Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 1357, sondan 4880. ayet; 9. sure ve Tevbe Suresinin 122. ayetidir. Tevbe Suresi 122. ayetinin kelime sayisi 22, harf sayısı 102 ve toplam ebced değeri ise 6294 olarak hesaplanmıştır. Tevbe Suresinin toplam ebced değeri 738241 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır.
Arapça Metin
وما كان المؤمنون لينفروا كافة فلولا نفر من كل فرقة منهم طائفة ليتفقهوا في الدين ولينذروا قومهم اذا رجعوا اليهم لعلهم يحذرون
(Ne var ki) mü’minlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir. Öyleyse onların her kesiminden bir grup da, din konusunda köklü ve derin bilgi sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsa ya! Umulur ki sakınırlar.[265]
Tebük seferinden sonra Hz. Peygamber, küçük bir birlik çıkarmıştı. Seferden geri kalanlar hakkında inen âyetlerin de etkisi ile bu defa herkes bu birliğe katılmış, din konusunda köklü bilgi sahibi olmak üzere meşgul olacak kimse kalmamıştı. Bu âyette, ilmin cihad kadar önemli olduğuna, biri olmadan öbürünün olmayacağına dikkat çekilmektedir.
Müfessirler âyetin iniş sebebi hakkında değişik rivayetler aktarmışlardır. Bunlardan birine göre, önceki âyetlerde Resûlullah’ın savaş çağrısına olumlu karşılık vermeyenlerin ağır bir biçimde eleştirilmeleri sebebiyle oluşan hassasiyet Medine çevresindeki müslümanları veya yeni müslüman olan kimseleri ihtiyaç olmasa bile –muhtemel savaş çağrısına hemen uyabilme amacıyla– Medine’ye gelmeye yöneltmişti. Yakın içerikteki bir rivayete göre, varını yoğunu toplayıp Medine’ye gelen ve Resûlullah’ın yakınında olmaya, ondan dini daha iyi öğrenmeye çalışan bu kimselerin oluşturduğu izdiham Medine’nin yerli halkını rahatsız etmeye başlamıştı. Bu rivayetler ışığında âyetin, şehircilik ve iskân politikalarında planlamanın önemine dikkat çekmek istediği düşünülebilir. Diğer bir rivayet ise şöyledir: Hz. Peygamber çevredeki vahalarda bulunan bazı topluluklardan belirli kimseleri oralardaki insanlara İslâmiyet’i öğretmek üzere yollamıştı; 120. âyet inince bu kişiler kendilerinin de bu kapsamda olduğunu düşünerek telâşlandılar ve hemen Medine’ye döndüler (bunlarla ilgili değerlendirmeler için bk. Taberî, XI, 66-71; Derveze, XII, 239-241).
Dinde yeterli bilgi sahibi olmaları istenenlerin sefere çıkanlar arasında mı yoksa geride kalanlar arasında mı bulunacakları hususunda da farklı yorumlar yapılmıştır. Bir yoruma göre maksat şudur: Hz. Peygamber bir yere ordu gönderirken kendisi Medine’de kalıyorsa, daha önce inen bazı âyetlerde yer alan topluca sefere çıkma buyruğu katı bir biçimde uygulanmamalı, Resûlullah yalnız bırakılmamalı ve bir grup onunla kalıp dinde yeterli bilgileri elde etmeye çalışmalıdır. Diğer bir yorum şöyledir: Her kesimden bir grup Resûlullah ile sefere katılmalı ve yanında bulunup ondan dini daha iyi öğrenmeye çalışmalıdır. Dinde yeterli bilgiye sahip olmaya çalışma buyruğunun sefere katılarak gerçekleşeceği noktasında bu yorumla birleşen diğer bir izah tarzı, sefere iştirak edenlerin başta Allah’ın müslümanlara üstün lutufları ve onlara nasip ettiği zaferler olmak üzere sefer esnasında dersler çıkaracakları olayları gözlemleyecekleri, sonra bunları memleketlerine döndüklerinde geride kalmış olanlara anlatacakları şeklindedir. Bu yorum esas alındığında âyetin meâli şöyle olmaktadır: “Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve döndüklerinde toplumlarını uyarmak üzere sefere çıkmalıdır / toplanmalıdır.” Bu âyeti Tebük Seferi veya başka bir sefer arasında bağ kurmaksızın tefsir edenlere göre burada anlatılmak istenen şudur: Dini öğrenmek üzere bütün müslümanların bizzat Hz. Peygamber’in yanına gelmeleri gerekmez; her topluluktan bir grubun gelip dinlerini öğrenmeleri ve sonra dönüp kendi topluluklarına onu anlatmaları yeterlidir (bk. Taberî, XI, 66-71; İbn Atıyye, III, 96-97; Râzî, XVI, 225-228; Ateş, IV, 154-157).
