Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 262, sondan 5975. ayet; 2. sure ve Bakara Suresinin 255. ayetidir. Bakara Suresi 255. ayetinin kelime sayisi 50, harf sayısı 186 ve toplam ebced değeri ise 13673 olarak hesaplanmıştır. Bakara Suresinin toplam ebced değeri 1820072 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır. Bu sure الم hurufu mukatta harfleriyle başlamaktadır. Bu ayette ا (36) ل (25) م (17) bulunuyor.
Arapça Metin
الله لا اله الا هو الحي القيوم لا تأخذه سنة ولا نوم له ما في السموات وما في الارض من ذا الذي يشفع عنده الا باذنه يعلم ما بين ايديهم وما خلفهم ولا يحيطون بشيء من علمه الا بما شاء وسع كرسيه السموات والارض ولا يؤده حفظهما وهو العلي العظيم
Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Diridir, kayyumdur.[70] O’nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir?[71] O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar O’nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.[72]
70. Kayyûm, “varlığı kendinden, kendi kendine yeterli, yarattıklarına hâkim ve onları koruyup gözeten” demektir.71. Şefaat ile ilgili olarak bakınız: Bakara sûresi, âyet, 48.72. Bu âyet, Âyetü’l-Kürsî (kürsü âyeti) diye adlandırılır. “Kürsü”, Allah’ın kudret ve azameti, O’nun her şeyi kapsayan ilmi demektir. Âyette, Allah Teâlâ kendi zatının çok veciz bir tanımını yapmaktadır. Kitab-ı Mukaddes’te yanlış ve tahrif edilmiş bir biçimde anlatılan Allah, burada nasıl ise öyle tarif edilmektedir. O, yerde, gökte ve ikisi arasında olan her şeyin sahibi ve mâlikidir. Hiç kimse hâkimiyetinde, otoritesinde, mülkünde ve yönetiminde O’na ortak değildir. Hiçbir şey O’na rakip ve eş olamaz. O, mutlak ilim ve irade sahibidir. O’na hiçbir varlık güç yetiremez. O, bütün evrenin sahibi, yöneticisi ve hâkimidir.
İçinde Allah’ın kürsüsü zikredildiği için “Âyetü’l-kürsî” adıyla anılan bu âyet hem muhtevası hem de üstün özellikleri sebebiyle dikkat çekmiş, hakkında hadisler vârit olmuş, çok okunmuş, şifa ve korunmaya vesile kılınmıştır. Kelime-i şehâdet ve İhlâs sûreleri nasıl İslâm inancının özünü ihtiva ediyor ve insanlara Allah Teâlâ’yı tanıtıyorsa Âyetü’l-kürsî de –onlardan daha geniş ve detaylı olarak– bu özelliği taşımaktadır. Bir önceki âyette peygamberlerin getirdiği bunca âyet ve “beyyine”ye (imana götüren işaret ve delil) rağmen insanların ihtilâfa düştükleri, kiminin küfrü kiminin imanı tercih ettiği zikredilmişti. İnsanı imana götüren deliller, aklını kullanarak üzerinde düşüneceği “kendisinde ve yakından uzağa çevresinde (enfüs ve âfâk)”, peygamberleri desteklemek üzere Allah’ın onlara lutfettiği mûcizelerde ve vahiy yoluyla yapılan “sağlam delillere dayalı sözlü açıklamalar”da görülmektedir. Bu âyet gerçek mâbudu arayanlar için eşsiz ve başka hiçbir kaynaktan elde edilemez bir açıklamadır, delildir.
Şevkânî’nin Buhârî, Müslim, Nesâî, Ahmed b. Hanbel gibi sahih kaynaklardan derlediği hadislerden birkaçı bile bu âyetin önemi hakkında bir fikir edinmeye yetecektir:
Hz. Peygamber, Übey b. Kâ‘b’a “Allah’ın kitabından hangi âyet en büyüğüdür” diye sorup “Âyetü’l-kürsî’dir” cevabını alınca onu tebrik etmiştir (Müslim, “Müsâfirîn”, 258).
Yine Übey’in hurmasına şeytana tâbi bir cin musallat olmuş; vermeyi, dağıtmayı seven Übey’i bundan vazgeçirmek üzere hurmayı aşırmaya başlamıştı. Übey mahlûku takip ederek yakaladı. Garip bir şekli vardı. Onunla konuşunca kimliğini ve maksadını anladı. Kendilerinden nasıl kurtulabileceğini sorunca “Bakara sûresindeki kürsü âyeti ile” dedi ve ekledi: “Onu akşamda okuyan sabaha kadar, sabahta okuyan akşama kadar bizden korunmuş olur.” Sabah olunca Übey durumu Hz. Peygamber’e aktardı. Resûlullah, “Habis doğru söylemiş” buyurdu.
Buhârî’de de Ebû Hüreyre’den naklen yukarıdakine yakın bir rivayet vardır. Hz. Peygamber’e hadiseyi anlatınca şeytan olduğunu öğrendiği hırsız Ebû Hüreyre’ye şöyle demiştir: “Yatağına yatınca Âyetü’l-kürsî’yi oku, devamlı olarak Allah’tan bir koruyucun olacak ve sabaha kadar sana şeytan yaklaşamayacaktır.”
Allah varlığı ezelî, ebedî, zaruri ve kendinden olan, her şeyi yaratan, her şeyin mâliki ve mukadderatının hâkimi, her şeyi bilen ve her şeye kadir olan... yüce mevlânın öz ismidir. Bu öz isim zikredildikten sonra hem O’nun vahdâniyeti (birliği, tekliği) hem de İslâm’ın getirdiği imanın tevhid (Allah’ı birleme, bir bilme) özelliği açıklanmak üzere “O’ndan başka tanrı yoktur” buyurulmuştur.
Müşrikler elleriyle yaptıkları putlara tapmakta idiler. Bunlar cansız eşyadan yapılırdı. Canı bile olmayan varlığın ilâh olamayacağını ifade etmek üzere hemen arkasından “O diridir” buyurulmuştur. Evet Allah diridir, O’nun hayat sıfatı vardır ve tıpkı diğer isimleri ve sıfatları gibi bunun da mahiyetini ancak kendisi bilmektedir.
Gerek Araplar’daki gerekse diğer kavimlerdeki müşriklerin çoğu büyük bir Allah’a inanmakla beraber bunun yanında –her birine bir işlev tanıdıkları– sözde tanrılara inanmışlardır. Bu inanç tevhide aykırıdır. Tevhidi açıklayarak başlayan âyet, Allah Teâlâ’nın “kayyûm” sıfatını zikrederek “küçük, aracı, özel görevli... tanrılar”a gerek bulunmadığını ifade etmektedir. Çünkü kayyûm, “bütün varlıkları görüp gözeten, yöneten, bir an bile onları bilgi ve ilgisi dışında tutmayan” demektir.
