Ey iman edenler! Sözleşmeleri(n gereğini) yerine getirin! İhramlıyken avlanmayı helal saymamak üzere, size [tilavet] edilecekler (okunup aktarılacaklar) dışında kalan hayvanlar sizin için helal kılındı. Şüphesiz ki Allah dilediği şekilde hükmeder.
Benzer mesajlar: En‘âm
6:152; Ra‘d
13:20; Nahl
16:91; İsrâ
17:34; Mü’minûn
23:8; Me‘âric
70:32.,[Behîmetü’l-En’âm] tamlaması “deve, sığır, koyun, keçi” gibi dört bacaklı evcil hayvanlar demektir.,Benzer mesajlar: Bakara
2:253; Âl-i İmrân
3:40, 47; Hûd
11:107; İbrâhîm
14:27; Hacc
22:14, 18; Burûc
85:16.
Ey iman edenler! Allah’ın sembollerine, haram ay(lar)a, (hediye edilmiş) kurban(lar)a ve (onlardaki) gerdanlıklara, Rablerinin lütuf ve rızasını arayarak Saygın Ev’e (Kâbe’ye) yönelmiş kişilere saygısızlık etmeyin! İhramdan çıkınca avlanın! Mescid-i Haram’dan sizi engelledikleri için bir topluma karşı öfke(niz) sizi haddi aşma suçuna sevk etmesin! İyilik ve [takvâ] (duyarlılık) üzerine yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın! Allah’a karşı [takvâ]lı (duyarlı) olun! Şüphesiz ki Allah azabı şiddetli olandır.
Kur’an’da dört kez geçen [şe‘âirullah] tamlaması, Mâide
5:2’de genelde “Allah’ın sembolleştirdiği değerler”, Bakara
2:158’de “Safâ ve Merve”, Hacc
22:30’da “Allah’ın saygın kıldığı (hacla ilgili) prensipler” ve Hacc
22:36’da ise “kurbanlık develer” için kullanılmaktadır
[Beyt-i Haram] tamlaması, “Saygın Ev” anlamında [Mescid-i Haram] yani Kâbe’dir.,Benzer mesaj: Mâide
5:8.
(Şunlar) size haram kılınmıştır: Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilen (hayvanlar); -(ölmeden yetişip) kestikleriniz hariç-, boğulmuş, (taş, ağaç vb. ile) dövül(üp öldürül)müş, (yukarıdan) yuvarlan(ıp öl)müş, boynuzlan(ıp öl)müş (hayvanlar ile) yırtıcıların yediği (öldürdüğü hayvanlar) ve dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanmış (hayvanlar). Bunlar yoldan çıkmaktır. Kâfir olanlar bugün sizin dininizden (onu yok etmekten) ümit kesmiştir. Artık onlara saygınlık yakıştırmayın; bana saygı duyun! Bugün, sizin için dininizi olgunlaştırdım, üzerinize nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslam’ı uygun gördüm.Kim gönülden günaha yönelmiş olmamak üzere açlık hâlinde dara düşerse (haram etlerden yiyebilir). Şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Benzer mesajlar: Bakara
2:173; En‘âm
6:145; Nahl
16:115.,Yenilmesi haram kılınmış olanlar dışında kalan, yenilebilir hayvanlardan bu durumları yaşayıp henüz ölmemiş olanların yenilmesi haram değildir.,Bu açıklama, Kur’an’ın hem önceki ilahi kitapların orijinal içeriklerini kapsadığını, hem de onlara ilave olarak olgunlaştırıldığını, geliştirildiğini ve tastamam bir hâl aldığı mesajını içermektedir.,Bu cümle Yüce Allah katında tek din olan İslam’dan başka herhangi bir kabulün geçerli olmayacağı mesajını içeren Âl-i İmrân
3:19 ve 85 ile birlikte aynı prensibi içermektedir. Yani İslam, dinlerden herhangi biri değildir. Zaten ayette geçen [el-islâm] kelimesinin başındaki [eliflâm] takısı da dinin tek olduğunu ve adının da “o İslam” olduğunu göstermektedir. Anlaşılıyor ki Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlere gönderilen din, tevhid içerikli olan “İslam”dır.
