Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 5133, sondan 1104. ayet; 59. sure ve Haşr Suresinin 7. ayetidir. Haşr Suresi 7. ayetinin kelime sayisi 37, harf sayısı 166 ve toplam ebced değeri ise 9365 olarak hesaplanmıştır. Haşr Suresinin toplam ebced değeri 129416 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır.
Arapça Metin
ما افاء الله على رسوله من اهل القرى فلله وللرسول ولذي القربى واليتامى والمساكين وابن السبيل كي لا يكون دولة بين الاغنياء منكم وما اتيكم الرسول فخذوه وما نهيكم عنه فانتهوا واتقوا الله ان الله شديد العقاب
Allah’ın, (fethedilen) memleketlerin ahalisinden savaşılmaksızın peygamberine kazandırdığı mallar; Allah’a, peygambere, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. O mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet (ve güç) hâline gelmesin diye (Allah böyle hükmetmiştir). Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir.
İlk iki âyette geçen efâe fiili sözlükte “geri döndürmek, şeklini değiştirmek” anlamlarına gelir. Burada İslâm hukuk terminolojisinde fey‘ olarak adlandırılan maddî değerler kastedilmektedir. Terim olarak fey‘, gayri müslimlerden alınan haraç, cizye, ticarî mal vergisi (uşûr) ve diğer bazı gelirleri ifade eder. Ganimet de dahil olmak üzere gayri müslimlerden alınan her türlü malın bu kapsamda olduğunu düşünenler bulunmakla beraber yaygın görüşe göre ganimet fey‘in kapsamı dışındadır. Kelimenin sözlük anlamıyla terim anlamı arasındaki bağ hakkında farklı izahlar yapılmıştır. 6 ve 7. âyetlerin aynı konuyu mu yoksa ayrı konuları mı düzenlediği noktasında önemli bir görüş ayrılığı bulunmaktadır. Âlimlerin birçoğuna göre bu âyetler ayrı durumları düzenlemektedir: 6. âyette savaş olmaksızın ele geçirilen mallar söz konusudur; bunlar Hz. Peygamber’e ait olup başkalarına pay ayrılmamıştır. Nadîroğulları’nın yerlerinden çıkarılmasıyla elde edilen mallar bu türe örnektir. 7. âyet ve devamı ise savaş sonucunda ele geçen –menkuller dışındaki– mallarla ilgilidir. Savaş sonucunda elde edilen menkul malların (ganimetlerin) hükmü Enfâl sûresinde açıklanmıştır. Bu anlayışa göre savaş sonucu elde edilen araziler, bunların gelirleri, gayri müslimlerden alınan haraç ve cizye vergileri fey‘ kabul edilir ve 7-10. âyetler esas alınarak işleme tâbi tutulur. Bu âyetlerde söz konusu edilen hak sahipleri, 7. âyette sayılanlar, 8 ve 9. âyetlerde anılan muhacir (Mekke’den Medine’ye göç eden müslümanlar) ve ensar (muhacirleri bağırlarına basan Medine müslümanları) ile –10. âyette belirtildiği üzere– onları takip eden müslümanlar yani sonradan gelen bütün ümmettir. Yaygın kanaate göre Hz. Ömer bu anlayışa sahip bulunuyordu; Taberî’nin tercihi de bu yöndedir. Buna karşılık İmam Şâfiî ve onun görüşünü benimseyenler, bu iki âyeti birlikte değerlendirip 7. âyeti önceki âyetin açıklaması olarak kabul ederler; onlar burada sadece, savaş yoluyla elde edilmeyen malların ve hükmünün söz konusu olduğu kanaatindedirler. Bu anlayışın en önemli pratik sonucu, savaş yoluyla elde edilen arazilerin de ganimet hükmünde sayılması ve beşte dördünün savaşa katılanlar arasında dağıtılmasıdır. Öte yandan, yine bu anlayışa göre barış yoluyla elde edilen mallar (fey‘), ganimette olduğu gibi beşe bölünüp ganimetin beşte birinin dağıtıldığı zümreye dağıtılır, kalan beşte dört yalnız Hz. Peygamber’in hakkı olup o bunu Allah’ın kendisine gösterdiği yerlere harcar. Burada beşte birin (humus) ayrılmasından söz edilmemekle beraber, ganimetin beşte birinin sarf yerleriyle fey‘in dağıtılacağı kimselerin aynı olması ve bu malların aynı kaynaktan yani gayrı müslimlerden elde edilmesi Şâfiî’yi böyle bir kanaate yöneltmiştir. Hz. Ömer döneminde Irak topraklarının fethedilmesi üzerine Sevâd (Irak) arazisinin hangi statüye tâbi tutulacağına ilişkin olarak sahâbe arasında cereyan eden tartışmalar ve bunun ardından ortaya çıkan uygulama örneği hukuk doktrinlerinin bu konudaki tercihlerini büyük ölçüde etkilemiştir. Sevâd topraklarının fethedilmesini takiben gaziler başkumandan Sa‘d b. Ebû Vakkas’a başvurup bu toprakların da diğer ganimet malları gibi kendilerine dağıtılmasını istemişler, o da bu talebi Halife Hz. Ömer’e iletmişti. Ömer konuyu sahâbe ile geniş biçimde tartıştıktan sonra menkul malların (ganimet statüsünde olmak üzere) müslüman askerler arasında dağıtılmasına, arazi ve akarsuların ise –bu sûrenin 7-10. âyetlerine dayanarak– müslümanların yararına vakıf (fey‘mevkufe) olmak üzere sahiplerinin elinde bırakılmasına ve bunlardan elde edilecek haraç vergisinin müslümanların atıyyelerine dahil edilmesine (devlet hazinesine irat kaydedilmesine) karar vermiş ve bu yönde uygulama yapması için Sa‘d b. Ebû Vakkås’a yazılı talimat göndermiştir. Bu uygulamayı diğer deliller ışığında değerlendiren hukuk doktrinleri birbirinden farklı sonuçlara ulaşmışlardır. Bunlardan Hanefî mezhebine göre savaş yoluyla elde edilen taşınmazlarda devlet başkanının geniş bir takdir yetkisi bulunmaktadır: Devlet başkanı duruma ve şartlara göre uygun görürse, Enfâl sûresinin 41. âyetinin hükümleri doğrultusunda –beşte birini ayırdıktan sonra– toprağı gazilere taksim eder, bu durumda arazi öşür toprağı olur; bunu uygun görmezse Hz. Ömer’in Sevâd toprakları hakkında yaptığı gibi yerli halkın elinde bırakır ve karşılığında haraç vergisi yükler, bu takdirde arazi