıyla bu tür mûcizeleri göstermekten âciz olmamakla birlikte peygamberin gönderilmesinden ve Kur’an’ın indirilmesinden maksat bu talepleri karşılamak değil, insanları hidayete erdirmek, kalpleri Allah’ın zikri ile huzura kavuşturmak, aklın önüne ışık tutmaktır.
Âyetteki şart cümlesinin cevabı meâlimizde “yine inanmazlardı” şeklindedir. Cevap, “O yine bu Kur’an olacaktı” diyenler de vardır. Buna göre onların istedikleri mûcize gerçekleştirilseydi yine bu Kur’an’la gerçekleştirilirdi, ancak onlar mûcizeleri görür de Kur’an’a yine de inanmazlardı. Çünkü onlar bu tür mûcizeleri gerçeği bulmak için değil, peygamberle alay etmek için istiyorlardı ve Kur’an’ın muhtevasını kabule hazır değillerdi.
Âyetin “yerin parçalandığı” diye tercüme ettiğimiz kısmını, “kendisiyle mesafe alındığı” veya “kendisiyle uzak mesafenin yakınlaştırıldığı” şeklinde anlayanlar da olmuştur. Kureyşliler Suriye ve Filistin’e ticaret kervanları gönderiyorlardı; fakat Mekke ile bu bölgeler arasındaki mesafe uzun, yollar elverişsiz, iklim kurak, arazi ise çoraktı; ticaret kervanları yollarda sıkıntı çekiyordu. Bu sebeple müşrikler Hz. Süleyman’ın rüzgâr vasıtasıyla iki aylık yolu bir günde gitmesine (Sebe’ 34:12) benzer bir mûcize ile Hz. Peygamber’in de bu mesafeyi kısaltıp yakınlaştırmasını istemişlerdir (Taberî, XIII, 152-153; İbn Kesîr, IV, 382). Oysa onların teklif ettiği bu olağan üstü şeyler peygamberin değil, Allah’ın elindedir. O dilese bu tür mûcizeleri de gösterir; ancak inkârda ısrar edenlerin kalpleri katılaşmış olduğu için hiçbir mûcizeye inanmazlar.
Müşriklerin mûcize getirilmediği için iman etmediklerini zannedip üzülen müminlerin üzüntülerini gidermek maksadıyla yüce Allah, “Müminler bilmezler mi ki Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi?” buyurmuştur. Şüphe yok ki Allah istese inkârcıları doğru yola iletir, kimse buna engel olamaz; ancak O’nun bu anlamdaki istemesi zorlama olacağından sorumluluğu ortadan kaldırır. Halbuki Allah insanları sorumlu kılmak için onlara akıl, irade ve tercih yeteneği vermiştir. Onların, tercihlerini inkâr yönünde kullanmalarına rağmen Allah onları zorla hidayete erdirmez. Yaptıkları kötülükler yüzünden ölünceye kadar başlarına musibetler gelecek veya yurtlarını çepeçevre kuşatacak, bu yüzden sürekli olarak korku içinde yaşayacaklardır.
“Felâket” diye tercüme edilen kāri’a kelimesi, “savaşta yenilgi, öldürülme, esirlik veya kuraklık, kıtlık” gibi anlamlarla açıklanmıştır (Şevkânî, III, 95-96). Bu cümledeki fiil hem üçüncü tekil şahsın müennesi hem de ikinci tekil şahıs için kullanıldığından, bu cümlede “Sen onların yurtlarının yakınına ineceksin” şeklinde Hz. Peygamber’e hitap edildiği de düşünülebilir. Bu takdirde âyet hicretin 6. yılında Mekke yakınlarında yapılmış olan Hudeybiye Antlaşması’na işaret etmiş olur.
Mehmet Okuyan
Okunan bir (kitapla) dağlar yürütülseydi veya onunla yer parçalansaydı veya onunla ölüler konuşturulsaydı (o kitap yine bu Kur’an olurdu). Fakat bütün işler, Allah’a aittir. İman edenler (şunu) bilmediler mi: Allah dileseydi bütün insanları doğru yola ulaştırırdı! Allah’ın vaadi gelinceye kadar kâfir olanlara, yaptıklarından dolayı ya ansızın büyük bir bela gelmeye devam edecek veya o (bela) evlerinin yakınına inecek. Allah vaadinden (sözünden) dönmez.
Bu ifade müşriklerin mucize istekleri bağlamında şöyle de anlaşılabilir: “Bu Kur’anla dağlar yürütülseydi, yeryüzü yarılıp parçalansaydı veya ölüler konuşturulsaydı ya! (Buna karşılık Allah şöyle buyurmuştur): Aksine işler bütünüyle ve sadece Allah’a aittir.”,Benzer mesajlar: Mâide 5:48; En‘âm 6:35, 107, 149; Yûnus 10:99; Hûd 11:118-119; Nahl 16:9, 93; Secde 32:13; Şûrâ 42:8
Ayette geçen [kâri‘a] kelimesi başında [eliflâm] olmadığı için herhangi bir bela, çarpıp gelen şey demektir. Başında [eliflâm] olan kullanımlarda ise kastedilen Kâkka 69:4 ve Kâri‘a 101:1-3’te olduğu gibi Son Saat’in şiddetli çarpmasıdır.,Benzer mesajlar: Âl-i İmrân 3:9, 194; İbrâhîm 14:47; Hacc 22:47; Rûm 30:6; Zümer 39:20.
