Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 2301, sondan 3936. ayet; 19. sure ve Meryem Suresinin 51. ayetidir. Meryem Suresi 51. ayetinin kelime sayisi 10, harf sayısı 41 ve toplam ebced değeri ise 2912 olarak hesaplanmıştır. Meryem Suresinin toplam ebced değeri 281117 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır. Bu sure كـهيعص hurufu mukatta harfleriyle başlamaktadır. Bu ayette كـ (0) ه (1) ي (2) ع (0) ص (1) bulunuyor.
Arapça Metin
واذكر في الكتاب موسى انه كان مخلصا وكان رسولا نبيا
Nebî: İnsanın kendi gücüyle elde edemeyeceği bir haberi ya da hükmü Allah’ın kendisine vahyettiği kimsedir. Resûl ise, Allah’tan aldığı vahyin muhtevasını insanlara tebliğ etmek ve fiilen uygulamakla görevli bir nebîdir. Bu vahyin muhtevası yeni bir şeriat, yeni bir din düzeni olabileceği gibi, önceki bir peygamberin şeriatına uyup onu tebliğ etme emri biçiminde de olabilir. “Resûl, yeni bir kitap ve şeriat getiren, nebî de; yeni bir kitap ve şeriat getirmeyip, önceki bir peygamberin şeriatına tabi olarak onu uygulamak üzere gönderilen kimsedir. Veya tam tersine “Nebî yeni bir kitap ve şeriat getiren, Resûl ise, yeni bir kitap ve şeriat getirmeyip önceki peygamberin şeriatını uygulamak üzere gönderilen kimsedir” şeklindeki tarifler isabetli değildir. Zira, Kur’an-ı Kerim, yeni bir kitap ve şeriat getiren peygamberlere “Resûl” diye atıfta bulunduğu gibi, bu tariflerin aksine, yeni bir kitap ve şeriat getirmeyen Lût, Salih ve İlyas gibi bazı peygamberleri de “Resûl” diye nitelemektedir. (Bakınız: Şu’arâ sûresi, âyet, 143,162; Sâffât sûresi, âyet,123. Bu âyetlerin meallerinde geçen “peygamber” kelimeleri, “resûl” karşılığında kullanılmıştır.) Görüldüğü üzere yukarıdaki tariflere, bu âyetler ve benzerleri ışığında bakıldığında onların isabetsizliği ortaya çıkmaktadır. Bu durum, tarifler yapılırken “Yeni bir şeriat ve kitab”ın temel kriter olarak alınmasından kaynaklanmıştır. Bu kriter tesbitinin hangi delil ya da delillere dayandığını söylemek mümkün değildir. Oysa, “Resûl” ve “Nebî” tariflerinde temel kriter, yukarıda verdiğimiz tarifte olduğu üzere vahy alma olayı olmalıdır. Ancak bu takdirde söz konusu hatadan kurtulmak mümkün olabilir. Bu duruma göre nübüvvet, mutlak manada Allah’tan vahy almak, risalet ise bu vahyin tebliğidir. Her ikisi de bir peygamberin, birbirini tamamlayan iki ayrı vasfıdır. Resûl olmak için nebî olmak yani vahy almak şart olduğu gibi, risaletsiz tebliğsiz bir nübüvvet düşünmek de mümkün değildir. Ancak Kur’an, duruma göre bir peygamberin bu iki vasfından birini, yahut öbürünü, ya da her ikisini birden öne çıkarmaktadır.
Meryem sûresinin dördüncü kıssası Ya‘kub aleyhisselâmın soyundan gelen Hz. Mûsâ’nın kıssasıdır. Hz. Mûsâ İsrâiloğulları’na gönderilmiş olup, “ülü’l-azim” tabirini büyük peygamberler (daha çok beş büyük peygamber) anlamında kabul edenlere göre o da bu gruptaki peygamberlerden biridir (ayrıca bk. Ahkaf 46:35). Hz. Mûsâ’nın özelliği olarak gerçek ve “ihlâslı” diye tercüme ettiğimiz muhlas kelimesi, “seçilmiş, özel bir yakınlıkla tanınmış kişi” anlamlarına da gelmektedir (İbn Âşûr, XVI, 127). Yüce Allah, kendisiyle konuşmak için insanlar arasından Hz. Mûsâ’yı seçtiği ve peygamber olarak görevlendirdiği için onu bu sıfatla nitelendirdiği düşünülebilir. A‘râf sûresinin 144. âyeti de bu anlamı desteklemektedir. Muhlis şeklindeki kıraate göre bu kelime, “ibadeti yalnız Allah için yapan, O’na tahsis eden” mânasına gelir. Bu da Hz. Mûsâ’nın Allah’a kulluktaki samimiyet ve ihlâsını ifade eder. Hz. Mûsâ’ya Tevrat indirilmiş olduğu için burada ona hem resul hem de nebî denilmiştir (“resul” ve nebî” hakkında bilgi için bk. GİRİŞ, I.Kur’ân-ı Kerim, A) Tanımı ve Özellikleri, 1. Peygamber; Bakara 2:61).
