Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 2647, sondan 3590. ayet; 22. sure ve Hacc Suresinin 52. ayetidir. Hacc Suresi 52. ayetinin kelime sayisi 27, harf sayısı 106 ve toplam ebced değeri ise 6347 olarak hesaplanmıştır. Hacc Suresinin toplam ebced değeri 364750 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır.
Arapça Metin
وما ارسلنا من قبلك من رسول ولا نبي الا اذا تمنى القى الشيطان في امنيته فينسخ الله ما يلقي الشيطان ثم يحكم الله اياته والله عليم حكيم
Senden önce hiçbir resûl ve nebî göndermedik ki, bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın. Ama Allah, şeytanın vesvesesini giderir. Sonra Allah, âyetlerini sağlamlaştırır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.[377]
Tüm peygamberlerin, özellikle Hz. Peygamberin temennisi; tevhit inancının yerleşmesini, insanların ilâhî emir ve yasaklara bağlanmalarını sağlamaktır. Âyette, Hz. Peygamber; aldığı vahiyleri insanlara tebliğ ettikçe, şeytanın onlara “Muhammed şairdir”, “mecnundur”, “yalancıdır”, “emirlik istiyor” gibi vesveselerde bulunarak, onun risalet görevini ifasına engel olmaya çalıştığı konusuna dikkat çekilmektedir. Yoksa şeytanın, doğrudan doğruya peygambere, vahyin içeriğine etki yapacak bir vesvese vermesi söz konusu değildir.
Kur’an’da değişik vesilelerle peygamberlerin, bir yandan Allah’tan vahiy aldıklarına diğer yandan da bir beşer olduklarına yani onlara ulûhiyyet izâfe etme gibi bir aşırılığa gidilmemesi gerektiğine dikkat çekilmiştir. Tarih boyunca geniş kitlelerin bu iki özelliği sağlıklı değerlendirebilme hususunda içine düştükleri vahim hatanın günümüzde de büyük ölçüde sürdüğü göz önüne alındığında, Kur’an’ın bu konudaki ısrarlı uyarıları ve açıklamaları daha iyi anlaşılmaktadır. Gerçekten, vahiy alma özelliğinin sağlıklı yorumlanmaması neticesinde bir peygambere hatta bu mertebede bile olmayan bir beşere tanrılık yakıştırmaya varan aşırılık, başta hıristiyan muhit olmak üzere pek çok inanç çevresini sapkınlığa götürmüştür. Buna karşılık, peygamberin beşer olma özelliğini, onun Allah’tan vahiy almasına engel görmek de din kurumunu ve vahiy kavramını temelsiz ve içi boş addetme gibi tehlikeli bir sonucu beraberinde getirmektedir. Bu âyetlerde peygamberlerin, ilâhî mesajı tebliğ görevlerini yerine getirirlerken, insan olmaları hasebiyle bazı beşerî duygu ve düşünceleri de bu mesaja karıştırmış olup olamayacakları hususunda hatıra gelebilecek bir soruya cevap verilmektedir.
52. âyetteki anlatıma göre beşer olması dolayısıyla peygamber de, görevini yürütürken zihninden bazı düşünceler ve gönlünden birtakım arzular geçirebilir. Ama bunlar bir peygambere yaraşmayacak düşünce ve temenniler olamaz. Peygamberin asıl görev ve hedefi insanlara hidayet yolunu göstermek olduğuna göre bu düşünce ve arzuların, çevresindekilerin ve mesajı ulaştırabilecekleri bütün insanların bir an önce yanlış inanç ve uygulamaları terkedip hak yola girmeleriyle ilgili olması tabiidir. Nitekim birçok âyette Hz. Peygamber’in, çevresindekilerin hemen imana gelmeleri için çırpındığı ve kendilerine yapılan uyarılara rağmen hakikate kulak tıkayanların korkunç âkıbetlerini düşünerek derin üzüntü duyduğu ifade edilmektedir. Fakat bu noktada onların beşer olma özelliğinden yararlanarak ilâhî mesaja bir şeyler karıştırmaya çalışan şeytanın faaliyeti devreye girer. Bu aşamada şeytanın peygamberin zihnine ve gönlüne atacağı düşünce ve arzuların ise yukarıda belirtilen –peygambere yaraşır– çizgidekinin aksi yönde olması da kaçınılmazdır. İşte 52. âyette, beşer olma özelliğinin istismarı çabası içindeki şeytanın faaliyeti ile insanlara dini tebliğ etmekle görevlendirilen peygamberin özel bir himayeye alınmasını murat eden ilâhî iradenin çatıştığı bu ince sınıra değinilmektedir. Mutlak hikmet sahibi olan Allah akıl nimetiyle donattığı insanı sınarken ilâhî çağrı ile şeytanın çağrısı arasında seçim yapma imkân ve sorumluluğunu kendisine bırakmış ve âhiretteki durumunu da –ilke olarak– bu irade sınavındaki başarısına bağlamıştır. Âyetten, ilâhî mesajı insanlara iletme ve onları bu doğrultuda eğitme görevi verilen peygamberlerin –bu konularda hata yapıp insanları yanlış yönlendirmekten korunmaları için– şeytanın fitnesi ile sınanmaktan istisna edildikleri; bu görevi yapanların, son tahlilde, –beşer de olsalar– şeytan kaynaklı bir bildirimde bulunmalarının mümkün olmadığı, dinî bildirim çerçevesinde tebliğ ettikleri her şeyin ilâhî kontrol altında bulunduğu anlaşılmaktadır.
