Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 2641, sondan 3596. ayet; 22. sure ve Hacc Suresinin 46. ayetidir. Hacc Suresi 46. ayetinin kelime sayisi 23, harf sayısı 97 ve toplam ebced değeri ise 6276 olarak hesaplanmıştır. Hacc Suresinin toplam ebced değeri 364750 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır.
Arapça Metin
افلم يسيروا في الارض فتكون لهم قلوب يعقلون بها او اذان يسمعون بها فانها لا تعمى الابصار ولكن تعمى القلوب التي في الصدور
Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? (Dolaştılar, ama ibret almadılar). Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur.
Dünya menfaati ve arzuları uğruna peygamberleri yalancılıkla itham edip insanlar üzerindeki haksızlık ve baskılarını sürdürenlerin, ne kadar debdebeli bir hayat yaşamış olurlarsa olsunlar, sonunda iflâh olmadıkları, er-geç cezalarını gördükleri Kur’an’ın birçok âyetinde ifade edilmiştir. Burada da böyle zulme dalmış nice topluluğun daha dünyada iken cezalandırılıp insanlık için ibret levhaları kılındığına değinilmektedir. 45. âyette hemen cezalandırma, 48. âyette de biraz süre verdikten sonra cezalandırma örneklerine işaret edilerek, bu hususun mutlak güç ve hikmet sahibi olan Allah’ın takdirinde olduğuna, ayrıca inkârcılık ve hak tanımazlık batağına saplanmış olduğu halde işleri yolunda gidenlerin bu durumuna aldanmamak gerektiğine dikkat çekilmiştir. 45. âyette geçen hâviye kelimesi Arapça’da hem “düşmüş” hem de “boş kalmış” anlamına geldiği için “hâviyetün alâ urûşihâ” ifadesine “çatıları çöküp duvarları onların üzerine düşmüş” veya “çatıları ayakta olmakla beraber bomboş kalmış” şeklinde mâna vermek mümkündür (Râzî, XXIII, 43-44). Meâlinde her iki anlamı dikkate alarak bu kısmı, “evlerinin duvarları çatıları üzerine yıkılmış, ıpıssız kalmıştır” şeklinde çevirmeyi tercih ettik. 46. âyette kullanılan hayret ifadesiyle inkârcıların seyahat etmedikleri değil, bunlardan gezip dolaşanların etraflarına ibret gözüyle bakmadıkları ve anlatılanları ibret kulağıyla dinlemedikleri, bizzat seyahat etmeyenlerin de gezip dolaşanlardan aldıkları haberleri böyle bir değerlendirmeye tâbi tutmadıkları anlatılmak istenmiştir (İbn Âşûr, XVII, 287-288). 47. âyette geçen “Rabbinin katındaki bir gün sizin saymakta olduklarınızın bin yılı gibidir” ifadesi hakkında değişik yorumlar yapılmıştır. İlk dönem âlimlerinden, buradaki “gün”den maksadın, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günlerden bir gün yahut âhiret günleri veya kıyamet günü olduğu yönünde rivayetler bulunmaktadır (bk. Taberî, XVII, 183-184). Bu ifade ile azabın çabuk gelmesini isteyenler arasında nasıl bir fikrî bağlantı bulunduğu hususunda Taberî’nin zikrettiği yorumlardan ikisi şöyledir: a) Onlar dünyadaki azabın çabuk gelmesini isteyince Allah da vaadinden dönmeyip dünyadaki cezalarını vereceğini bildirmiş ve kendi katında onlara dünyada ve âhirette vereceği bir günlük azabın insanların dünyada saydıklarıyla bin yıl gibi olduğunu açıklamıştır. b) Allah onlara acele etmeyip kendi tayin ettiği vadeye kadar mühlet verdiğini, onlar bakımından çok uzun görünen sürenin kendisi bakımından yakın olduğunu bildirmiştir. Taberî bu görüşü doğruya en yakın bulduğunu, dolayısıyla bu âyetin şöyle anlaşılmasının uygun olacağını belirtir: Allah katındaki günlerden biri olan kıyamet günü sizin saymanızla bin yıla denk düşen bir gündür; bu O’na uzak değildir, size ise uzakta görünür. Bu sebeple O cezalandırmak istediğinin cezasını vermekte acele etmez, tayin ettiği müddetin sonuna bırakır (XVII, 184). Bu konuda Zeccâc’ın yorumu da şöyledir: Allah