Hz. Mûsâ’ya Tevrat’ın indirildiği yer, Filistin ile Mısır arasındaki Sînâ yarımadasında bulunan ve aynı adı taşıyan dağdır. Kur’ân’da Sînâ dağı, ilkinde “Tûri Seynâe” (Mü’minûn 23:20), ikincisinde “Tûri Sînîn” (Tîn 95:2) şeklinde olmak üzere iki defa geçer. Burada görüldüğü gibi”tûr” kelimesi 8 âyette yalnız kullanılmakta ve Sîna dağını temsil etmektedir. “Tûr’un sağ tarafı”ndan maksat Hz. Mûsâ’nın yüzünü Tûr’a dağına döndürdüğünde bulunduğu yerin sağ tarafıdır. Zira dağın sağı veya solu olmaz. Yüce Allah Tûr’da Hz. Mûsâ ile vasıtasız olarak konuştuğunda Mûsâ’ya göre dağın sağ tarafından seslenerek konuşmuştur (bk. Taberî, XVI, 94). Başka bir görüşe göre ise “sağ taraf” diye tercüme ettiğimiz eymen kelimesi “bereketli” (mübarek) anlamına gelmektedir (Şevkânî, III, 380). Buna göre Allah Teâlâ Hz. Mûsâ’ya Tûr’un bereketli tarafından seslenerek onunla konuşmuştur. Hz. Mûsâ’nın yaklaştırılmasını, “Mûsâ maddî olarak Tevrat’ın levhalara yazıldığı yere o derece yaklaştırıldı ki kalemin cızırtısını işitti” şeklinde tefsir edenler varsa da “Allah onu mânevî makam bakımından kendisine yaklaştırdı” diye tefsir edenler de vardır ve bu mâna daha uygun görünmektedir (Râzî, XXI, 231; Şevkânî, III, 380). İbn Âşûr da bu yaklaştırmanın “vahyetmek” anlamında mecaz olduğunu ifade etmiştir (XVI, 128).
Bir kutsî hadiste kulun Allah’a farz ve nâfile ibadetlerle nasıl yaklaştığı ve sonunda bu yaklaşmanın ruh ve ahlâk yüceliği olarak nasıl sonuçlar verdiği açıklanmıştır. 52. âyetteki ifadeyi bu anlamda bir yakınlaştırma olarak anlamak gerekir.
Yüce Allah Hz. Mûsâ’ya, Firavun’a gidip İsrâiloğulları’nı serbest bırakmasını ondan istemelerini emrettiğinde Hz. Mûsâ kardeşi Hârûn’u da peygamber ve kendisine yardımcı olarak görevlendirmesi için Allah’a dua etti (Tâhâ 20:29-32). Allah Teâlâ onun duasını kabul ederek kardeşini de peygamber olarak görevlendirdi ve onun yanına yardımcı olarak verdi. Mûsâ aleyhisselâmın dilindeki tutukluğa mukabil Hârûn açık ve güzel konuşurdu (krş. Tâhâ 20:25-32; Kasas 28:34). Hz. Mûsâ’nın insanlara tebliğ etmek istediklerini o tebliğ eder ve bulunmadığında ona vekâlet ederdi (Mûsâ ve Hârûn hakkında bilgi için bk. Bakara 2:49-59; Tâhâ 20:30 vd.; Kasas 28:3 vd.).
Mehmet Okuyan
Kitapta Musa’yı da hatırla! Şüphesiz ki o samimi biriydi ve peygamber olan elçiydi.
Ayette geçen [muhlas] kelimesi Yûsuf 12:24’te de olduğu gibi “samimi, seçkin, seçilmiş” anlamında peygamberlerin sıfatıdır. Bu kelime, şeytanın pes dediği, kendilerine karşı mağlubiyeti peşinen kabul ettiği İhlâslı has kullardır.,Ayetin son cümlesi “Şüphesiz ki o elçiydi, peygamberdi” şeklinde de tercüme edilebilir.
Bayraktar Bayraklı
Kitapta Mûsâ'yı da an! Gerçekten o ihlâs sahibi idi ve hem rasûl hem de nebî idi.[310]
1- Arıtılmış, saf, berrak, arı-duru, samimi, erdemli hale getirilmiş olan.