Kendileri için nelerin helal kılındığını sana soruyorlar. De ki: “Bütün temiz şeyler ve Allah’ın size öğrettiğinden kendilerine öğretip eğitilmiş (hâle getirdiğiniz) av hayvanlarının ele geçirdiği şeylerden (oluşan avlar da) size helal kılınmıştır. (Onların) sizin için tutup yakaladıklarından yiyin ve üzer(ler)ine Allah’ın adını hatırlayın! Allah’a karşı [takvâ]lı (duyarlı) olun! Şüphesiz ki Allah hesabı hızlı olandır.”
Bu cümle A‘râf
7:157 ile birlikte okunmalıdır
Bu buyruk En‘âm
6:118-121 ile birlikte okunmalıdır.
Bugün, size temiz şeyler helal kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecek(ler)i size helaldir; sizin yiyecek(ler)iniz de onlara helaldir. Mümin kadınlardan namuslu olanlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden namuslu kadınlar da mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman, namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helaldir. Kim inanmayı inkâr ederse elbette yaptıkları boşa gitmiştir ve o, ahirette kaybedenlerdendir.
Bu ayette geçen hüküm esnekliğinde muhataplar Yüce Allah’a çocuk yakıştıran kitap ehli değil, tevhidi koruyabilenler, yani şirke ve küfre düşmeyenlerdir. Bu ayette, daha önce kendilerine kitap verilenlerin namuslu kadınları ile evlenmeye izin verilmekte ancak müslüman kadınların kitap ehlinin erkekleri ile evlenebileceklerine yönelik bir açıklama yer almamaktadır. Dolayısıyla bu durumun caiz oluşunu bu ayete dayandırmak mümkün olmamakla birlikte Kur’an’da bu konuda açık bir yasak bulunmadığını da hatırlatmak gerekir.
Ey iman edenler! [Salât]a (namaza) kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinize kadar ellerinizi (kollarınızı) yıkayın; başlarınızı ve aşık kemiklerine kadar ayaklarınızı [mesh] edin! Cünüp olduysanız temizlenin (yıkanın)! Hastaysanız veya yolculuktaysanız veya sizden biriniz tuvaletten gelmişse ya da kadınlara (cinsel olarak) dokunup da (bu durumlarda) su bulamamışsanız, o zaman temiz bir toprak arayın ve yüzlerinizi de ellerinizi de ondan (onunla) [mesh] edin! Allah size herhangi bir güçlük (çıkarmak) istemez fakat sizi tertemiz kılmak ve size (verdiği) nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.
Buradaki [es-salâh] kelimesi [kumtum] fiiliyle birlikte kullanıldığı için ayette kastedilen eylem, bilinen ve uygulanan şekliyle “namaz kılmak”tır.,Bu ayet benzer mesaj içeren Nisâ
4:43. ayetle birlikte okunmadır.,Yüce Allah’ın dinde zorlamaya yer vermemesiyle ilgili olarak bkz. Bakara
2:185; Hacc
22:78.,Yüce Allah toplumsal hayata dair çok önemli konularda hükümlerini belirledikten sonra, bu ayette bireysel hayatın en önemli unsurlarından birisi olan namazı, abdesti, guslü ve teyemmümü ele almaktadır. Bu çerçevede öncelikle abdestle ilgili açıklayıcı bilgiler verilmekte, abdestte iki organın yıkanması, iki organın ise meshedilmesi gerektiği hükme bağlanmaktadır. Yıkanacak organlar “yüz” ve “dirseklere kadar eller-kollar”dır; meshedilecek organlar ise “baş” ve “aşık kemiklerine kadar ayaklar”dır. Buna göre abdestin farzları dörttür, diğer uygulamalar ise sünnetlerdir. Abdestin her namaz için gerekli olup olmadığı da tartışılmıştır; ancak devam eden cümlelerden de anlaşılacağı gibi, abdestin bozulması durumu yaşanırsa abdest veya teyemmümle ilgili bilgilerin verilmesi, her namaz için değil de abdest bozulunca tazelenmesi gerektiğini göstermektedir. Her namaz için abdestin alınması gerektiği görüşü ise ayetin zahirinden anlaşılan bir yaklaşımın sonucudur.
Allah’ın size olan nimetini, “İşittik ve itaat ettik!” dediğiniz zaman sizi bununla bağladığı (O’na verdiğiniz) sözü hatırlayın ve Allah’a karşı [takvâ]lı (duyarlı) olun! Şüphesiz ki Allah göğüslerin (kalplerin) özünü bilendir.
