Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 657, sondan 5580. ayet; 4. sure ve Nisâ Suresinin 164. ayetidir. Nisâ Suresi 164. ayetinin kelime sayisi 14, harf sayısı 58 ve toplam ebced değeri ise 2780 olarak hesaplanmıştır. Nisâ Suresinin toplam ebced değeri 1117221 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır.
Arapça Metin
ورسلا قد قصصناهم عليك من قبل ورسلا لم نقصصهم عليك وكلم الله موسى تكليما
Diğer gayri müslimler ve inkârcılar yanında Ehl-i kitabın da hem birbirine hem de İslâm’a olumsuz bakışları, Allah nezdinde geçerli bulunan imana nisbetle yanlış veya eksik bir inanç içinde bulundukları, bunlardan bir grubun, Hz. Peygamber’e gökten bir kitap indirilmesini istedikleri yukarıda geçen âyetlerde zikredilmişti. Özellikle Ehl-i kitap’tan olanların bu taleplerinde ne kadar haksız ve çelişkili olduklarını açıklamak üzere bu âyetlerin geldiği anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber’in şahsında Ehl-i kitaba şu gerçekler hatırlatılıyor: Din, Allah’ın peygamberlerine vahyederek bildirdiği bilgi ve öğretiler bütünüdür. Ellerinde bulunan kitaplarda hem vahiyden hem de peygamberlerden söz edilmiş, kendileri de bunlara inanmışlardır. Muhammed Mustafa da diğerleri gibi bir peygamberdir. Ona gelen Kur’an da, diğer peygamberlere gelen Tevrat, Zebûr, İncil gibi bir ilâhî kitaptır. Aslında kendileri kitaplarında bunların çoğunun isimlerini buldukları ve bildikleri halde daha önce okuma-yazma öğrenmemiş bulunan son peygamberin bunlardan haberi yoktur. Ona peygamberleri de, kitapları da bildiren, öğreten Allah’tır. Diğer peygamberler nasıl ümmetlerine hem müjdeler hem de uyarılarla gelmişlerse son peygamber de öyle gelmiştir. Bu arada kendilerini de uyarmış, iman etmedikleri takdirde uğrayacakları âkıbeti, “bilmiyorduk, haberimiz olmadı” deme imkânlarının da bulunmayacağını bildirmiştir. Allah Teâlâ insanlara gerektiği kadar peygamber göndermiştir, ayrıca her insan topluluğunda onlara yol gösteren rehber kulları vardır (Ra‘d13:7). Ancak peygamberlerin tamamının isimlerini Kur’an’da saymamış, müslümanların bilmelerinde fayda gördüğü peygamberleri yeteri kadar zikretmiş ve faaliyetleri hakkında bilgi vermiştir. Burada isimleri sayılan peygamberlerden başka (bu âyetin vahyedilmesinden önce) Hûd, Sâlih, Şuayb, Zekeriyyâ, Yahyâ, İlyas, Elyesa‘, Lût gibi peygamberlerden söz etmiştir. Hadislerde peygamber oldukları zikredilen Hâlid b. Sinân elAbsî gibi isimler de vardır (âyette geçen Dâvûd peygamber için bk. Bakara 2:251, Sâd 38:17 vd.; Zebûr hakkında bilgi için bk. Enbiyâ 21:105). Allah Teâlâ’nın Hz. Mûsâ ile konuşması, Şûrâ sûresinde (42:51) açıklanan “konuşma yolları”ndan birisiyle; yani “perde arkasından konuşma” yoluyla gerçekleşmektedir. Bu konuşmada melek aracılığı yoktur, doğrudan kalbe ve zihne iletilme de yoktur, konuşan gözükmeksizin “bir söyleme ve anlama” vardır. Söyleyen, konuşan Allah olduğuna göre elbette burada, insanlar arasındaki konuşmada olduğu gibi araçlar, sesler ve harfler mevcut değildir. Allah Teâlâ’nın kelâm (konuşma) sıfatının eseri ve tecellisi olan, bu sıfatın açıklama iradesini yerine getirmek üzere muhatabıyla keyfiyetsiz olarak ilişki kurması (taalluk) sonucunda –Allah bakımından değil, kul bakımından yeni oluşan– bu olay, melek aracılığı ile olduğunda Cebrâil’e nasıl ulaşıyorsa, onun aracılığı olmadan peygambere de öyle ulaşmaktadır; çünkü yaratılmış olmak, Allah’ın bir sıfatı olmamak bakımından bu ikisi arasında bir fark yoktur (Allah’ın konuşması konusu hakkında ayrıca bk. “Tefsire Giriş” bölümünün “I. Kur’ân-ı Kerîm, A) Tanımı ve Özellikleri, 2. Vahiy” başlığı; Nisâ 4:164; A‘râf 7:143-144). “İnkârcıların ve itaatsizlerin bahanelerini ortadan kaldırmak” ve “Bize bilgi gelmedi, uyarılmadık” diye kendilerini savunmalarına imkân vermemek için peygamberlerin gönderilmiş olması, peygamberler gelmediği dönemlerde yaşayan veya bulundukları yer ve durum itibariyle peygamberlerin tebliğlerini alamamış, bunlarla yeteri kadar ilişki kuramamış bulunan insanların sorumluluklarını akla getirmektedir. Bu konu İslâm düşüncesinde tartışılmış; a) “Allah’ı bilme ve O’na inanma dahil hiçbir sorumluluk bulunamaz; çünkü insan aklı bunlar için yeterli değildir”, b) “Allah’ın varlık ve birliğini bilmek ve O’na inanmak yükümlülüğü vardır”, c) “İmana ek olarak aklın iyilik ve kötülüğünü bilebileceği birçok davranışıyla da yükümlülük vardır” şeklinde üç görüş ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilk ikisi Ehl-i sünnet’e ait olup ikincisi orta yolu temsil etmektedir. Bu tartışma “peygamberi görmemiş, davetini işitmemiş, onunla yeteri kadar ilişki kuramamış” insanlarla ilgilidir. Hz. Peygamber’in davetini işittikten, onunla uzun zaman yaşadıktan, itiraz edip cevap aldıktan sonra hâlâ inkârda ısrar edenlerin, kezâ daha sonraki asırlarda dünyaya geldiği halde hak dini sahih bir şekilde (aslına uygun olarak) işittiği ve bildiği halde imana gelmeyenlerin sorumlu olacakları hem akıl hem de bu âyet ve benzeri nakil yollarıyla anlaşılmaktadır.
