Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 2205, sondan 4032. ayet; 18. sure ve Kehf Suresinin 65. ayetidir. Kehf Suresi 65. ayetinin kelime sayisi 12, harf sayısı 51 ve toplam ebced değeri ise 1892 olarak hesaplanmıştır. Kehf Suresinin toplam ebced değeri 495659 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır.
Arapça Metin
فوجدا عبدا من عبادنا اتيناه رحمة من عندنا وعلمناه من لدنا علما
“Ona nezdimizden bir ilim öğretmiştik” meâlindeki cümle, Hızır’a öğretilmiş olan ilmin özel bir ilim olduğunu ifade eder. Tefsirciler, kıssadaki âyetlerden hareketle bunun “gayb ve sır ilmi” olduğunu söylemişlerdir. Allah Teâlâ tarafından olağan üstü yollarla öğretildiği için İslâmî literatürde bu ilme söz konusu âyetin lafzından hareketle ledünnî ilim denilmiştir. Bu mânada peygamberlere vahyedilen ilimlerin tamamı ledünnî ilim olmakla birlikte, âyetteki anlatım tarzı ve hadislerdeki açıklamalar, Hızır’a öğretilmiş olan ilmin peygamberlere verilenden farklı ve bu mânada özel bir ilim olduğunu gösterir. Nitekim yukarıda özet olarak zikredilen hadiste Hızır aleyhisselâm, “Ey Mûsâ! Ben Allah’ın ilminden bir ilme sahibim ki sen onu bilmezsin; onu bana Allah öğretti” diyerek buna işaret etmiştir (Buhârî, “Tefsîr”, 18:2; Müslim, “Fezâil”, 170-172).
Tefsircilere göre Hz. Mûsâ’nın ilminden maksat, onun hükümleri bilmesi ve zâhir ile fetva vermede yetkin olmasıdır. Hızır’ın ilmi ise eşyanın bâtınını (iç yüzü) bilmektir, dolayısıyla buna, “bâtın ilmi” veya “hakikat ilmi” de denmiştir. Elmalılı şöyle der: “... Ledünnî ilim, fikrî gayretle elde edilmeyip Allah tarafından, sırf Allah vergisi olan kutsî bir kuvvenin tecellisidir. Eserden müessire, vicdandan vücuda doğru giden bir ilim değil, müessirden esere, vücuttan vicdana gelen vasıtasız bir ilimdir. Nefsin gerçeğe ulaşması değil gerçeğin nefiste meydana çıkmasıdır. Doğrudan doğruya bir keşiftir” (V, 3262).
Mehmet Okuyan
(Derken), kendisine katımızdan bir rahmet verdiğimiz ve ona tarafımızdan bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul bulmuşlardı.
Burada sözü edilen “kul”, Hz. Musa’ya hocalık yapsın diye görevlendirilen özel bir “melek” olmalıdır. Bu kişiyi “insan” kabul edip adına “Hızır” denmesi, cevabı imkânsız soruların sorulmasına neden olmaktadır.
Bayraktar Bayraklı
Orada katımızdan kendisine rahmet verdiğimiz ve yine katımızdan kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini buldular.[302]
1- “Ledun” sözcüğü, kimi dünya dinlerinde gnosis (gizli, özel bilgi, sır) olarak tanımlanan biçimiyle “tasavvuf dininde” de bilgi türü olarak, “ilm-i ledun” olarak yer almaktadır. İlm-i ledun; “hiçbir çaba olmaksızın, Allah'ın, kimilerinin kalbine doğrudan bilgi yüklemesi” olarak tanımlanmaktadır. Oysaki “ledun” sözcüğü Kur'an'ın onlarca ayetinde (Bu surenin 76. ayetinde de var.) olduğu gibi, bu ayette de “mekân zarfı” olarak; tarafında, yanında, katında anlamlarına gelmektedir. 2- Çeşitli kaynaklara dayanılarak “Hızır” olarak adlandırılan “bir kul”un kim olduğu bilgisi Kur'an'da yer almamaktadır. Hızır sözcüğü Kur'an'da yer almadığı halde, “kullarımızdan bir kul”u, Kur'an dışı geleneksel anlayış, Kur'an dışı inançların etkisinde kalarak “Hızır” olarak anmaktadır.
Ahmet Akgül
(Derken) Kullarımızdan bir (seçkin ve erişkin) kul buldular ki, Biz ona katımızdan (üstün bir) rahmet (nimet ve fazilet) vermiştik ve Kendi tarafımızdan (çok özel) bir ilim (gayb ve kader bilgisi: İlmi Ledün) öğretmiştik. (Hadis-i Şeriflerde bu Zat’ın Hz. Hızır olduğu anlatılmaktadır.)