“Onu ne uyku basar ne uyur” cümlesi, hay ve kayyûm sıfatlarını pekiştirmekte ve biraz daha anlaşılmasını sağlamaktadır. Uyku basan veya fiilen uyuyan birinin gözetim, yönetim, koruma gibi işleri yerine getirmesi mümkün değildir. Allah Teâlâ’nın kayyûmluğu kâmil ve kesintisiz olduğuna, daha doğrusu kayyûm sıfatı bunu ifade ettiğine göre O’nu ne uyku basar ne de uyur.
Yerde ve gökte ne varsa –başka hiçbir kimseye değil– O’na aittir; yaratanı da gerçek sahibi de O’dur. Âyetin bu mânayı ifade eden parçası “Yalnız O’na aittir” kısmıyla tevhidi öğretirken “başkasına değil” mânasıyla de şirkin çeşitlerini reddetmektedir. Çünkü müşrik toplumlar varlıkları yaratılış, aidiyet ve yetki bakımlarından çeşitli tanrılar arasında paylaştırmışlar; meselâ yıldız, gök, yer... tanrılarından söz etmişlerdir. “Yerde ve gökte” tabiri Arapça’da “bütün varlıklar” mânasında kullanılmakta, adına yer ve gök denilmeyen veya maddî mânada yere ve göğe dahil bulunmayan mekânlar ve buradaki varlıklar da bu ifadenin içine girmektedir.
Allah’a ortak koşan kâfirlerin bir kısmı, bu ortakların O’na denk olduklarına değil, O’nun nezdinde reddedilemez şefaat, geri çevrilemez aracılık hakkına sahip bulunduklarına inanmakta ve putlara bu anlayış içinde tapınmaktadırlar. “Allah katında, O izin vermedikçe hiçbir kimse şefaat edemez” mânasındaki cümle bu inancın asılsızlığını ortaya koymakta; şefaatin de izne bağlı bulunduğunu, O izin vermedikçe ve dilemedikçe kimsenin böyle bir yetki ve imkâna sahip olamayacağını özlü ve etkili bir şekilde zihinlere yerleştirmektedir. Allah katında kendisine şefaat izni verilenlerin durumu ve yetkileri, ödül törenlerinde ödülleri vermek üzere kürsüye çağrılan şeref konuklarınınkine benzemektedir. Ödülün kime verileceğini bilen ve belirleyen onlar değildir. Ancak bu merasimi tertipleyenlere göre onlar, şerefli, saygıya lâyık, büyük kimseler olduklarından kendilerine böyle bir imtiyaz verilmiştir. Allah katında şefaatlerine izin verilecek olanlar da Allah’a yakın ve sevgili kullar olacaktır.
Allah’tan başka bütün şuur ve bilgi sahiplerinin bilgileri sınırlıdır, doğru da yanlış da olmaya açıktır. Bu genel gerçek şefaat meselesine uygulandığında kimin şefaate lâyık olduğunun da ancak Allah tarafından bilineceği anlaşılır. Çünkü dış görünüşü (mâ beyne eydîhim) itibariyle şefaate lâyık görülenlerin, kullar tarafından görülemeyen ve bilinemeyen iç yüzleri (mâ halfehüm) itibariyle böyle olmamaları mümkündür. Allah birdir ve yalnızca O ibadete lâyıktır; çünkü O’ndan başka olmuşu, olacağı, gizliyi, açığı, geçmişi, geleceği, görüleni, gaybı bilen yoktur.
Kürsî (kürsü), “koltuk, sandalye, taht” anlamlarına gelir. Mecazi olarak saltanat, hükümranlık, mülk mânalarında da kullanılmaktadır. Allah Teâlâ’nın üzerine oturulan maddî alet mânasında kürsüsü olamayacağından –bu O’nun bizzat açıkladığı yüce sıfatlarına aykırı düştüğünden– burada kürsüden bir başka mânanın kastedilmiş olması gerekir. Esasen Kur’an’da Allah’a nisbet edilen, “Allah’ın...” denilen her şeyi, O’nun varlığına dahil veya kullandığı bir şey olarak anlamak da doğru değildir. Meselâ “Allah’ın evi, Allah’ın ruhu, Allah’ın emri, Allah’ın kölesi” tamlamalarında Allah’a ait olan şeyler böyledir. Bunlar ne O’nun varlığının bir parçasıdır ne de kullandığı araçlardır; önem ve şereflerinden dolayı O’nun” diye tanımlanmışlardır. İbn Abbas’a göre kürsüden maksat ilimdir. O’nun ilmi her şeyi kaplar. Âyetin bu kısmını, “kürsüden maksat O’nun hükümranlığıdır ve buna sınır yoktur, hiçbir şey O’nun dışında kalamaz” veya “Allah semavatı, arzı, arşı Kur’an’da zikretmiş, fakat bunlardan maksadın ne olduğunu açıklamamıştır. Kürsüsü de böyle bir varlıktır, yerleri ve gökleri içine alacak kadar geniştir. Ne ve nasıl olduğunu ise ancak kendisi bilmektedir” şeklinde anlamak mümkündür.
Yüce, kâmil, eşsiz sıfatlarının bir kısmı âyette zikredilen yüce Allah’a, kulların sonsuz gibi gördükleri kâinatı korumak, gözetmek ve yönetmek elbette güç gelmeyecek, O’nu yormayacak, meşgul bile etmeyecektir. Çünkü O yücelerden yücedir, kimse bilmez nicedir.
Mehmet Okuyan
Allah (ki) O’ndan başka ilah yoktur. Diridir, hayatı elinde tutandır. Kendisini ne uyuklama tutar ne de uyku. Göklerde ve yerdekilerin hepsi yalnızca O’na aittir. İzni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir ki! Onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. (Bildirmeyi) dilediklerinin dışında (kimse) O’nun bilgisinden hiçbir şeyi kuşatamaz. O’nun egemenliği gökleri ve yeri kapsamıştır. Onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O yücedir, büyüktür.
Benzer mesajlar: Tâhâ 20:110; Enbiyâ 21:28; Hacc 22:76.,Yüce Allah’ın [kürsî]si, O’nun mutlak egemenliği ve otoritesini göstermektedir.,[Ayet’el kürsî] olarak da bilinen bu ayet Yüce Allah’ın sıfatları hakkında toplu ve genel bilgiler içermektedir. Benzer mesajlar: Âl-i İmrân 3:2, 26-27; En‘âm 6:101-103; Nûr 24:35; Şûrâ 42:11; Haşr 59:22-24; İhlâs 112:1-4.
