Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 3461, sondan 2776. ayet; 30. sure ve Rum Suresinin 52. ayetidir. Rum Suresi 52. ayetinin kelime sayisi 11, harf sayısı 46 ve toplam ebced değeri ise 3165 olarak hesaplanmıştır. Rum Suresinin toplam ebced değeri 268372 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır. Bu sure الم hurufu mukatta harfleriyle başlamaktadır. Bu ayette ا (10) ل (6) م (5) bulunuyor.
Arapça Metin
فانك لا تسمع الموتى ولا تسمع الصم الدعاء اذا ولوا مدبرين
Her gün iç içe yaşadığımız ve çoğu defa sıradan durumlar olarak algıladığımız tabiat olaylarının gerçekte Allah’ın birliğinin ve kudretinin açık kanıtları olduğu ve aklını işleten kimselerin bunlardan önemli sonuçlar çıkarabileceği Kur’an’da değişik vesilelerle belirtilmiştir. Doğal çevrede ortaya çıkan bozulmaya değinilen 41. âyetten sonra bu hususa dikkat çekilmesi de oldukça mânidardır. Buna göre tabiat, Allah’ın verdiği düzenle işlerken yaratanına kanıt değeri taşıyacak kadar mükemmeldir; ne var ki bu, insan eliyle bozulabilmektedir (rüzgârların estirilmesi, gemilerin yüzmesinin sağlanması, bulutların harekete geçirilmesi, yağmurun yağdırılması, ölümünden sonra toprağa can verilmesi ile ilgili açıklamalar için bk. Bakara 2:164; İbrâhim 14:32-34; Hicr 15:22-23; Nahl 16:10-11, 14-16; İsrâ 17:66; 49. âyette geçen müblisûn kelimesinin “bütün ümitlerini yitirmiş ve şaşkın bir halde” şeklinde tercüme edilmesinin açıklaması için bk. 12. âyetin tefsiri). 47. âyette yer alan ve “İnananlara yardım etmek de bize düşer” şeklinde tercüme edilen cümlenin lafzına bakarak, müminlerin Allah’a karşı hak iddia edebilecekleri ve O’nun da kendilerine karşı görevinin bulunduğu gibi bir anlam çıkarmamak gerekir. Zira bu, inananların Allah katındaki dereceleriyle ilgili bir iltifat ifadesi olup onlara moral verme ve onları onurlandırma amacı taşımaktadır. Hz. Peygamber’in, “Şayet müslüman bir kimse din kardeşinin namusunu müdafaa ederse, Allah’ın da kıyamet günü mutlaka onu cehennem ateşinden korumasını hak eder” buyurduktan sonra âyetin bu cümlesini okuduğu rivayet edilmiştir (Zemahşerî, III, 207). 51. âyetteki “onu” anlamına gelen zamirin, bitkinin ve rüzgârın veya bulutun yerini tuttuğuna dair görüşler vardır (Şevkânî, IV, 265). Bütün bu yorumların ortak noktası şudur: Allah Teâlâ insanları sınamak üzere onlara bazı sıkıntılar verdiğinde, meselâ onlara zarar veren bir rüzgâr gönderdiğinde hemen tavırları değişir, kendilerine verilen nimetleri unutup inkâra kalkışırlar veya nankörlüğe yeltenirler (52 ve 53. âyetlerin açıklaması için bk. Neml 27:80-81. âyetlerin tefsiri).
Mehmet Okuyan
Şüphesiz ki sen ölülere duyuramaz; sağırlara da arkalarını dönüp giderlerken çağrıyı duyuramazsın.
Burada sözü edilen [el-mevtâ] kelimesi, “kalbini öldürenler” demektir. Bakara 2:154 ve Âl-i İmrân 3:169’da Allah yolunda öldürülenlerle ilgili gündeme getirilen yeni bir hayat tanımı ve bakış açısı gibi, bu ayette de ölü ve sağır ifadelerine yeni bir perspektif kazandırılmaktadır.