Âyetin gramer açısından farklı anlamalara imkân veren bir söz dizimine sahip olması sebebiyle değişik yorumlar yapılmış olmakla beraber, İslâm âlimleri genellikle bu âyette ilmin önemine değinildiğini kabul edegelmişlerdir. Bu noktadan hareketle yapılan izahları şöyle özetlemek mümkündür: Dinin sağlıklı bir biçimde tebliği için maddî güç ve düşmana karşı ordu hazırlamak yeterli değildir. İslâmiyet’in hedeflediği medeniyete ilimsiz, irfansız ulaşılamaz. Bu itibarla müslümanların kendilerini aydınlatacak ve gerekli durumlarda uyaracak derin bilgi sahibi kimseler yetiştirmek için üzerlerine düşeni yapmaları bir görevdir. Dinin doğru anlaşılması için yapılacak ilk iş kuşkusuz din ilimlerine gereken emeğin verilmesidir; fakat dinin hedefi müslümanların dünya ve âhiret mutluluğunu birlikte gerçekleştirmek olduğundan, ilme ayrılacak emeğin –dar anlamıyla– din ilimleri şeklinde sınırlandırılması düşünülemez (Kur’an’da ilme yapılan göndermeler ve İslâm’da ilme verilen değer hakkında bk. Zümer 39:9).
Mehmet Okuyan
Müminlerin hepsinin toptan çıkmaları (çıkıp gelmeleri) doğru değildir. Her birinden (her toplumdan) bir grup dinde derin anlayış sahibi olmak ve sakınırlar ümidiyle kendilerine döndüklerinde toplumlarını uyarmak için nefer olmalıdır (yola çıkmalıdır).
Bu ayet topluca savaşa gidip gitmemeyle ilgili değil de dini öğrenmek için çeşitli topluluklar içinden sadece belirli bir grubun gelmesi, sonra da kavimlerine dönüp gitmeleri ve onları kötülüklerden sakındırmalarıyla ilgili olarak okunmalıdır. Buna karşılık bu ayet şöyle de yorumlanmıştır: Burada konu müslümanların topluca savaşa gitmeleri ve Hz. Muhammed’i Medine’de yalnız bırakmamalarıyla ilişkili görülmüş ve hepsinin savaşa katılmasının gerekmediğine, o esnada indirilen ayetlerin de öğrenilmesi için belli bir grubun geride kalması gerektiğine dikkat çekilmiştir. Bu yorum bir sonraki ayetle ilişkilendirilerek yapılmaktadır (Semerkandî, [Bahru’l-‘Ulûm], II, 100; Taberî, [Câmi‘u’l-beyân], XI, 67-69).
Bayraktar Bayraklı
İnananların hepsinin birden savaşa çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grubun, dinde derin bilgiler edinmek ve sefere çıkan topluluk geri döndüğünde korunmaları ümidiyle onları uyarmak için, arkada kalmaları gerekmez mi?
Mü'minlerin toptan sefere çıkmaları uygun değildir. Her gruptan birkaç kişi dinde bilgi sahibi olmaya çalışmalı ve kavimlerine döndüklerinde onları uyarmalıdırlar. Umulur ki onlar sakınırlar.¹
1- Bu ayete: “Dini iyi bilenler(âlimler), savaşa gitmesinler ki, savaşa gidenler, döndüklerinde onlara dini anlatsınlar.” şeklinde verilen anlamlar yanlıştır. Ayette, savaştan söz edilmemektedir. Nebiden ve Mü'minlerden dini öğrenmek için Mekke'den Medine'ye gidenlere: “Dininizi öğrenmek amacıyla hep birlikte gitmeyin, her gruptan birkaç kişi gitsin.” denmektedir. Zira yol boyunca düşmanın saldırı yapması riski vardır.