Bayraktar Bayraklı
Allah'tan başka ilah yoktur; her zaman diridir; bütün varlıkların kendi kendine yeterli kaynağıdır. Ne uyuklama tutar O'nu, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. O'nun izni olmaksızın katında şefaat edebilecek olan kimdir? O, insanların gözlerinin önünde olanı da arkalarında olanı da bilir; O dilemedikçe insanlar O'nun ilminden hiçbir şey edinemez, hiçbir şey kavrayamazlar. O'nun sonsuz kudreti ve egemenliği gökleri ve yeri kaplar. Onların korunup desteklenmesi O'na ağır gelmez. Gerçekten yüce ve büyük olan yalnızca O'dur.[42]
[42] Yüce Allah’ın bazı sıfatları hakkında geniş bilgi için bk. Bayraklı, KUR’ÂN TEFSÎRİ, III, 277-289.
Erhan Aktaş
Allah: O'ndan başka ilâh yoktur. O, sürekli diridir, koruyup gözetendir. O'nda ne bir dalgınlık olur ne de O'nu bir uyku tutar. Göklerde ve yerde olan her şey O'nundur. İzni olmaksızın¹ O'nun katında şefaatte bulunabilecek kimmiş? Onların² önlerinde ve arkalarında³ olan her şeyi bilir. Onlar, O'nun ilminden ancak dilediği kadarını kavrayabilirler. O'nun egemenliği yeri ve göğü kuşatmıştır. Bunları korumak O'na ağır gelmez. O, Çok Yüce ve Çok Güçlü'dür.
1- “İzni olmaksızın şefaate bulunabilecek kimmiş” ile kast edilen şey; şefaat etmek için birilerine izin verileceği anlamı değildir. Bir önceki ayette ve daha birçok ayette de denildiği gibi Kur'an'a göre “şefaat inancı” kesinlikle şirktir. Burada, müşriklere cevap verilmekte, onların kendilerine şefaat edeceklerini öne sürdükleri ilahları için, onlara böyle bir yetkinin verilmediği ifade edilmektedir. Birilerinin şefaat edebilmesi için Allah'ın yetki vermesi gerekir, Allah da yetki vermediğine göre, kimse şefaat edemeyecektir, denmektedir. 2- Yarattıklarının, kullarının. 3- Geçmiş ve geleceklerini, bildiklerini bilmediklerini.
Ahmet Akgül
Allah (O’dur ki), Kendisinden başka hiçbir İlah (mevcut ve mümkün) değildir, O sürekli diridir ve yarattıklarını koruyup yönetendir. O'nun bir (an bile) uyuklaması (ve gaflet basması) ve uykuya dalması yoktur. (Allah bu kusurlardan münezzehtir.) Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. (O’nun elinde ve emrindedir.) O'nun izni olmadan, (Allah’ın) katında kim şefaat (başkaları için aracılık) edebilir? O, onların geçmişlerini ve geleceklerini (bütün mahlûkatın önlerindekini ve arkalarındakini) bilir. Onlar (kulları) ise, O'nun ilminden, O'nun dilediğinin dışında hiçbir şeyi kavrayamazlar. (Bildiklerini de Allah öğretir.) O'nun Kürsüsü (hükümranlığı), gökleri ve yeri (tamamen) kaplamış ve kuşatmış vaziyettedir. Onları (gökleri ve yeri) koruyup gözetmek (asla) O'na ağır da gelmemektedir. O, çok Yücedir, çok büyük Azamet sahibidir.
Öyle bir Allah ki ondan başka yoktur tapacak. Diridir, her an yarattıklarını tedbir ve tasarruf edip durur. Ne uyuklamaya kapılır, ne uykuya dalar. Onundur ne varsa göklerde ve yeryüzünde. Kimdir izni olmadıkça onun yanında şefaate kalkışacak? Önlerindekini de bilir, artlarındakini de. Onun bilgisinden, dilediği miktardan başka hiçbir şeyi kavrayamazlar. Kürsüsü gökleri de kaplayıp kucaklamıştır, yeryüzünü de. Göğü, yeri korumak, ona ağır da gelmez. O'dur çok yüce ve çok ulu.
Bu âyette "kürsi" kelimesi geçtiği için kürsü âyeti anlamına "Âyet-ül-Kürsi" denmiştir. Hattâ bu sûreye "Kürsi sûresi" diyenler de vardır. Kürsü, örfte, üstüne oturulan şey anlamına gelir. Bu söz, kirs aslından gelmiştir, toplu anlamınadır. Yapraklar forma haline getirilince, bir araya toplandığı cihetle "kürrase" ve bunun yanlış söylenişi olan "kerrase" adiyle anılır. Kirs, bir şeyin aslı manasını da ifade eder. İbn-i Abbas'ın rivayetine göre kürsi, Tanrı bilgisidir. Saltanat, tedbir ve tasarruftur da denmiştir. Batlamyus mesleğine uyanlarca yedi göğü kavrayıp kaplayan ve sabitelerin göğü olan sekizinci kat göktür (al-Müfredat, s. 441. Kürsi hakkındaki çeşitli rivayetleri anlamak için bakınız: Mecma'ül-Beyan, 1. s. 154. Hasan Basri Cantay: Kur’an-ı Hakim ve Meal-i Kerim, c.1. İst. 1372-1953, s. 71-72, not. 213).
Abdullah Parlıyan
Allah ki, O'ndan başka gerçek ilah yoktur; her zaman diridir. Bütün varlıkların tek yöneten ve gözeteni O'dur. Ne uyuklama tutar O'nu, ne de uyku. Yeryüzünde ve göklerde ne varsa hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan kendisinin yanında kim kime şefaat edebilir? O yarattıklarının geçmişlerini ve geleceklerini bilir. Oysa O dilemedikçe, insanlar O'nun ilminden hiçbir şey edinemez, hiçbir şey kavrayamazlar. O'nun sonsuz kudret ve egemenliği gökleri ve yeri kaplamıştır. Göklerde ve yerde olanların tümünün korunup desteklenmesi O'na ağır gelmez. Gerçekten yüce ve büyük olan yalnızca O'dur.
O Allah'tır, Allah. Hak ilâh yalnızca O'dur. Ebedî hayat ile diri, ölümlü olmaktan uzaktır. Varlık âlemini ayakta tutan ve düzenini elinde bulunduran O'dur. Onu ne gaflet basar ne de uyku. Göklerdeki varlıkların ve imkânların hepsi ve yerdeki varlıkların ve imkânların tamamı O'nun mülkündedir, O'nun tasarrufundadır. O'nun yanında, benzer sıfatların tecellisiyle kudret ve tasarruf kullanan eş bir varlık olmak kimin haddine? Yalnızca O'nun izniyle ilâhî planlamayı yürütenlere görev dağılımı yapılır. O kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını, bildiklerini, bilgi ve idrakları dışında olanı, dünyalarını ve âhiretlerini bilir. Onlar ise, O'nun sünneti, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olan kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. Onun hâkimiyeti, saltanatı, kudreti, otoritesi ve düzeni bütün gökleri ve yeri içine alır. Gökleri ve yeri bir bütünlük içinde tek elden tedbir ile idare etmek, gözetmek, korumak, taahhütlerini yerine getirmek Allah'ı yormaz, Allah'a ağır da gelmez. O şanı yüce Allah pek yüce, pek büyüktür.