Bayraktar Bayraklı
Eğer, Kur'ân ile dağlar yürütülmüş veya yeryüzü parçalanmış yahut ölüler konuşturulmuş olsaydı, kâfirler yine inanmazlardı. Halbuki bütün işler Allah'a aittir. İnananlar hâlâ anlamadılar mı; Allah dilerse, bütün insanları yola getirebilirdi. Allah'ın sözü yerine gelene kadar, yaptıklarından ötürü, inkâr edenlerin ya başlarına yahut evlerinin yakınına düşecek bir vurucu felâketin gelmesi kaçınılmazdır. Doğrusu, Allah verdiği sözden caymaz.[235]
[235] Kârı’a/vurucu felaket hakkında geniş bilgi için bk. Bayraklı, KUR’ÂN TEFSÎRİ, X, 100-103.
Erhan Aktaş
Kur'an'la dağlar yürütülseydi veya onunla yeryüzü yarılıp parçalansaydı veya onunla ölüler konuşturulsaydı yine de bir şey değişmezdi. Hayır! Bütün işler Allah'a aittir. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki Allah tercih edecek¹ olsa bütün insanları hidayete iletir. Yaltaklanmalarından dolayı gerçeği yalanlayan nankörler bela ile karşı karşıya kalıp duracaktır. Veya evlerinin yanı başına inecek. Allah'ın va'dı gelinceye kadar bu böyle sürüp gidecektir. Kuşkusuz Allah sözünden dönmez.
1- İnsanlara dilediğini seçme hakkı veren Allah'tır. Allah, istese bu hakkı vermez ve insanın inanmaktan başka seçeneği olmazdı. 2- Yaltaklanmak olarak çevirdiğimiz ve diğer çevirilerde “yaptıkları işler” olarak çevrilen “ Sanaû” sözcüğü bir nevi köçeklik etmek; kıvırtarak oynamak demektir. Ayetteki karşılığı ise kişiliksiz, tutarsız ve ilkesiz olmaktır; deyim yerinde ise güce ve iktidara yaltaklanmaktır.
Ahmet Akgül
Eğer kendisiyle dağların yürütülüp (yerinden oynadığı), yerin parçalandığı veya ölülerin konuşturulmaya başladığı bir Kur'an olsaydı (o yine bu Kur'an olurdu ve yine inanmazlardı) . Hayır, emrin (işlerin, hükümlerin ve takdirin) tümü Allah'ındır. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki, eğer Allah dilemiş olsaydı, insanların tümünü hidayete erdirmiş olurdu. (Ama imtihan gereği serbest bıraktı.) İnkâr edenler(in), Allah'ın va'adi gelinceye kadar, yaptıkları dolayısıyla, ya başlarına çetin bir bela çatacak veya (felaketler) yurtlarının yakınına kadar ulaşacaktır. Şüphesiz Allah, verdiği sözünden caymayan (veya miadını şaşırmayan) dır.
Kur'an'la dağlar yürütülse, yahut yeryüzü parçalansa, yahut da ölü konuşsa. Fakat bütün işler, ancak Allah'ın. İnananlar anlamazlar mı ki Allah dileseydi bütün insanları doğru yola sevk ederdi. Kafir olanlarsa, yaptıklarına karşılık, Allah'ın vaadi yerine gelinceye dek, bir belaya uğrayıp dururlar, yahut da yurtlarına yakın bir yere iner bu bela. Şüphe yok ki Allah, vaadinden dönmez.
Eğer bu Kur'ân ile dağlar yürütülseydi veya yer o Kur'ân'la parça parça edilseydi, ya da ölüler bu Kur'ân'la konuşturulsaydı, yine de bu Kur'ân'a inanmazlardı. Fakat bütün işlerin olup olmamasına karar verme gücü Allah'a aittir. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki, Allah dileseydi bütün insanları doğru yola iletirdi. Ama o kâfirlere işledikleri kötülüklerden dolayı, başlarına her an beklenmedik bir felaket gelebilir veya o bela evlerinin yakınına inebilir. Allah'ın vaadi olan kıyamet gelinceye kadar bu böylece sürüp gidecektir. Allah verdiği sözü, yerine getirmekten asla geri durmaz.
Eğer okunan bir kitapla dağlar yürütülseydi veya onunla ovalar, pınarlar, nehirler oluşturmak için yer parçalansaydı, yahut onunla ölüler konuşturulsaydı, o kitap, yine bu Kur'ân olurdu, gene de iman etmeyeceklerdi. Fakat emir, plan, düzen, icraat bütünüyle Allah'ındır. İman edenler, Allah'ın sünnetinin, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olması halinde, bütün insanları hidayete erdireceğini hâlâ anlayamadılar mı? Allah'ın dinine, mü'minlere karşı düzenledikleri tertipler, insanlığa zarar vermek için ürettikleri nükleer, kimyevî ve biyolojik silahlar, meşrû olmayan düzenleme, iş ve faaliyetleri yüzünden kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah'a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlerin, kâfirlerin başlarına beyinlerini parçalayacak gülle gibi peşpeşe felâketler yağacak. Yahut da yurtlarının civarına, yakınlarına âfetler inmeye devam edecek. En sonunda Allah'ın va'di, tehdidi gerçekleşecek. Allah belirlenmiş hesap gününü gerçekleştirme sözünden dönmeyecek ve ertelemeyecektir.