haraç toprağı olur. İmam Mâlik’e göre savaş yoluyla ele geçirilen arazi esas itibariyle dağıtılmaz; bu topraklar bütün müslümanlar için ortak bir vakıftır. Geliri ümmetin yararına sarfedilir. Ancak ümmetin menfaati taksimi gerektiriyorsa devlet başkanı bu tür toprakların taksimine de karar verebilir. Şâfiîler’e göre ise savaş yoluyla alınan topraklar ganimet hükümlerine tâbi olup devlet beşte bir hisse alır ve kalanı savaşanlara dağıtılır. Hz. Ömer’in uygulamasına gelince, İmam Şâfiî –Hz. Peygamber dönemindeki bir örnekten de yararlanarak– bunun savaşa katılanların rızası alınarak yapıldığını savunur. Hanbelîler’in bu konudaki yaklaşımı hakkında Şâfiî ve Mâlikîler’in görüşünü paylaşan iki farklı rivayet bulunmaktadır. Toprak hukukuyla ilgili doktrin görüşleri yukarıda özetlendiği şekilde olmakla beraber uygulamada arazi daima fey‘ hükümlerine tâbi kılınarak ganimet hukuku dışında tutulmuş, dolayısıyla savaşanlara dağıtılması cihetine gidilmemiştir (daha fazla bilgi için bk. Taberî, XXVIII, 35-39; Mustafa Fayda, “Fey‘”, DİA, XII, 511-513; Mehmet Erkal, “Ganimet”, DİA, XIII, 351-354; ganimet hakkında bilgi için bk. Enfâl 8:1, 41). Hz. Ömer, 7. âyetin “İçinizden sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir servet olmasın diye böyledir” şeklinde çevrilen kısmını, toplum olarak elde edilen ve üretilen maddî değerlerin belirli kişilerin ellerinde tedavül edip kalmaması, sosyal adaletin sağlanması ve refahın geniş kitlelere yayılması gereğini vurgulayan bir ifade olarak anladığı için, pek çok sahâbî tarafından savunulan –ve şeklî bir bakışla haklı gibi görünen– Irak arazisinin taksim edilmesi yönündeki görüşe katılmamış, özellikle âyetin bu kısmını delil göstererek ve taksim halinde ortaya çıkabilecek sorunlara dikkat çekerek onları bu arazilerin kamu gelirlerini arttıran bir kaynak haline getirilmesi hususunda ikna etmiştir. Bu tartışmalar sırasında Hz. Ömer’in, sosyal politikayla ilgili temel düşünceye atıf yapan ifadeler kullandığı da görülmektedir. Resûlün çoğulu olan 6. âyetteki rusül (elçiler) kelimesi genellikle “peygamberler” şeklinde anlaşılmış ve burada Hz. Muhammed’in kastedildiği yorumu yapılmıştır. Birçok âyette Allah’ın melekleri de müminlerin muzaffer olması için görevlendirdiği, yine meleklerin “elçiler” olarak nitelendirildiği dikkate alındığında, burada onların da bu kelimenin kapsamında düşünülmesi mümkündür. 7. âyetteki “Peygamber size ne vermişse onu alın ve size neyi yasaklamışsa ondan kaçının” şeklinde çevrilen cümle, bağlamı dikkate alınarak fey‘ ve ganimet gibi şeylerin dağıtımında Hz. Peygamber’in kullandığı takdir yetkisine saygılı olunması gerektiği şeklinde açıklandığı gibi, kapsamlı bir ifade olması sebebiyle genellikle, Hz. Peygamber’in sünnetinin müslümanlar açısından bağlayıcı bir kaynak olduğunun Kur’an’daki dayanakları arasında da zikredilir. 8. âyetle öncesi arasındaki anlam bağı konusunda değişik görüşler bulunmakla birlikte bunlar daha çok gramer açısından yapılmış izahlar niteliğindedir. Devamındaki iki âyetle birlikte değerlendirildiğinde burada muhacirlerin, eşsiz iman tezahürleri ve unutulmaz özverili davranışlarıyla İslâm tebliğinde tuttuğu özel ve seçkin yere, dolayısıyla bütün zamanlarda yaşayan müminlerin onları sevgi ve saygıyla anmalarının bir vefa borcu olduğuna, hayatta oldukları sürece de –müslümanların elde ettikleri maddî imkânlar paylaştırılırken– bu gruptaki yoksulların öncelikli olarak düşünülmesi gerektiğine dikkat çekildiği anlaşılmaktadır. Yine tasvir üslûbunun hakim olduğu 9. âyette, Hz. Peygamber’e ve onunla birlikte Medine’ye hicret eden muhacirlere kucak açmış, bütün imkânlarını onlarla paylaşmaktan mutluluk duymuş hatta onları kendilerine tercih etmiş bulunan ensar övülmekte, onların da daima sevgi ve saygıyla yâdedilmesi gereken bu örnek nesle ait fotoğrafın en önemli ikinci karesini oluşturdukları hatırlatılmış olmaktadır. Ensarın bu örnek kişiliğinden söz edilirken “ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler” ifadesi kullanıldığından, İslâm ahlâkçıları burada geçen fiilden hareketle, cömertlik erdeminin özel bir türü olarak “(başkasını) kendisine tercih etme” anlamına gelen îsâr terimini geliştirmişlerdir. 10. âyette ise, didaktik bir üslûp kullanılarak bir yandan sonraki müslüman nesillerin nasıl davranmaları gerektiği açıklanmakta, onların da ben merkezli değil özgeci bir düşünce ve davranış biçimine sahip olmaları özendirilmekte, diğer yandan da dolaylı olarak her dönemdeki müminlerin daha sonra gelecek nesillerin kendilerini hayırla yâdetmelerini sağlayacak tarzda hareket etmeleri gerektiği hatırlatılmaktadır. Nitekim Hz. Ömer –yukarıda açıklandığı üzere– Irak topraklarının fethini takiben bunların ganimet hükmünde sayılıp gaziler arasında dağıtılması talebine karşı direnirken, ashap ile yaptığı tartışmalarda özellikle bu âyetlerden etkilenerek hep “sonraki nesiller” temasına vurgu yapmış; başlangıçta işin bu yönüne dikkat etmemiş olan sahâbîler de Resûlullah’ın mektebinde yetişmiş olmanın kendilerine sağladığı formasyon sayesinde çok geçmeden bu argümanla ikna olmuşlardır. Bu da, toplum olarak övgüye lâyık, iyi müslüman düzeyine erişebilmek için, sahip olunan imkânları hoyratça kullanmama, gelecek nesilleri ağır yük ve borç altına sokacak, kısaca