Mehmet Okuyan
Daha önce sana kıssasını anlattığımız elçilere de kıssasını sana anlatmadığımız elçilere de (vahy etmiştik). Allah Musa’ya da tam anlamıyla konuşmuştu.
1. Vahyettiğimiz resûllerden. 2. Takdir edilmiş hükümler, vahiy.
Ahmet Akgül
Ve gerçekten Sana daha önceden (gerçek hayat) hikâyelerini (ve Tevhid mücadelelerini) anlattığımız elçilere de, hiç anlatmadığımız (daha nice) elçilere de (vahyettik) . Allah, Musa ile de konuşuverdi.
Kıssalarını daha önce sana anlattığımız Rasuller, elçiler gönderdik. Kıssalarını sana anlatmadığımız Rasuller, elçiler de gönderdik. Allah Mûsâ ile gerçekte konuştu.
Biz kıssalarını sana anlatmış olduğumuz peygamberler ve sana kıssalarını anlatmış olmadığımız peygamberler gönderdik. Allah Musa ile de doğrudan konuştu.
Gönderdiğimiz öyle peygamberler vardır ki, onları, bundan (bu sûreden) önce sana beyan ettik. Öyle peygamberler de vardır ki, sana onların kıssalarını bildirmedik; ve Allah, Musa'ya (vasıtasız) hitap etti.
Daha önce sana anlattığımız nice peygamberlere daha vahyettik. Sana anlatmadığımız peygamberlere de vahyettik. Ve Allah vasıtasız olarak Musa ile konuştu.
Daha önce kıssalarını sana anlattığımız bir kısım resuller ve sana anlatmadığımız daha (nice) resuller gönderdik. Allah, Musa ile doğrudan konuşmuştur.
Bkz. 7:144, 40:78Hz. Musa’nın özel olarak anılması: vahyin diğer nebilerden farklı olarak ona “kelam” yoluyla geldiğinden kaynaklanmıştır. Allah’ın Hz. Musa ile doğrudan konuşması ona has bir durumdur. Bunu da ayetteki “mutlak mef’ul” olarak zikredilen “teklimen” ifadesinden anlıyoruz.
Diyanet İşleri (Eski)
164,165. Peygamberlerden sonra, insanların Allah'a karşı bir hüccetleri olmaması için, gönderilen müjdeci ve uyarıcı peygamberlerden bir kısmını daha önce sana anlatmış, bir kısmını da anlatmamıştık. Allah, Musa'ya hitabetmişti. Allah güçlüdür, Hakim'dir.
Hadislerde yüzbinlerce peygamber gelip geçtiği bildirilmiştir. Bu âyet de sayı vermeden aynı gerçeği dile getirmektedir. Buna göre yeryüzünde insanların bulunduğu yerlere her zaman, ilâhî mesajı ulaştırmak üzere çok sayıda peygamberin gönderildiği anlaşılmaktadır.
Edip Yüksel
Sana önceden anlattığımız elçilere ve anlatmadığımız elçilere de... Ve ALLAH Musa ile de kelimelerle konuşmuştu.
Öyle peygamberler (gönderdik ki) kıssalarını hakıykat önceden sana bildirdik. (Yine) öyle peygamberler (Yolladık ki) sana onların kıssalarını haber vermedik. Allah Musâya da hıtaab ile konuşdu.
Hem öyle peygamberler (gönderdik) ki, elbette onları(n kıssalarını) daha önce sana anlattık ve öyle peygamberler de var ki onları(n kıssalarını) sana anlatmadık.(2) Ve Allah, Mûsâ ile (ses, harf ve kelimelere muhtaç olmadan, vâsıtasız) bir hitâb ile konuştu.