Ey iman edenler! Allah için şahitlik edenler olarak adaleti titizlikle ayakta tutanlar olun! Bir topluma (karşı) öfke(niz) sizi adaletsizlik suçuna sevk etmesin! Adil olun! O (adil davranmak), (Allah’a karşı) [takvâ]lı (duyarlı) olmaya daha yakın (bir davranış)tır. Allah’a karşı [takvâ]lı (duyarlı) olun! Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Benzer mesajlar: Nisâ
4:135; Mâide
5:42; En‘âm
6:152; Nahl
16:90; Hucurât
49:9; Mümtehine
60:8,Benzer mesaj: Mâide
5:2.,Bu ayet, “doğru şahitliğin” ve “adaletin” toplum için önemine dikkat çekmektedir. Nedeni her ne olursa olsun bir gruba ya da topluluğa duyulan kızgınlığın o kişilere yönelik bir adaletsizliğe sebep olmaması gerekir. Toplumu ayakta tutan en önemli değerlerin başında “adalet” gelir. Yönetimin inanç veya ideoloji temelli değil adalet temelli olması gerekir. Eskilerin ifadesi ile “Devletin dini adalettir.” ,Benzer mesaj: Haşr
59:18.
Allah iman edip iyi işler yapanlara bağışlanma ve büyük bir ödül vadetmiştir.
İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennem halkıdır.
Ey iman edenler! Allah’ın size olan (şu) nimetini hatırlayın: Hani bir topluluk size el uzatmaya yeltenmişti de onların ellerini sizden çekmişti. Allah’a karşı [takvâ]lı (duyarlı) olun! Müminler yalnızca Allah’a güvensinler!
Yüce Allah’ın müminlere yönelik Mâide
5:7’de bildirdiği bazı nimetlerine ilave olarak, bu ayette de müminlere yönelik başka bir nimetini hatırlatmaktadır. Başta Hz. Muhammed olmak üzere müminleri ortadan kaldırmak üzere harekete geçen bir topluluğa karşı Allah, müminleri korumuş, düşmanlarının ellerini müslümanların üzerinden çekmelerini sağlamış ve böylece kâfirlerin amaçlarına ulaşmalarına engel olmuştur. Bilindiği gibi İslam’ın ilk yıllarında müşrikler galip, müslümanlar ise mağlup durumdaydı. Bu durumu fırsat bilen müşrikler, devamlı olarak müslümanlara zarar vermeyi, onları öldürmeyi ve mallarını mülklerini yağmalamayı istiyorlardı. Yüce Allah ise İslamiyet etkili olup, müslümanların gücü artıncaya kadar müşriklerin bu emellerine engel olmuştur.
Yemin olsun ki Allah, İsrailoğullarından söz almıştı. (Yönetici olarak) içlerinden on iki de başkan göndermiştik (görevlendirmiştik). Allah onlara şöyle demişti: “Ben sizinle beraberim. Namazı doğru kılar, zekâtı verir,elçilerime inanır, onları destekler ve Allah’a güzel borç verirseniz, şüphesiz ki sizin kötülüklerinizi örtecek ve sizi, altlarından ırmaklar akan cennetlere yerleştireceğim. Bundan sonra sizden kim inkâr ederse elbette doğru yoldan sapmış olur.”
Yüce Allah’ın İsrailoğullarından aldığı sözlerle ilgili bkz. Bakara
2:83-84; Mâide
5:70.,Yüce Allah İsrailoğulları’nın 12 boyundan birer temsilci seçmesini Hz. Musa’ya bildirmiş ve dinin doğru uygulanması anlamında kendilerini takip etmelerini, bilgilendirmelerini, onlara örnek olmalarını emretmiş olabilir.,Bu ifade namaz, oruç, zekât, kurban vs. ibadetlerin eski ümmetlerden beri farz olduğunun delillerindendir. Benzer mesajlar: Bakara
2:83, 183; Âl-i İmrân
3:39; Yûnus
10:87; İbrâhîm
14:40; Kehf
18:21; Meryem
19:31, 55, 59; Tâhâ
20:14; Hacc
22:26-30, 34-37; Enbiyâ
21:73; Lokmân
31:17; Şûrâ
42:13.,[Kard-ı hasen] kavramı, “güzel borç” anlamında Yüce Allah’a verilen yani karşılığı sadece O’ndan beklenen yardım demektir. Bu kavram için bkz. Bakara
2:245; Hadîd
57:11, 18; Teğâbun
64:17; Müzzemmil
73:20.
Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lanetlemiş ve kalplerini katılaştırmıştık. Onlar, kendilerine hatırlatılan (Tevrat’tan) paylarını unutarak kelimelerin yerlerini değiştirirler. İçlerinden azı hariç, onlardan daima bir ihanet göreceksin. (Yine de) sen onları affet ve (onları) hoşgör! Şüphesiz ki Allah güzel davrananları sever.
Benzer mesajlar: Bakara
2:75; Nisâ
4:46; Mâide 5: 41.
“Biz hristiyanlarız.” diyenlerden de kesin söz almıştık fakat onlar kendilerine hatırlatılan (İncil’den) paylarını unutmuşlardı. (Bu sebeple) kıyamet gününe kadar aralarına düşmanlık ve kin salmıştık. Allah ileride (mahşerde) onlara (dünyada) yapıp ettiklerini bildirecektir.
Hristiyanların verdikleri söz ile kastettikleri, Bakara
2:83-84 ve Mâide
5:12’te geçtiği üzere, yahudilerden alınan sözün içeriğinin aynısı olabileceği gibi, Âl-i İmrân
3:52 ve Saff
61:14’te belirtildiği şekliyle Hz. İsa’nın havarilere sorduğu “Allah’a doğru (giden yolda) kim bana yardımcı olacak?” şeklindeki soruya “Biz Allah’ın (yolunun) yardımcılarıyız.” cevapları da olabilir. Hatta Âl-i İmrân
3:81’de bütün peygamberlerden ve dolayısıyla ümmetlerinden “kendilerinden sonra gelen Elçi’ye iman edip ona yardımcı olacakları”na dair alınan söz olması da mümkündür. Burada alınan sözün içeriğine açıkça yer verilmemesinden hareketle, asıl önemli olan noktanın hristiyanların da tıpkı İsrailoğulları gibi kendilerine hatırlatılan ilahi öğretilerden oluşan paylarını terk etmeleri, onları dikkate almayıp görmezlikten gelmeleri olduğu anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, Yüce Allah’a vermiş oldukları kulluk sözünde durmamalarının yanında Hz. Muhammed’i ve Kur’an’ın gerçekliğini kabul etmeyişlerinin, onların suçlarından olduğu göz ardı edilmemelidir. ,Bu kimseler, kendi aralarında düşmanlık bulunan hristiyan gruplar olabileceği gibi yahudiler ile hristiyanlar da olabilir. Geçmişten günümüze kadar hristiyan gruplar arasında da yahudiler ile hristiyanlar arasında da benzer durumlar gözlenmektedir. Yahudilerin önemli bir kısmının, dinlerini bozdukları gerekçesiyle hristiyanlara sıcak bakmadıkları ve onların dostluk görüntülerinin sadece bir aldatmaca olduğu bilinmektedir. Bakara
2:113’te de dikkat çekildiği gibi kitap verilenler, kendilerine deliller geldikten sonra aralarındaki kıskançlık nedeniyle (dinde) anlaşmazlığa düşmüşlerdir.
Ey kitap ehli! Elbette size gelen Elçimiz, kitaptan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklıyor; birçoğunu da geçiyor. Elbette size Allah’tan bir [nûr] (ışık) ve apaçık bir kitap gelmiştir.
Peygamberler ve kitaplar, daha önce gizlenen gerçekleri/mesajları açığa çıkarmakta ve onları ilan etmektedirler. Benzer mesaj: Âl-i İmrân
3:187.,Benzer mesajlar: Nisâ
4:174; A‘râf
7:157; Tevbe
9:32; Hacc
22:8; Nûr
24:35; Lokmân
31:20; Şûrâ
42:52; Saff
61:8; Teğâbun
64:8.
Allah, rızasını gözeteni onunla (Kur’anla) esenlik yollarına ulaştırır; onları buyruğu gereği karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları doğru yola ulaştırır.