kendilerini kötülükle anmalarına yol açacak davranışlardan kaçınma sorumluluğunun bilincini taşımak gerektiğini ortaya koymaktadır. Barış veya savaş yoluyla elde edilen maddî imkânların paylaştırılması bağlamında yer aldığı için tefsirlerde buradan çıkacak hukukî sonuçlara ilişkin açıklamalara geniş bir yer verilmiş olmakla beraber, dikkatle incelendiğinde bu üç âyette, ideal mümin tipi ve karakteriyle ilgili tasvirlerin ve eğitici-öğretici uyarıların hakim olduğu görülür. Bunları şöyle sıralamak mümkündür: a) Bütün hayırlı eylemlerde, başarılı olmak için kendi gücüne değil Allah’ın lutuf ve inayetine olan inancı öne çıkarmak, bir başka anlatımla kişisel tercih ve yeteneklerini kusursuz kabul etme değil, özündeki imanı hayata geçirme ve onun kurtarıcılığına güvenme anlamında almak; b) Allah’ın hoşnutluğunu kazanmayı amaç edinmek, bütün davranışlarını bu ilkeye göre anlamlandırmak; c) Allah’a ve resulüne yardım yani Allah’ın buyruk ve yasaklarını tebliğ uğruna gerektiğinde en değerli dünyevî arzu ve çıkarlarını feda edebilmek; d) Dürüstlükten ödün vermemek, söze sadakat göstermek; e) Darda olan mümin kardeşine kucak açmak; ama imkânlarını onunla paylaşırken ve onun için özveride bulunurken bunun sevgi temeline dayalı kalmasına özen göstermek, yani içindeki şeytanî dürtülere karşı mücadele vererek davranışlarının içtenliğini korumak, yapmacıklıktan ve gösterişten uzak durmaya çalışmak; f) Beşerî zaaflara karşı daima Allah’ın yardımına ve korumasına sığınmak; g) Allah’ın şefkat ve merhametinin herkesi kuşatacak enginlikte olduğuna yürekten inanmak, kendisi için olduğu kadar mümin kardeşleri için de O’nun bağışlamasını dilemek, başkalarının kusurunu gördüğünde kendisinin de bir beşer olduğunu ve benzer kusurlar işleyebileceğini hatırlamak (muhacir ve ensar hakkında ayrıca bk. Tevbe 9:100). 9. âyetin “onlardan önce bu yurda yerleşmiş ve gönülden inanmış olanlar” meâlindeki kısmında geçen tebevvee fiilinin “bir yeri mekân tutmak, oraya yerleşmek” anlamları yanında “hazırlamak, hazırlanmak” mânaları da vardır. Genellikle âyet bu fiilin ilk anlamına göre yorumlanmakta, bu durumda ibarenin lafzî karşılığı “onlardan önce bu yurda ve imana yerleşmiş olanlar” şeklinde olmaktadır. “İmana yerleşme” denemeyeceği için de iman kelimesinden önce metinde yer almayan başka bir fiilin bulunduğu kabul edilerek bu kısma “içtenlikle iman edenler” tarzında mâna verilmektedir (Zemahşerî, IV, 82). Meâlde bu yaklaşım esas alınmıştır. İbn Atıyye ise “dâr” ile “iman” kelimeleri arasındaki “ve” bağlacının “beraberlik” anlamında düşünülebileceği kanaatindedir. İbn Âşûr –fazla taraftarı olmamakla beraber– en iyi yorumun bu olduğunu söyler; Elmalılı da, böylece metinde yer almayan bazı lafızları var saymaya gerek kalmayacağını belirterek bu yorumu güzel bulur (bk. İbn Atıyye, V, 287; İbn Âşûr, XXVIII, 90-91; Elmalılı, VII, 4842). Bizce de bu yaklaşım yerinde olmakla birlikte, bu takdirde anılan fiilin “hazırlama” mânasını esas alıp âyetin belirtilen kısmını “onlardan önce imanla bu yurdu hazırlamış olanlar” şeklinde çevirmek uygun olur; zira “onlardan önce bu yurtla imanı birlikte edinmiş olanlar” veya “onlardan önce imanla bu yurda yerleşmiş olanlar” tarzında bir mâna vâkıaya uymaz, ensarın o yurdu imandan çok önce edindikleri realitesine ters düşer. Yine bu âyette geçen şuh kelimesi ve “şuhhu nefsih” tamlaması değişik mânalarla açıklanmıştır. Birçok müfessire göre bu kelime “cimrilik huyunun ileri derecesi” veya “cimri olmanın yanı sıra başkalarının elindeki imkânları da kıskanma” anlamına gelir. Biz özellikle Zemahşerî’nin açıklamasından yararlanarak âyetin ilgili kısmını, “Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa” diye çevirdik. Birçok müfessire göre de bu kısım “Allah’ın yasakladıklarından uzak durma, haram yememe, buyruklarını yerine getirme ve helalden yararlanma konusunda nefsine yenilmeyen, kişisel ihtiraslarına karşı direnebilen” anlamına gelmektedir. Râzî, bunu “cimriliğe iten hâlet-i ruhiye” diye açıklar ki buna göre âyetin bu kısmını “kim cimrilik duygusundan korunursa” şeklinde tercüme etmek mümkündür (Taberî, XXVIII, 43-44; Zemahşerî, IV, 82; Râzî, XXIX, 287-288; Şevkânî, V, 232-233). 10. âyette muhacir ve ensar dışındaki sahâbîlerin kastedildiği yorumu da yapılmış olmakla beraber âlimlerin çoğunluğuna göre maksat, tâbiîn ve onların ardından kıyamete kadar gelecek bütün müslüman nesillerdir. Yine bu âyetin “Kalplerimizde iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer bırakma” diye çevrilen kısmında geçen gıl kelimesi daha çok “kin” anlamıyla karşılanmış olmakla beraber “kötü inanç, kanaat” mânasına da gelmektedir (İbn Atıyye, V, 288). Öte yandan bu âyetteki örnek ifade, ebediyet âlemine intikal etmiş müminler için hayır dualarda bulunma ve onların bağışlanmasını dilemenin meşrû ve güzel bir davranış olduğunu canlı biçimde ortaya koymaktadır.
Mehmet Okuyan
Allah’ın (fethedilen) şehirler(in) halkından (sorumluluğunu) Elçisine verdiği şeyler, içinizden sadece zenginler arasında (dolaşan) bir devlet olmasın diye Allah, Elçi, yakınlık sahibi (olanlar), yetimler, yoksullar ve yolcu(lar) içindir. Elçi size ne verdiyse onu alın; size neyi yasakladıysa ondan da kaçının! Allah’a karşı [takvâ]lı (duyarlı) olun! Şüphesiz ki Allah azabı şiddetli olandır.