Ahmet Akgül
(Ey Resulüm bu) Kitap'ta Musa'yı da (hayırla) zikret (üstün ahlâkını ve cihadını ümmetine bildir) . Çünkü O, doğrusu ihlasa erdirilmiş ve (seçilip) gönderilmiş (Resul) bir peygamber olmaktaydı.
Kitapta (Kur'an'da) Musa (hakkında anlattıklarımızı da) hatırla! Şüphesiz o, seçkin bir insandı. O da vahiy yoluyla haber alan elçilerden biriydi (yani hem nebiydi hem de resul).
Yaygın anlayışa göre sadece eski peygamberlerden birinin kitap ve şeriatını devam ettiren peygamber «nebî», kendisine yeni bir kitap indirilmiş olan ve yeni bir din tebliğ eden peygamber ise hem «nebî» hem de «resûl» dür. Hz. Musa’ya Tevrat inzal buyurulduğundan, bu âyette nebî ve resûl olarak anılmıştır.
Edip Yüksel
Kitapta Musa'yı an. O kendini tümüyle adayan biriydi. Peygamber olan bir elçiydi.
(3)“Asâ-yı Mûsâ (as) (Mûsâ (as)’ın asâsı) gibi çok hikmetleri ve fâideleri bulunan kıssa-i Mûsâ’nın(as) ve sâir enbiyânın (diğer peygamberlerin) kıssalarını çok tekrârında, risâlet-i Ahmediyenin (asm)hakkāniyetine (hak peygamber olduğuna) bütün enbiyânın nübüvvetlerini (peygamberliklerini) bir hüccet(delil) gösterip onların umûmunu inkâr edemeyen, bu zâtın (asm) risâletini hakīkat noktasında inkâr edemez hikmetiyle ve herkes her vakit bütün Kur’ân’ı okumaya muktedir ve muvaffak olamadığından, her bir uzun ve mutavassıt (orta uzunluktaki) sûreyi birer küçük Kur’ân hükmüne getirmek için ehemmiyetli erkân-ı îmâniye (îmânın şartları) gibi o kıssaları (hikâyeleri) tekrâr etmesi, değil israf; belki mu‘cizâne bir belâğattır (mu‘cize derecesinde isâbetli bir ifâdedir) ve hâdise-i Muhammediye (asm) bütün benî-Âdemin (Âdemoğullarının) en büyük hâdisesi ve kâinâtın en azametli (en büyük) mes’elesi olduğunu ders vermektir.” (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 240)
İlyas Yorulmaz
Kitapta Musa’yı da an. O doğru ve faydalı işler yapan bir elçi ve haberci (nebi) idi.
Ey Hak yolunun yolcusu! Bu Kitapta, Mûsâ’yı da müminlere yol gösterecek bir örnek olarak gündeme getir; çünkü o, gerçekten de seçkin bir kul ve tarafımızdan seçilerek gönderilmiş bir Peygamberdi.
– Bu Kitap’ta Musa’yı da gündeme getir. Gerçekten O, samimi, seçkin bir kul ve seçilmiş bir elçi, nebi idi. 2/47...74, 7/103...156, 27/7...14, 28/3...84, 40/28...47
Mustafa İslamoğlu Meryem Suresi 51. Ayet Açıklaması
[2508] Tercihimiz, muhlas okuyan Kûfe kıraatına göredir. Yok eğer Basra kıraatı olan muhlisi esas alırsak, mana “kulluğunda saf ve samimi, halis muhlis” olur. Hz. İsa merkezli Meryem sûresinde Hz. Musa’nın seçilmişliği şu manaya gelir: diğer peygamberler de İsa gibi seçilmiş elçilerdi ve hepsi de ölümlüydü.
[2509] Nebê’, haberden farklı olarak, “hayati öneme sahip haber” için kullanılır. Bir peygamber vahyin kaynağına nisbetle nebî, vahyin hedefine nisbetle rasuldür.
Ömer Nasuhi Bilmen
Ve kitapta Mûsa'yı da yâd et. Şüphe yok ki, o ihlâs ile muttasıf idi ve bir resûl, bir nebi olmuş idi.
Resul ve nebî, Kur’ân’da bazen eş anlamda kullanılmıştır. Fakat 22, 52 de olduğu gibi, bazen farklı anlam taşıdıkları da anlaşılmaktadır. Umum husus farkı olduğu söylenebilir. Yani her resûl nebîdir, ama her nebî resul olmayabilir.
Süleyman Ateş
Kitapta Musa'yı da an, çünkü o, içi temiz (bir insan)dı ve elçi bir peygamberdi.