Tefsirlerin çoğunda bu âyetle, Hz. Peygamber’in Necm sûresinin bazı âyetlerini okurken, araya müşriklerin putlarından övgüyle söz eden bir ilâvenin sokuşturulması olayı arasında bağ kuran açıklamalar ve bu çerçevedeki rivayetlerin kritiği yapılır (Garânîk Olayı diye bilinen bu olay hakkında bilgi ve değerlendirme için bk. Necm 53:19-20). İbn Âşûr kendi başına rahat anlaşılır bir anlam örgüsü taşıyan bu âyetin tefsiri için bu tür zorlamalara girilmesini haklı olarak eleştirmektedir (XVII, 303). Bu ve devamındaki âyetlerin bağlamı ve ifade akışı incelendiğinde burada ele alınan konunun şu olduğu kolayca anlaşılmaktadır: Peygamberlerin getirdikleri bir idealizm, bir mefkûre ve bir fikrî çaba (ümniye) ürünü değildir; peygamberin günahsızlığı (ismet) ve kesin bilgi sahibi oluşu vahiy almasından kaynaklanır. Bir kimse peygamber bile olsa beşer sıfatıyla bir şeyi düşünüp arzuladığında şeytan ona gerçek olmayan şeyler katmaya çalışır. Peygamber kişisel bir düşünce veya arzusunun peşinde olduğunda şeytanın bunlara bir şeyler katıştırma çabasına imkân bırakılmasa bu takdirde beşerîlik vasfı ortadan kaldırılmış olurdu. Şeytanın peygamberin zihnine ve gönlüne attıkları silinip Allah’ın âyetleri sağlam biçimde yerleştirilmeseydi o zaman da vahiyle beşerî düşünce ve ideallerin farkı olmazdı ve bu durumda ilim ehli Kur’an’ın, dolayısıyla peygamberliğin Allah tarafından hak ve sabit olduğunu bilemezlerdi (Elmalılı, V, 3414-3416). Öte yandan, müşriklerin ilâhî âyetleri etkisiz hale getirmek için birbirleriyle yarışırcasına çaba harcamalarından söz eden 51. âyetle bu âyet arasında bağ kuran Ebû Hayyân el-Endelüsî’nin izahı zikre değer görünmektedir. Ona göre burada belirtilen şeytandan maksat “insan şeytanı” olabilir; esasen, bu âyette Resûl-i Ekrem’e herhangi bir göndermede bulunulmamakta, sadece önceki peygamberlerin durumuna işaret edilmektedir (bk. İsmail Cerrahoğlu, “Garânîk”, DİA, XIII, 365).
52. âyette “temennide bulunma” anlamıyla çevrilen temennâ fiili “dilemek, arzu etmek, ummak” gibi mânalara geldiği gibi, “okuma” anlamında da kullanılmıştır. Bu sebeple bazı müfessirler âyeti “peygamber (gelen vahyi) okuduğunda” mânasına göre açıklamışlardır (meselâ Ebû Mansûr el-Mâtürîdî bu kanaattedir; bk. Te’vîlâtü’l-Kur’ân, Hacı Selim Ağa Ktp., nr. 40, II, vr. 483b’den naklen, İsmail Cerrahoğlu, “Garânîk”, DİA, XIII, 364). İbn Âşûr, Hassân b. Sâbit’e nisbet edilen bir şiirde bu fiilin “okumak” anlamında kullanıldığı doğru olsa bile, âyette yer alan ve aynı kökten gelen ümniyye kelimesinin “okuma” mânasında kullanılmış olduğunu muhtemel görmediğini belirterek bu yorumu zayıf bulur (XVII, 299).
Söz konusu âyette peygamberlerin bir kısmı için resul, bir kısmı için nebî kelimesinin kullanılmış olması bunlardan ikincinin daha kapsamlı olduğu yönündeki genel kanaati desteklemektedir (Elmalılı, V, 3413-3414; nebî – resul mukayesesi hakkında bk. Bakara 2:61; A‘râf 7:157). Yine bu âyette geçen ve “sonra” şeklinde tercüme ettiğimiz sümme kelimesi bir zaman sıralamasını değil, derece sıralamasını ifade içindir; bir başka anlatımla burada “ihkâm”ın yani Allah’ın âyetlerini (peygamberinin kalbine) sağlam olarak yerleştirmesinin “nesih”ten yani bâtıl olanı iptalden daha önemli olduğu belirtilmek istenmiştir (Elmalılı, V, 3415).
55. âyette “sonu olmayan” şeklinde çevrilen akîm kelimesi “kısır kadın” demek olup mecazen daha çok “meş‘ûm, uğursuz” anlamında kullanılır. Bazı müfessirler burada Bedir Savaşı’nın, bazıları da kıyamet veya azap gününün kastedildiğini belirtip böyle bir niteleme yapılmasının gerekçeleri ile ilgili açıklamalar yaparlar. Bu izahlar dikkate alınarak, âyetteki tamlamaya “(inkârcılar açısından) çok kötü sonuçlar getiren gün”, “bütün ümitlerin ve kurtulma çabalarının sonuçsuz kalacağı gün” mânası da verilebilir (bk. Taberî, XVII, 193-194; Râzî, XXIII, 55-56; İbn Âşûr, XVII, 308). Derveze bu tamlamayı “bir daha benzerinin gelmeyeceği gün” şeklinde açıklamıştır (VII, 111).
Mehmet Okuyan
Biz senden önce hiçbir elçi veya peygamber göndermedik ki o, bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileğine mutlaka (bir şeyler) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder.Sonra Allah kendi ayetlerini sağlam olarak yerleştirir. Allah bilendir, doğru hüküm verendir.