İslam’ın servete bakışını özetleyen bu cümlede Yüce Allah fakirlerin gözetilmesini, onları kendi hallerine terk etmemek gerektiğini, işleyen ekonominin bir parçası haline gelmelerini sağlamayı, hayatın sadece zenginlerin hakkı değil, aynı zamanda fakirlerin de hakkı olduğu gerçeğini haykırmamız gerektiğini Hz. Muhammed zamanındaki bir örnekle öncelikle bizim dikkatlerimize, ardından bütün insanlığın bilgisine sunmaktadır. Zaten zengin olanların zenginliğine yeniden katkı vermek yerine, fakir olanların ellerinden tutulması, üstelik bunu Yüce Allah’ın bir emri halinde dini bir zorunluluk olarak uygulamak gerektiği öğretilerek, bizzat devlet tarafından gözetilerek fakirlere büyük bir moral kazandırılması da sağlanmış olacaktır
Bu cümle bağlam gereği [fey’] denen ve savaşsız elde edilen “ganimet”lerle ilgili olarak Hz. Muhammed’in verdiklerinin alınması, engellediklerinden de kaçınılması gerektiği mesajını içermektedir. [Rasûl] yani Yüce Allah’ın kendisine gönderdiği mesajları ileten kişi olarak Hz. Peygamber’in vahiy adına söylediklerini kabul etmek iman gereğidir. Bu çerçevede Hz. Muhammed’in sözleri de uygulaması da Kur’an’a aykırılık teşkil etmez. Kur’an’a herhangi bir zıtlığın bulunduğu söz ve eylemlerin Hz. Peygamber’e ait olamayacağı aşikârdır.
Bayraktar Bayraklı
Allah'ın fethedilen ülkeler halkından peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Bu taksim, malların içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaması içindir. Peygamber size ne verdiyse onu alınız, size ne yasakladıysa ondan da sakınınız. Allah'a saygılı olunuz, çünkü Allah'ın azabı çetindir.
Allah'ın, beldeler halkından, Resûl'üne verdiği feyler;¹ aranızda zenginliğe neden olan, elden ele dolaşan bir zenginlik olmasın diye; Allah, Resûl, yakınlık sahipleri², yetimler, miskinler ve yol oğlu³ içindir. Resûl size ne verdiyse onu alın. Sizi neden alıkoyduysa ondan vazgeçin.⁴ Allah'a karşı takva sahibi olun. Kuşkusuz Allah, Cezalandırması Çok Şiddetli Olan'dır.
1- Savaşmadan elde edilen ganimetler, gelirler. (Burada kast edilen feyler, yurtlarından çıkarılmış olanların geride bıraktıkları mallardır.) 2- Çevirilerde, “Nebi'nin aile yakınları” olarak yer alan; “Yakınlık sahipleri” terkibinin, Nebinin “ailesi ile aile yakınları ile bir ilgisi yoktur. “Yakınlık sahipleri;” hicret etmek de dâhil, Allah yolunda mağdur olmuş, malını mülkünü kaybetmiş olanlar, şehit yakınları ve İslam davası için Nebi'nin yanında yer alan yoksullar demektir. 3- “İbnu's-sebili/yol oğlu deyimine, “yolda kalanlar” olarak anlam verilmesi doğru değildir. Zira sebil, üzerinde yürünen/gidilen “yol” demek değildir. Sebil, “iki şey, iki yol arasından birini seçmek anlamında “tercih edilen yol” demektir. Yani, Hakk veya Batıl yoldan “birinin tercih edilmesi” anlamına gelmektedir. Bu nedenle doğru anlam, “yolda kalanlar” değil, bütün zamanını “Allah yolunda” çalışmaya ayırmış ve bundan dolayı yardıma muhtaç olmuş olanlar anlamıdır. Diğer bir anlamı da yaptığı şey imkânı kalmadığından yarım kalmış kimselerdir. 4- Kimileri, ayetin bu cümlesini, ayetten bağımsız olarak ele alarak; bu ayeti, Nebi'ye, “Hüküm koyma hakkı verilmiştir.” iddialarına kanıt olarak ileri sürmektedirler. Oysaki bunun Nebi'nin hüküm koyma yetkisi ile hiçbir ilişkisi yoktur. Bu, tamamen “feyin” paylaşımı ile ilgili bir konudur.
Ahmet Akgül
Allah'ın o (fethedilen bölge ve) şehir halkının (malından) Resulüne verdiği fey; Allah'a, Resul'e, (ve Elçiye) yakın akrabalığı olanlara (Ehl-i Beyt’e), yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden sadece zengin olanlar arasında dönüp-dolaşan bir devlet (bir etkili nimet) olmasın. Resûl size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan da uzaklaşın ve Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah’ın, cezası (ikâbı) pek şiddetlidir.
Allah'ın, fethedilen köylerin mallarından Peygamberine verdiği ganimetler artık Allah'ındır ve Peygamberin ve yakınların ve yetimlerin ve yoksulların ve yolda kalmışların; bu da, o malın, sizin içinizdeki zenginlerin ellerinde devreden bir mal, bir sermaye olmaması içindir ve Peygamber, size ne verirse alın onu ve neden vazgeçmenizi emrederse vazgeçin ondan ve çekinin Allah'tan; şüphe yok ki Allah'ın azabı çetindir.
Nadiroğullarından alınan ganîmet. Bu ganîmet, muhacirlere verilmiş, ensârdan yalnız üç kişiye pay ayrılmıştı.
Abdullah Parlıyan
Allah'ın o fethedilen bölgeler halkından, peygamberine ayırdığı ganimetler Allah, peygamber, peygamber yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Bu paylaştırma böyle yapıldı ki, o ganimet malları içinizden zengin olanlar arasında dolaşıp duran, bir servet haline gelmesin. Bu sebeble peygamber size ne verirse ve ne getirirse ve ne de emrederse onu alın ve sizi neden sakındırıp yasaklarsa ondan elinizi çekin, yolunuzu Allah'ın kitabıyla bulmaya çalışın, çünkü Allah'ın azabı çetindir.