“Şüphesiz ki Allah –işte o– Meryem oğlu [Mesih] (İsa)’dır!” diyenler elbette kâfir olmuşlardır. De ki: “(Allah) Meryem oğlu [Mesih] (İsa)’yı, annesini ve yeryüzündekilerin hepsini helak etmek isterse Allah’a karşı kimin elinde bir şey var ki! Göklerin, yerin ve ikisi arasında ne varsa hepsinin otoritesi yalnızca Allah’a aittir. Dilediğini yaratır. Allah her şeye gücü yetendir.”
Benzer mesajlar: Mâide
5:72, 73.,Bu ayette hristiyanlar tarafından ilahlaştırılan Hz. İsa ve annesi Hz. Meryem’in de Yüce Allah’ın yarattıklarından birer insan olduklarına, ilahlaştırılmamaları gerektiğine dikkat çekilmektedir. Sadece bu ikisini değil, bütünüyle yeryüzündekilerin hepsini yok etmek istemesi halinde de yaratılmışların Allah’a karşı güçlerinin bulunmadığını belirtmektedir.
(Bazı) yahudi ve hristiyanlar “Biz Allah’ın çocukları ve sevgilileriyiz!” demişlerdi. De ki: “(Öyleyse) günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor? Doğrusu siz de O’nun yarattıklarından birer insansınız. (Allah) dileyeni (layık gördüğünü) bağışlar; dileyene (layık gördüğüne) de azap eder. Göklerde, yerde ve ikisi arasında ne varsa hepsinin otoritesi yalnızca Allah’a aittir. Dönüş de yalnızca O’nadır.”
Bu cümle “Allah dilediğini (layık olanı) bağışlar, dilediğine (layık olana) ise azap eder” şeklinde de tercüme edilebilir. Benzer mesajlar: Bakara
2:284; Âl-i İmrân
3:129; Mâide
5:40; ‘Ankebût
29:21; Fetih
48:14.
Ey kitap ehli! (Kıyamet günü) “Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi.” dersiniz diye elçilerin arası kesildiği sırada (gerçekleri) açıklamakta olan Elçimiz size geldi. Size elbette bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmiştir. Allah her şeye gücü yetendir.
[Fetret] kelimesi “kesinti, ara” demektir. Burada da peygamberliğin bir süre kesintiye uğraması demektir.
Hani Musa, kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Allah’ın size (lütfettiği) nimetini hatırlayın! Zira O, içinizden peygamberler görevlendirmiş ve sizi hükümdarlar kılmıştı. Âlemlerden (insanlardan) hiç kimseye vermediğini size vermişti.
Burada Hz. Musa’nın İsrailoğulları’na seslenişine yer verilmekte, onlara yönelik çeşitli nimetleri hatırlattığı bildirilmektedir. Bu çerçevede içlerinden pek çok peygamber belirlediğini, köle gibi yaşadıkları topraklarda onları esaretten kurtarıp orada yöneticiler kıldığını, dahası başka insanlara verilmeyen daha nice nimetleri onlara verdiğini ifade etmektedir. Benzer mesajlar: Bakara
2:40, 47, 49, 50, 56, 58, 60, 61; A’râf
7:129, 137138, 141, 160, 161; İsrâ’
17:104; Kasas
28:5-6; Secde
32:24; Dühân
44:30-32.
Ey kavmim! Allah’ın size yazdığı (vadettiği) kutsal toprağa girin ve arkanıza dönmeyin! Yoksa kaybedenler olarak dönmüş olursunuz.”
Tâhâ
20:12’de de geçen [el-mukaddes] sözcüğü “Tuvâ Vadisi” ile ilişkilendirilmekteyken, Kur’an’da sadece bu ayette geçen [el-mukaddes]eh sözcüğü ise “kutsal, [mukaddes], kutsanmış”, “tertemiz”, “mübarek” gibi anlamlar içermektedir ki müfessirlerimizin yorumuna göre bu topraklar Hz. İbrahim’e vadedilmiş olan Filistin, Eriha, Şam, Ürdün diyarı olabilir.
Onlar şu cevabı vermişlerdi: “Ey Musa! Orada zorba bir toplum var. Onlar oradan çıkıncaya kadar biz oraya asla girmeyeceğiz. Oradan çıkarlarsa biz de hemen gireriz.”
Hz. Musa İsrailoğulları’na “kutsal toprağa girin” emrini verdikten sonra, onların oraya girmekten çekindikleri ve sözü edilen yörede zorba bir topluluk bulunduğunu dile getirdikleri ifade edilmektedir. Ayette bu kavmin kimler olduğundan değil, niteliğinden söz edilmektedir. Bunlar o dönemde mukaddes toprak denilen bölgede yaşayan zorba bir milletti.