Allah, kendinden başka ilah olmayan (ilah)dır. O, sürekli diridir ve yaratıklarını sürekli koruyup gözetendir. Onu ne bir uyuklama ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O'nun katında kendisinin izni olmadan kim şefaat edebilir! O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlar, O'nun ilminden dilediği kadarından fazla bir şeyi kuşatamazlar. O'nun Kürsi'si gökleri ve yeri kaplamıştır. [54] Bunları korumak O'na güç gelmez. O, çok yüce, çok büyüktür.
54.Kürsi konusunda müfessirler değişik açıklamalarda bulunmuşlardır. Bazıları buradaki Kürsi ile Yüce Allah`ın varlıklar üzerindeki güç ve hakimiyetinin kastedildiğini söylemişlerdir. Bazıları ise Kürsi`nin Arş`ın altında bütün gökleri kuşatan bir varlık olduğunu söylemişlerdir.Resulullah (a.s.)`ın: "Yedi kat gök Kürsi`ye nisbetle bir kapı tokmağının üstündeki yedi dirhem gibidir" anlamındaki hadisi şerifi bu konuda delil olarak ileri sürülmüştür. Kürsi ile kastedilenin bizzat Arş olduğunu söyleyenler de vardır. Bir başka açıklamaya göre ise Kürsi ile Yüce Allah`ın bütün yaratılmışları kuşatan ilmi kastedilmektedir.
Ali Bulaç
Allah... O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kâimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiç birşeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.
Allah o Allah'dır ki, kendinden başka hiç bir ilâh (Tanrı) yoktur (Ondan başka ibadete müstahak mâbud yoktur). O ezelî ve ebedî hayat ile bizâtihi (kendiliğinden) diridir, (bâkidir). Zât ve kemâl sıfatlarıyla yaratıkların (mahlûkatın) bütün işlerinde hâkim ve kâimdir, her şey onunla kâimdir. Onu ne bir dalgınlık, ne de bir uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onun. Onun izni olmadıkça katında kim şefaat edebilir? O, bütün varlıkların (dünya ve âhirete ait) önlerinde ve arkalarındaki gizli ve aşikâr her şeyini bilir. Onlar (varlıklar-yaratıklar) ise, Allah'ın dilediği kadarından başka, ilâhî ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. Onun kürsüsü (mülk ve saltanatı) gökleri ve yeri çevrelemiş, kaplamıştır. Gökleri ve yeri korumak, gözetmek, ona zorluk ve ağırlık vermez. O, çok yüce, çok büyüktür.
Allah, Ondan başka ilah olmayan Zat-ı Akdestir. Hayy ve Kayyum’dur (kendi kendine yeterlidir.) Hiçbir an esneme ve uyku O’nu tutmaz. Göklerdeki ve yerdeki her şey O’nundur.. O’nun izni olmadan, hiç kimse O’nun yanında şefaat edemez. O, onların geçmişlerini ve geleceklerini bilir. O’nun istediğinden başka, O’nun ilminden hiçbir şey öğrenemezler. Onun idare ve saltanatı, gökleri ve yeri kuşatmıştır. Yer ve göklerin muhafazası, O’nu yormaz. O çok yüce ve çok büyüktür.
Allah odur, ondan özge Tanrı yok, o diridir, o durur, ne uyuklar, ne uyur, göklerde, yerde de olan onundur, Allahın yanında, onun izni olmadan kimdir şefaat yapan, bilir Allah onların, hem yaptıkların, hem hem de yapacakların, Allah neyi diler kendinin bilgisinden, ancak onu bilirler, kaplamıştır bilgisi hem gökleri, hem yeri, onları saklamaktan olmaz ki o incine, o, uludur, o, yüce
Allah, ondan başka ilah olmayan, kendisini gaflet ve uyku tutmayan, diri, her an yaratıklarını koruyup yönetendir. Göklerde ve yerde olan her şey onundur. Onun izni olmadıkça onun katında kim şefaat (başkaları için aracılık) edebilir? Kullarının önlerindeki ve arkalarındaki (geçmiş ve gelecekleri, yaptıkları ve yapacakları) ne varsa hepsini o bilir. Onlar ise onun dilediği kadarından başka onun ilminden hiçbir şey kavrayamazlar. Onun hükümranlığı gökleri ve yeri (tamamıyla) kaplamıştır. O (gökleri ve yeri ve oralarda buluna)nları koruyup gözetmek ona ağır gelmez. O çok yücedir, çok büyüktür.
Allah, O'ndan başka tanrı olmayan, kendisini uyuklama ve uyku tutmayan, diri, her an yaratıklarını gözetip durandır. Göklerde olan ve yerde olan ancak O'nundur. O'nun izni olmadan katında şefaat edecek kimdir? Onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir, dilediğinden başka ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. Hükümranlığı gökleri ve yeri kaplamıştır, onların gözetilmesi O'na ağır gelmez. O yücedir, büyüktür.
Allah, O'ndan başka tanrı yoktur; O, hayydir, kayyûmdur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O'nundur. İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O'na hiçbir şey gizli kalmaz.) O'nun bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.
İçinde «kürsî» kelimesi geçtiği için bu âyete «Âyetü’l-kürsî» denilmiştir. Burada kürsî bildiğimiz taht manasında olmayıp Allah’ın şanına lâyık, mahiyetini ancak kendisinin bildiği bir varlıktır. O’nun yüce sıfatlarını ve eşsiz kudretini anlatan bu âyetin azameti, onu okumanın büyük sevabı ve tesirleri hakkında hadisler vardır. Efendimiz bir hadisinde şöyle buyurmuştur: «Kur’an’da en büyük âyet, Âyetü’l-kürsî’dir. Onu okuyana Allah bir melek gönderir, onun hasenâtını yazar. İçinde okunduğu evi, şeytan otuz gün terkeder. O eve kırk gün sihir ve sihirbaz giremez. Yâ Ali! Bunu evlâdına, ailene ve komşularına öğret.» Başka bir hadiste de: «Günlerin önemlisi cuma, sözlerin üstünü Kur’an, Kur’an’ın en önemli suresi el-Bakara, Bakara’nın en büyük âyeti de Âyetü’l-kürsî’-dir» denilmiştir. Hayy, lügatte diri, canlı manasına gelir. Allah’ın sıfatlarından olup, devamlı var olan, kesintiye uğramayan, varlığı ezelî ve ebedî olan demektir. Kayyûm ise, bütün mahlûkatın idaresini bizzat yürüten, hepsini hesaba çeken demektir.