Allah'ın zahmet çektirmeden, fethedilen köylerin, kasabaların, memleketlerin halkından alıp, ilâhî hükümleri icraya, ülkeyi imara, dünya düzenini kurmaya, sağlamaya memur tek yetkili Rasulullah'ın tasarrufuna verdiği ganimetler, Allah, peygamber, yakınları, yetimler, dullar, kimsesizler, çevresi, çaresi olmayan yoksullar, göçmenler ve yolda kalan muhtaç yolcular içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet, bir güç kuvvet, bir servet olmaz. Rasulullah'ın size tevdi ettiği sorumlulukları benimseyin, size ne verirse, ne kadar verirse, razı olarak alın, size vermediği şeyi istemekten sakının, ilahi ilmin-hikmetin gereği yasakladığı şeyden, onların savunuculuğunu, sözcülüğünü yapmaktan aklınızı kullanarak vazgeçin. Allah'a sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun. Allah, emirlerine muhalefet ve kendisine karşı isyan suçunuza denk, sizi adâletle cezalandırma gücüne sahiptir.
Allah'ın, (fethedilen) memleketlerin ahalilerinden Peygamber'ine verdiği ganimet Allah'a, Peygamber'ine, (Peygamber'e) akrabalığı olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolcuya aittir. Böylece (bu mal) içinizden zenginler arasında dolaşıp duran bir varlık olmasın. Peygamber size neyi verirse onu alın, size neyi yasaklarsa ondan geri durun ve Allah'tan sakının. Şüphesiz Allah cezası şiddetli olandır.
Allah'ın o (fethedilen) şehir halkından Resûlü'ne verdiği fey, Allah'a, Resûl'e, (ve Resûl'e) yakın akrabalığı olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden zengin olanlar arasında dönüp-dolaşan bir devlet (güç) olmasın. Resûl size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah cezası (ikâbı) pek şiddetli olandır.
Allah'ın, peygamberine (kâfir) memleketler ahalisinden verdiği ganimet; Allah için (Kâbe ve diğer mescidlerin tamiri için), Peygamber için, O'na yakın olan akraba için, yetimler, yoksullar ve yolda kalmış kimseler içindir. (Bir rivayete göre de Allah'ın hissesi, Peygamberin hissesine dahildir. Bu takdirde ganimet altı hisse değil de beş hisse itibar edilerek adları geçenlere birer sehim verilir.) Tâ ki, o mal, sizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın, (bundan muhtaçlar da faydalansın). Peygamber size (ganimetten) ne verdi ise, onu alın; (ve emirlerini tutun). Size neyi yasak etti ise, onu da almayın; (yapma dediğini yapmayın). Allah'dan korkun; çünkü Allah çok şiddetli azab sahibidir.
Allah’ın, köy ve kasabaların ahalisinden savaşsız olarak Peygamber’ine sağlattığı mallar, Allah’a (kamu işlerine,) O’nun elçisine, yetimlere miskinlere ve yolculara taksim edilir. Ki içinizden sadece zenginlerin arasında dolaşan bir mal olarak kalmasın.() Artık Resulullah size ne verirse onu alın, neden sakındırırsa da ondan elinizi çekin. Ve Allah’ın yasalarını çiğnemekten sakının. Şüphesiz Allah’ın ağır azabı çok şiddetlidir.
(*) Veya zenginler arasında dolaşan, tasallut ve tahakküm aracı olmasın.
Besim Atalay
Kentlilerin mallarından, Allah peygamberine ne vermiş ise —içinizden zenginlerin ellerinde, dönüp durmamak için— imdi Allahındır, peygamberinindir, yakınlarınındır, öksüzlerindir, yoksullarındır, yolda kalanlarındır; peygamber size ne verirse, onu alın, geri tutmak istediği şeyden de çekinesiniz; Allahtan sakınınız, Allah, katı azaplıdır !
Allah'ın, (idaresi Müslümanların eline geçen) memleketlerin ahalisinden savaşılmaksızın resulüne kazandırdığı mallar, Allah'a, resulüne, (ölen mü'minlerin) yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Bunu böyle yaptık ki, servet (sırf) sizden zenginler arasında dolaşan bir servet (ve güç) hâline gelmesin. Resul size neyi verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah'ın azabı çetindir.
Bazıları “Resul size neyi verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin.” ifadesinin Hz. Peygamberin de hüküm koyabileceği ve şeriat yapabileceği konusunda yetkili kılındığı anlamına geldiğini iddia etmektedir. Oysa burada ganimetlerin taksiminden söz edilmektedir, Hz. Peygamberin şeriatinden değil. Yani “ganimetlerden resul size neyi veriyorsa onu alın neyi de almayın diyorsa onu da almayın” demektir.
Diyanet İşleri (Eski)
Allah'ın, fethedilen memleketler halkının mallarından Peygamberine verdikleri; Allah, Peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir; ta ki içinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın. Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun; Allah'tan sakının, doğrusu Allah'ın cezalandırması çetindir.
Allah'ın, (fethedilen) ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir.
6-7. âyetler, İslâm devletinin gelir kaynaklarından fey’i hükme bağlamaktadır. Fey, düşmandan silah kullanmadan elde edilen gelirlerdir. Bu gelirler kamu yararı gözetilmek şartıyla ve herhangi bir sınırlamaya tâbi olmaksızın asker, memur maaşları, savunma giderleri, bayındırlık işleri v.s. gibi devletin yapması gereken bütün hizmetlere sarfedilir.
Edip Yüksel
ALLAH'ın o ülkelerin halklarından elçisine ganimet bıraktığı şeyler ALLAH'ın ve elçisinindir. Yani akrabalara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara verilmelidir ki zenginlerinizin arasında tekelleşmesin. Elçinin size verdiğini alın; ancak onun size vermediğinden uzak durun. ALLAH'ı dinleyin. ALLAH'ın cezalandırması çetindir.
Allah'ın o kent halkından, Resulüne verdiği ganimetler, Allah'a, Resul'e, ona akrabalığı bulunanlara, yetimlere, yoksullara, yolcuya aittir. Ta ki içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın. Peygamber size ne verdiyse onu alın. Sizeneyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı şiddetlidir.
Allahın Resulüne kurâ ehalisinden tahvil buyurduğu Fey'i de Allah için ve Resulü için ve karabet sahibi ve yetimler ve miskînler ve yolda kalmış kimseler içindir, ki sade içinizden zenginler arasında dolaşır bir devlet olmaya, bir de Peygamber size her ne emir verirse tutun, nehy ettiğinden de sakının ve Allahdan korkun, çünkü Allah «şediydul'ikab» dır
Allahın (fethedilen diğer küffar) memleketler (i) ehâlisinden peygamberine verdiği «Feyi Allaha, peygamberine, hısımlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalanlara âiddir. Tâki' (bu mallar) içinizden (yalınız) zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasak etdiyse ondan da sakının. Allahdan korkun. Çünkü Allah (ın) azâbı çetindir.