Kendisiyle dağların yürütüldüğü veya yerlerin yarıldığı yahut ölülerin konuşturulduğu bir Kur'an olsaydı (onlar yine iman etmezlerdi). Hayır. Bütün işler Allah'a aittir. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki, Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi. İnkâr edenlerin başlarına yaptıklarından dolayı ya şiddetli bir bela gelir ya da yurtlarının yakınına iner. Allah'ın vaadi gelinceye kadar bu böyle devam eder durur. Şüphesiz Allah vaadinden dönmez.
31.Taberani`nin Abdullah bin Abbas (r.a.)`tan rivayet ettiğine göre müşrikler Resulullah (a.s.)`a: "Eğer dediklerin doğruysa bize atalarımızı geri getir biz de ölülerle konuşalım. Bizim için şu etrafımızı sarmış durumdaki Mekke dağlarını düzle" dediler. Bunun üzerine bu ayeti kerime indirildi.İbnu Ebi Hatim ve İbnu Atiyye`nin nakletmiş oldukları bir başka rivayete göre de Mekke müşriklerinin Resulullah (a.s.)`tan önceki peygamberlerin mucizelerine benzer mucizeler göstermesini ve Mekke dağlarını ortadan kaldırarak ekim yapabilecekleri düz alanlar açmasını istemeleri üzerine bu ayeti kerime indirildi.
Ali Bulaç
Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü, yerin parçalandığı veya ölülerin konuşturulduğu bir Kur'an olsaydı (yine bu Kur'an olurdu). Hayır, emrin tümü Allah'ındır. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki, eğer Allah dilemiş olsaydı, insanların tümünü hidayete erdirmiş olurdu. İnkâr edenler, Allah'ın va'di gelinceye kadar, yaptıkları dolayısıyla ya başlarına çetin bir bela çatacak veya yurtlarının yakınına inecek. Şüphesiz Allah verdiği sözden dönmez. (Veya miadını şaşırmaz.)
Bir Kur'an ki, eğer onunla dağlar yürütülse veya onunla arz parçalansa veya onunla ölüler konuşturulsa, yine o kâfirler, ona iman etmezler. Fakat bütün iş ve kudret, yalnız Allah'a mahsustur. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki, Allah dileseydi, elbette bütün insanlara hidayet buyururdu. O kâfirler ise, kendi yaptıkları yüzünden başlarına musîbet inecek ve yahud o musîbet, yurdlarının yakınına konacak, nihayet Allah'ın vaadi gelecektir. Doğrusu Allah vaadinden dönmez.
Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü, toprağın parçalandığı, ölülerin konuşturulduğu bir Kur’an da olsaydı… [Yine de inanmayacaklardı. Çünkü kâinatı kuşatan rızık, rahmet, san’at, hikmet gibi gerçekleri göremeyenler, olağanüstü şeylerin arkasındaki İlahî iradeyi de göremezler.] Evet, (olağan ve olağanüstü bütün işlerde) emir ve irade, yalnızca Allah’ındır. İman edenler, “Allah dileseydi, bütün insanları doğru yola iletirdi” gerçeğini idrak edip, (o kâfirlerin imana gelmelerinden) ümitlerini kesmediler mi? Çünkü o kâfirlerin, yaptıklarından dolayı, Allah’ın vaadi gelinceye kadar (hayatları boyunca) başlarına büyük musibetler gelir (veya yurtlarına yakın düşer.) Şüphesiz Allah, vaadettiğini değiştirmez.
Kur'an ile dağlar yürütülseydi, ya yeryüzü yarılsaydı, ya da ölüler konuşturulsaydı yine inanmazlardı ! Her iş Allaha varır, inanmış olanlar bilmiyorlar mı? Eğer Allah isteseydi, insanların hepsini doğru yola iletirdi, Allahın va'di geldiği anda, kâfir olanlara yaptıkları yüzünden, yok olma erecektir; ya da azap yurtlarına yakın gelecek; Allah dönmez va'dinden
Kendisiyle dağların yürütüleceği veya yeryüzünün parçalanacağı, ya da ölülerin (diriltilip) konuşturulacağı bir Kur'an olacak olsaydı (o yine bu kitap olurdu). Bütün işler Allah'a aittir. İman edenler hâlâ (şu gerçeği) anlamadılar mı ki, Allah (herkesin zoraki iman etmesini) dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi? Fakat o inkârcıların kendi yaptıkları (kötülükler) yüzünden başlarına durmadan bela inecek veya yurtlarının yanı başına düşecek ve bu hal Allah'ın vaadi (olan ölüm ya da kıyamet vakti) gelip çatıncaya dek sürecek. Allah asla sözünden caymaz.