Burada şeytanın her bir elçi peygamberin tebliğine bir şeyler katma girişiminde bulunduğu ifade edilmektedir.,Burada sözü edilen durum şeytanların vahye müdahalede bulunma girişimleridir. Kaynaklarda anlatılan “Garânık olayı” son derece sorunlu bir kabuldür. Çünkü Hz. Muhammed’in şeytanın müdahalesiyle “kuğu kuşları” şeklinde sembolleştirilen putları övücü ifadeler kullanması hiçbir şekilde doğru ve mümkün değildir. Girişimler her zaman olur; ancak Yüce Allah Hûd 11:1, Hicr 15:9 ve Fussilet 41:42’de belirttiği üzere koruma garantisi verdiği vahyini elbette bu tür katma girişimlerinden korumuştur. ,Benzer mesajlar: Hûd 11:1; Hicr 15:9; Fussilet 41:42.
Bayraktar Bayraklı
Biz, senden önce hiçbir rasûl ve nebi göndermedik ki o, bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileğine ille de beşeri arzular katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder. Sonra Allah, kendi âyetlerini sağlam olarak yerleştirir. Allah, bilendir; hikmet sahibidir.
Senden önce gönderdiğimiz her resul ve nebi, bir şey dilediği¹ zaman, şeytan² onun bu dileğine bir şeyler katmak istedi.³ Fakat Allah, şeytanın kattığı şeyleri yok eder. Sonra Allah, kendi ayetlerini sağlamlaştırır. Ve Allah, Her Şeyi Bilen'dir, En İyi Hüküm Veren'dir.
1- Mesajı topluma iletmek istedikleri zaman. 2- Hakk'tan uzak olan. Hakk'a aykırı hareket eden her türlü varlık, kişi ve kurumun ortak “karakteristik adıdır.” 3- Resul ve nebilerin insanların kurtuluşuna yönelik yaptıkları çağrıya bozguncular (insan şeytanlar) çağrıyı etkisiz kılmak için kendi yanlarından bir şeyler katarlardı.
Ahmet Akgül
Biz Senden önce hiçbir Resul ve Nebi göndermiş olmayalım ki, o (Allah’tan) bir temennide bulunduğu zaman, şeytan (hemen) onun dileğine (bir kuşku veya sapma unsuru) katıp bırakmış (ve kafalarını karıştırmaya çalışmış) olmasın. Ama Allah, şeytanın ilka ve iğvasını (ayartma ve saptırma çabalarını) giderir, sonra Kendi ayetlerini sağlamlaştırıp-pekiştirir. Allah, gerçekten (her şeyi hakkıyla) Bilendir, Hüküm ve Hikmet sahibidir.
Ve senden önce, şeriat sahibi veya başkasının şeriatine uymuş hiçbir peygamber göndermedik ki o, bir şey dilediği zaman Şeytan, onun dileğine bir fitne katmaya uğraşmasın. Fakat Allah, Şeytan'ın katmak istediği şeyi bozar, sonra da ayetlerini sağlamlaştırır ve Allah, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Biz senden önce, hiçbir Rasül ve Nebi göndermedik ki, o bir dilek ve arzuda bulunduğu zaman veya birşey okumak istediği zaman şeytan onun dileğine bir kuşku veya sapma unsuru bırakmış olmasın. Ama Allah şeytanın katmak istediği şeyi iptal eder ve kendi ayetlerini, peygamberinin kalbinde ve zihninde sağlam olarak yerleştirir. Allah yaptığını yerli yerince yapandır ve sınırsız bilgi sahibidir.
Bizim, senden önce, gönderdiğimiz istisnasız bütün Rasüller ve nebiler tebliğlerine müsbet sonuç alma ümidi içindelerken, şeytan, şeytanî güçler, insanların gönüllerinde şüphe uyandırarak peygamberlerin gerçekleştirmek istediği amaçlarına, ülkülerine gölge düşürmüşlerdir. Allah şeytanın, şeytanî güçlerin karıştırdığı vesveseyi çabucak giderir. Sonra da, âyetlerini muhkem kılar, güçlendirir, sağlamlaştırır. Allah her şeyi bilir. Hikmet sahibi ve hükümrandır.
Biz senden önce hiçbir elçi veya peygamber (resul veya nebi) göndermedik ki o (bir şey) arzuladığında şeytan onun arzuladığına bir (fitne) karıştırmış olmasın. Allah şeytanın karıştırdığını giderir; sonra Allah kendi ayetlerini sağlamlaştırır. Allah bilendir, hakimdir.