Allah'ın, (fethedilen) memleketler halkından Resûlüne verdiği ganîmetler, Allah'a, peygambere, (ona) akrabâ olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara âiddir; tâ ki (o mallar) içinizden sâdece zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın! Peygamber size ne verdiyse, artık onu alın; size neyi de yasakladıysa, ondan hemen kaçının!(2) Allah'dan sakının! Şübhesiz ki Allah, azâbı pek şiddetli olandır.
(2)“Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnet-i seniyesinin menbaı (kaynağı) üçtür: Akvâli(sözleri), ef‘âli (fiilleri), ahvâlidir (hâlleridir). Bu üç kısım dahi, üç kısımdır: Ferâiz (farzlar), nevâfil (nâfileler), âdât-ı hasenesi (güzel âdetleri)dir. Farz ve vâcib kısmında ittibâa (uymaya) mecbûriyet var; terkinde, azab ve ikāb vardır. Herkes ona ittibâa mükelleftir (uymaya mecburdur). Nevâfil kısmında, emr-i istihbâbî (yapılması güzel olan bir vazîfe) ile yine ehl-i îman mükelleftir. Fakat, terkinde azab ve ikab yoktur. Fiilinde, yani yapılmasında ve ittibâında azîm sevablar var ve tağyir ve tebdîli (değiştirilmesi) bid‘a ve dalâlettir ve büyük hatâdır. Âdât-ı seniyesi ve harekât-ı müstahsenesi (güzel âdet ve hareketleri) ise hikmeten, maslahaten (fayda cihetiyle), hayât-ı şahsiye ve nev‘iye ve ictimâiye (şahsî, nev‘î ve cem‘iyet hayâtı) i‘tibâriyle onu taklîd ve ona ittibâ‘ etmek, gāyet müstahsendir (güzeldir). Çünki herbir hareket-i âdiyesinde (sıradan hareketinde), çok menfaat-i hayâtiye bulunduğu gibi, mutâbaat etmekle (uymakla) o âdâb ve âdetler, ibâdet hükmüne geçer.” (Lem‘alar, 11. Lem‘a, 60)
İlyas Yorulmaz
Şehirler halkından Allah’ın elçisine verdiği ganimetler, Allah’ın, elçinin, yakın akrabaların, yetimlerin, fakirlerin ve yolda kalmışlarındır ki, ganimet sizden zenginler arasında dolaşan bir meta’ı olmasın. Bundan dolayı elçi savaş ganimetlerinden size ne kadar veriyorsa alın, vermediklerinden de kaçının (istemeyin). Allah’dan korunun Allah’ın hesap sorması çok çetindir.
Allah/ın, kasabalarda sakin olan ahaliden, peygamberine, hısımlara, yetimlere, yoksullara, yoldan kalanlara âittir. Ta ki bu mal içinizden zenginler arasında elden ele dolaşmasın. Peygamber size ne verirse onu alın. Sizi her neden nehiy ederse ondan geri durun. Allah/tan sakının. Çünkü muhalefet edenler hakkında Allah/ın ukubeti şiddetlidir.
Allah'ın o (fethedilen) şehir halkından peygamberine verdiği fey, Allah'a, peygambere, onunla yakınlık sahiplerine, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Böylece (bu mallar) sizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan bir servet olmasın. Peygamber size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah'tan sakınıp korkun. Şüphesiz Allah, cezası pek şiddetli olandır.
(Bu ayette birinci hissenin Allah ve resulüne ait olduğu vurgulanmıştır. Hz. Peygamber’in (s.a.a) bu konuda nasıl davrandığını Malik bin Evs bin el-Hadsan, bizzat Ömer’den şöyle rivayet etmiştir: “Hz. Peygamber (s.a.a) feyden kendisi ve ailesi için nafaka alıyor, geri kalanını da silah ve binek hayvanları için harcıyordu.” (Buhari, Müslim, Müsned-i Ahmed, Neseî, Tirmizi) Ama ne yazık ki Hz. Peygamber’in (s.a.a) vefatından sonra, ayete muhalefet edilircesine tüm fey beytülmale intikal ettirilmiştir.İkinci hisse akrabalar içindir. Yani Hz. Peygamber’in (s.a.a) akrabalarına (Beni Haşim ve Beni Muttalib’e) aittir. Ancak Hz. Peygamber’den (s.a.a) sonra ne yazık ki bu da müstakil bir hisse olarak bırakılmadı. Diğer fakirler, yetimler ve yolcular, Beni Haşim ve Beni Muttalib’in muhtaçları ile eşit tutuldu. Oysa Beni Haşim ve Beni Mattalib’ten muhtaç olanların hakkı, diğer muhtaç Müslümanlarınkinden daha önemlidir; zira onların zekâttan payları yoktur.İbn-i Abbas’tan rivayet olunduğuna göre, ilk üç halife dönemlerinde bu iki hisse yürürlükten kaldırılmıştır. Sadece diğer üç hisse sahipleri, yani fakirler, yetimler ve yolda kalmışlar feyden pay almaya hak sahibi görülmüşlerdir. Yani diğer muhtaçlara verilirken, ayette belirtilmiş olmasına rağmen Peygamber’in akrabalarından muhtaç olanlar ilahi haklarından mahrum bırakılmıştır. Ata bin Sahib’in rivayet ettiğine göre Halife Ömer bin Abdülaziz, kendi halifeliği zamanında Hz. Peygamber’in (s.a.a) ve akrabalarının hissesini, Beni Haşim’e geri vermiştir. Şimdi Kur’an’daki bu apaçık ayete rağmen bazı kimselerin neden ve hangi esaslar üzere peygamberin akrabalarını bu ilahi haktan mahrum kıldığını en azından sorgulamak gerekmez mi?)
Mahmut Kısa
Allah’ın, fethedilen bu şehirlerin halkından alıp Elçisine verdiği fey’e gelince, bunlar; 1-Öncelikle Allah’ın, yani O’nun fakir ve muhtaç kullarının, 2-Peygamberin ve onun vefâtından sonra İslâm Devlet başkanının, 3-Savaşta şehit düşen askerlerin yakın akrabalarının,4-Yardıma muhtaç yetimlerin, 5-Diğer yoksulların 6-Ve evinden yurdundan uzak düşmüş, memleketine dönemeyecek şekilde yolda kalmış olanların hakkıdır. Allah, bu tür düzenlemelerle aranızdaki fakirleri de kalkındırmak istiyor ki, böylece mal ve servet, sadece zenginlerinizin arasında dolaşıp duran bir güce dönüşmesin! Öyleyse, dünya ve âhirette kurtuluşa ermek istiyorsanız, Peygamberin Allah’tan aldığı yetkiyle size getirdiği hayat prensiplerini gönülden benimseyerek alın, uygulayın; sizi yasakladığı şeylerden de uzak durun! Diğer bir deyişle, Allah’tan gelen ilkeler ışığında hayatınıza yön vererek, kötülüğün her çeşidinden titizlikle sakının! Unutmayın, Allah’ın cezalandırması çok çetindir!