Edip Yüksel
ALLAH: O'ndan başka tanrı yoktur, Yaşayandır, Sonsuzdur. Kendisini ne dalgınlık ne de uyuklama tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. İzni olmadan kim O'nun katında aracılık edebilir? Onların geçmişini ve geleceğini bilir. Dilediği miktar dışında O'nun bilgisinden hiç bir şeyi kavrayamazlar. Egemenliği gökleri ve yeri kapsamıştır. Onları düzen içinde korumak onu yormaz. O Yücedir, Büyüktür.
Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum)dir. O'nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O'na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür.
Allah, başka tanrı yok ancak o, daima yaşıyan, daima duran tutan hayy-ü kayyum o, ne gaflet basar onu ne uyku, Göklerdeki ve Yerdeki hep onun, kimin haddine ki onun izni olmaksızın huzurunda şafaat edecek? onların önlerinde ne var arkalarında ne var hepsini bilir, onlar ise onun dilediği kadarından başka ilmi ilahîsinden hiç bir şey kavrıyamazlar, onun kürsîsi bütün Gökleri ve Yeri kucaklamıştır her ikisini görüb gözetmek ona bir ağırlık da vermez o öyle ulu, öyle büyük azametlidir
Allah (o Allahdır ki) kendinden başka hiç bir Tanrı yokdur. (O, zatî, ezelî ve ebedî hayaat ile) diridir (baakıydir). Zâtiyle ve kemâliyle kaaimdir. (Yaratdıklarının heran tedbîr-ü hıfzında yegâne haakimdir, her şey onunla kaaimdir). Onu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi onun. Onun izni olmadıkça nezdinde şefaat edecek kim miş. O (yaratdıklarının) önlerindekini, arkalarındakini, (yapdıklarını, yapacaklarını, bildiklerini, bilmediklerini, açıkladıklarını, gizlediklerini, dünyalarını, âhiretlerini, hülâsa her şey'ini, her şey'ini) bilir. (Mahlûkatı) onun ilminden yalnız kendisinin dilediğinden başka hiç bir şey'i (kaabil değil) kavrayamazlar. Onun kürsüsü gökleri ve yeri (kucaklamışdır, o kadar) vâsi'dir. Bunların nigehbanlığı Ona ağır da gelmez. O, çok yüce, çok büyükdür.
Allah ki, O'ndan başka ilâh yoktur. (O,) Hayy (hayâtı ezelî ve ebedî olan)dır, Kayyûm (bütün mevcûdât kendisiyle kaim olan)dır. O'nu ne bir uyuklama, ne de bir uyku tutar. Göklerde ne var, yerde ne varsa O'nundur. İzni olmadan O'nun huzûrunda şu şefâat edecek olan kimdir? (Onların) önlerindekini ve arkalarındakini (geçmiş ve geleceklerini) bilir. Hâlbuki (onlar ise) O'nun ilminden, dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. Kürsî'si,(1) gökleri ve yeri kaplamıştır; her ikisinin muhâfazası O'na ağır gelmez. Ve O, Aliyy(pek yüce olan)dır, Azîm (pek büyük olan)dır.(2)
(1)Bu âyet-i kerîmede zikredilen*كُرْسِيٌ lâfzı, Allah’ın ilmi, mülkü veya kudreti ma‘nâlarında tefsîr edilmiştir. (Nesefî, c. 1, 198)(2)“Âyetü’l-Kürsî’de on cümle ile on tabaka-i tevhîdi (tevhid mertebelerini) ayrı ayrı renklerde isbât etmekle berâber: مَنْ ذاَالَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِهِ [İzni olmadan O’nun huzûrunda şu şefâat edecek olan kimdir?] cümlesiyle, gāyet keskin bir şiddetle şirki (Allah’a ortak koşulmasını) ve gayrın (başkasının)müdâhalesini keser, atar. Hem şu âyet İsm-i A‘zam’ın mazharı olduğundan, hakāik-ı İlâhiyeye (İlâhî hakīkatlere) âid ma‘nâları a‘zamî derecededir ki, a‘zamiyet derecesinde bir tasarruf-ı rubûbiyeti (terbiye edicilik tasarrufunu) gösteriyor. Hem umum semâvât ve arza (bütün göklere ve yere) birden müteveccih(yönelen) tedbîr-i ulûhiyeti (İlâhî tedbîri), en a‘zamî bir derecede umûma şâmil (herşeyi içine alan) bir hafîzıyeti (muhâfaza ediciliği) zikrettikten sonra; bir râbıta-i vahdet ve birlik ciheti, o a‘zamî (büyük)tecelliyâtlarının menba‘larını (kaynaklarını) وَهُوَالْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ [O, Aliyy (pek yüce olan)dır, Azîm (pek büyük olan)dır] (cümlesi) ile hulâsa eder.” (Zülfikār, 25. Söz, 48)
İlyas Yorulmaz
Allah, kendisinden başka ilah olmayan, sonsuz hayat sahibi (hep diri olan) ve Varlık dünyasında var olanları düzenleyip idare edendir. O’nda ne dalgınlık vardır, nede O’nu uyku tutar. Göklerde ve yerde olanların tümünün sahibi de O dur. O halde O’ndan izin almadan, O’nun katında (hesaba çektiği kulları hakkında bilmediği bir şeyler varda, Allah’a hatırlatmak için) aracı olup, arka çıkacak (şefaat edecek) kimdir? O kullarının önünde olanları (yaptıklarını) da, arkalarında olanları (yapmaları gerekenleri yapmadıklarını) da bilir. O’nun kendisi hakkında ki bilgiye, ancak O’nun bildirdiğinden başkaca bilgiye ulaşamazlar, ama O’nun ilmi (kürsüsü) her şeyi kuşatır, göklerin ve yerlerin bilgisini muhafaza etmek, asla O’na ağır gelmez. Zira O, en yüce ve en büyük olandır.
Allah ki, O/ndan başka tapacak yoktur, Hay olan, Kayyum [⁹] olan O/dur. O/nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde, yerde ne varsa hep O/nundur. İzni olmaksızın O/nun yanında kim şefaat edebilir? Allah herkesin olmuş, olacak, geçmiş, geçecek hallerini bilir. Bütün mahlûkat O/nun bildiklerinden ancak O/nun dilediği bir şeyi kavrayabilir. O/nun kürsüsü [¹⁰] gökleri, yeri içine alır. Bunların negâhbanlığı kendisine ağır gelmez. Her şeyden yüce ve ulu olan ancak O/dur.