Bu zatın, Hızr olduğunda hemen hemen ittifak vardır. Hızır’ın Belya adlı bir zat olduğu söylenmiştir. Buhârî'de, kuru otların üstüne oturduğu vakit otların yeşerdiği ve bu yüzden Hızır adıyla anıldığı rivâyeti vardır (al-Tecrid, Kitâbu Bed'il- halk, 2, 41). Hızır’ın, kıyamete dek hayatta olduğunu söyleyenler bulunduğu gibi ölmüştür diyenler de vardır. Sufilerin, Hızır hakkında çeşitli kanaatleri mevcuttur. Hızır'ın, peygamber olduğunu söyleyenler bulunduğu gibi erenlerden birisi bulunduğunu söyleyenler de olmuştur (Hızır hakkındaki incelemeleri ve çeşitli inançları anlamak için Prof. Pertev Naili Boratav'ın, İslam Ansiklopedisi'ndeki Hızır maddesine bakınız, cüz, 44, s. 457-471).
Abdullah Parlıyan
Ve orada kullarımızdan bir kul buldular ki, biz katımızdan O'na rahmet verip, özel bilgiyle donatmıştık O'nu.
Orada, dindar, ahlâklı, hayırhasenat sahibi mü'min, salih kullarımızdan birini buldular. Nezdimizden ona rahmet, peygamberlik vermiştik. Yüce katımızdan kendisine ilim öğretmiştik.
Nihayet kullarımızdan bir kul (olan Hızır'ı) buldular ki, biz ona, katımızdan bir vahy vermiş ve tarafımızdan (gayblara dair özel) bir ilim öğretmiştik.
“Kullarımızdan bir kul” söylemindeki “kul” ifadesinin kim için kullanıldığıyla alakalı kesin bir şey söyleyemeyiz. Ayette ibadet ve ubudiyet makamının yüceliği ifade edilen bu kişi, tefsir otoritelerinin çoğuna göre, insanî normları aşan, kendisine ilahi bilgi ve hikmet öğretilen temsilî bir kişiliktir. Buna ister Hızır deyin isterse başka bir şey, aşağıdaki ayetlerdeki kanıtlara bakıldığında onun beşerî yasalara tâbi olmayan melek veya başka bir ruhanî varlık olduğu anlaşılmaktadır. Kur’an bu kişinin kim olduğu ile ilgili herhangi bir şey söylememektedir.“Ayette geçen “ledün” sözcüğü, “nezd, taraf, huzur” anlamlarına gelen bir kelimedir. Yani ona Allah tarafından ilim öğretilmiştir.Tıpkı; Allah’ın Hz. Âdem’e bütün varlıkların isimlerini, sıfatlarını, özelliklerini, kanunlarını öğrettiği gibi (Bakara 2/31). “Ledün” kelimesinin Kur’an’da geçtiği yerler: (Nisa 4/67, Meryem 19/13, Taha 20/99, Enbiya 21/17 ve Kasas 28/57)“Katımızdan ilim öğrettiğimiz” cümlesini insanlar için kullanarak, çalışmadan Allah tarafından kalbine ilham edilen özel bilgiler olarak değerlendirmek, dini nesnel kaygılarına alet eden din tüccarlarının ekmeğine yağ sürmek olur. Bazıları bu âyeti istedikleri şekilde yorumlayarak kendilerine has bir ilim dalı icat etmişler ve buna da “ilm-i ledün” demişler. Onlara göre,duyu, akıl ve tecrübe dışında, bir de ilm-i ledün vardır ki bu da vehbî bir ilimdir. Bu da okuyarak öğrenilemeyen, çalışarak elde edilemeyen Allah’ın ihsanı ile kalbe ilham edilen,olayların iç yüzlerine vakıf olmayı sağlayan Allah tarafından özel olarak lütfedilen ilahi sırlara ait bir ilimdir. Bu ilim yoluyla elde edilenler, görünüşte akla ve nakle zıt gelebilir ama arka planında mutlaka bilinmeyen bir derinlik, sırrına vakıf olunamayan bir hikmet vardır. İlm-i ledün sahibi olanlar, hadiselerdeki gizli sırları ve hikmetleri de bilirler. İşte önce böyle bir ilim dalı icad ediyorlar ve bunu da Kur’an’a (bu âyete) dayandırarak insanların önüne koyuyorlar, ondan sonra da ver elini evliya, ulema, fukeha, suleha, kübera... Arkasından bu yolla Allah adına aldatılmış milyonlarca cahil cühela…
Diyanet İşleri (Eski)
Bu arada ikisi katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini buldular.