Şehirler’in ahâlisinden, Allah’ın kendi rasûlüne fey’ olarak verdiği şeyler, Allah içindir; Rasûl içindir; Yakın (Akraba)lığı olanlar içindir; Yetimler, Düşkün Yoksullar ve Yolda Kalmışlar içindir.
Öyle ki içinizden Zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın!
Rasûl size ne verdiyse, onu alın!
Sizi nelerden nehyettiyse, ondan kaçının / uzak durun!
Allah’tan sakınıp korunun!
Allah, Cezalandırması şiddetlidir.
Allah’ın (fethedilen) şehirlerin halkından Peygamberine verdiği fey’, (bu servetin) sadece zenginleriniz arasında dolaşmaması için Allah’a, Peygambere,1 onun yakın akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışa aittir. (Ey îman edenler!) Peygamber, size neyi emrettiyse onu alın ve size neyi yasakladıysa ondan da sakının. Allah’tan hakkıyla korkun. Şüphesiz Allah, cezâsı çok şiddetli olandır.2
1 Fey’in, “Allah’a ve Rasûlüne” ait olması, bu servetin “bütün icraatını Allah ve Rasûlü adına yapan” İslâm Devletine ait olmasından bir kinâye olabilir. Zâten âyetin devamında, bu malların taksiminde tek yetkili Peygamber (s.a.v) kılındığına göre, daha sonra bu yetki dört halîfenin de uyguladığı gibi, tamamen Müslümanların halîfelerine aittir.2 Bu âyetten, Efendimizin, din adına getirdiği ve emrettiği şeylere mutlaka itaat etmenin, yasakladığı şeylerden de kaçınmanın farz olduğu, açıkça anlaşılmaktadır. Bazılarının bu emirden kaçmak için hadis rivayetlerindeki bazı sıkıntıları bahane ederek kendilerine bir çıkış yolu bulmaya çalışmaları bu ayete ters düşer. Bu adamların pek çoğu işlerine gelen yerlerde en zayıf rivayetlere, israiliyyatlara, Yahudi ve Hıritiyanların uydurma kitaplarına sarılmaları ve adı-sanı bilinmeyen kişileri kaynak olarak göstermekten medet ummaları özellikle dikkat etmeyi ve bu adamlardan sakınmayı gerektirmektedir. Ayrıca Nisâ: 59’a göre Müslümanların, devlet başkanlarına ita-at etmeleri de farzdır. Sahabenin uygulaması bu şekildedir. Bk. (Âlu İmrân: 32,132, Nisâ: 59, Mâide: 92, Enfâl: 1, 20, 46, Nur: 54, 56 Muhammed: 33, Mücadele: 13, Teğabün: 12)
Muhammed Esed
Bu beldelerin halkından [ganimet olarak] ne alındıysa Allah, hepsini Elçisi'ne devretti, [ganimetin tümü,] Allah'a ve Elçisi'ne, 8 [ölen müminlerin] yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir; 9 (böyle yapıldı) ki o, içinizden [zaten] zengin olanlar arasında dolaşıp duran [bir servet] haline gelmesin. Bu nedenle, Elçi 10 size [ondan] ne kadar verirse [gönülden] kabul edin ve size vermediği şey[i istemek]ten kaçının; ve Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun: çünkü Allah misillemesinde çetindir.
Savaşsız ele geçirilen beldelerin halkına ait mallardan Allah’ın elçisine verdiği ganimetler; Allah’ın, elçisinin, onun akrabalarının, yetimlerin, yoksulların ve yolda kalmış kimselerin hakkıdır. Böyle olması, servetin içinizdeki zenginler arasında dolaşıp duran bir güç ve iktidar aracına dönüşmemesi içindir. Şu halde elçi bu ganimetten size neyi veriyorsa onu alın, onun vermediğini ise istemekten kaçının. Allah’a karşı gelmekten sakının zira Allah’ın cezalandırması çok şiddetli olandır. 3/161, 8/1-41
Allah’ın malum beldelerin sakinlerinden alıp Rasûlüne verdiği tüm savaş gelirleri,[5012] Allah’a, Rasulüne, (onun) yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara[5013] aittir.[5014] Bunu böyle yaptık ki, servet (sırf) sizden zengin sınıflar arasında dolaşan bir devlete dönüşmesin.[5015] İmdi, Rasul size (ondan) ne (pay) verirse onu alın, ama size vermediği şeyden de uzak durun. Allah’a karşı sorumlu davranın; unutmayın ki Allah’ın cezası pek şiddetlidir.
[5012] Bu gelirlerden ne anlaşılacağı, 6 ve 7. âyetlerin aynı durumu mu yoksa iki ayrı durumu mu düzenlediğine bağlı olarak tartışılmıştır. İkinci durumda, “Malum beldeler” ile Nadîrlilerin ardından yine kansız biçimde fethedilen yerleşim merkezleri, onlardan “alınan” ile de, öncekinin aksine vatandaşlık vergisi olan “cizye” ve toprak vergisi olan “haraç” gibi menkul gelir kalemleri kastedilmiş olmalıdır. Bu durumda âyetin ille de bir-iki yıl sonra nâzil olması gerekmez. İlâhî bir ihbar olması da muhtemeldir. Bu tartışmaya Enfâl 41 de dahil edilince ihtilaf daha da çeşitlenmiş, var sayılan çelişki nesh teorisiyle çözülmeye çalışılmıştır (İbn Âşûr).
[5013] Lafzen: “yol oğlu” (Açıklaması için bkz: 30:38, not 45).
[5014] Ganimetin beşte biri Bedr’in ardından inen Enfâl 41’de sayılan kalemlere, geri kalanı mücahidlere taksim edilir. Fakat bedelsiz savaş gelirlerini ifade eden fey’de iki ayrı kalem vardır: Birinci kalem 6. âyetteki gibi gayr-ı menkullerdir. Bunların tamamı Allah Rasûlü’nün tasarrufundadır. İkinci kalem 7. âyette ifade edilen menkullerdir. Bunların tümü 7. âyette sayılan sınıflara taksim edilir. Ganimet ve fey’ hukuku savaş ahlâkının bir parçasıdır. Savaşçıyı mal için can avcılığına teşvik eden keyfî paylaşım esasına dayalı cahiliyye taksiminin yerine ikame edilmiş, çapula son verilmiştir. Çapulda savaşçı elde ettiği malı zimmetine geçirirdi. Vahiy çapulu “kamu malı yeme” (ğulul) saymış ve çapul yapmaya kalkan savaşçıyı ganimetten de mahrum etmiştir (Bkz: 3:161).