(2)Rivâyetlere göre peygamberlerin adedi yüz yirmi dört bin olup, üç yüz on üçü aynı zamanda resûldür. Kur’ân’ı Kerîm’de ise yirmi beş peygamberin adı geçmektedir. (İbn-i Kesîr, c. 1, 465)
İlyas Yorulmaz
Sana hikâyelerini anlattığımız elçiler olduğu gibi, sana anlatmadığımız elçilerde var. Bunların arasından Allah Musa ile bizatihi konuştu.
Sana bundan önce hayat hikayelerini anlattığımız elçilere ve kendilerinden hiç söz etmediğimiz diğer bütünelçilere gönderdiğimiz gibi... Nitekim Allah, Mûsâ ile aracısız konuşmuştu.
(Hatta Biz,) daha önce sana anlattığımız Peygamberlerle birlikte, sana anlatmadığımız başka Peygamberlere1 de (vahyettik).2 Ve Allah Mûsa ile de özel bir şekilde konuştu.3
1 Aynı konu ile ilgili olarak Bk. (Mü’min: 78)2 Bu ve (Mü’min: 78.) âyetten; tüm Peygamberlerin Kur’an’da ismi zikredilenlerden ibaret olmadığı ve gelen Peygamberlerin de sadece ortadoğu ve civarına gelmediği, anlaşılabilir. Yani yeryüzünün her tarafına pek çok Peygamber gönderilmiştir. Ancak Hz. Muhammed (a.s)’ın Peygamber olduğu bölge ve civarında Peygamber olanlar, Kur’an’da örnek olarak veya haklarında uyduruk ifadeler bulunan Peygamberlerin bu olaylarının doğrularının anlatılması için zikredilmiş olabilir. Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerle ilgili bir sayı verilmemiştir. Halk arasında dolaşan rakamlar ise tamamen uydurmadır. Bir adet verilince, eğer o adetten daha çok peygamber gelmişse bazı peygamberleri inkâr etmiş oluruz. Yok, o adetten daha az peygamber gelmişse bazı kimselere peygamberlik isnat etmiş oluruz ki bunun ikisi de yanlıştır. Biz, Allah’ın gönderdiği tüm peygamberlere iman ederiz ve onlar arasında fark gözetmeyiz. En doğrusunu Allah bilir.3 Allah’ın, Mûsa (a.s) ile konuşması, vahyin çeşitlerinden birisidir ve Hz. Mûsa’ya hastır. Bunu “mutlak mef’ul” olarak zikredilen (تَكْلِيماً) ifâdesinden anlamak mümkün olabilir. Allah’ın Hz. Mûsa ile bu tür konuşma olayı, (A’raf: 143, Tâ Hâ: 11-48)’e bakılırsa birden fazla olmuştur. Buna benzer bir vahiy türünü, Peygamberimizin Mi’rac esnasında aldığı vahiy şeklinde de görmek mümkündür. Bk. (Necm: 10)
Muhammed Esed
ve hem daha önce 179 sana bildirdiğimiz [öteki] elçilere, hem de bahsetmediğimiz elçiler[e vahyettiğimiz] gibi; ve Allah'ın Musa'ya sözünü söylediği gibi:
tıpkı hem daha önce sana anlattığımız elçiler, hem de anlatmadığımız elçiler(e vahyettiğimiz) gibi; keza, Allah’ın Musa’ya kelâmını söylediği gibi…[871]
Mustafa İslamoğlu Nisâ Suresi 164. Ayet Açıklaması
[871] Hz. Musa’ya vahiy diğer nebilerden farklı olarak “kelam”ın tecellisi yoluyla geldiği için, o burada müstakil olarak anılmıştır. Zemahşerî, mezhebî kaygılarla buradaki kelleme fiilini, etimolojisinden yola çıkarak “yaralama” anlamında alır ve bu ibareye “Allah Musa’yı musibet pençeleriyle yaraladı” mânası verir. Tabii ki bu, bağlamın desteklemediği zorlama bir yorumdur. Zaten Zemahşerî de yine Allah’ın Hz. Musa ile konuşması bahsini işleyen A’râf sûresinin 143. âyetinin tefsirinde biraz dolambaçlı da olsa bu tezini unutarak söz konusu ilâhî mükâlemeyi kabul eder.
Ömer Nasuhi Bilmen
Ve evvelce kıssalarını sana bildirdiğimiz peygamberleri ve kıssalarını sana bildirmediğimiz peygamberleri gönderdik. Ve Allah Teâlâ Mûsa ile bilmuhâtabe (aracısız) tekellüm buyurmuştur.
Durumlarını sana daha önce anlattığımız nice elçiler gönderdik. Anlatmadığımız nice elçiler de gönderdik. Allah Mûsâ'ya da hitab ederek konuştu. [40, 78] {KM, Sayılar 12, 8}
Bundan önce sana kıssalarını anlattığımız peygamberlere ve kıssalarını sana anlatmadığımız peygamberlere de vahyettik. Musa ile de Allah bizzat kelâmıyla konuştu.
Resuller var, hayat ve hatıralarını daha önce sana anlattık; resuller var, hayat ve hatıralarını sana anlatmadık. Allah, Mûsa'ya kelime kelime söz söylemişti.