(1)“Suâl: Hazret-i Hızır (as) hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim ulemâ (âlimler) hayâtını kabûl etmiyorlar? El-cevab: Hayattadır, fakat merâtib-i hayat (hayat mertebeleri) beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebebden bâzı ulemâ hayâtından şübhe etmişler. Birinci tabaka-i hayat: Bizim hayâtımızdır ki çok kayıdlarla mukayyeddir (sınırlıdır). İkinci tabaka-i hayat: Hz. Hızır ve İlyas Aleyhimesselâmın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levâzımâtıyla (insanlık ihtiyaçlarıyla) dâimî mukayyed (bağlı) değillerdir. Bazen istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevâtür derecesinde (yanlış olması imkânsız olacak kadar çoklukla rivâyet edilen haberlerle) ehl-i şuhûd ve keşif olan (kalb gözleri açık olup ma‘neviyâtı görebilen) evliyânın Hz. Hızır (as) ile mâcerâları, bu tabaka-i hayâtı tenvîr (aydınlatır) ve isbât eder.” (Mektûbât, 1. Mektûb, 2)
İlyas Yorulmaz
Sonunda Musa ve yardımcısı kendisine yanımızdan bir rahmet verdiğimiz ve katımızdan ilim öğrettiğimiz kulumuzu buldular.
Kayaya geldiler. Orada kullarımızdan bir kulu [²] buldular ki biz ona nezdimizden bir velâyet [³] vermiştik. Ona öz yanımızdan da bir ilim de [⁴] öğretmiştik.
Ve o kayanın yanı başında, Peygamber olan Hızır adında bir kulumuzla karşılaştılar ki, Biz ona katımızdan engin bir lütuf ve rahmet bahşetmiş ve yine katımızdan, onu evrenin bilinmezliklerine ve ilâhî takdire dâir, her Peygamberin sahip olmadığı bazı özel bilgilerle donatmıştık.
1 Ledün ilmi (Bâtın İlmi): Ledün, Arapçada kat, huzur, nezdimizde veya tarafımızda (Allah tarafından gibi) anlamına gelen bir zarftır. Mutasavvıflar, “Derken, (oraya varınca,) kendisine katımızdan bir rahmet ve tarafımızdan da bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan, bir kulu buldular.” (Kehf: 65) ve benzeri ayetleri keyfi yorumlarıyla uydurdukları sofist felsefelerine dayanak yapmaya çalışarak, ayetleri ve dini çığırından çıkartmışlardır. Diğer birçok dini ıstılahta olduğu gibi bu kelimenin de başına bir “ilim” ekleyerek kendilerine has bir ilim dalı icat etmişlerdir. Onlara göre: “gizli hakikatleri konu alan ve bu yolla insanı mânevî kurtuluşa ulaştırdığına inanılan ilim, ilm-i ledün, ilm-i husûs veya batın ilmidir.” Bu bilgi türü sadece sûfîlere hastır. Bunlara göre; havas ve hâvass’ül-havâs, bu ilim sayesinde Kur’an ve hadisten herkesin farkına varamadığı (!) mânaları bulur ve ortaya çıkarır. (Meselâ Hz. İbrâhim’in gördüğü yıldız “his”, ay “akıl”, güneş “Hak nuru” şeklinde yorumlanır.) Sünnî ve Şiî sufilere göre; Hz. Ali’den sonra Muhammed Bâkır ve Ca‘fer es-Sâdık’a intikal ettiğine inanılan ledün ilminin, bu ilmi anlama ve kavrama seviyesinde olmadıkları için halka açıklanması uygun görülmemiştir. Zira halk bâtınî anlamları kavrayamaz. Ca‘fer es-Sâdık’ın bildiği iddia edilen “cifr ilmi”nin de bâtın ilmi olduğuna inanılır. Bu tür rivayetler Şiî inancında önemli bir yer tutar. Şiîler bu ilmin mâsum imamlar yoluyla kendilerine intikal ettiğine inanırlar. Mutasavvıflar dinî ilimleri biri “zâhir,” diğeri “bâtın” olmak üzere ikiye ayırır; hadis, fıkıh ve kelâm gibi ilimlere zâhir ilimleri, tasavvufa da bâtın ilmi adını verirler. Zâhirî ilimlerle meşgul olanlara “zâhir ulemâsı”, kendilerine de “bâtın ulemâsı” ve “ehl-i bâtın” derler. Mutasavvıflara göre naslardaki gizli mânaları, ibadetlerin mânevî ve ahlâkî özünü ve olayların arkasındaki sırları açıklığa kavuşturan bâtın ilmi gizlidir ve onu halka açıklamak câiz değildir. Mutasavvıflara göre bâtın ilmi İslâm’dan ayrı ve onun dışında bir ilim değildir. Bu ilim esasen nassların derin ve ince mânalarından ibaret olup Hz. Peygamber