[5015] Ganimet ve fey’ dağılımında esas alınacak ölçü, dünya durdukça duracak bu ahlâkî gerekçe olmalıdır. Allah Rasûlü Hayber’in fethinden sonra bu arazilerin bir kısmının sahipleri tarafından yarıcı usulüyle işlenmesine izin verdi. Mekke savaşla fetholunduğu halde arazileri ganimet olarak mücahitlere dağıtılmadı. Hz. Ömer, âyeti lafzına değil gerekçesine bakarak tatbik ettiği için, Irak’taki verimli arazileri savaşçılara paylaştırmak yerine, eski sahiplerine zimmetlemişti. Böylece hem toprağın işlenmesini sağlayıp gelirinden pay aldı hem de toprak ağaları oluşmasını önledi.
Ömer Nasuhi Bilmen
Allah Teâlâ, Peygamberine fey' olarak ne verdiyse Allah içindir ve Peygamberi içindir ve karabet sahipleri ve yetimler ve yoksullar ve yolda kalmış kimseler içindir. Tâ ki (bu mallar) sizden zenginler arasında dolaşır bir servet olmasın ve size Peygamber ne verirse artık onu alınız ve sizi neden men ettiyse hemen ona nihâyet veriniz ve Allah'tan korkunuz. Şüphe yok ki Allah, azabı şiddetli olandır.
Savaş olmaksızın fethedilen ülkelerin halklarına ait mallardan Allah'ın, Peygamberine nasib ettiği ganimetler;Allaha, Resulüne, akrabalara (Peygamber'in yakın akrabalarına), yetimlere, fakirlere ve yolda kalmış gariplere aittir. Ta ki o mallar, sizden yalnız zenginler arasında el değiştiren bir servet haline gelmesin. Peygamber size ne verirse onu alınız, o sizi neden men ederse onu terk ediniz. Allah'a karşı gelmekten sakınınız. Muhakkak ki Allah'ın cezası pek çetindir.
Allah'ın, o kent halkından, Elçisine verdiği ganimetler, Allah'a, Elçiye, (ona) akraba olanlara, yetimlere, yoksullara (yolda kalan) yolcuya aittir. Ta ki (o mallar), içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın. Elçi size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı şiddetlidir.
Âyette áîéÆ (fey') ta'bîri geçer. Fey', savaşmadan ele geçen düşman malıdır. Savaş sonucu ele geçen düşman malına da ganîmet denilir. Âyetin açık anlamına göre bu tür mallar, altıya bölünür. Allah'ın hakkı Ka'be'ye ve diğer mescidlerin onarımına harcanır. Bir kısım bilginlere göre de Allah'a pay ayrılması, saygı içindir. Bütün ganîmetler beşe ayrılır: Resûl'e, onun akrabâsına, yetîmlere, yoksullara ve yolculara birer hisse verilir. Resûl'e ayrılan, onun ve âilesinin geçimliğidir. Kendisinden sonra bu hisse imâma (devlet başkanına), orduya ve devletin ihtiyaçlarına sarf edilir. Yâni bu kısım, devlet başkanının bir çeşit örtülü ödeneğidir. "Tâ ki o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın" ifâdesiyle Kur'ân, servetin belli elerde toplanmasını değil, topluma yalımasını istemekte, böylece sosyal adâletin temelini atmaktadır.
Süleymaniye Vakfı
Allah'ın, o kentlerin halkından alıp Elçisine fey olarak verdiği şeyler; Allah için, elçisi ve yakınları için, yetimler, çaresizler ve yolcular içindir. Böylece onlar, içinizden zenginler arasında dolaşan bir servet haline gelmez. Elçi size ne verirse onu alın ve sizi neden men ederse ondan geri durun. Allah'tan çekinerek korunun; Allah'ın cezası pek ağır olur
Allah'ın kasaba halkından Peygamberine verdiği ganimetler; içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet/güç olmasın diye Allah'a, Peygamber'e yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir.-Peygamber size ne verdiyse, onu alın ve sizi neden sakındırmışsa, ondan uzak durun. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah'ın azabı şiddetlidir.
Allah'ın, fethedilen ülkeler halkından Resulüne nasip ettiği mallar Allah'a, Resulüne, Peygamberin yakın akrabasına, yetimlere, yoksullara ve yolculara(2) aittir. Böylece, o malların, sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir servet halini alması önlenmiş olur. Peygamber size ne verdiyse alın; neyi yasakladıysa ondan da kaçının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın cezası pek çetindir.
(2) Misafir olan, evinden uzakta bulunan, yolculuk yapan, yurdundan uzakta yaşamak zorunda olan.
Yaşar Nuri Öztürk
Allah'ın, kentler halkından resulüne zahmetsizce aktardığı mal ve nimetler şunlar içindir: Allah, Peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar, yolda kalmışlar. Bu böyle düzenlenmiştir ki, o mal ve nimetler sizden yalnız zengin olanlar arasında dönüp duran bir kudret aracı olmasın. Resul size ne verdiyse onu alın; sizi neden yasakladıysa ona son verin ve Allah'tan korkun. Hiç kuşkusuz, Allah'ın azabı çok şiddetlidir.
ol kim döndürdi Tañrı ya'nį bulın yalavacına köyler ķavmından. Tañrınuñdur daħı yalavacınuñ daħı ħıśımlıķ issinüñ daħı ögsüzlerüñ daħı miskinlerüñ daħı yol erinüñ tā olmaya devlet dutması mal baylar içinde sizden. daħı anı kim virdi size yalavaç ŧutuñ anı daħı andan kim yıġdı sizi andan yıġlınuñ. daħı ķorķuñ Tañrı’dan bayıķ Tañrı ķatı 'aźābludur.
Her nesne ki ġanīmet virdi Tañrı Ta‘ālā resūline şehrler ehlinden, TañrıTa‘ālānuñdur, daḫı nebī naṣībidür, ḳarāyibler naṣībidür, daḫı yetimler ve mis‐kinler ve ġarāyibler naṣībidür. Ḥattā ki devlet olmaya baylar arasında siz‐den. Daḫı ne kim size virse peyġamber anı aluñuz ve ne kim sizi andanḳaytarsa ḳaytuñuz. Daḫı Tañrıdan ḳorḳuñuz, Tañrı Ta‘ālā ḳatı ‘iḳābludur.