52.İbnu Ebi Hatim, İbnu Cerir ve İbnu Munzir sahih bir senedle Said bin Cubeyr`in şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: "Resulullah (a.s.) Mekke`de Necm suresini okuyordu. "Gördünüz mü Lât`ı ve Uzza`yı? Ve üçüncüleri olan diğer (put) Menât`ı?" (Necm, 53:19-20) âyetine gelince şeytan O`nun sesiyle: "Onlar ulu kumrulardır ve elbette onların şefaatleri umulur" diye laf kattı. Müşrikler: "(Muhammed) bundan önce bizim ilâhlarımızı iyilikle anmamıştı" dediler ve Resulullah (a.s.) surenin sonunda secde edince onlar da secde ettiler. Bu ayeti kerime de bu olayla ilgili olarak indirildi.Bu olay tefsir ilminde Garanik olayı olarak bilinmektedir ve bu olayla ilgili rivayetler etrafında çeşitli tartışmalar bulunmaktadır. Bu olayla ilgili rivayetlerin çoğunun senetleri zayıf veya munkatıdır (yani arada kopukluk vardır, mevsul değildir). Sadece Said bir Cubeyr`e dayanan yukarıdaki rivayetin senedi mevsuldur. Ancak Said bin Cubeyr sahabeden olmayıp tabiinden olduğundan yukarıdaki rivayet de mürseldir. İbnu Merdeviye`nin nakletmiş olduğu bir rivayette Said bin Cubeyr`in bunu Abdullah bin Abbas (r.a.)`tan rivayet ettiği bildirilmektedir. Ancak bu rivayette senedin bağlantısı sadece Umeyye bin Halid isimli ravi ile sağlanmaktadır. Onun sika (güvenilir) ve meşhur olduğu söylenmiştir. Ancak müfessirler genellikle burada şeytanın araya laf katmış olduğu tarzındaki yorumu kabul etmemiş, belki Resulullah (a.s.)`ın Kur`an-ı Kerim okumasını dinleyen müşriklerden birinin böyle bir söz katmış olabileceğine dikkat çekmişlerdir. Burada ele aldığımız ayeti kerimede: "Biz senden önce hiç bir elçi veya peygamber (resul veya nebi) göndermedik ki o (bir şey) arzuladığında şeytan onun arzuladığına bir (fitne) karıştırmış olmasın" denmesi belirtilen sözün mutlaka şeytan tarafından karıştırılmış olmasını gerektirmez. Çünkü Kur`an-ı Kerim`in bazı yerlerinde bazı insanların şeytana uyarak yaptıkları fiiller doğrudan şeytana nisbet edilmiştir. Dolayısıyla burada da bir müşriğin şeytana uyarak yaptığı hareketin doğrudan şeytana nisbet edilmiş olması mümkündür. Resulullah (a.s.)`ın adları geçen putlar hakkında böyle bir şey söylemiş olması ise asla mümkün değildir. Zaten yukarıdaki rivayetten Resulullah (a.s.)`ın olayın geçtiği yerde Necm suresini sonuna kadar okuduğu anlaşılmaktadır. Çünkü rivayette Resulullah (a.s.)`ın surenin sonunda secde ettiği, müşriklerin de onunla birlikte secde ettikleri ifade ediliyor. Secde ayeti ise Necm suresinin sonundadır. Oysa bu surede: "Gördünüz mü Lât`ı ve Uzza`yı? Ve üçüncüleri olan diğer (put) Menât`ı?" mealindeki ayeti kerimelerin hemen arkasından: "Erkek sizin de dişi O`nun mu? Öyleyse bu insafsızca bir paylaştırma. Bunlar sizin ve atalarınızın koyduğu adlardan başka bir şey değildir. Allah, haklarında hiç bir belge indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve nefislerin arzuladıklarına uymaktadırlar. Oysa andolsun ki onlara Rablerinden hidayet gelmiştir" diye buyurulmaktadır. Bu ayeti kerimelerde söz konusu putlara tapılmasının tenkid edildiği görülmektedir. Bu ifadelerin arasına söz konusu putları övücü ifadelerin sıkıştırılmış olması mümkün olamaz. "Onlar ulu kumrulardır ve elbette onların şefaatleri umulur" sözü olsa olsa müşriklerden biri tarafından söylenmiş olabilir. Müfessirlerin önemli bir kısmı bu görüşü tercih etmişlerdir. Bazıları ise böyle bir olayın hiç bir şekilde meydana gelmediğini ileri sürmektedirler. Çok az sayıda müfessir de bu sözlerin şeytan tarafından karıştırılmış olduğu görüşünü tercih etmektedir. Bu arada müsteşriklerin bu olayı kendi çarpık fikirlerine dayanak olarak kullanmaya çalıştıklarına ve tarih boyunca bu olayla ilgili rivayetleri istismar ettiklerine işaret etmekte yarar görüyoruz.
Ali Bulaç
Biz senden önce hiç bir Resul ve Nebi göndermiş olmayalım ki, o bir dilekte bulunduğu zaman, şeytan, onun dilediğine (bir kuşku veya sapma unsuru) katıp bırakmış olmasın. Ama Allah, şeytanın katıp-bırakmalarını giderir, sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırıp-pekiştirir. Allah, gerçekten bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Ey Rasûlüm), biz senden evvel hiç bir Rasûl ve hiç bir Peygamber göndermedik ki, o bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun arzusuna şübheler karıştırmasın. (Ancak Allah peygamberleri vahy sureti ile korur). Bunun üzerine Allah, şeytanın bıraktığı şüphe ve fitneyi giderir. Sonra da Allah, ayetlerini tesbit eder, kuvvetleştirir Allah, Alîm'dir= her şeyi bilir, Hakîm'dir= hikmet sahibidir.
Senden önce hiçbir elçi ve peygamber göndermedik. İlla ki bir şey arzuladığında şeytan onun arzusu içine bir şey katmış olmasın. Fakat Allah, şeytanın kattıklarını kaldırır, sonra (o peygamber ve elçinin diliyle söylediği) ayetlerini sağlamlaştırır. Çünkü Allah, sonsuz ilim ve hikmet sahibidir.()
(*) İnsanın beşeri düşünceleri, belli bir diyalektik sonucu oluştukları için, iyi tarafları yanında kötü ve şeytanî unsurları oluyor. Fakat Allah, peygamberlerin yanlışlarını ayıklatır ki vahyin mesajlarına bulaşmasınlar. Onun için peygamberlerin İlahî itiraza maruz olmayan bütün hal ve hareketleri bir yönden Allah’ın makbulü olduğu anlaşılır. Ve Allah tarafından görevlendirme işi olmayan hiçbir beşeri düşünce, yanlış ve hatadan hali değildir.
Besim Atalay
Senden önce, göndermiş olduğumuz bir peygamber, bir elçi bir şey arzu kılarsa, şeytan karıştırırdı onun arzuladığın, hemen Allah silerdi şeytanın koyduğunu, sonra Allah pekleştirir kendi belgelerin; Allah bilicidir, Allah bilgedir
Biz senden önce hiçbir Resul ve Nebi göndermiş olmayalım ki, o bir dilekte bulunduğu zaman, onun dileğine karşı şeytan (insanların kalbine) bir şüphe düşürmüş olmasın. Ama Allah, şeytanın düşürdüğü şüpheleri derhal giderir, sonra da mesajlarını kendi içlerinde açık ve anlaşılır kılar ve birbirleriyle açıklar. Çünkü (yalnızca) Allah'tır her şeyi bilen, her hükmünde tam isabet kaydeden.