Ahmet Akgül
(Umumi seferberlik dışında) Mü'minlerin tümünün öne fırlayıp (hepsinin sefere) çıkmaları gerekmez. Öyleyse onlardan her bir topluluktan bir grup (sefere) çıktığında, (bir grup da) dinde derin bir kavrayış edinmek (tafakkuhta ve ilmi araştırmalarda bulunmak) ve kavimleri kendilerine geri döndüğünde onları uyarmak (ve aydınlatmak) için (evinde kalabilir) . Umulur ki onlar da (kötülükten) kaçınıp-sakınıverirler.
İnananların hepsinin savaşa gitmesi lazım değil; bir kısmı savaşa gitmeli, bir topluluk da çekinmelerini sağlamak için kavimleri savaştan dönüp gelerek onlarla buluşunca onları korkutmak için dini hükümleri iyice öğrenmeye çalışmalıdır.
Bütün bunlarla birlikte, savaş zamanı mü'minlerin hepsinin toptan savaşa çıkması doğru olmaz. Onların arasında her guruptan bazılarının sıcak savaştan geri kalmaları, bunun yerine din hakkında derin ve sağlam bir bilgi elde etmek yolunda çaba göstermeleri ve böylece savaştan dönen kardeşlerini aydınlatmaya çalışmaları, aynı zamanda savaş ortamında hayatı anlayanların bu bilgileriyle geride kalanları eğitip uyarmaları daha yerinde olacaktır. Böylece onlar da, kötülüklere karşı kendilerini daha iyi korumuş olacaklardır. Bir başka savaşta da bu savaştan geri kalanların savaşa katılıp diğerlerinin bu işi yapması hayatı tanımak açısından daha uygundur.
Mü'minlerin, şehirlerini, yurtlarını tamamen terketmeleri, düzenlerini bozup dağılmaları, topyekün savaşa gitmeleri doğru değildir. Ülkelerinde devam ettirdikleri eğitimin yanında, mü'minlerin her kesiminden bir grup, dinde, ilimde ve teknikte, geniş ve derin bilgi elde etmek, anlayışlarını geliştirmek, kendi toplumlarına döndüklerinde, onları bilgilendirmek, uyarmak niyetiyle ilim tahsil etmek ve ilmî toplantılara katılmak için yeryüzündeki gelişmiş ilim merkezlerine gitmelidirler. Umulur ki, uyanık ve dikkatli davranarak kendilerini koruma imkânı kazanırlar.
Mü'minlerin toptan savaşa çıkmaları uygun olmaz. Her kabileden bir grubun dini iyi öğrenmek ve kavimleri kendilerine döndüklerinde onları uyarmak üzere geride kalmaları gerekmez mi? Olur ki böylece sakınırlar.
122.İbnu Ebi Hatim`in İkrime`den rivayet ettiğine göre Yüce Allah: "Eğer savaşa çıkmazsanız (Allah) size acıklı bir şekilde azab eder" diye buyurduktan sonra bedevilerden bazıları kendi kavimlerine mensup insanları din konusunda bilgilendirmek üzere savaştan geri kaldılar. Bu durumu gören münâfıklar: "Kenar yörelerde (badiyelerde) bazı kimseler savaştan geri kaldılar, onlar helâk oldu" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah böyle buyurdu.Yine İbnu Ebi Hatim`in bir başka rivayetine göre de cihad olunca mü`minler topluca savaşa çıkıyorlardı. Bu yüzden bu ayeti kerime indirildi.
Ali Bulaç
Mü'minlerin tümünün öne fırlayıp çıkmaları gerekmez. Öyleyse onlardan her bir topluluktan bir grup, çıktığında (bir grup da), dinde derin bir kavrayış edinmek (tafakkuhta bulunmak) ve kavimleri kendilerine geri döndüğünde onları uyarmak için (geride kalabilir). Umulur ki onlar da kaçınıp-sakınırlar.