Teâlâ’nın kudreti açısından bir gün ile 1000 yıl aynıdır. Dolayısıyla onların çabucak gelmesini istedikleri azabın hemen vukuu ile geciktirilmesi arasında ilâhî kudret açısından fark yoktur. Şu var ki Allah mühlet vererek lutufta bulunmuştur. Ferrâ ise bu ilişkiyi şöyle açıklar: Bu, onlara âhiretteki azaplarının ne kadar uzun olacağı yönünde bir tehdit anlamı taşır, yani onların âhiretteki azaplarının bir günü (buradaki hesaplarıyla) 1000 yıl gibi olacaktır. Bir başka izaha göre âhiretteki bir korku ve şiddet günü dünyada korku ve şiddetle geçen 1000 yıl gibidir; nimet günleri de buna göre düşünülmelidir (Şevkânî, III, 518-519). Râzî’nin zikrettiği şu iki yorumdan ilki Ebû Müslim’e ait olup kendisi de bunu tercih eder: a) Uğrayacakları azap onlara 1000 yıllık acı verecektir, bunu bilseler acele gelmesini istemezlerdi. b) Allah’a nisbetle bir gün ile 1000 yılın farkı yoktur, çünkü O mutlak kadirdir; şu halde O’nun bir gün mühlet vereceğini kabul etmeleri halinde 1000 yıl süre verebileceğini de kabul etmeleri gerekir (XXIII, 46). Esed’in belirtilen bu izahlardan bir kısmıyla örtüşen şu yorumu bize de uygun görünmektedir: İnsanın “zaman” ya da “süre”den anladığı şeyin Allah’a göre bir anlamı yoktur. Çünkü O, zamandan münezzehtir, zamanın ötesindedir, başlangıcı ve sonu yoktur. O’nun için –insanların hesaplamalarına göre– ha bir gün ha 1000 yıl aynı şeydir (II, 680; krş. Meâric 70:4).
Mehmet Okuyan
(İnkârcılar) yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı? (Dolaşsalardı) kendileriyle akıl edecek kalpleri veya duyacak kulakları olurdu. (Gerçek şu ki) gözler kör olmaz fakat göğüslerdeki kalpler kör olur.
İbret almak için yeryüzünde dolaşmayla ilgili benzer mesajlar: Âl-i İmrân 3:137; En‘âm 6:11; Yûsuf 12:109; Nahl 16:36; Neml 27:69; Rûm 30:9, 42; Fâtır 35:44; Mü’min 40:21, 82; Muhammed 47:10.,Ayette geçen [ev] edatı “veya” anlamında değil de “açıklamak” anlamında [tafsıliyye] edatı olarak da yorumlanabilir; çünkü “kendisiyle akıl edilen kalp” ile “hakikatlerin duyulduğu kulaklar” farklı yerleri göstermez. Akıl eden kalp diğer organların işlevini anlamlı kılan ana merkezdir, güncel bilgimiz gereği bu organ beyindir
“Bedensel anlamda fiziksel olarak gözlerin kör olmasına göre, asıl felaket kalp gözü olan basiretin kör olmasıdır. Çünkü insana gerçekleri gösterecek olan basirettir. O göz burada kör oldu mu ahirette de kör olur. Ama dış göz kör olsa da kalb gözü açık ise bir zararı yoktur. Nasıl olsa fani hayattan sonra basiretler devreye girecektir” (Süleyman Ateş, [Meâl], s. 336’da 3. not).
Bayraktar Bayraklı
Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olsun. Gerçek şu ki, gözler kör olmaz, fakat asıl sinelerdeki kalpler kör olur.
Onlar, yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki kendilerinin, kendisi ile akıl edecekleri kalpleri¹ veya kendisi ile işitecek kulakları olsun. Gerçek şu ki, kör olan gözler değildir, kör olan göğüslerde olan kalplerdir.
1- Kur'an, kalp sözcüğünü, kan pompalayan organ olan kalp anlamında değil; akıl anlamında, düşünme, akletme merkezi anlamında kullanmaktadır.
Ahmet Akgül
(Tarihi kalıntılardan ve yaratılış harikalarından ibret almak üzere) Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki; böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluversin? Ancak doğrusu şu ki; (gerçekleri görmeyenlerin ve akıl yürütmeyenlerin bedenlerindeki) gözler (kapanıp) kör olmaz; ancak sinelerindeki kalpler körleşip (hidayetlerikararmaktadır. Basiret ve maneviyat penceresi perdelenip kapanmakta ve artık bunlar gerçekleri göremez olmaktadır.)
