1 Muhakkak ki Kur’an-ı Kerîm; hürmete şayan, kerem ve keramet sahibi yüksek bir Rasulün, büyük bir Hak Elçisi’nin getirdiği sözdür. O, yalanlanılması değil, saygı ile inanç ile dinlenilmesi lâzım gelen bir sözdür. Çünkü elçinin sözü onu gönderenin sözüdür. Burada Rasul’den kastedilen Hz. Peygamberdir. Bu Rasulün, Tekvir: 19’daki gibi Cebrail olduğunu söyleyenler varsa da oradaki karinelerle buradaki karinelerin farkı vardır. O Rasulün şâir, kâhin olmadığını söyleyen bu âyetlerin burada Hz. Peygamberin kerimliğini beyanı açıkça görülmektedir.2 Bu ayetteki bu yeminde “pozitivizmin” en önemli hatasına dikkat çekilmektedir. Zira inkâr etmenin başlıca iki kaynağı vardır. Birisi: Sofistaîlik, (safsatacılıktır) ki, bunlar gördüklerini de yalanlarlar. Kendine de inanmaz, inatçıdırlar. Bunlar, tabiat filozoflarından farklı olarak insanın doğa ve evren hakkındaki her şeyi bilmesinin, mümkün olmadığını savunan şüpheci bir felsefe gütmüşler sonuç olarak mutlak doğru-yanlış ya da normların olmadığına karar vermişlerdir. Birisi de pozitivistlik, yani fazla müspetçilik bağnazlığıdır ki bunlar da; “gördüklerine inanır, görmediklerini yalanlarlar.” Gerçi hataya düşmemek için müspet yürümek iyidir. Görünür görünmez tehlikelerden korunmak için gerekli olan son yol da budur. Fakat hayattan maksat gördüklerine saplanıp da durmak değil, yürümek, hatalardan, tehlikelerden korunarak hak murada, esenliğe ermektir. Bu gaye ise görünen tarafta değil, görünmeyen taraftadır. Asıl tehlikeler görünen yönden değil, görünmeyen yönden gelecek olanlardır. Onun için hep ispatlanmış ve ispatlanacak başka gerçek yokmuş gibi hep görünene saplanıp da ondan ilerisini büsbütün inkâr etmek müspetçilik değil, aynı safsatacıların yaptığı gibi olumsuz bir inatçılıktan ibaret büyük bir hatadır. Mülk Sûresi’nde de geçtiği üzere bakıp görmek ve denemek insan için, ilim için en yakın yoldur. Fakat deney bize gösteriyor ki gerçek, bizim gördüklerimizden ve kavrayabildiklerimizden ibaret değildir. Gördüklerimizi, ispat ederken, görmediklerimizi, kavrayamadıklarımızı (ahiret, cennet, cehennem… gibi) kabul etmeyip inkâra kalkışmak deneycilik değil, aklın da tecrübenin de onayından geçmeyen bir olumsuzluktur. Mekke’de ortaya çıkıp da her şeyi göze alarak, “Ey Mekkeliler! Sizler ve bütün insanlık pek büyük bir tehlike içindesiniz. Eğer Allah’a inanır benim verdiğim haberleri dinler, bana uyarsanız daha büyük tehlikeden, korkunç musibetten kurtulacak, Kayser ve Kisra’yı tepeleyip yalnız Hakk’a kul olarak insanlığa hakkı tanıtacak önderler olacak, Allah yanında hak murada ereceksiniz. Bu dünyanın sonu nasıl olsa ölüm değil mi, gelin onunla inleye inleye ateşe gitmektense güle güle can verip Hakk’ın cemaline kavuşalım” diye çağrıda bulunan Hz. Peygamber (s.a.v)’e, o zaman bir taraftan gördüklerine saplanarak, bir taraftan gördüklerini bile tamamen yok sayarak “deli” diyenlerin “bize şiir söylüyorsun” veya “kâhinler gibi kehanet taslıyorsun” diyenlerin ilk bakışta akla uygun gibi görünen sözleriyle sonundaki gerçek karşılaştırılacak olursa ve gerçekten yirmi küsur sene sonra o müşriklerin, Kayserlerin, Kisraların tepelenip İslâm nurunun her tarafa yayıldığı tecrübe sahasında, imtihan meydanlarında sözle değil, yapılmak suretiyle gerçekleşerek kendini gösterdiği düşünülürse, akıllı kim, deli kim, kim haklı ve aldananın kim olduğu tecrübe ile ortaya çıkmış, anlaşılmış olmaz mı? (Özetle - Elmalılı)