Gelişen teknoloji hızlı bir şekilde harp sanayine yönelmekte ve insanları kitleler halinde imha edebilecek silahlar üretilmektedir. Bu silahların gölgesinde bulunan Doğu Bloku da Batı Bloku da korku içinde yaşamaktadır. İnkârcıların kendi ürettikleriyle başlarının belaya girmesi işte budur. Bugün dünyanın nükleer silahlarla başı derttedir. Mesela üretilen 1 megatonluk nükleer bomba, yüz binlerce hektarlık alanda tahribata yol açabiliyor ve milyonlarca insanı aynı anda öldürebiliyor. İnsanlığın korkulu rüyası olan bu silahların imhası için çareler aranmaktadır. Üretimleri kadar imhaları da zor ve külfetli olan bu silahlar gökten inmedi. Bunları insan kendi eliyle yaptı, üstelik dolaylı olarak kendini, neslini yok etmek için.“Başlarına durmadan bela inecek” ifadesi tekrar ve süreklilik arz etmektedir. Yani, zulüm ve haksızlık devam ettiği müddetçe bu sistemleri ayakta tutan ve bunlara çanak tutanlar, aralıksız bir biçimde sosyal felaketler, karşılıklı haksızlık ve tecavüzler, kardeş kavgaları, küçüklü büyüklü savaşlar yaşayacaklardır.“Yurtlarının yanı başına düşecek” cümlesi ise, “doğal çevrenin bozulması yoluyla yaşanacak olan felaketler doğrudan ya da dolaylı olarak onları etkileyecek” demektir. En basit örneği; Çin’den başlayarak kısa bir süre içinde tüm dünyada birçok insanı etkileyen Corona Virüs (COVID-19). Solunum yolu ile bulaşan ve kontrolü zor olan bu virüs on binlerce insanı öldürdü ve on binlercesini de yataklara düşürdü. Tıbbın her sahada ilerleme kaydetmesine rağmen sadece bir felakete (virüse) karşı dünya aylarca aciz kaldı ve uzun zaman geçmesine rağmen somut bir ilaç ya da aşı geliştiremedi.
Diyanet İşleri (Eski)
Eğer Kuran ile dağlar yürütülmüş veya yeryüzü parçalanmış yahut ölüler konuşturulmuş olsaydı, kafirler yine de inanmazlardı. Oysa bütün işler Allah'a aittir. İnananların, "Allah dilese bütün insanları doğru yola eriştirebilir" gerçeğini akılları kesmedi mi? Allah'ın sözü yerine gelinceye kadar, yaptıkları işler sebebiyle inkar edenlere bir belanın dokunması veya evlerinin yakınına inmesi devam eder durur. Allah, verdiği sözden şüphesiz caymaz.
Eğer okunan bir Kitapla dağlar yürütülseydi veya onunla yer parçalansaydı, yahut onunla ölüler konuşturulsaydı (o Kitap yine bu Kur'an olacaktı). Fakat bütün işler Allah'a aittir. İman edenler hâla bilmediler mi ki, Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi? Allah'ın vâdi gelinceye kadar inkâr edenlere, yaptıklarından dolayı ya ansızın büyük bir belâ gelmeye devam edecek veya o belâ evlerinin yakınına inecek. Allah, vâdinden asla dönmez.
Rivayet olunduğuna göre, Resûlullah (s.a.) Mekke kâfirlerine İslâm’ı anlattığı bir gün, müşriklerden Abdullah b. Ümeyye el-Mah-zûmî adında birisi dedi ki: «Mekke’nin şu iki dağı bizi çok sıkıyor, bunları buradan kaldır da yerimiz genişlesin. O dağların arasından ırmaklar akıt, ziraata elverişli yerler aç, atalarımızdan ölmüş olan falan ve falan şahısları dirilt de söylesinler bakalım, senin söylediklerin doğru mu değil mi?» İşte bunun üzerine 31. âyet indi. Ve onlara bildirildi ki, peygamber göndermek ve Kur’an indirmekten maksat bu sizin dedikleriniz değildir. Bununla beraber herhangi bir kitap vasıtasıyla öyle şeyler yapılacak olsaydı yine bu Kur’an ile yapılırdı. Ama Kur’an’ın indirilmesindeki hikmet ve gaye her şeyden önce insanları hidayete erdirmek, kalpleri Allah’ın zikri ile tatmin ve tenvir etmektir.
Edip Yüksel
Kendisiyle dağlar yürütülen, yahut yeryüzü parçalanan, yahut ölüler dirilten bir Kuran olsaydı bile (onlar yine inanmazdı). Tüm işler ALLAH'ın kontrolündedir. İnananlar hâlâ anlamadılar mı ki ALLAH dileseydi tüm insanları doğruya ulaştırırdı. İnkar edenler, ALLAH'ın sözü yerine gelinceye kadar yaptıklarına karşılık olarak ya başlarına ya da yakınlarına konacak bir felakete uğrayıp duracaklardır. ALLAH sözünden dönmez.
Bir Kur'ân ki, onunla dağlar yürütülse veya onunla yer parçalansa veya onunla ölüler konuşturulsa (o yine bu Kur'an olurdu). Fakat emir bütünüyle Allah'ındır. İman edenler, kâfirlerden ümit kesip daha anlamadılar mı ki, Allah dileseydi, elbette insanların hepsine toptan hidayet buyururdu. O küfürde direnenlerin kendi sanatlarıyla başlarına musibet inip duracak, ya da yurtlarının yakınına konacak. Nihayet Allah'ın vaadi gelecek. Muhakkak ki, Allah vaad ettiği zamanı şaşırmaz.