Bununla beraber müminlerin hepsi toplanıp birden savaşa çıkmaları uygun değildir. Her kabileden büyük bir kısım savaşa gitmeli, onlardan bir kısmı da, din ilimlerini öğrenmek ve kabileleri savaştan kendilerine döndüğü zaman, onları Allah'ın azâbı ile korkutmak için, geri kalmalıdır. Olur ki, Allah'ın azâbından sakınırlar.
Bütün Müminlerin (Medinelilerin ve çevre kabilelerinin hepsinin) birden beraber akın etmeleri gerekmezdi. Fakat her kabileden bir grup, dini öğrenmek ve kavimlerine döndükleri zaman, onlara koruyucu, eğitici ve uyarıcı olmak için, neden (Medine’ye, Peygamber’in yanına) akın etmediler?
İnanmış olanların hepsinin savaşa çıkması olmaz, her bölükten bir takımı çıkmalı, bir takımı da, dini iyi öğretmeli, onları kocundurmalı, umulur ki sakınırlar
Mü'minlerin hepsinin (savaş zamanı) toptan sefere çıkmaları gerekmez. Onların her bölge halkından bir grup din hususunda sağlam bilgi sahibi olmak, dinî hükümleri öğrenmek için çalışmalı ve (savaşa çıkanlar) geri döndüklerinde kötülüklerden sakınmaları ümidiyle, onları uyarmalıdır.
Cemal Külünkoğlu Tevbe Suresi 122. Ayet Açıklaması
Bu ayet; din hususunda ve ahlakî anlamda eğitim ve öğretimin toplumsal bir vecibe olduğunu, savaş zamanında da olsa bu vecibenin mutlaka birileri tarafından yerine getirilmesi gerektiğini beyan eder. Ancak toplumun sadece dînî ve ahlakî hayatlarını değil, sosyal, ekonomik ve siyasi hayatının sorumluluğunu üzerine alan farklı alanlarda görev yapan eğitimciye, gazeteciye, yöneticiye, iş insanına, sanatkâra da ihtiyacı vardır. Seferberlik ilân edilmedikçe hayatın devam etmesi için iş bölümü yapılarak bazı insanların savaştan geri durması gerekir.
Diyanet İşleri (Eski)
İnananlar toptan savaşa çıkmamalıdır. Her topluluktan bir taifenin dini iyi öğrenmek ve milletlerini geri döndüklerinde uyarmak üzere geri kalmaları gerekli olmaz mı? Ki böylece belki yanlış hareketlerden çekinirler.
Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminde bir gurup dinde (dinî ilimlerde) geniş bilgi elde etmek ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.
Bu âyetten anlaşıldığına göre, bir milletin topyekün savaşa çıkması doğru değildir. Savaş durumunda toplumun silah kullanabilen bir kısmı silah altına alınırken, bir kısmı da ilmî faaliyetleri devam ettirmelidir. Özellikle dinî ilimlerde toplumun ihtiyacını karşılayacak seviyede ilim adamları yetiştirilmelidir ki toplumu aydınlatıp, Allah’ın emir ve yasaklarını toplum fertlerine öğretsinler. Ancak, âyette geçen din ve dinî ilimler dar manada anlaşılmamalıdır. Çünkü İslâm, aynı zamanda siyasî, ictimaî ve iktisadî hayatı düzenlediğine göre, bu anlamdaki ilimler de dinî ilimler sayılır.
Savaş uzun süre devam edebilir. Toplumun ayakta durabilmesi için din ve ilim adamlarının iman, bilgi ve teknik bakımdan savaşan zümreyi beslemeleri ve desteklemeleri gerekir. Bir millet, ilim ve teknik alanında geri kalmışsa, askerî alanda kuvvetli dahi olsa çabuk çöker. Ama ilim ve teknikte ileri gitmiş milletler, askerî alanda zayıf bile olsalar, noksanlarını çabuk telâfi edebilirler. Bu sebeple cephedeki cihadı bilim ve teknoloji ile destekleyen ve tamamlayan bilim adamlarının cihadı daha önemli görülmüştür.