tarafından bazı sahâbîlere öğretilmiştir. Cüneyd-i Bağdâdî, Hz. Mûsâ’nın Hızır’dan öğrendiği “ledün ilmi” (Kehf: 65) ile Hz. Ali’nin bildiği bâtın ilminin aynı şey olduğunu söyler. Sonuç olarak; şüphesiz bütün Peygamberlerin ilmi, Allah tarafından vahiy yoluyla öğretildiği için ledünnîdir ve bu ilim gayretle elde edilemez. Mutasavvıflar, Hızır kıssasına kendi görüşlerinin delili olarak sarılırlar ve bir kısım insanların bu ilme sahip olduğunu iddiâ ederler. Bunun şer’i bir dayanağı yoktur ve tamamen uydurmadır. Sonuçta her Peygambere Allah’ın gönderdiği vahiyler ledünni ilmin ta kendisidir. Müslümanların ledünnî bilgileri de Kur’an‘dır. Bunun dışındaki ledünnî olduğu iddiâ edilen bilgiler, kesinlikle yalandır. 2 Müfessirlerin çoğu bu zatın “Hızır” olduğu kanaatindedirler. Mutasavvıfların, “Hızır’ın vefat etmediği ve bazen görüldüğüne” dâir görüşleri ise tamamen şeyhlerin kendilerinden menkul rivâyetleri olup, şer’i hiçbir delilleri yoktur. Zîrâ (Enbiyâ: 34.) âyete göre ölümsüz kimse yoktur. Ayrıca (Âlu İmrân: 185, Enbiyâ: 35 ve Ankebut: 57)’de de; “her nefsin ölümü mutlaka tadacağı” açıkça belirtilmektedir. İbnu Kayyim El-Cevziyye, “Hızır’ın hayatı hakkındaki hadislerin hepsi yalandır, sahih bir hadis bile yoktur.” demiştir. Sonuçta buradaki şahıs, ister melek, ister cin, ister insan olsun, Allah’ın kendisine âyette belirtilen özellikleri verdiği bir kuludur. Bu konuda yapılan yorumlarsa kıssada verilen mesajı yok etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Muhammed Esed
Ve orada kendisine katımızdan üstün bir bağışta bulunarak (özel) bir bilgiyle donattığımız kullarımızdan birine rastladılar. 73
[2414] ‘Abden min ‘ibâdinânın tam karşılığı “kullarımızdan bir kul”dur. Bunun şaibeli rivayetlerde “Hızır” (yeşil adam) adıyla ünlenen efsanevi kişi olduğu iddiası, bir çok tefsire girmiş ve tüm batıni (gnostik) akımların istismar ettiği bir malzemeye dönüşmüştür. Rivayetlerde Hızır’ın ölümsüz olduğu iddia edilir. Tüm ölümsüzlük iddiaları; “Biz, senden önce yaşamış hiçbir insana ölümsüzlük bahşetmedik” (21:34) âyetiyle reddedilmek zorundadır. Hızır konusu, her önüne gelenin konuştuğu, fakat kimsenin iddialarının hesabını vermeye yanaşmadığı, spekülatif bir konudur. Kuşeyri bunun varlık evreninde çok özel bir tür olduğu yorumunu yapar (Letâifu’l-İşârât). Kasımi İbn Teymiyye’den naklen, cinlerin “Ben Hızır’ım” diyerek insanları aldattığı yorumunu yapar ve tam isabet kaydettiği Cin sûresinin 6. âyetini nakleder: “İnsanlardan bazıları cinlerden bazılarına sığınırlar, bu da onların zillet verici cür’et ve cesaretini artırır” (Mehâsin, XI, 4049)
Meselenin özünü anlamada anahtar kelimelerden biri ‘abddir. ‘Abd Kur’an’da cinler (51:56), melekler (43:19), dahası diğer tüm varlıklar için (7:194) kullanılır. Maverdî bu “kul”un melek olduğu yorumunu yapar (En-Nüket ve’l-‘Uyun, Beyrut, ty., III, 325). Râzî onun nebi değil veli olduğunu savunur. İbnu’l-Cevzî, İbn Kayyım ve Ali el-Kârî Hızır’ın yaşadığına dair rivayetlerin tümünün uydurma olduğunu söylerler. Endülüslü âlim İbn Hazm (ö. 456 h), kitap ehlinin dinî kaynakları konusunda, özellikle de Yahudilik ve Tevrat konusunda kadim İslâm âlimleri içinde konuya en çok vakıf olanlardan biridir. Bu vukufiyeti, zamanında Yahudiler arasında cari olan üç ayrı Tevrat nüshasının karşılaştırmalı tenkidini yapacak kadar derindir. Ünlü eseri el-Fisal’in bir cildinin neredeyse tamamını bu konuya ayırmıştır. İşte alanında böylesine uzman olan İbn Hazm bu konuda şu hükümde bulunur: “Mehdilik de, Hızır telakkisi de Yahudi kökenlidir. Hızır ve İlyas’ın bugüne kadar yaşadığı varsayımı Yahudi telakkilerine dayanır” (el-Fisal IV, 180).