İsmail Hakkı İzmirli Bakara Suresi 255. Ayet Açıklaması
[9] Hay ve Kayyum alâ rivayetin Esmâ-i İlâhiyenin en büyüğüdür. Hay, «kendisine aslâ ölüm târi olmaz» demektir. Kayyum da, «bütün mahlûkatı tedbir ve hıfz hususunda her an kaimdir; yahut bizatihi kaim, masivayi mukavvim, masiva ancak onunla kaim» demektir.[10] Veya azamet-i şanı, ihata-i ilm-i, vüs'at-i mülkü, daîre-i saltanatı, sahay-i kudreti.
Kadri Çelik
Allah, O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, her an yaratıklarını gözetip durandır. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde olan ve yerde olan ancak O'nundur. O'nun izni olmadan katında şefaat edecek kimdir? Onların işlediklerini ve işleyeceklerini de bilir. Dilediğinden başka ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar. Egemenliği gökleri ve yeri kaplamıştır ve onların gözetilmesi O'na ağır gelmez. O yücedir, büyük azamet sahibidir.
Allah, kendisinden başka ilâh olmayan bir tek ilâh, kulluk ve itaate lâyık yegâne otoritedir. Hayy’dır, dâimâ diridir, hayatın biricik kaynağıdır; Kayyum’dur, kâinâtın nizamını elinde bulunduran, bütün varlıkları koruyup gözeten, yöneten ve yönlendiren O’dur. Her şey, O’nun kudret ve irâdesiyle varlık ve intizâmını sürdürmektedir. O’nun kudret ve iradesi kesintisizdir; ne bir uyuklama tutar O’nu, ne de bir uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O’nun izni olmaksızın, huzurunda kim şefaat edebilir? Cezayı hak eden zalimleri azaptan kim kurtarabilir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında olan her şeyi bilir.Onların yaptıkları ve yapacakları, bildikleri ve bilmedikleri, açıkladıkları ve gizledikleri, yapıp gönderdikleri ve geride bıraktıkları her şeyi bilir. Oysa onlar, Allah dilemedikçe, O’nun ilminden hiçbir şey kavrayamazlar. O’nun sonsuz kudret ve hükümrânlığı, gökleri ve yeri kuşatmıştır. Bunların korunup gözetilmesi, O’na asla zor gelmez. Gerçek yücelik, gerçek büyüklük, sadece O’na aittir.İşte insanlık, bu yüce hakîkate iman etmediği sürece asla kurtuluşa ulaşamayacaktır. Bunun için, apaçık ve ikna edici delillerle insanları hak dine davet etmeli, ancak onları inanç konusunda zorlamamalısınız:
Kendisinden başka ilah olmayan, Kayyûm Hayy Allah!
O’nu ne uyku alır, ne uyuklama!
Yer’dekiler ve Gökler’dekiler O’nundur.
O’nun izniyle olan hariç, kim O’nun katında şefaat edebilir?
Onların ellerindekileri şeyleri ve arkalarındaki şeyleri biliyor.
Dilediği şeyler dışında, O’nun ilminden bir şeyi ihata edemezler.
O’nun kürsüsü Yer’i ve Gökler’i kaplamıştır; bu ikisini tutup korumak O’na ağır gelmez.
Azîm Aliyy de O’dur.
Allah, kendisinden başka bir ilâh bulunmayan, hep diri ve bütün yarattıklarını sürekli gözetip durandır.1 Onu gaflet de basmaz, uyku da tutmaz. Göklerde ve yerde her ne varsa hepsi, kesinlikle Onundur. Onun huzurunda, izni olmaksızın kimse (kimseye) şefâatte2 bulunamaz.3 O (Allah kullarının) yaptıklarını da yapacaklarını da bilir. Fakat onlar, kendisi dilemedikçe Onun ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar.4 Onun hükümranlığı5 bütün gökleri ve yeri kuşatmıştır ve o ikisinin korunması Ona asla güç gelmez. Çünkü O çok yücedir pek büyüktür.
1 Kayyûm: Her şeyi tutan, koruyan anlamında Allah'ın isimlerinden biridir. Kur’ân’da üç yerde geçer. Kayyûm ismi; Allah zâtı ve yüceliği ile vardır; her şeyin var olması, varlığını sürdürmesi, ayakta durması O'nun varlığına bağlıdır anlamlarına da gelir. 2 Şefâat: Yüce birinin huzurunda bir başkası için yalvarma ile yardımını istemek demektir. Şefâat, herkesten önce Allah’ın kendi elindedir ve O’nun izniyle olur. Yani şefâat edecekleri Allah kendisi belirler. Şefâat izni olanlar da kendi dilediklerine değil, Allah’ın dilediklerine şefâat edebilirler. 3 Bu ifâdeyi, Allah’tan şefâat umulamaz şeklinde anlamak doğru olmaz. Şefâatin tamamı Allah’ın elinde olup şefâat edecekleri de şefâat edilecekleri de Allah belirleyecektir. Bunun bilgisi Allah’ın katında olduğuna ve kimsenin de Allah’ın ilmini kuşatamayacağına göre; bu dünyada hiç kimse, kimsenin şefâat hakkına sahip olacağını iddiâ edemez. Kimse de birilerine, “Allah şefâatinden mahrum etmesin” gibi laflar söyleyemez. Konu ile ilgili olarak Bk. (Bakara: 48, 254, A’raf: 46, Meryem: 87, Zümer: 44) 4 Allah’ın izni ve emri olmadıkça ahirette herkes başından korkmadan nasıl şefaate kalkabilir? Her hangi bir şeyde en ufak bir tasarrufa kimin yetkisi olabilir. Meğerki Onun iznini ve emrini almış sevgililerinden olsun. Ma'lûm ki şefaat hürmetli birinin başka biri hakkında rica ve niyaz ile yardım ederek ona yardımcı olması demektir. Bunu da ancak kendini ve haysiyetini bilen ve yaptığı yardımın mazarrat celp etmeyeceğinden emin olan kimseler yapabilir. Hâlbuki Allah’ın kulu olan şu mahlûkattan her hangi birine Allah’tan ziyade başka birine yardımcı olmaya ve Ona bilgiçlik satmaya ve ilerisini gerisini idrak etmeden ve önünü ardını saymadan Huzur-ı İlâhî’de kendine bir paye verip de şefâate kalkışmak; gerek şefâat eden ve gerek şefâat edilen için ne kadar tehlikelidir. Eğer Allah bildirmemiş ise şefâat edecek olanın hali şefâat edilecek olandan daha ziyade endişeye şayan olmadığı nereden malum olur. Bu hal içinde velev Melekler ve Enbiyadan olsun, Allah’ın izni olmadan Allah’ın kullarına Allah’tan ziyade merhamet etmek salâhiyetini kendinde görüp de şefâate cür'et edebilecek kim olabilir ki? Demek ki, Allahu Teâlâ’dan şefâat umulamaz değildir. Şefâat herkesten evvel Onun kendi elindedir. Ve Onun izni ve emri ile cereyan edebilir. O zaman şefâat kapısı açılır ve şefâate izin verilenler kendi dilediklerine değil yine Allah’ın dilediklerine şefâat imkânını bulabilir. Bundan anlaşılır ki evvelâ hak tanımayana, Allah düşmanlarının kendilerine şefâat etmesi için bir Allah dostu bulabilmelerine, müşriklerin putları gibi ilim şanından olmayanların şefâatçi olabilmelerine asla ihtimal yoktur. (Elmalılı)5 Kürsi: Kök anlamıyla üst üste katlanma, bir araya toplanma demektir. Belli parçaların bir araya toplanmasından, üst üste eklenmesinden oluğu için sandalye, koltuk, taht gibi üzerine oturulacak eşyaya “kürsi” denilmiştir. Üzerine tek kişinin oturduğu sandalye ve meliklerin üzerinde oturdukları taht demektir. Bundan kinâye olarak da mülk, egemenlik ve saltanat anlamlarına gelir. Buradaki anlamı ise, “Allah’ın hükümranlığı, ilmi, otoritesi azameti ve hâkimiyeti” demektir.