Bu âyet “nebi” ile “resul” un aynı olmadığını göstermektedir. “Her resul nebidir, fakat her nebi resul değildir” söylemi Kur’an’a göre doğru değildir. Doğru olan her nebinin resul olduğudur. “İsmail'e, Elyesa’ya, Yunus'a ve Lût’a da doğru yolu ihsan ettik…” (En’am 6:86)“Onlar, kendilerine kitap, hikmet ve nebilik verdiğimiz kimselerdir.” (En’am 6:89) Onlara vahiy gediğine göre demek onlar da resuldür ama biz onları sadece nebi olarak biliyoruz. “… Allah müjdeci ve uyarıcı olarak nebiler gönderdi… Onlara dosdoğru hükmetmek üzere kitap indirdi…” (Bakara 2:213) Burada da nebilere vahyin geldiği anlatılıyor. Demek her nebi resuldür ama her resul nebi olmayabilir. Madem her resul nebidir o halde Kur’an resuller için neden “hem resuldü hem de nebi” ifadesini kullanıyor? “Muhammed hem Allah’ın resulü hem de nebilerin sonuncusudur…” (Ahzab 33:40) “Musa da… hem nebi hem de resuldü.” (Meryem 19:51) “İsmail’i de… hem nebi hem de resuldü.” (Meryem 19:54)
Diyanet İşleri (Eski)
Senden önce gönderdiğimiz hiçbir resul ve nebi yoktur ki, birşeyi arzuladığı zaman, şeytan onun arzusuna vesvese karıştırmamış olsun. Fakat Allah, şeytanın attığını derhal iptal eder, sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırır. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Ey Muhammed!) Biz, senden önce hiçbir resûl ve nebî göndermedik ki, o, bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileğine ille de (beşerî arzular) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder. Sonra Allah, kendi âyetlerini (lafız ve mana bakımından) sağlam olarak yerleştirir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Bu âyet, peygamberlerin dahi yanılabileceğini, ancak Allah’ın onları yanılgıdan ve şeytanın vesvesesinden koruduğunu, böylece peygamberlerin, tebliğlerini kusursuz bir şekilde yapma imkânına kavuştuklarını anlatmaktadır. Bir tefsire göre de âyetin manası şöyledir: «...O, vahyedileni okuduğu zaman şeytan dinleyenlerin kalplerine bâtıl şüphe ve ihtimaller getirir.»
Edip Yüksel
Senden önce, arzularına şeytanın karışmadığı hiç bir elçi ve hiç bir peygamberi göndermedik. ALLAH şeytanın attığı şeyleri ortadan kaldırır ve sonra ALLAH ayetlerini sağlamlaştırır. ALLAH Bilendir, Bilgedir.
52-55 Elçiler ve peygamberlerin yanlış ve olumsuz arzular sergilemeleri, onları eleştirmek için fırsat kollayan inkarcılara bahane verdiği gibi onları tanrılaştırarak "masum" gören marazlıları da çelişkilere sokar. Müminler ise Tanrısal olan vahiy ile beşeri hataları birbirinden ayırdedebilecek bilgiye ve netliğe sahiptirler.
Elmalılı Hamdi Yazır
(Ey Muhammed!) Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun arzusuna şüpheler karıştırmasın. Bunun üzerine Allah şeytanın karıştırdığı şüpheyi giderir. Sonra da Allah, âyetlerini tahkim eder (güçlendirir). Allah Alîm'dir (herşeyi bilir), Hakîmdir (Hikmet sahibidir)
Hem biz senden evvel ne bir Resul ve ne bir Nebiy göndermedik ki bir temenni kurduğu vakıt Şeytan onun ümniyyesine bir ilka yapmış olmasın, bunun üzerine Allah Şeytanın ilka ettiğini derhal nesheder de sonra Allah, âyetlerini muhkemler ve Allah, alîmdir, hakîmdir
Biz, senden evvel hiçbir resul, hiç bir nebî göndermedik ki o, (bir şey) arzu etdiği zaman şeytan onun dileği hakkında ille (bir fitne meydana) atmış olmasın. Nihayet Allah, şeytanın ilkaa edeceği (o fitneyi) giderir, ibtaal eder. Yine Allah âyetlerini sabit (ve mahfuz) kılar. Allah (her şey'i) hakkıyle bilendir, tam hüküm ve hikmet saahibidir.
(Ey Resûlüm!) Senden önce, hiçbir resûl ve hiçbir nebî göndermedik ki, o bir temennîde bulunduğu (âyetlerimizi okuduğu) zaman (sustuğu bir anda), şeytan(dinleyenleri yanıltmak isteyerek) onun temennîsine bir şey atmış olmasın! Allah, şeytanın attığını derhâl giderir (de peygamberine onu bildirir); sonra Allah âyetlerini sağlamlaştırır. Çünki Allah, Alîm (herşeyi bilen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
Senden önce gönderdiğimiz hiçbir elçi ve haberci yoktur ki, onlar bir şey arzu ettiklerinde, şeytan onların içlerine kuruntu atmasın. Allah şeytanın attığı kuruntuları yok eder, sonra da kendi ayetlerini hüküm halinde onların kalbine yerleştirir. Allah her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olandır.