Akıl ve tedbire sahip olacak akıl, duyup anlayacak kulak elde etmek için hiç de mi yeryüzünde gezip dolaşmazlar? Gerçekten de gözler kör olmaz ama gönüllerdeki can gözleri körleşir.
Sana karşı çıkanlar, hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı, onların başına gelenleri görerek, düşünebilen kalpleri ve işitebilen kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, onlarda kör olan gözler değil, kör olan göğüslerdeki kalplerdir. Yani asıl felaket, kalp gözünün kör olmasıdır. Çünkü insana gerçekleri gösterecek olan odur.
Onlar, hiç yeryüzünü dolaşmadılar mı? Dolaşsalardı eğer, gördüklerini düşünecek akılları kalpleri olurdu, söylenenleri duyacak kulakları olurdu. Unutmayın, gözler görmemezlik, akıl ermemezlik etmez. Fakat göğüslerin içindeki kalpler, basîretler kör kesildiği için, keyfîliğe, taklide ve saplantıya dayalı olarak akıl kötüye kullanılmıştır. Gözlerin gördüğünden, muhakemeler, mukayeseler yaparak faydalanmaz.
Akıl edecekleri kalplere ve duyacakları kulaklara sahip olmak için yeryüzünde dolaşmadılar mı?. [4] Doğrusu gözler kör olmaz ama göğüslerdeki kalpler kör olur.
4.Yahut: "Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki böylece akıl edecek kalpleri, duyacak kulakları olsun."
Ali Bulaç
Yer yüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları olsun? Çünkü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir.
Mekke kâfirleri, hiç de yeryüzünde dolaşmadılar mı ki, bu sebeple düşünecek kalblere, işitecek kulaklara sahip olsalar. Gerçek şudur ki, gözler (görmemek suretiyle) kör olmaz, fakat asıl sinelerin içindeki kalbler (ibret gözleri) kör olur.
(*) Sadr; baş ve gövde demektir. Onun için Sadr’ı gönül ile ifade ettik. Yoksa Sadr’dan kasıt göğüs demek değildir ki kalpten maksat da kan pompası olan kalp olsun. Demek manevi kalp, baş ve gövde (sinir sistemi) içinde saklı ruhî bir duyudur. İşte kör olan da budur.
Besim Atalay
Yeryüzünde gezmezler mi? Duyacak yürekleri, işitecek kulakları var onların; yalnız gözler kör olmaz, en çok, göğüslerde olan kalbler kör olur
Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, orada olup biteni kalpleri kavrasın ve (anlatılanları) kulakları işitsin? Ne var ki, onlarda kör olan gözler değil; kör olan, göğüslerdeki kalplerdir!
Yani bu yerleri gözleri görür ve anlatılanları kulakları da işitir, ancak gerçekleri görmek istemedikleri için kalpleri ibret alamayacak kadar körelmiştir, basiretleri bağlanmış ve akılları ders çıkartamayacak kadar tutulmuştur.
Diyanet İşleri (Eski)
Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, orada olanları akledecek kalbleri, işitecek kulakları olsun. Ama yalnız gözler kör olmaz, fakat göğüslerde olan kalbler de körleşir.
(Seni yalanlayanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.
Bu âyet müslümanlara gezip dolaşmayı, geçmiş milletlerden kalmış harabeleri tetkik edip, kötülükleri yüzünden yok olup gitmiş milletlerin halinden ibret almayı tavsiye etmektedir. Ancak, ibret almak bir basiret ve olgunluk işidir. Âyette de belirtildiği gibi asıl körler, kalp gözlerini kaybedenler; yani, tarihi basîretle inceleyip, tarihî olaylar üzerinde düşünemeyen, bu yüzden de geçmiştekilerin işlediği hataları tekrar edenlerdir.
Edip Yüksel
Düşünen beyinlerle ve işiten kulaklarla yeryüzünü dolaşmadılar mı? Gerçek körlük, gözlerin körlüğü değil; göğüslerdeki gönüllerin körlüğüdür.
Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki olanları akledecek kalbleri, işitecek kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur.