Kıssadan çıkarılacak iki tür hisse vardır:
1) Mutlak gayba ancak Allah muttali olur. Bu hakikat, özellikle müphem bırakılan (ki bu ‘bilinçli müphemlik’tir) ‘bilge kul’ ağzından verilmiştir. Bu kıssa âdeta Bakara 216’nın tefsiri gibidir. Eşya ve olayların sadece görünen dış yüzüne bakmak insanı yanıltabilir. Mesela bilge kulun ilerde aktarılan üç fiiline tek boyutlu yüzeysel bir bakış sahibi, eğer onun “gıybetini” ederse, sonuç şöyle olur: O, ilk eyleminden dolayı “çocuk kâtili”; ikinci eyleminden dolayı iyilik yapana kötülük eden bir mütecaviz; üçüncü eyleminden dolayı dostu düşmandan ayıramaz bir ahmak olarak anılacaktır. Kıssa-meselin tümü, muhatabı tek boyutlu bakışaçısının zararlı sonuçlarından sakındırmayı amaçlar. Bundan çıkarılacak ders şudur: Hiçbir şey salt gözünüzle gördüğünüzden ibaret olmayabilir. İnsanları, “Vallahi gözlerimle gördüm” diyerek, niyetlerini ve amaçlarını bilmeden yargılayıp mahkûm etmeyin!
2) Burada dini ve şeriatı/hukuku Bilge Kul değil, Musa temsil eder. Bilge Kul’u taklit ederek biri bir çocuk öldürse, o kişi, din ve hukuk nazarında kâtildir, işlediği de cinayettir. Onun; “Ben Bilge Kul’un yaptığını yaptım, o çocuk ileride şöyle olacaktı” şeklinde savunmasına asla itibar edilmez. Böyle bir şeye kapı aralanırsa, dünyada adalet ve hukuk, nizam ve intizam kalmaz. Her kâtil ve cani, her mütecaviz ve ahmak, yaptığına ‘batıni’ bir kılıf bulur. Bu sûre bize aynı zamanda bu kıyası yapma fırsatı vermektedir. Zımnen din ve hukuk açısından, Bilge Kul’un değil, Musa’nın haklı olduğunu söylemektedir. Zira Allah sıradan kullarını, bir rasulün dahi bilmekten aciz kaldığı şeyleri bilmekle mükellef tutmaz.
Ömer Nasuhi Bilmen
Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, ona kendi indimizden bir rahmet vermiştik. Ve ona nezdimizden bir ilim öğretmiştik.
Mûsâ (a.s.)’ın karşılaştığı zatın isminin Hızır (Hadır) olduğu hadis-i şerifte bildirilmiştir. Bu zat bazı âlimlere göre peygamber, bazılarına göre büyük bir velîdir.Onun, beşere gönderilen, ilahî şeriatlerde bildirilen hükümlere tâbi olmadığı gerçeğinden hareket eden ender bir görüşe göre Hızır, melek veya başka bir ruhanî olmalıdır. Gerçekten, bu kıssa başından sonuna kadar o zatın bir başka boyuttan olduğunun karineleriyle doludur.
Süleyman Ateş
(Orada) Kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiştik ve ona katımızdan bir ilim öğretmiştik.
Pes ṭapdılar anda bir ḳulumuzdan ki Ḥıżr ‘aleyhi’s‐selāmdur ki virdüg‐idi añanübüvvet bizüm ḳatumuzdan. Daḫı ögretdük aña bizüm ‘ilmümüzdenġayb ‘ilminden.