Senden evvel şeriat sahibi hiçbir resûl, onun şeriatına tâbi hiçbir nebi göndermedik ki o zat kendisine vahiy olunanı kıraat ettiği zaman insan veya cin şeytanı onun kıraatinde iman etmemek hususunda kalplere bir takım evham ilka etmesin. Allah her kimin hidayetini irade edince onun kalbinden bu vehmi izale eder. Kendi âyetlerini hakkı kalbinde sapasağlam kılar. [³] Allah hakkıyle âlimdir, hakimdir.
İsmail Hakkı İzmirli Hacc Suresi 52. Ayet Açıklaması
[3] Granik kıssasının aslı yoktur. Tahkik ve tetkike müstenit olmaksızın âyet-i kerîmeye berveçhi âti mâna verirler: hiçbir resûl ve nebî göndermedik ki o peygamber kendiliğinden bir şey arzu ederse onun arzusuna şeytan ilkaatta bulunmasın. Allah şeytanın ilkaatını bozar, kendi âyetlerini sapasağlam kılar.
Kadri Çelik
Biz senden önce hiç bir resul ve nebi göndermedik ki, o (dinini egemen kılmayı) temenni ettiği zaman, şeytan, onun bu arzusuna (engel olmak için küfre sapanlara) telkinde bulunmamış olsun. Ama Allah, şeytanın telkin ettiği şeyleri giderir, sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırıp pekiştirir. Allah, gerçekten bilendir, hikmet sahibidir.
Ey Peygamber! Biz senden önce —ister Allah’ın elçisi olarakRasül, ister Allah’ın habercisi olarak Nebi olsun— hiçbir Peygamber göndermedik ki, kendi şefkat, rahmet ve merhametiyle ümmeti adına bir hayır istediği, böylece onların teslimiyet ve kurtuluşlarını arzu ettiği zaman, şeytan onun arzuları arasına yaldızlı, fakat İslâm’a aykırı düşünceler karıştırarak, onu ve etrafındaki müminleri yanlış yönlendirmeye çalışmış olmasın fakat Allah, her defasında şeytanın katmak istediği şeyleri derhal yok ederek Peygamberlerin ve onların getirdiklerine gönülden bağlanan halis kulların zihinlerini arındırır, sonra da ayetlerini onun ve böyle salih kulların kalbine iyice yerleştirerek sağlamlaştırırdı. Bu, Son Peygamber için de geçerlidir. Düşünün, Allah’ın özel koruması altındaki masum Peygamberler bile kendi arzularıyla yola çıktıkları takdirde şeytanın aldatıcı vesveselerine maruz kalıyor ve ancak Allah’ın yardımı sayesinde sapmaktan kurtulabiliyor. O hâlde, siz de dininizi Allah’ın ayetlerinden öğrenmelisiniz. Çünkü Allah, her şeyi bilendir, sonsuz hikmetiyle her şeyi yerli yerince ve en uygun biçimde yapan bir hakîmdir. Şeytanın bu tür vesveselerine neden fırsat verildiğine gelince:
Senden önce ne kadar nebiyy ve ne kadar rasûl gönderdikse, ancak bir şeyi arzuladığı zaman Şeytan onun arzusuna burnunu sokup karıştırdı.
Derken Allah, Şeytan’ın karıştıracağı şeyleri yürürlükten kaldırır.
Sonra Allah, âyetlerini uygulamaya koyar.
Allah hakîm alîmdir.
Bizim senden önce gönderdiğimiz tüm Rasûl ve Nebi’ler1 (getirdikleri âyetleri) okudukları zaman, şeytan onların okuduklarına2 da hep (saptırıcı şeyler) bulaştırmaya çalıştı. Ama Allah, şeytanın bulaştırmaya çalıştıklarını giderir ve kendi âyetlerini sağlamlaştırır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir.
1 Bu âyet Rasûl ile Nebî’nin anlamlarında fark olduğunu göstermektedir. Rasûl, kendisine vahiy gelen ve tebliğle görevlendirilen, Nebi ise tebliğle görevlendirilsin veya görevlendirilmesin kendisine vahiy gelen Peygamber demektir. Her Rasûl Nebi’dir, her Nebi, Rasûl değildir.2 Ümniyye: İnsanın kendi gönlünden saplandığı ve sürekli olarak arkasından koştuğu hayal ve asılsız kuruntu (ideal) demektir. Bunun felsefedeki adı ise; “idealizm’dir. İdealistler, bütün hakikatin aslının “ben” olduğunu farz ettiklerinden, nefsin kuruntusunu tüm hakikatin menşei gibi farz ederler ve başarılı olmuş büyük adamları hep idealist sayarlar. Bununla ilahlık ve peygamberlik meselesini de hallettikleri kanaatine vararak; Peygamberleri bir ideal kurmuş, bir süre program yapmakla uğraşmış, sonra da nübüvvet davasıyla ortaya atılmış idealistler gibi göstermek isterler. Fakat Kur'an bilhassa bu âyet ile anlatıyor ki nübüvvet ve peygamberlik bir idealizm işi değildir. Bazılarının dediği gibi Peygamberler; önce hayal âleminde düşünüp sonra düşüncelerini din olarak ortaya atan idealistler değildir. Onların söyledikleri tamamen Allah tarafından gönderilen vahiydir.
Muhammed Esed
Bununla birlikte, senden önce her ne zaman bir elçi ya da haberci göndersek ve bu (elçi ya da haberci) ne zaman [uyarılarına olumlu tepkiler almayı] umut etse 65, Şeytan mutlaka o'nun güttüğü nihaî amaca gölge düşürmeye kalkışmıştır; 66 ama Allah Şeytan'ın düşürmeye çalıştığı gölgeyi giderir ve mesajlarını kendi içlerinde açık ve anlaşılır kılar ve birbirleriyle açıklar; 67 çünkü Allah doğru hüküm ve hikmetle edip-eyleyen, mutlak ve sınırsız bilgi Sahibidir.