Muhammed Esed
ALLAH -O'ndan başka ilah yoktur; Her Zaman Diridir, Bütün Varlıkların Kendi Kendine Yeterli Yegane Kaynağıdır. Ne uyuklama tutar O'nu, ne de uyku. Yeryüzünde ve göklerde ne varsa O'nundur. O'nun izni olmaksızın nezdinde şefaat edebilecek olan kimdir? O, insanların gözlerinin önünde olanı da, onlardan gizli tutulanı da 247 bilir; oysa O dilemedikçe insanlar O'nun ilminden hiçbir şey edinemez, hiçbir şey kavrayamazlar. O'nun sonsuz kudreti ve egemenliği 248 gökleri ve yeri kaplar ve onların korunup desteklenmesi O'na ağır gelmez. Gerçekten yüce ve büyük olan yalnızca O'dur.
Allah, Ondan başka ilah yoktur. O hayatın kaynağı ve dayanağıdır. Yarattıklarının üzerinde yönetici ve gözeticidir. Onu ne unutma tutar ne de uyku. Göklerde ve yerde olanların hepsi Onundur. Onun izni olmadan Onun katında şefaat edecek de kimmiş? O, onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. Onlar, onun ilminden ancak dilediği kadarının dışında hiçbir şey kavrayamazlar. Onun otoritesi, gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları koruyup gözetmek Ona asla ağır gelmez. Allah çok yücedir çok büyüktür. 3/2, 20/110, 59/22-23-24, 22/76
ALLAH -ki O’ndan başka ilâh yoktur-,[472] mutlak diri, hayatın ve varlığın kaynağı ve dayanağıdır; ne gaflet basar O’nu, ne de uyku.[473] Göklerde ve yerde olan her şey O’nundur: O’nun izni olmaksızın katında şefaat edecek olan kimmiş bakayım?[474] O, kullarının önünde-açıkta olan şeyleri de, ardında-gizli olan şeyleri de bilir; oysa onlar, O dilemedikçe O’nun ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O’nun sonsuz kudret ve otoritesi[475] gökleri ve yeri kaplamıştır; üstelik onları görüp gözetmek O’na güç gelmez: zira yüce ve azametli olan yalnızca O’dur.
Mustafa İslamoğlu Bakara Suresi 255. Ayet Açıklaması
[472] Elmalılı merhum, besmelenin meali sadedinde farklı ihtimaller üzerinde dururken şöyle diyor: “Lâkin evvel emirde bu dört sûretten her birindeki “olan” rabıta-yı vasfiyyesi bir sû-i îhâmı mutazammın oluyor. Çünkü “olmak” fiili lisanımızda hem keynûnet hem de sayrûret mânalarında müşterek bulunduğundan, evvel değil imiş de sonradan rahmânı rahîm olmuş gibi bir mâna-yı hudûsî îhâmdan hâlî değildir. Olan yerine bulunan rabıtası da iyi olmuyor...” Aynı değerlendirmeye kısmen katıldığımız için besmelede biz de “olan” kullanmadık. Fakat burada Allah’ı değil “Allah’tan başka”sını nitelediği için sakınca görmedik.
[473] Krş: 3:2. Bu ibareyi, el-kayyûm isminin bir açıklaması olarak görmek de mümkündür. Yani: “O hayatın ve varlığın kaynağı ve dayanağı olduğundan dolayı, O’nu ne gaflet basar ne de uyku”. Bu durumda el-kayyûm “sürekli kendinde ve âgâh olan” anlamına gelir. Zımnen: Uyumayan ve unutmayan bir Allah’ın gözetiminde olduğunuzu unutmayın! Namazlardan sonra okunan âyetelkürsîlerin gayesi bu gerçeği her gün tekrar tekrar hatırlatmaktır.
[474] Tüm şefaat âyetleri Sebe 23 ve Zümer 44 ışığında anlaşılmalıdır. Bu konuda kelimenin ilk geçtiği Müddessir 48’in notuna bkz.
[475] Kursî, “bir şeyi bir şeyin üzerine koymak ve yığmak” kök mânasından türetilmiştir (İbn Fâris). Arapların “hükümdar tahtı” dedikleri şeydir.
Ömer Nasuhi Bilmen
Allah Teâlâ ki, O'ndan başka bir mabut yoktur. Hayy-ü Kayyûm olan O'dur. O'nu ne uyuklama ne de uyku tutmaz. Göklerde ne varsa yerde ne varsa, hep O'nundur. O'nun izni olmaksızın O'nun yanında şefaat edecek olan kimdir? O, mahlukatının geçmişleri ve gelecekleri ne varsa hepsini bilir. Ve O'nun mahlukatı, O'nun dilediğinden başka O'nun malumatından bir şeyi ihata edemezler. O'nun kürsüsü göklerden ve yerden daha geniştir. Göklerin ve yerin hıfzı O'na ağır gelmez. Ve en yüce ve en ulu olan da ancak O'dur.