Bir kur'an, onunla dağlar yürütülse veya onunla Arz parçalansa veya onunla ölüler konuşturulsa!.. Fakat bütün emir Allahın, daha iyman edenler, kâfirlerden ümidi kesip anlamadılar mı ki Allah dilese idi elbette insanlara hep birden hidayet buyurdu, o küfredenler onların kendi san'atlar ile başlarına musîbet inip duracak veya hud yurtlarının yakınına konacak, nihayet Allahın va'di gelecek, her halde Allah miadını şaşırmaz
Bir Kur'an ki eğer onunla dağlar (yerlerinden koparılıb) yürütülseydi veya onunla yer parça parça edilseydi, yahud onunla ölüler konuşdurulsaydı (İşte o, ancak bu kitâb-ı kerîm olurdu). Fakat bütün emir (ve kudret-i mutlaka) yalınız Allahındır. îman edenler haalâ şu hakikati bilmediler mi ki Allah dileseydi elbette insanların hepsine birden hidâyet ederdi. O kâfirler (e gelince:) Allahın va'di (erişinceye) kadar kendi sun (-u taksıyrleri, küfürleri, kötü amel) leri yüzünden ya ansızın başlarına büyük belâ çatıb duracak, yahud (o belâ) yurdlarının yakınına konacakdır. Şübhesiz ki Allah va'dinden dönmez.
Hem doğrusu bir Kur'ân ki, eğer kendisiyle dağlar yürütülseydi veya onunla arz parçalansaydı veya onunla ölüler konuşturulsaydı (onlar yine îmân etmezlerdi)! Fakat bütün emirler Allah'a âiddir. Îmân edenler hâlâ anlamadılar mı ki, eğer Allah dileseydi bütün insanları elbette hidâyete erdirirdi. İnkâr edenler ise, onlara kendi yaptıkları (isyanlar) yüzünden belâ gelmeye devâm edecek veya (o belâ) yurtlarının yakınına inecektir. Nihâyet Allah'ın (mü' minlere olan) va'di (Mekke'nin fetih zamânı) gelecektir. Şübhesiz ki Allah, va'dinden dönmez.
Kur’an ile dağlar yürütülse yahut yeryüzü onunla parça parça edilse veyahut onun ile ölüler konuşturulsa idi (yine de inanmazlardı). İşlerin tümünü yönetmek ve yürütmek Allah’a aittir. İnananlar bu inkârcılardan (iman etme konusunda) ümitlerini halâ yitirmediler mi? Allah dileseydi insanların hepsini doğru yola iletirdi. İnkârcılar doğruları inkâr etmeye devam ettikleri sürece, Allah’ın vaat ettiği (kıyamet günü) gelinceye kadar, yaptıklarının karşılığında onlara bir felaket gelebilir yahut yakın bir zamanda yurtlarından olabilirler. Elbette ki Allah vaadinden dönmez.
Eğer Kur/an ile dağlar yürütülse veya yer yarılsa veya ölüler söyletilseydi onlar yine inanmazlardı [²]. Belki her bir şey Allah/ındır [³]. Mü/minler onların imanlarından ümit kestiler? Allah dilese bütün nâsı hidayete erdirir [⁴]. Kâfir olanlar da Allah/ın vaadi [⁵] gelinceye kadar işlediklerine mukabil başlarına köklerini kazıyacak bir felâket gelmesinden veya yurtlarının yakınlarına o felâketin hulûliyle [⁶] dehşet sarmasından hâli olmayacaklardır. Çünkü Allah vaadinden caymaz.
İsmail Hakkı İzmirli Ra'd Suresi 31. Ayet Açıklaması
[2] Yahut bir kitap olsa da onun okunmasıyle dağlar yü- rüse, yerler yarılsa, ölüler söyleseydi o kitap Kur'an olurdu.[3] Yani bunların hepsine kaadirdir.[4] Yahut Mü'minler Tanrı dileseydi bütün halkı hidayete erdireceğini bilmediler mi?[5] Fetih, nusrat.[6] Arapların imana gelmeleri için ya kendilerinin veya komşularının başlarına daima bir felâket gelirdi.
Kadri Çelik
Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü, yerin parçalandığı veya ölülerin konuşturulduğu bir Kur'an olsaydı (yine iman etmezlerdi). Hayır, emrin tümü Allah'ındır. İman edenler hâlâ bilemediler mi ki, eğer Allah dilemiş olsaydı, insanların tümünü hidayete erdirmiş olurdu. Allah'ın kesin vaadi gelinceye kadar küfre sapanlara, yaptıkları dolayısıyla ya başlarına çetin bir bela çatacak veya (Peygamber, yakında Mekke'yi fethetmek için) yurtlarının yakınına inecek. Şüphesiz Allah, verdiği sözden dönmez.