İslâm dini, prensip olarak sulhtan yanadır. Nitekim Nisâ sûresinin 128. âyetinde, «Sulh daha hayırlıdır» buyurulmuştur. Fakat 123. âyet, dinin ve devletin güvenliğini garanti altına almak için gayri müslim komşulardan gelen zararları bertaraf etmeyi ve onların karşısında tecâvüze cesâret edemeyecekleri şekilde güçlü ve metîn olmayı emretmektedir.
Edip Yüksel
(Mekke'de kalan) İnananların, topluca (Medine'ye hicret eden peygamberi ziyaret için) yola çıkmaları doğru olmaz. Her gruptan sadece bir kaç kişi, dini anlayıp öğrenmek için harekete geçmeli. Nitekim böylece, halklarına geri döndüklerinde, halklarının uyanık bulunması için onları uyarabilsinler.
Bununla beraber müminlerin hepsinin birden topyekün savaşa katılmaları uygun değildir. Her kabileden bir kısım insanlar da din ilimlerinde derinleşmeli ve kabileleri savaştan dönüp gelince onları uyarmalıdır ki, böylece Allah'ın azabından sakınırlar.
Bununla beraber mü'minlerin kâffesi birden toplanıp seferber olacak değillerdir, fakat her fırkadan bir taife toplansa da dinde fıkıh tahsıl etseler, ve döndükleri zaman kavmlerini inzar eyleseler, gerek ki sakınırlar
(Bununla beraber) mü'minlerin hepsinin (topyekûn) savaşa çıkmaları lâyık değildir. O halde (onların her sınıfından yalınız birer zümre savaşa gitmeli), kimi de — dîn ve şerîat ilimlerini iyice öğrenmeleri ve kavmleri (savaşdan) dönüp kendilerine geldikleri zaman onları Allah azâbıyle korkutmaları için — (gitmeyip kalmalıdırlar). Olur ki (bu suretle mü'minler aykırı hareketlerden) kaçınırlar.
Bununla berâber, mü'minler hep berâber (cihâd için) seferber olacak değillerdir. Fakat onların her kabîlesinden bir tâifenin (sefere) çıkmaları, (diğerlerinin) dîni iyice öğrenmeleri ve (seferden) kendilerine döndükleri zaman, kavimlerini (Allah'ın tehdîd ettiği hususlarda, azâbı ile) korkutmaları gerekmez miydi? Tâ ki onlar (da günahlardan)sakınsınlar.
(Medine çevresindeki kabilelerden) İnananların hepsinin birden (Allah’ın elçisinden Allah’ın dinini öğrenmek için Medine’ye) gitmelerine gerek yoktur. (Müslüman olmuş kavimlerin) Her kavimden birkaç kişinin, Allah’ın dininde iyi ve doğru anlayış sahibi olmaları için (Allah’ın elçisinden eğitim almaya Medine’ye) gitmeleri ve kavimlerine döndüklerinde öğrendikleri ile kavimlerinin inananlarını uyarmaları yeterli değil midir? Umulur ki, uyarıları dikkate alırlar.
Mü/minlerin hep birden gazaya çıkmaları gerek değildir. İçlerinden her fıkradan [⁵] bir cemaat gazaya çıkmalı, bir kısmı da kalmalı ki din hususunda fıkıh öğrensinler [⁶], kavimleri gazadan kendilerine döndükleri vakit onları Allah azabıyle korkutsunlar ta ki onlar hazer etmiş olsunlar.
İsmail Hakkı İzmirli Tevbe Suresi 122. Ayet Açıklaması
[5] Her kabileden, her memleketten.[6] Yani müminler ikiye ayrılacak biri hizmeti Resulde kalacak, vahyi görecek, şer'i zapt edecek, dinde fakih olacak, diğeri ise gazaya gidecek.
Kadri Çelik
Müminlerin tümünün (cihad için) seferber olmaları gerekmez. O halde neden dinde (dinî ilimlerde) geniş bilgi elde etmek ve (vatanlarına) döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için onların her kesiminden bir grup seferber olmuyor ki? Umulur ki (böylece günahlardan) sakınırlar.