Allah o İlâhtır ki Kendisinden başka ilâh yoktur. Haydır, kayyûmdur kendisini ne bir uyuklama, ne uyku tutamaz. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat etmek kimin haddine? Yarattığı mahlûkların önünde ardında ne var, hepsini bilir. Mahlûklar ise O'nun dilediğinden başka, ilminden hiçbir şey kavrayamazlar. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O'na ağır gelmez, O öyle ulu, öyle büyüktür. [19, 93-95; 53, 26; 21, 28; 20, 110] [KM, Tesniye 5, 26; Tekvin 21, 33; Çıkış 3, 15]
Hay: Her zaman var olan, diri olan, ezelî ve ebedî hayat sahibi. Kayyûm: Kendi zâtı ile var olup, zeval bulmayan ve bütün kâinatı varlıkta tutup onları yöneten, demektir. Bu âyete Âyetü’l-kürsî denilir. Bu ayet, Allah’ın hükümranlığının son derece açık ve özet bir anlatımını ihtiva eder. Fazilet ve sevabına dair hadisler vardır. Ezcümle: “Kur’ân’da en büyük âyet, Âyetü’l-kürsî’dir. Bunu kim okursa Allah o saat bir melek gönderir, ertesi güne kadar iyiliklerini yazar ve günahlarını siler. İçinde okunduğu evi şeytan otuz gün terk eder. O eve kırk gün sihir ve sihirbaz giremez. Ey Alî! Bunu evladına, ailene ve komşularına öğret”
Süleyman Ateş
Allah, ki O'ndan başka tanrı yoktur, daima diri ve yaratıklarını koruyup yöneticidir. Kendisini ne bir uyuklama, ne de uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir? Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. O'nun ilminden, ancak kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O'nun Kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır (O yüce padişah, göklere, yere, bütün kainata hükmetmektedir). Onları koru(yup gözet)mek, kendisine ağır gelmez. O yücedir, büyüktür.
O, Allah’tır. O’ndan başka ilah yoktur. Diridir, sürekli işinin başındadır. O’nu ne uyuklama tutar ne de uyku! Göklerde ve yerde olan her şey O’nundur. O’nun izni olmadan huzurunda şefaati (birinin yanında olmayı) kim göze alabilir?[1] Onların önlerinde olanı da arkalarında kalanı da O bilir. Onlar, O’nun bilgisinden izin verdiği kadarı dışında bir şey kavrayamazlar. Hâkimiyeti, gökleri de kapsar yeri de. Bu ikisini korumak O’na ağır gelmez. O yücedir, büyüktür.[2]
Süleymaniye Vakfı Bakara Suresi 255. Ayet Açıklaması
[*] Şefaat, birinin eşlik etmesini istemek, eşlik etmek veya arka çıkmaktır (el-Ayn, Müfredât). [*] Bu ayet, Allah dışındaki varlıkların gerçek olduğunu bildirmekte ve vahdet-i vücudu reddetmektedir. Çünkü vahdet-i vücuda göre Allah'tan başka varlık yoktur, varlık diye bilinenler onun gölgesidir. Onlara göre gölge de yoktur.
Şaban Piriş
Allah, O'ndan başka ilah yoktur. Diri (hayat sahibi) ve yaratıklarının üzerinde gözeticidir. O'nu bir uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan yanında kim şefaat edebilir? Önlerinde ve arkalarında olanı bilir. O'nun ilminden -dilediği kadarı hariç- hiçbir şey kavrayamazlar. O'nun otoritesi, gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları koruyup gözetmek O'na asla ağır gelmez. O, çok yücedir, çok büyüktür.
O Allah ki, Ondan başka tanrı yoktur. O Hayydır,(128) Kayyûmdur.(129) Onu ne uyku tutar, ne uyuklama. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Onundur. Onun katında, Onun izni olmadan şefaat edecek kim var?(130)O, kullarının geleceğini de bilir, geçmişini de. Kulları ise, Onun ilminden, ancak Onun dilediği kadarını kavrayabilirler. Onun kürsüsü(131) gökleri ve yeri kaplamıştır; her ikisini de görüp gözetmek Ona ağır gelmez. O pek yüce, pek büyüktür.(132)
(128) Ezelî hayat sahibidir. Bütün hayat Onun elindedir; her canlıya hayatı O verir. (129) Varlığı kendisindendir; var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı yoktur. Var olan herşey ancak Onun yaratmasıyla vücuda gelir ve Onun kudretiyle var olmaya devam eder. (130) Bir önceki âyette şefaat ile ilgili olarak geçen genel ifadenin istisnası bu âyette yapılmakta ve ancak Allah’ın izniyle şefaatin gerçekleşebileceği bildirilmektedir. Bu sûrenin 48’inci âyetinde şefaatle ilgili açıklamaya bakınız. Peygamberimizin şefaatiyle ilgili özel açıklama ise 17:79’da gelecektir.(131) Bu âyete adını veren “kürsü” sözcüğü, “taht” anlamında kullanılmakta ve herşeyi kuşatan bir egemenliği ifade etmektedir. (132) Allah’a imanı, en üst düzeyde ve insanın bütün varlığına nüfuz edecek bir bilinç halinde ders veren bu âyet, “Âyetü’l-Kürsî” olarak adlandırılmıştır. Peygamberimiz birgün Übeyy ibni Kâ’b’a “Allah’ın kitabından ezberinde bulunan âyetlerin en büyüğü hangisi, biliyor musun?” diye sormuş, o da “Âyetü’l-Kürsî” cevabını verince, Peygamberimiz onun göğsünü sıvazlayarak “İlim sana mübarek olsun” buyurmuştu. (Müslim, Müsafirîn: 258.) Bu âyetin faziletine ve onu okuyana kazandıracağı sevap ve İlâhî himayeye dair başka sahih hadisler de mevcuttur.
Yaşar Nuri Öztürk
Allah'tan başka ilah yok. Hayy'dır O, sürekli diridir; Kayyûm'dur O, kudretin kaynağıdır. Ne gaflet yaklaşır O'na ne kendinden geçme ne de uyku. Göklerde ne var, yerde ne varsa yalnız O'nundur. O'nun huzurunda, bizzat O'nun izni olmadıkça, kim şefaat edebilir! O, insanların önden gönderdiklerini de bilir, arkada bıraktıklarını da!... İnsanlar O'nun bilgisinden, bizzat kendisinin dilediği dışında, hiçbir şeyi kavrayıp kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, gökleri ve yeri çepeçevre kuşatmıştır. Göklerin ve yerin korunması O'na hiç de zor gelmez. Aliyy'dir O, yüceliği sınırsızdır; Azim'dir O, büyüklüğü sınırsızdır.
Ol Tañrı birdür, andan özge tañrı yoḳdur, ḥayāt‐ı sermedīdür, dutmaz anıuyḳu, uyuḳlamaz, daḫı anuñ ḫalḳı mülkidür her ne göklerde ise herne kim yirlerde ise. Kimdür ol kim şefā‘at idebile anuñ ḥażretine, buyruġınsuzbilür ol nesneyi kim ellerindedür, daḫı ol nesne kim ardlarındadur. Daḫıiḥāṭa eylemezler hīç nesneye anuñ ‘ilminden illā bir nesne bildürmek dilesebildürür. Ḳaplayupdur Tañrı Ta‘ālā kürsīsi gökleri ve yirleri daḫı, daḫıta‘ab olmaz Tañrı Ta‘ālā gökleri ve yirleri ṣaḳlamaḳda, daḫı ol Tañrı yücedür,uludur.