Eğerkendisiyle dağların yerlerinden koparılıp yürütüldüğü veya yeryüzünün paramparça edildiği; yâhut ölülerin diriltilip konuşturulduğu bir kitap olsaydı, işte o, ancak bu Kur’an olurdu. Evet, her konuda olduğu gibi, mûcize gönderme konusunda da emretme ve karar verme yetkisi, yalnızca Allah’a aittir. O, gönlünü hidâyete kapamış olanların, dağların yürütülmesi, yerin parçalanması, ölülerin diriltilmesi gibi gözlere ve duyulara hitabeden mûcizeler görmekle iman etmeyeceklerini, etseler bile böyle bir imandan hayır gelmeyeceğini elbette biliyor. Bu yüzden de, Kur’an’ın ortaya koyduğu hakîkatleri kavramak sûretiyle, bilerek iman etmelerini istiyor. İşte bunu yaptıkları takdirde, o bekledikleri mûcizelerin, Kur’an mûcizesi yanında ne kadar basit, ne kadar sönük kaldığını görecekler ve o zaman kalpler, Allah’ın zikri olan Kur’an sayesinde sarsılmaz bir imana kavuşarak, gerçek anlamda huzur ve mutluluğu tadacaktır. O hâlde, müminlerin yapması gereken, Kur’an’ı okumak, öğrenmek, hayata yansıtmak ve tüm insanlığa duyurmak olmalıdır. Yine de inkârda diretenler olursa, onları inandırmak için mûcizeler peşinde koşmaya ne gerek var? İman edenler hâlâ şu gerçeği anlamadılar mı ki, eğer Allah herkesin zoraki iman etmesini isteseydi, bütün insanlığı derhal doğru yola iletirdi? İletmediğine göre, demek ki onların, irâdelerini özgürce kullanarak, bilerek ve isteyerek iman etmelerini istiyor. Fakat eğer iman etmezlerse, Kur’an’ı inkâr etmekte direten bu zâlimlerin başına, yaptıkları kötülükler yüzünden toplumsal ve ruhsal bunalımlar, siyâsî ve ekonomik çalkantılar, büyük savaşlar ve benzeri felâketler... gibi büyük belâlar yağmaya, ya da kendi yurtlarına olmasa bile, yurtlarının hemen yakınlarına konmaya devam edecektir; ta Allah’ın vaadi olan ölüm veya kıyâmet vakti gelip çatıncaya kadar. Hiç kuşkusuz Allah, verdiği sözden asla caymaz.
Şayet Dağlar, kur’ân / okuyuş ile yürütülseydi veya Yeryüzü parçalansaydı yahut Ölüler konuşturulsaydı, yine de topluca Emr / İş / Yetki Allah’ındır.
İman edenler ümit kesip anlamadılar mı ki; “şayet Allah dilerse, topluca İnsanlar’ı elbette hidayete eriştirirdi”.
Özenerek yaptıkları sebebiyle inkâr edenlere bir kâria’nın / belânın dokunması veya yurtlarının yakınına inmesi devam eder durur; tâ ki Allah’ın vaadi gelir.
Allah, Mîâd’den / Verilmiş Söz’den dönmez.
(O kâfirler): “Keşke dağların kendisiyle yürütüldüğü, yerin parçalandığı veya ölülerin konuşturulduğu bir Kur’an olsaydı.” (diyorlar.)1 Ama tam tersine; (bu) işlerin tümü Allah’a aittir. Îman edenler eğer Allah dilerse, insanların tümünü hidâyete ulaştıracağını hâlâ anlamadılar mı? Allah’ın va’di gelince, yaptıklarından dolayı çok şiddetli bir belâ,2 ya kâfirlerin başına isabet edip duracak veya yurtlarının yakınına inecektir. Şüphesiz Allah, verdiği sözden asla dönmez.3
1 Âyetin bu bölümü: “Eğer Kur’an ile dağlar yürütülmüş veya yeryüzü parçalanmış yahut ölüler konuşturulmuş olsaydı, (kâfirler yine de inanmazlardı...)” diye de tercüme edilebilir.2 Kâria: Gülle ve tokmak gibi baştan çarpan şiddetli belâ, bir şeyin bir şeye çarpmasından çıkan sert ses, korkunç olay, büyük felaket ve eziyet gibi manalara gelir. Bk. (Kâria: 1-2)3 Rivâyetlere göre; Mekke kâfirlerinden, Abdullah b. Ümeyyet’ül-Mahzumî Peygamberimize: “Mekke’nin, şu iki dağı bizi çok sıkıyor, bunları buradan yürüt yerimiz genişlesin, oradan bize çaylar akıt, mezralar aç, dedelerimizi dirilt de bizimle konuşsunlar bakalım...” deyince bu âyet nâzil oldu. (Kurtubî, Vâhidî)
Muhammed Esed
[Onlar] kendisiyle dağların yürütüldüğü, yeryüzünün yarılıp açıldığı, ölülerin konuşturulduğu [ilahî] bir metin [dinlemiş olsalardı ona da inanmazlardı]! 54 Oysa, olacak olan her şeye karar verme gücü yalnızca Allah'a aittir. 55 Peki, inananlar hâlâ anlamadılar mı ki, eğer Allah öyle olmasını dileseydi bütün insanlığı doğru yola yöneltirdi? 56 Fakat, o hakkı inkara şartlanmış olanlara gelince, işledikleri kötülüklerden ötürü, böylelerinin başlarına her an beklenmedik bir felaket çullanmaktan ya da yurtlarının yanına-yakınına inmekten geri kalmaz, 57 tâ ki Allah'ın verdiği söz yerine gelinceye kadar; gerçek şu ki, Allah verdiği sözü yerine getirmekten asla geri durmaz!