(Allah’tan) korkanlar içinden Allah’ın kendilerine lütufta bulunduğu iki adam şöyle demişti: “Onların üzerine (yanlarına) kapıdan girin! Oraya girdiğinizde (artık) şüphesiz ki siz galip gelirsiniz. Müminlerseniz yalnızca Allah’a güvenin!”
(İsrailoğulları) “Ey Musa! Onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, savaşın! Biz burada oturacağız!” demişlerdi.
(Musa) “Rabbim! Ben kendim ve kardeşimden başkasına sahip (hâkim) olamıyorum; bizimle, yoldan çıkmış bu toplumun arasını ayır!” demişti.
(Allah) “Orası (kutsal toprak) onlara kırk sene yasaklanmıştır. (Bu sürede) yeryüzünde (o topraklarda) şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Artık sen yoldan çıkmış o toplum için üzülme!” demişti.
Onlara, iki âdemoğlunun (şu) haberini gerçek olarak [tilavet] et (okuyup aktar): Hani birer kurban sunmuşlardı da birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kabul edilmeyen kişi, diğerine) “Şüphesiz ki seni öldüreceğim.” demişti. Diğeri de şöyle demişti: “Allah sadece [muttakî]lerden (duyarlı olanlardan) kabul eder.
Bu ifade, “Âdem’in iki oğlunun haberini onlara [tilavet] et (okuyup aktar)” şeklinde de tercüme edilmektedir. Bu durumda kastedilenin, Hz. Âdem’in iki oğlu olan Habil ile Kabil olduğu iddia edilmektedir. Bu iddiayı desteklemek için ileri sürülen delillerden biri “Kitâb-ı Mukaddes, Tekvîn ıv, 1-16”da anlatılanlara dayandırılmaktadır. Esasında bu delil, meselenin anlaşılmasından ziyade ileri sürülen iddiayı daha da tartışılır kılmaktadır. Çünkü tahrife uğratıldığı bilinen bir metni Kur’an ayetlerinin açıklanmasında delil kabul etmek isabetli bir yaklaşım değildir. Bazı âlimlerimiz ise söz konusu ifade ile kastedileni “herhangi bir âdemoğlunun iki çocuğu” şeklinde yorumlamışlardır ki bizim kanaatimiz de bu yöndedir. Nitekim burada sözü edilenlerin İsrailoğulları’na mensup iki kişi veya iki kardeş olduğunun iddia edildiğini belirten âlimler de vardır (Zemahşerî, [el-Keşşâf], I, 611).
Şüphesiz ki sen öldürmek için bana elini uzatsan (bile), ben sana öldürmek için asla el uzatacak değilim. Şüphesiz ki ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.
Şüphesiz ki ben hem benim günahımı hem de kendi günahını yüklenip senin ateş halkından olmanı istiyorum! Zalimlerin cezası işte budur.”
Burada maksat katil olan kişinin hem “cinayet işlemesi sebebiyle üstlendiği günahı” hem de “başka sebeplerle işlediği diğer günahlarını” üstlenmesi söz konusu edilmektedir. Aksi takdirde Kur’ân’da çeşitli âyetlerde (En‘âm
6:164; İsrâ’
17:15; ‘Ankebût
29:12-13; Fâtır
35:18; Zümer
39:7; Necm
53:38) belirtildiği gibi, hiçbir günah yüklüsü başkasının günah yükünü yüklenemez.
Sonunda [nefs]i onu, kardeşini öldürmeye itmiş ve onu öldürmüş; bu yüzden de kaybedenlerden olmuştu.
(Ardından) Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga göndermişti. (Katil kardeş) “Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar ol(amay)ıp kardeşimi gömmekten âciz mi oldum!” demiş ve pişmanlık duyanlardan olmuştu.
Bu cümle şöyle de tercüme edilebilir: “Yazıklar olsun bana! Şu karga gibi bile olamadım mı ki kardeşimin cesedini gömeyim!”
İşte bu yüzdendir ki İsrailoğulları’na şöyle yazmıştık: “Kim bir cana karşılık olmaksızın yani yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın, (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir cana hayat verirse (onun canını kurtarırsa) bütün insanlara hayat vermiş (onları kurtarmış) gibi olur.” Elçilerimiz onlara apaçık deliller getirmişlerdi. Sonra, onlardan çoğu yine yeryüzünde aşırıya kaçmaktadır.