Senden önce hiç bir elçi ve nebi göndermedik ki, bir şeyi temenni ettiği zaman, şeytan onun arzusuna vesvese karıştırmış olmasın. Ama Allah, şeytanın karıştırdığını giderir ve Allah, ayetlerini sağlamlaştırır.
Hem senden önce kimi rasul ve nebi olarak göndermişsek,[2860] (sonuç almayı) umdukları her seferinde, şeytan mutlaka onun idealindeki amaca ilişkin beklentisine gölge düşürmeye çabalamıştır.[2861] Fakat Allah, şeytanın çabasını boşa çıkarır; dahası Allah, âyetlerini kendi içinde açık ve birbirlerini açıklayıcı kılar: zira (yalnızca) Allah’tır her şeyi bilen,[2862] her hükmünde tam isabet kaydeden.
[2860] “Kaynağından hedefine doğru uzayıp giden” anlamına gelen risl kökünden türetilen rasul ile, “bir yerden bir yere intikal” anlamına gelen neb’e kökünden türetilen nebî arasındaki fark şöyle açıklanabilir: Her peygamber vahyin kaynağına nisbetle nebî, vahyin hedefine nisbetle rasûldür. Klasik kelâmın vahiyden kopuk önkabullerinin aksine, Kur’an açıkça şunu söyler: Her nebî aynı zamanda rasûl, her rasûl de aynı zamanda nebîdir. Nübüvvete ilişkin ilk vahiy “Oku, yaratan Rabbin adına!” (96:1) ile başlayan ilk âyetler, risalete ilişkin ilk vahiy ise “Sen ey içine kapanan kişi! Kalk ve (insanları) uyar!” (74:1-2) âyetleridir. Kur’an’da genellilikle Allah Rasûlü’nün şahsıyla ilgili hitaplarda nebi, misyonuyla ilgili hitaplarda rasul kullanılırsa da, birbirinin yerine kullanıldığı da vakidir.
[2861] Temenni “takdir etmek” anlamına alınarak Allah’a isnat edilirse zımnî anlam “senden önceki her elçi için Allah’ın korumasına muhtaç şeytanın vesvesesine açık bir insan olarak (melek değil) göndermeyi takdir ettik” (Ebu Müslim’den Râzî). Temennâ ve umniyye, ”Nihaî karar, kader, takdir, sonucu belirleyen ölçü” anlamına gelen el-menâ kökünden türetilmiştir. “Döl suyu”na meni denilmesi de bundandır. Temenna “idealindekine ulaşmak için beklenti içine girdi” anlamına gelir. Hem karşılığı olan, hem de karşılığı olmayan beklenti için kullanılır. Aynı şey umniyye (ç. emaniy) için de geçerlidir. Hem “olabilirlik derecesi yüksek idealler hedefleyip o amaca ulaşma umut ve arzusuna”, hem de “ulaşılması imkânsız sahte hedefler, ham hayaller ve kuruntular peşinde koşmaya” delâlet eder (Lisân ve Mekâyîs). Kur’an’da her iki anlamıyla da kullanılmıştır. Bu âyetten de açıkça anlaşılmaktadır ki, insanın idealindeki nihaî amaca ilişkin umut ve beklentileri hedefinden saptırılabilir. İdeallerine ulaşma arzusu, insanı ahlâkî ilkelerden saptıran bir tutkuya dönüşmemelidir. Hayalindeki sonucun henüz gerçekleşmemiş güzelliği başını döndürüp, kendisini yoldan alıkoymamalıdır.
[2862] Bu ‘alim ismi “geleceğe yönelik ideal beklenti” ile alâkalıdır. Geleceğe ilişkin ideal beklentiler ve ütopik hayaller içine girenlere geleceği sadece Allah’ın bildiği hatırlatılmaktadır.
Ömer Nasuhi Bilmen
Ve senden evvel bir resûl, illâ bir nebi göndermedik ki, illâ bir temennide bulunduğu zaman onun temennisine şeytan bir şey atıvermiştir. Fakat Allah şeytanın attığını defeder, sonra Allah, âyetlerini muhkem kı- lar ve Allah alîmdir, hakîmdir.
Senden önce hiç bir resul veya nebî göndermedik ki, halkının hidâyetini umarak gayret gösterdiğinde, Şeytan onun temennisi hakkında bir vesvese vermek, ümidini kırmak istemesin. Ama Allah, şeytanın attığı o vesveseyi giderir, sonra da âyetlerini sapasağlam, muhkem kılar. Zira Allah alîmdir, hakîmdir (her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).
Âyette geçen “temennâ” fiilinin ilk ve meşhur anlamı “arzu ve temenni etmek, ummak” dır. Bu kökten “ümniyye” ise isim olarak “temenni edilen şey” mânasına gelir. Âyette her iki kelime de bu mânalarda kullanılmışlardır. Her peygamber gibi Hz. Peygamber (a.s.) da halkının hidâyete tâbi olup dünya ve âhiret mutluluğuna erişmelerini arzu ediyordu. Şeytan ise, Hz. Peygamberi ümitsizliğe düşürmek için, ins şeytanlarından dostlarına da onun önüne engeller koymak için vesvese veriyordu. Risaletin başlangıcında müminler sayıca çok az olup işkenceye mâruz bırakılınca, şeytan diğer insanlara da vesvese verip: “Bu din gerçek olsaydı, genel kabule mazhar olurdu. Demek ki Allah da bundan razı değil ki öbür taraf daha fazla” diye vesvese veriyordu. Böylece herkes bir imtihanla karşı karşıya kalıyordu. Din, zaten aslında bir imtihandır. Mücahede ve aklî muhakeme ile batılı terk edip hakka sarılmakla insan bir değer kazanır. Şeytanın bu vesvesesine karşı, Allah, Resulünün ve müminlerin sebatlarına mükâfat olarak onları teyid edip Peygamberinin tebligatının gerçek olduğunu izhar eder. Hz. Peygamber bile ilk anda vesveseye mâruz kalsa da, “İsmet (Allah’ın risaletini koruması)” vasfı karşı çıkıp o vesveseyi boşa çıkarır.Âyetin mânası bu iken, bazıları “temennâ”nın ender kullanılan okuma mânasını almış, Necm suresi ve Garanik uydurma kıssası ile, nesh konusu ile irtibatlandırıp garip bir senaryo ortaya çıkarmışlardır ki Allah da, Resulü de Kur’ân da bundan münezzehtirler.