Ya o yerde neye bir seyr etmediler ki kendileri için akıllanmalarına sebeb olacak kalbler ve işıtmelerine sebeb olacak kulaklar olsun, zira hakikat budur ki gözler körelmez ve lâkin sînelerdeki kalbler körelir
(Hiç de) yer (yüzün) de gezib dolaşmadılar mı ki (bari) bu sebeble düşünecek kalblere, bu suretle işidecek kulaklara mâlik olsunlar). Fakat hakıykat şudur ki (yalınız maaddî) gözler kör olmaz, fakat (asıl) sinelerin içindeki kalbler kör olur.
(İnkâr edenler) yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, kendileri için onlarla akıl erdirecekleri kalbler ve onlarla işitecekleri kulaklar olsun! Ama şu gerçek ki, gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalbler (basîretler) kör olur.(3)
(3)“Basar (göz) masnûâtı (san‘atla yaratılan varlıkları) görüp de, basîret (kalb gözü) Sâni‘i(san‘atkârı) görmezse, çok garib ve pek çok çirkindir. Çünki o hâlde, Sâni‘in ma‘nen ve kalben görünmemesi, ya basîretin fıkdânındandır (yokluğundandır) veya kalb gözünün kör olmasındandır veya idrâkinin pek dar olduğundan, mes’eleyi azametiyle (büyüklüğüyle) kavrayamadığından veya bir hezelândır (saçmalıktır). Ve illâ (yoksa) Sâni‘in inkârı, basarın şuhûdunu (gözün gördüğünü) inkârdan daha ziyâde münkerdir (çirkindir).” (Mesnevî-i Nûriye, Şemme, 188)
İlyas Yorulmaz
Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı? Sonra onların kalpleri var onunla aklediyorlar! Kulakları var işitiyorlar! O helak edilmiş yerleri gözler görmüyor mu? Hayır hayır! Ancak sinelerdeki kalpler körleşmiş.
Onlar yeryüzünde gezip tozmadılar mı? Yoksa harabeleri görerek ibret alacak kalpleri, sergüzeştleri işitecek kulakları olurdu. Gerçi gözleri kör değildir. Fakat göğüslerindeki kalpleri kördür ki ibret almıyorlar.
Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki böylece onların kendisiyle düşünecek kalpleri ve kendisiyle işitebilecek kulakları oluversin? Çünkü şüphesiz gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.
Peki, günümüz inkârcıları yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, bu ibret verici manzaraları görsünler de, düşünebilecekleri bir akla,gerçeğin sesini duyabilecekleri kulaklara ve doğruyu görebilecekleri gözlere sahip olsunlar? Çünkü unutmayın ki, sadece kafalardaki gözler kör olmaz fakat asıl gönüllerdeki gözler kör olur ki, işte en büyük felâket budur! Zira kör sadece, gözleri görmeyen değildir. Asıl kör olan; kalbi kibir, cehalet, inat, önyargı perdeleriyle örtülmüş olduğu için gerçeği göremeyen, hakikati idrak edemeyen kişidir.
Yeryüzü’nde dolaşmadılar mı; onlar için akledecek kalbler veya işitecek kulaklar olsun?
Oysa Gözler kör olmaz; ama Göğüsler’de bulunan Kalbler körleşir.
(Ey Muhammed! Sana inanmayanlar) Hiç yeryüzünde dolaşmıyorlar mı? (Keşke) onların anlayacak kalpleri ve işitecek kulakları olsaydı! Kesinlikle (gören) gözler kör olmaz, fakat sinelerdeki kalpler körelir.1
1 Yani; bu yerleri gözleri mutlaka görür de gönülleri ibret alamayacak kadar körelmiştir veya asla ibret almak istemezler.
Muhammed Esed
Peki, yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, orada olup biteni kalpleri kavrasın ve kulakları işitsin? 61 Ne var ki, onlarda kör olan gözler değil; kör olan, göğüslerdeki kalpler!