Genel seferberlik ilan edilmedikçe, Müslümanların hepsinin birden savaş için sefere çıkmaları uygun olmaz. Çünkü İslâm toplumunun, savaş dışında toplumsal, ekonomik ve siyasal hayatının yükünü çeken eğitimci, tebliğci, yönetici, esnaf ve sanatkârlara da ihtiyacı vardır. O hâlde, bir işbölümüne gidilmesi kaçınılmazdır. Bunun için, her bölge halkından bir kısmı savaşa giderken, geride kalan diğer bir grubun, savaşa çıkan arkadaşları dönüp geldiğinde onları uyarıp aydınlatmak ve böylece ilâhî direktiflere karşı daha dikkatli ve duyarlı olmalarını sağlamak amacıyla, dînî konularda derinlemesine bilgi sahibi olmak için bir araya gelip ilim tahsil etmeleri gerekmez mi? Aynı şekilde, savaşa katılanlar da o ortamda kazandıkları bilgi, tecrübe, ilim ve irfan ile geriye dönünce, savaşa gidemeyenleri, bu konularda aydınlatmaları, eğitmeleri gerekmez mi? Peki, öncelikle hangi düşmanla savaşmalı?
Müminler hep birlikte savaşa / sefere katılacak değildir.
Onlardan her topluluktan bir grup sefere katılmasa!
Onlara başvurdukları zaman, kavimlerini uyarsınlar ve Din’de fıkıh etsinler / inceden inceye düşünsünler!
Umulur ki çekinirler.
Bununla beraber mü’minlerin hepsinin, toptan savaşa katılmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir gurubun, dini öğrenmek ve toplumlarını geri döndüklerinde uyarmak ve böylece Allah’ın azabından sakınmalarını sağlamak üzere, geri kalmaları gerekir.1
1 Bu âyetten din ilimlerinin öğrenilmesi ve öğretilmesinin farz-ı kifaye olduğu, cihad faslından sayıldığı ve din ilimleri için de bir seferberliğin yapılmasının gerektiği anlaşılmaktadır. Ayrıca bu âyette: cihaddan geri kalanlar hakkındaki âyetlere bakıp da Müslümanların tamamının fiili cihad için seferber olması neticesinde toplumun, “cihadın asıl kaynağı olan kimseleri yetiştirmek” gibi asli görevini unutmaması gerektiği de emredilmektedir.
Muhammed Esed
Bütün bunlarla birlikte, [savaş zamanı] müminlerin hepsinin toptan yola çıkması doğru olmaz; onların arasında her gruptan bazılarının seferden geri kalmaları, [bunun yerine] Din hakkında derin ve sağlam bir bilgi elde etmek yolunda çaba göstermeleri ve [böylece] seferden dönen kardeşlerini aydınlatmaya çalışmaları daha yerinde olacaktır; böylece belki, onlar [da] kötülüğe karşı kendilerini (daha iyi) korumuş olacaklardır. 162
Müminlerin topyekûn hep birlikte savaşa çıkmaları gerekmez, her kabileden bir grup, kendilerine döndüklerinde toplumlarını uyarmak ve eğitmek üzere dinde derin kavrayış sahibi olmak için savaşa katılmamaları daha doğrudur. Umulur ki sınırları çiğnemekten çekinirler.
Fakat, (Medine dışında yaşayan yeni) mü’minlerin (ilim öğrenmek için Medine’ye doğru) hep birlikte yola koyulmaları doğru olmaz. İşin doğrusu şu değil mi: Onlara mensup her cemiyetten bir gurup (Medine’ye doğru) yola çıkmalı, dinde derin bir anlayış ve ilim elde etmek için çaba harcamalı[1553] ve kendi toplumları arasına geri döndükleri zaman da onları uyarmalı[1554] ki, (uyardıkları) o kimseler (yapmamaları gereken şeyler konusunda) sakınabilsinler.