Bayraktar Bayraklı
Elbette sen manen ölülere duyuramazsın; arkalarını dönüp giderlerken manen sağırlara o daveti işittiremezsin.
1- Aklını kullanmayanlara, aklını devre dışı bırakanlara. 2- Gerçeği dikkate almayan ona önem vermeyen, duyarsız ve sorumsuz olanlara. 3- Söz dinletemezsin.
Ahmet Akgül
(Ey Resulüm!) Şimdi Sen, (kalpleri) ölülere asla (söz) işittirip (uyandıramazsın) ve arkalarını dönüp giden (insan görünümlü) sağırlara da (Hakk) çağrıyı dinletip duyuramazsın.
Elbette sen, tebliğini ölüler gibi duygusuz olanlara duyuramazsın. İkballerine ve istikballerine sırt çevirip arkalarını dönüp giderlerken, hakkı duymak istemeyerek sağır kesilenlere de tebliğini duyuramazsın.
Bunun için sen (Ey Rasûlüm, onlar) arkalarını dönmüş giderlerken, (hakka olan) o daveti, (kalbleri) ölülere duyuramazsın ve sağırlara da işittiremezsin.
Belli bir radyo yayınını nasıl ki pili bitmiş yahut düğmesi çevrilmemiş yahut, dalga ayarı yapılmamış bir radyo ile dinleyemiyorsak aynı şekilde Tanrı'nın mesajı da aklını kullanmayan, yeni düşüncelere kapalı bağnaz kafalarda yankı bulmaz.
Elmalılı Hamdi Yazır
Çünkü sen ölülere işittiremezsin. O daveti, arkalarını dönmüş giderlerken sağırlara da duyuramazsın.
(1)“Kulaktaki zar, nûr-ı îmân ile ışıklandığı zaman, kâinâttan gelen ma‘nevî nidâları (sesleri) işitir. Lisân-ı hâl (hâl dili) ile yapılan zikirleri, tesbîhâtları (tesbîhleri) fehmeder (anlar). Hattâ o nûr-ı îmân sâyesinde, rüzgârların terennümâtını (tatlı tatlı seslenişlerini), bulutların na‘râlarını, denizlerin dalgalarının neğamâtını(nağmelerini) ve hâkezâ (bunun gibi) yağmurlardan, kuş vesâire gibi her nev‘den Rabbânî (Allah’ı düşündüren) kelâmları ve ulvî (yüce) tesbîhâtı işitir. Sanki kâinât İlâhî bir mûsikī dâiresidir. Türlü türlü âvazlarla(seslerle), çeşit çeşit terennümâtla kalblere hüzünleri ve Rabbânî aşkları intıbâ‘ ettirmekle (hissettirmekle)kalbleri, ruhları nûrânî âlemlere götürür. Pek garib misâlî levhaları (manzaraları) göstermekle, o ruhları ve kalbleri lezzetlere, zevklere gark eder (boğar). Fakat o kulak küfür ile tıkandığı zaman, o lezîz (lezzetli), ma‘nevî, yüksek savtlardan (seslerden) mahrum kalır ve o lezzetleri îrâs eden (veren) âvazlar, mâtem seslerine inkılâb eder (döner). Kalbde o ulvî hüzünler yerine, ahbâbın fıkdânıyla (sevdiklerin yok olmasıyla)ebedî yetimlikler, mâlikin ademiyle (sâhibsizlikle) nihâyetsiz vahşetler (yalnızlıklar) ve sonsuz gurbetler hâsıl olur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 64)
İlyas Yorulmaz
Sen ölülere kesinlikle işittiremezsin ve arkasını dönüp gittiğin de, sağırlara da çağrını duyuramazsın.
Ey Müslüman! Gerçek şu ki, sen, kalpleri kibir, bencillik ve günah kirleriyle kararıp ölmüş olanlarasesini duyuramazsın ve ne kadar çırpınsan da, gerçeklerden sırt çevirip uzaklaşmakta olan sağırlara bu çağrıyı işittiremezsin.