Şimdi onlar bu memleketlerde hiç gezip dolaşmıyorlar mı? Bu sayede akılları bazı şeylere erse kulakları da gerçekleri işitse de ibret alsalar. Ne var ki sadece gözler kör olmuyor fakat sinelerdeki gönül gözleri kör oluyor. 3/137 10/13, 14/44- 45, 38/12...14, 6/50, 7/64, 13/19, 35/19...23
İyi ama, onlar hiç mi yeryüzünde gezip dolaşmazdılar? Bu sayede kendisiyle akledecekleri bir kalbe[2851] ya da işitecekleri bir kulağa sahip olsalardı ya![2852] Ama şu da var ki; gözler kör olmaz, fakat asıl kör olan göğüslerdeki kalplerdir.[2853]
[2851] Kur’an, aklı tüm faaliyetlerinde serbest bırakmakla kalmayıp teşvik etmiş. Onu analoji, tümevarım, tümdengelim vs. gibi formlarla sınırlamamış, düşünme faaliyetini kalbe izafe ederek, sezgi gibi alternatif bilgi kaynaklarını da düşünme süreçlerine dahil etmiştir. Adeta Kur’an bu üslubuyla, insanın bilgiyi nereden ve nasıl aldığından çok bilginin mahiyetiyle, yani hakikate tekabül edip etmediğiyle ilgilenmiştir (Krş: 7:3, 176, ilgili notlar).
[2852] Aynı cümlede “akleden bir kalp” ile “işiten bir kulak” birbirlerinin yerine kullanılıyor (Benzer bir âyet için bkz: 67:10). Birincisi aklı ikincisi nakli temsil ediyor. Fakat öncelik akleden kalbe veriliyor, zira o olmadan nakil işlevini icra edemez.
[2853] Vahiy özürlülük algımızı yeniden inşâ ediyor. Bizim “kör, sağır, dilsiz” dediklerimiz vahye göre özürsüz; zira canda özür olmaz. Asıl özürlülük akleden kalpte ortaya çıkan özürdür: Hakkı duymayan sağır, hakkı görmeyen kör, hakkı konuşmayan dilsizdir.
Ömer Nasuhi Bilmen
Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendileri için onlar ile düşünecekleri kalpler olsun veya onlar ile işitecekleri kulaklar olsun. Velhasıl (onların) gözleri körleşmez; velâkin sineleri içindeki kalpleri körleşir.
Peki bu inkârcılar biraz olsun dünyayı gezip dolaşmazlar mı ki, hiç değilse bu sayede düşünüp duygulanacak gönüllere, gerçeğin sesini işitecek kulaklara sahip olsunlar. Ne var ki onlarda kör olan, gözler değil, asıl kör olan sinelerindeki gönüller!
Bu âyet geçmiş nesilleri, tarihî, maziden kalan harabeleri inceleyerek ibret almaya, basiretlerini işletip, dünyadaki gerçek vazifelerini yapmaya, onların hatalarını tekrar etmemeye teşvik etmektedir.
Süleyman Ateş
Hiç yer yüzünde gezmediler mi ki (kendilerinden önce mahvolanların yerlerini görsünler de) düşünecekleri kalbleri, işitecekleri kulakları olsun (akıllları başlarına gelsin, hak sözünü işitsinler). Zira gözler kör olmaz (çünkü gözlerin körlüğü, geçici bir görme yetersizliğidir); fakat (asıl) göğüslerdeki kalbler kör olur.
Asıl felâket, kalb gözü olan basîretin kör olmasıdır. Çünkü insana gerçekleri gösterecek olan odur. O göz burada kör oldu mu âhirette de kör olur. Ama dış göz kör olsa da kalb gözü açık ise bir zararı yoktur. Nasıl olsa şu fanî hayâttan sonra basîretler devreye girecektir.
Süleymaniye Vakfı
Böyle yerleri gezip dolaşmadılar mı ki düşünecek kalpleri ve dinleyecek kulakları olsun. Gözler kör olmaz ama onların göğüslerindeki kalpleri kör olur.
Yeryüzünde dolaşmıyorlar ki kendisiyle akledecek kalpleri ve kendisiyle işitebilecek kulakları olsun?! Oysa, gözler kör olmuyor, fakat sinelerdeki kalpler köreliyor.
Yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, kalpleri olsun da onunla akıllarını çalıştırsınlar, kulakları olsun da onlarla duysunlar. Şu bir gerçek ki, kafadaki gözler kör olmaz ama göğüslerin içindeki gönüller körleşir.
Pes niçün gezmezler yir yüzinde ‘ibret almaġ‐ıçun ḥattā ki özlerineyürekleri ola anları fehm eylemeg‐içün, yā ḳulaḳlar ola özlerine işitmeg‐içünanlar‐ıla. Taḥḳīḳ bu gözler kör olmaz, lākin ol yürekler kör olur ki gögüzleriçindedür.