Bu cümle insan hayatının önemini öğretir. Bundan anlaşılan şudur: Bir âdem bir âlemdir; bir can cihana bedeldir. Haksız yere bir cana kıymak, cihanı öldürmek gibidir. Bir canı manevi anlamda diriltmek, ona ruhsal donanımlar kazandırmak, inanç sahibi, duyarlı, sorumlu kılmak ve insan olmanın gereklerini yerine getiren bir birey olmasını sağlamak da bütün insanlığı diriltmek gibidir. Her insan Yüce Allah’ın bir kitabıdır; onu hayatta tutmak, Allah’ın bir kitabı olan insana, layık olduğu değeri vermek demektir.
Allah’a ve Elçisine karşı savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk için çalışanların cezası ancak ve ancak öldürülmeleri veya asılmaları veya döneklikleri nedeniyle ellerinin ve ayaklarının kesilmesi ya da (bulundukları) yerden sürülmeleridir. Bu, onlar için dünyadaki rezilliktir. Ahirette de onlara büyük bir azap vardır.
Buradaki mesajı, [min hılâfin] ifadesi gereği el ve ayakların “çaprazlama” kesilmesi değil, “döneklik” nedeniyle bu cezanın verilmesi şeklinde anlamaktayız. Çünkü ayetteki min edatı aslında kesmenin şeklini değil de gerekçesini ortaya koymaktadır. Benzer mesajlar: A‘râf
7:124; Tâhâ
20:71; Şu‘arâ
26:49.
(Ancak), siz onlara güç yetirmeden (kendilerini yenmeden) önce tevbe edenler hariç! Bilin ki Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Ey iman edenler! Allah’a karşı [takvâ]lı (duyarlı) olun! O’na yol arayın ve (Allah) yolunda [cihad] edin (fedakârlık yapın) ki kurtulasınız.
“Ona yol arama” ifadesine “kişinin Allah ile arasına başkalarını sokması” şeklinde bir anlam vermek kesinlikle doğru değildir. Müminlerin tabi olmak ve itaat etmekle emrolundukları tek kişi Hz. Muhammed’dir. Onun dışında hiçbir insanın durumu başkaları için ölçü olmadığı gibi onlara tabi olunma gerekliliği de yoktur. [Vesile,] başka varlıkları aracı edinmek olamaz; çünkü aracılık şirktir. Ayetin devamında, Yüce Allah’ın yolunda cihad etmek yani fedakârlık yapmak dile getirilmekte, böylece vesilenin ne olduğu da açıklanmış olmaktadır.
Şüphesiz ki kâfir olanlar, yeryüzündeki her şey ve bununla bir o kadarı daha kendilerinin olsa ve kıyamet gününün azabından dolayı onu fidye vermek isteseler de onlardan (asla) kabul edilmemiş (olacak)tır. Onlar için elem verici bir azap vardır.
Ateşten çıkmak isteyecekler fakat onlar oradan asla çıkamayacaklar. Onlar için kalıcı bir azap vardır.
Benzer mesajlar: Bakara
2:167; Hacc
22:22; Mü’minûn
23:108; Secde
32:20; Fâtır
35:37; Mü’min
40:11; Câsiye
45:35.,Cehennemin ebedî oluşuyla ilgili bkz. Bakara
2:39, 81, 162, 217, 257, 275; Âl-i İmrân
3:88, 116; Nisâ
4:14, 56, 93, 169; Mâide
5:80; En‘âm
6:128; A‘râf
7:36; Tevbe
9:17, 63, 68; Yûnus
10:27, 52; Hûd
11:8, 107; Ra‘d
13:5; Nahl
16:29; Tâhâ
20:101; Enbiyâ
21:99; Mü’minûn
23:103; Furkân
25:69; Secde
32:14; Ahzâb
33:65; Sâffât
37:9; Zümer
39:72; Mü’min
40:76; Fussilet
41:28; Zuhruf
43:74; Muhammed
47:15; Mücâdele
58:17; Haşr 5
9:17; Teğâbun
64:10; Cinn
72:23; Müddessir
74:28; Nebe’
78:23; İnfitâr
82:16; Beyyine
98:6.