Mustafa İslamoğlu Tevbe Suresi 122. Ayet Açıklaması
[1553] Bu âyet, savaşta ya da barışta, eğitim ve öğrenimin toplumsal bir vecibe olduğunu, bu vecibenin toplumun üzerinden bu sorumluluğu birilerinin yerine getirmesiyle kalkacağını beyan eder. Kur’an bu çağrıyı “veri, data ve malumat” sahibi olmak için değil, “dinde tefakkuh sahibi olmak için” yapmaktadır. İlki “fıkıh tahsil etmeye”, ikincisi “bilgiyi elde etme, üretme ve iletmenin amacına dair derin bir bilinç kazanmaya” tekabül eder. Kişi insanların kurallar için değil, kuralların insanlar için olduğunu ancak bu tefakkuh sayesinde öğrenir. Hz. İsa’nın dilinde bu hakikat “insan sebt günü için değil, sebt günü insan içindir” şeklinde ifadesini bulmuştu (Markos 2:27-28). Zira Yahudileşen İsrâiloğulları tefakkuhsuz bir fıkıh tahsil ettikleri için, Cumartesi günü biri kuyuya düşse onu çıkarmamayı dindarlık sayıyorlardı. Her ne kadar Yahudi ilâhîyatında Pikvah nefeş dohe Şabat (can tehlikesi Şabat’ı öteler) ilkesi varsa da, bu insan canını korumayı zorunlu kılan bir ilke olmaktan çok bir keyfî “izin” ve “ruhsat” mahiyeti taşıyordu.
“Dinde tefakkuh sahibi olmanın” tam açılımı şudur: “azim ve gayretle tüm melekelerini kullanarak insanın Allah’a neden borçlu olduğunun bilincine varsınlar ve gereğini yapsınlar diye…” İnsan ancak bu bilinç sayesinde Allah’ın hakkını teslim etmek için Allah’a kayıtsız şartsız teslim olur.
[1554] Veya söz konusu olanın Medine’ye gelenler değil de, Medine’den çıkanlar olduğu varsayımından hareketle: “mü’minlerin topyekûn (savaş için) sefere çıkmaları doğru olmaz; onlar arasından her guruptan birileri sefere çıkmayıp, dinde derin bir anlayış ve ilim elde etmek için (şehirde kalıp) çaba harcamalı ve gidenler döndükleri zaman da toplumlarını uyarmalı değil mi?” Bu alternatif mâna, âyeti sonrasındaki 123. âyete göre anlamanın bir sonucudur. Bu sonuç Âl-i İmran 104 ile de uyumludur. Fakat tercihimiz, bu âyeti öncesine nisbetle anlamaya dayanır. Bu durumda, buradaki “sefer” ile yeni Müslüman olan kabilelerin akın akın Medine’ye gelmelerinin kastedildiği sonucuna varırız. Nüzûl ortamı da, bu tercihimizi teyit eder. Zira bu âyetlerin indiği 9. yıl, Kur’anî davetin bölgede hızla kabul gördüğü, İslâm’ı seçen kabilelerin kitle halinde Medine’ye akın ettiği bir dönemdir. Bu teveccüh hem ev sahipleri hem misafirler açısından birtakım insani sıkıntılara yol açmaktaydı. Bu yüzden âyet Medine’ye akın edenlerden cumhur cemaat gelmemelerini istemekte, içlerinden cins kafaları (tefakkuh sahipleri) seçip dini öğrenmek için göndermelerinin daha şık olacağını ifade etmektedir.
Bu âyetteki “tefakkuh” tekellüf babındandır. Tıpkı tezekkür, taakkul, tedebbür, tefekkür gibi, elde etmek için “külfete katlanmayı” gerektirir. Bu yüzden tefakkuh, “külfetine katlanarak dinde derin anlayış kazanmak” demeye gelir. Çok sonraları ortaya çıkmış bir terim olan fıkıh ile karıştırılmamalıdır. Kur’anın emrettiği tefakkuhun yerini taklide dayalı fıkıh alınca, “derin anlayış” da yerini uçsuz bucaksız bir “sığlığa” bırakmıştır.
Ömer Nasuhi Bilmen
Ve maamafih bütün mü'minlerin birden toplanıp sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her bir fırkasından bir zümre dinde fekâhat sahibi olmaya çalışmalı ve kavimlerine dönünce de onları inzar etmelidirler. Umulur ki, onlar sakınırlar.