Süleyman Ateş
Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermemiştik ki o, temenni ettiği zaman, şeytan onun temennisine (bir düşünce) atmış olmasın. Fakat Allah, şeytanın attığını siler, sonra kendi ayetlerini sağlamlaştırır. Allah, 'alim(bilen)dir, hakim (sağlamlaştıran)dır.
Resûl: Elçi demektir. Daha ziyâde yeni bir şerî'at getiren peygamber anlamında kullanılır. Nebî ise haber veren (mânâ âleminden gelen gizli bilgileri söyleyen) demektir. Bu da peygamber anlamında kullanılır. Yeni bir şerîat getiren elçiye nebî dendiği gibi, kendisinden önceki şerîati güçlendirmeğe çalışan reformcuya da nebî denilir.Ümniyye: bir şeyi arzu etmek, gönlünün istediğine kavuşma arzusudur ki felsefede buna ideal denilir. peygamberlik, insanın kendi arzusuyla değil, Allah'ın vahyi ile olur. Bu âyette Hz. Hz. Muhammed'e, insanın arzu ve isteklerine şeytânın karışıp bozuk düşünceler karıştırabileceği, bu bakımdan peygamberin hayal ve arzulara değil, sadece Allah'ın vahyine teslîm olması gerektiği anlatılmaktadır. Çünkü gönüle gelen arzu ve düşüncelerde şeytânın payı olabilir ama Allah, vahyinin içine şeytân düşüncelerinin karışmasına müsâade etmez. Çünkü vahiy, meleklerin koruması altında gönderilir. Hz. Muhammed (s.a.v.): "Benim de kalbim bulutlanır, bunun için günde yetmiş kez Allah'tan bağışlanmayı dilerim" buyurmuştur. Başka bir yoruma göre âyette geçen temennî kelimesi, okumak anlamındadır. Ümniyye de okuma ile öğrenilen, kulaktan dolma şeylerdir. Bu takdîrde âyetin anlamı şöyledir: Senden önce hiçbir resûl ve nebî göndermedik ki o bir şey okuduğu zaman mutlaka şeytân, onun okumasına, vahiy dışı bir şey atmış olmasın. Fakat Allah, onun attığı sözü yok eder, sonra Allah kendi âyetlerini sağlamlaştırır. Allah'ın vahiyleri arasına şeytânın sözü karışmaz. Şeytânın kalblere attığı vehimler, vahiy karşısında eriyip gider..
Süleymaniye Vakfı
Senden önce de elçi veya nebi olarak gönderdiğimiz kimselerden hangisi bir şey tasarlasa Şeytan onun tasarladığı şeye mutlaka bir pislik bulaştırmıştır. Arkasından Allah, şeytanın bulaştırdığını gidermiş sonra da âyetlerini (zihinlerde) iyice pekiştirmiştir. Allah bilir, doğru karar verir.
[*] Bizler, içimizden geçenlerden değil içimizde olanlardan sorumluyuz (Bkz: Bakara 2:284) İçimizde olan iman, içimizden geçen vesvesedir. Elçi ve nebilerin bile şeytanların(hem insan hem cin) vesvesesine maruz kaldığı ayette açıktır. Önemli olan şeytanın attığını Allah'ın gönderdiği ile karşılamak ve gidermektir. Bu da ancak Allah'ın doğru bilgisi(zikir) olan Kur'an ve onda geçen emir ve yasaklara tam uymakla olur.
Şaban Piriş
Senden önce hiç bir peygamber göndermedik ki, bir şeyi arzuladığı zaman, şeytan onun arzusuna vesvese karıştırmış olmasın. Ama Allah, şeytanın karıştırdığını giderir ve Allah, ayetlerini sağlamlaştırır. Allah bilendir, hakimdir.
Senden önce de Biz hiçbir resul veya nebî(15) göndermedik ki, onlardan biri birşey dilediğinde, şeytan onun dileğine bir vesvese karıştırmış olmasın.(16) Fakat Allah şeytanın attığı vesveseyi giderir ve âyetlerini sapasağlam yerleştirir. Zira Allah herşeyi bilen, her işi hikmetle yapandır.
(15) Resul ile nebî arasındaki farklar konusunda çeşitli görüşler vardır. Bunlardan en yaygın olanına göre, resulün nebîden farkı, onun yeni bir şeriatla gönderilmiş olmasıdır. Veya, vahiy alan ve tebliğle görevli olan resul, tebliğ görevi olsun veya olmasın vahiy alan ise nebî olarak adlandırılmıştır.(16) Peygamber, insanların hidayetini diler; fakat şeytan onu ümitsizliğe sevk edecek tuzaklar kurar, vesveseler verir. Bu sadece dilekle ilgili bir konudur; vahiyle herhangi bir ilişkisi yoktur. 72:27-28’e de bakınız.
Yaşar Nuri Öztürk
Biz senden önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki, o bir şey tasarladığında/okuduğunda, şeytan onun düşünce ve dileği içine bir şey atmış olmasın. Ama Allah, şeytanın attığını siler, sonra kendi ayetlerini muhkemleştirir. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.