Eğer bu kendisi ile dağların yürütüldüğü veya yeryüzünün yarılıp parçalandığı yahut ölülerin konuşturulduğu bir Kuran olsaydı! Zaten bütün bu olaylar Allah’ın koyduğu yasalar çerçevesinde gerçekleşmektedir. Peki, iman edenler, ‘Allah isteseydi bütün insanları doğru yolda toplardı’1 gerçeğini kavrayıp da ısrarından hala vaz geçmediler mi?2 Ama gerçeği örtbas eden kâfirlerin yapıp ettiklerinden dolayı başlarından bela eksik olmayacak ya da yanı başlarında dönüp duracak ki Allah’ın (iman edenlere) verdiği zafer sözü geçekleşsin. Zira Allah verdiği vaat/sözden asla dönmez.3, 110/99, 16/37, 28/56, 217/89-99, 33/194, 22/47, 30/7
Eğer kendisi hürmetine[1970] dağların yürütüldüğü, yeryüzünün paramparça edildiği, ölülerin konuşturulduğu bir Kur’an olsaydı, (o, bu Kur’an olurdu).[1971] Bilakis, iş ve oluş tümüyle Allah’ın yasasına bağlıdır: Peki mü’minler, ‘Allah isteseydi bütün insanları hidayete erdirirdi’ gerçeğini anlayıp da (herkesi mü’min yapma) sevdasından hâlâ vazgeçmediler mi?[1972] Ama inkârda ısrar edenlere gelince: Yapıp ettikleri onların başından fâcia ve felaketi eksik etmeyecektir;[1973] ya da yurtlarının yanı başına ansızın konuverecektir, ta ki Allah’ın verdiği söz yerini bulsun: Çünkü Allah sözünden asla caymaz.
[1970] Yani: “sırf bu vahye inansınlar diye birtakım ilâhî kudret delilleri vesile kılınsaydı..”
[1971] Veya: “Keşke... olsaydı (ama, olmadı ve asla olmaz)”. “Neden olmaz”ın cevabı hemen arkadan gelen cümlededir: bel lillâhi’l-emru cemîan: “bilakis iş ve oluş tümüyle Allah’ın yasalarına bağlıdır”. el-Emr, ilâhî kayıt altına alınmış yasalar, yani “sünnetullah”tır. Allah’ın sünneti değişmez ve değiş-tokuş yapılmaz. Okuyarak post yürütme işini ancak üfürükçü cindarlar yapar. Şimdilerde ise çin işi elektronik çiplerle yapılıyor post yürütme işleri.
Bu âyet açıkça “Kur’an ne değildir?” sorusuna üç cevap veriyor: 1) Dağların yürütüldüğü iş makinası değildir. 2) Yerleri delen delici ve kırıcı alet değildir. 3) Kalbi duranları hayata döndüren cihaz değildir. Ya nedir Kur’an? Hidayet kitabıdır (2:2).
[1972] Basralı dilciler efelem yey’es ibaresini elem ya’lem/yetebeyyen (bilip anlamadılar mı) şeklinde anlarlar. Fakat kelime geldiği 11 yerde hep “umut kesme” anlamında kullanılmaktadır. Tercihimizde istisnaî olarak her iki yaklaşımın karmasına yer verdik. Âyet, Yûnus 99 ışığında anlaşılmalıdır. Aslında âyet, ilk muhatabı mü’minlerin tasavvurlarındaki bir anlama problemini düzeltmeyi amaçlamaktadır. Bu, insanları istisnasız hakikat üzerinde görmeyi istemektir. “..hâlâ umut kesmediler mi?” uyarısı, işte ilâhî yasalara aykırı olan bu beklentiyi red içindir. Bu reddi, “Allah insanların tümünü doğru yola ulaştırmayı dilememiştir” biçiminde değil de, “Allah insanların irade ve tercihlerini yok saymayı dilememiştir” şeklinde anlamak maksada daha uygundur. Çünkü, eğer Allah böyle bir şeyi mutlak bir biçimde murad etseydi, rahmet ve şefkati gereği tüm kulları bu hidayetin muhatabı olurdu. Vâkı’a böyle olmadığına göre, 27. âyetin söylediği gibi O’nun muradı, “sapmayı dileyenin sapmasını dilemek, kendisine yöneleni ise doğru yola yöneltmek”tir.
[1973] Çevirimiz, cümlenin başındaki lâ yezâlin süreklilik vurgusuna dayanır.
Ömer Nasuhi Bilmen
Ve eğer bir Kur'an ki, onunla dağlar yürütülmüş veya onunla yer parçalanmış veya onunla ölüler söyletilmiş olsa idi işte bu Kur'an ile olmuş olurdu. Fakat bütün emir Allah'ındır. İmân edenler anlamadılar mı ki, Allah Teâlâ dileyecek olsa idi elbette bütün insanları hidâyete erdirirdi. Kâfirlere gelince onlara kendi kötü amelleri sebebiyle bir felaket isabet edip duracaktır. Veya Allah'ın vaadi gelinceye değin o felaket yurtlarının yakınında hulûl edecektir. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ verdiği söze muhalefet etmez.