Bununla beraber müminlerin hepsinin top yekün sefere çıkmaları uygun değildir. Öyleyse her topluluktan büyük kısmı savaşa çıkarken, bir takım da din hususunda sağlam bilgi sahibi olmak, dinî hükümleri öğrenmek için çalışmalı ve savaşa çıkanlar geri döndüklerinde kötülüklerden sakınmaları ümidiyle, onları uyarmalıdır.
Bu âyet, dini iyi öğrenmenin ve öğretmenin ne derece gerekli olduğunu ortaya koymaktadır. Zira dünya ve âhiret mutluluğu; Allah’ın hidâyetinin, kurtarıcı prensip ve ölçülerinin; rûhu ve lafzı ile, İslâm’ın doğru bilinmesine bağlıdır. [9,41 - 121]
Süleyman Ateş
İnsanların hepsi toptan sefere çıkacak değillerdi. Ama her kabileden bir cemaatin dini iyice öğrenmeleri ve dönüp kavimlerine geldiklerinde, sakınmaları umuduyla onları uyarmaları için sefere çıkmaları gerekmez miydi?
Bu âyet, bir ulusun, savaş zamanında dahi bilimsel fa'âliyetlerini sürdürmesini ve ilimle uğraşacak bir zümrenin görevlendirilip, onların sadece bu işe tahsis edilmesini öngörmektedir. Çünkü savaş yıllarca sürebilir. Bir ulusun ayakta kalabilmesi için dîn ve bilim adamlarının bilgi, inanç ve teknik bakımdan savaşan kütleyi beslemeleri gerekir. Bazı kimseler, İslâmda dîn adamı olmadığını söylerler. Gerçi İslâmda dîni seven, kendini ona veren anlamında dîn adamı yoktur. Çünkü dîni sevmek ve dînin yanında yer almak her bireyin üstüne farzdır. Bu anlamda herkes dînin adamıdır. Allah ile kul arasında aracılık yapan kişi anlamında da dîn adamı yoktur. Ancak, dîn uzmanı vardır. Bu âyet, toplumda dîn ve bilim uzmanlarının yetiştirilmesini öngörmektedir. Millet içinde bir grupun, dîn bilimlerini öğrenmek üzere görevlendirilmesini bu âyet, kifâye olarak farz kılmaktadır. Şayet toplumda dîn görevlerini öğretecek ve yönetecek hiç kimse bulunmazsa bütün toplum günâhkâr olur.
Süleymaniye Vakfı
Müminlerin tamamının savaşa çıkması gerekmez. Her kesimden bir takımı (Allah’ın savaşa çıkma emrini uygulamanın kişiye kazandırdıklarını görüp) dini kavramak ve geri döndüklerinde toplumlarını uyarmak için savaşa çıksa iyi olmaz mı? Böylece yanlışlardan sakınabilirler.
Müminlerin toptan savaşa çıkmaları gerekmez. Her topluluktan bir grubun dinde derinleşmek ve kavimleri geri döndüklerinde onları uyarmak ve sakındırmak için savaşa gitmeleri gerekmez mi? Umulur ki sakınırlar.
Mü'minlerin hepsi birden savaşa çıkacak değildir. Her topluluktan bir kısmı savaşa çıkarken, içlerinden bir kısmı da dinleri hakkında iyice bilgi sahibi olmak için çalışmalıdır—tâ ki kavimleri geri döndüğünde, kötülükten sakınmaları için onları uyarsınlar.
İnananların hepsinin birden savaşa çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grubun dinde derin bilgiler edinmek ve sefere çıkan topluluk geri döndüğünde, korunmaları ümidiyle onları uyarmak için arkada kalmaları gerekmez mi?
daħı olmadı mü’minler kim çıķalar hep. pes nįşe çıķmadı her bir bölükden unlardan [103b] bir bölük tā faķılı olalar dįn içinde daħı korķıdu ħaber vireler ķavumlarına ķaçan döneler anlara anuñ-içün kim anuñ-içün kim anlar śaķınalar.