Eğer dağları yürütecek, yeri param parça edecek, ölüleri bile konuşturacak bir kitap olsaydı, işte o, bu Kur'ân olurdu! Bu müminler hâlâ öğrenmediler mi ki Allah dileseydi bütün insanları hidâyet eder, doğru yola koyardı. O kâfirlerin kendi yaptıkları işler sebebiyle başlarına durmadan bela inecek veya ülkelerinin hemen yanıbaşına düşecek ve bu hal Allah'ın vaad ettiği kıyamet gelinceye dek sürecek. Allah asla sözünden caymaz. [46, 27; 21, 44; 14, 47]
Ne var ki Allah böyle yapmadı. Bu mevcut durumu takdir buyurdu. Çünkü emir ve hüküm yalnız O’nundur. Bu âyette bel edatının ifade ettiği idrab mânası, işlerin yalnız Allah Teâlâya ait olmasına müteveccih değil, aksine onun neticesine, yani mevcut olan duruma yöneliktir. Yani Allah Teâlânın hikmetinin, insanların yükümlülüklerini kendi seçimlerine bina etmesine işaret etmektedir. Âyette şart cümlesinin karşılığı bulunmadığından “İşte o, bu Kur’ân olurdu!” diye takdir edilir. Bazı müfessirler ise: “Onlar yine de iman etmezlerdi.” diye düşünürler.
Süleyman Ateş
Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü, yahut arzın parçalandığı, yahut ölülerin konuşturulduğu bir Kur'an olsaydı!.. Hayır, bütün işler Allah'a aittir. İnananlar hala anlamadılar mı ki, Allah dileseydi, bütün insanları yola iletirdi? Yaptıkları işler yüzünden inkar edenlerin başlarına ani bela(lar) gelmeğe devam edecek, yahut yurtlarının yakınına konacak (yahut sen onların yurtlarının yakınına konacaksın), Allah'ın va'di gelinceye kadar bu böyle sürüp gidecektir. Allah sözünden caymaz.
Kur’an’la dağlar yürütülseydi, yer yarılsaydı, ya da ölülerle konuşulsaydı... Hayır! Her iş Allah’ın elindedir. İnanıp güvenenler bilmiyorlar mı ki eğer Allah tercih etseydi, bütün insanları yola getirirdi. Ayetleri görmezlikten gelenlerin yaptıkları sebebiyle başlarına ya da yakınlarına büyük bir şey gelince, işlediklerinden dolayı Allah’ın sözü yerine gelinceye kadar azap onların başlarına birdenbire inmekten ya da bu azap evlerinin yakınlarına kadar sokulmaktan geri kalmayacaktır. Allah sözünden dönmez.
[*] Ayet Kur'an'dan olağanüstü olaylara ve mucizelere neden olabilecek bilgiler beklentisi olanların durumunu anlatıyor.
Şaban Piriş
Kur'an ile dağlar yürütülse veya yeryüzü parçalansa yahut ölüler konuşturulsa... Bilakis, bütün emir Allah'ındır. İman edenler bilmiyorlar mı ki, Allah dileseydi bütün insanları doğru yola iletebilirdi. Allah'ın sözü yerine gelinceye kadar, yaptıkları işler sebebiyle inkar edenlere bir belanın dokunması veya evlerinin yakınına inmesi devam eder durur. Allah, verdiği sözden dönmez.
Eğer bu Kur'ân kendisiyle dağların yürütüldüğü, yerin parçalandığı, ölülerin konuşturulduğu bir kitap olsa, onlar yine inanmazdı. Fakat emir ve irade bütünüyle Allah'ındır. İman edenler daha anlamadı mı ki, Allah dileseydi bütün insanlara hidayet nasip ederdi? İşleye işleye sanat haline getirdikleri kötülükler yüzünden, en sonunda Allah'ın vaadi erişinceye kadar o kâfirlerin başına felâketler inmeye devam edecek yahut yurtlarının yakınına kadar ulaşacaktır. Şüphesiz ki Allah vaadinden dönmez.
Kendisiyle, dağların yürütüldüğü yahut yerkürenin parçalandığı yahut ölülerin konuşturulduğu bir Kur'an mı olsaydı! Hayır, iş ve oluşun tümü Allah'ındır. İman edenler hâlâ ümidi kesip anlamadılar mı ki, Allah dileseydi elbette insanlara tümden hidayet verirdi. O küfre sapanlara gelince, sanayi olarak ürettiklerinin sonucu halinde başlarına gülle-tokmak türünden belalar inmeye devam edecek yahut o belalar onların yurtlarının yakınına konacak. Ta, Allah'ın vaadi gelinceye değin. Allah, vaadine asla ters düşmez.
daħı eger bayıķ ķur’ān ola-dı kim yüridildi anuñ-ile ŧaġlar yā kesinildi anuñ-ile yir yā söylendi anun-ıla ölüler belki Tañrı’nuñdur iş [129a] hep pes bilmedi mi anlar kim įmān getürdiler kim eger dilese-di Tañrı ŧoġru yol göstere-di hep daħı hemįşe olalar anlar kim kāfir oldılar irer anlara andan ötürü kim işlediler döġici 'aźāb yā iner yaķın sarāylarına tā gele Tañrı va'desi bayıķ Tañrı ħilāf eylemez va'deyi.