Hırsızlık yapan erkek ve kadının, elde ettiklerine karşılık ve Allah’tan ibretlik bir ceza olmak üzere ellerini kesin! Allah güçlüdür, doğru hüküm verendir.
Kim (bu) haksız davranışından sonra tevbe eder ve kendini düzeltirse elbette Allah onun tevbesini kabul eder. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Tevbe ve ıslahın cezaları düşürmesiyle ilgili bkz. Âl-i İmrân
3:89, dipnot 8.,Ayetten de görüldüğü gibi hırsızlık zulümdür. Hırsızlık yapan ama ardından pişmanlık ile tevbe eden kişinin Allah tarafından affedilmesi için bu zulmü ortadan kaldırması ve durumu telafi etmesi gerekir. Bunun için, çaldığı malları yakalanmadan önce iade etmesi ve hırsızlığı terk ederek düzgün davranması yani ıslah edici bir tavır ortaya koyması gerekir. Dolayısıyla sadece kendisini düzeltmesi yeterli değildir. Aynı zamanda malını çaldığı kişinin malını tazmin etmesi, malını çaldığı kişinin zarara uğrayan ekonomik durumunu düzeltmesi yani çaldığı miktarı hak sahibine vermesi gerekir. Allah tarafından kabul edilecek tevbe ancak böylesi bir tevbedir.
Göklerin ve yerin otoritesinin yalnızca Allah’a ait olduğunu bilmez misin? (Allah) dileyene (layık gördüğüne) azap eder; dileyeni (layık gördüğünü) de bağışlar. Allah her şeye gücü yetendir.
Bu cümle “Allah dilediğine (layık olana) azap eder, dilediğini (layık olanı) ise bağışlar” şeklinde de tercüme edilebilir. Benzer mesajlar: Bakara
2:284; Âl-i İmrân
3:129; Mâide
5:18; ‘Ankebût
29:21; Fetih
48:14.
Ey Elçi! Kalpleri iman etmediği hâlde ağızlarıyla “İnandık.” diyen kişilerden ve sürekli olarak yalana kulak veren, sana gelmeyen (bazı) kişileri can kulağıyla dinleyen yahudilerin bir kısmından küfürde koşuşanlar(ın hâli) seni üzmesin! Onlar, kelimelerin yerlerini değiştirirler. (Onlar) “Size şu verilirse hemen alın; o verilmezse sakının!” derler. Allah o kişinin [fitne]sini (azabını) isterse, sen Allah’a karşı onun için hiçbir şey yapamazsın. Onlar, kalplerini Allah’ın temizlemek istemediği kişilerdir. Onlar için dünyada rezillik vardır; onlar için ahirette de büyük bir azap vardır.
Burada sözü edilenler, küfürde ısrarcı ve kararlı olanlardır. Çünkü Yüce Allah kullarına hiçbir şekilde haksızlık etmez.
Hep yalana kulak verir, durmadan haram yerler. Sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver; ister onlardan yüz çevir! Onlardan yüz çevirirsen sana asla zarar veremezler. Hüküm verirsen, aralarında adaletle hükmet! Şüphesiz ki Allah adil olanları sever.
İçinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında olduğu hâlde seni nasıl hakem tayin ediyorlar ve sonra bunun arkasından yüz çevirip gidiyorlar! Onlar, asla inanmış değildir.
Hz. Muhammed’i hakem olarak tanıyan kitap ehlinin yanlarında bulunan Tevrat’tan kastedilen şey Hz. Musa’ya verilen Tevrat’ın orijinal hali değildir. Buna rağmen ayette, Hz. Muhammed’i hakem edinmek istedikleri konunun cevabının ellerinde bulunan Tevrat’ta bulunduğuna dikkat çekilmektedir. Çünkü onların kitabı tahrif ettikleri çeşitli ayetlerde haber verilmektedir. İlgili ayetler için bkz. Bakara
2:75; Nisâ
4:46; Mâide
5:13.
İçinde hidayet ve [nûr] bulunan Tevrat’ı biz indirdik. (Allah’a) teslim olmuş peygamberler, yahudiler(e ait davalarda) onunla (Tevrat ile) hükmederler(di). Allah’ın Kitabı’nı korumakla görevlendirildikleri için Rablerine teslim olmuş kişiler ve bilginler de (onunla hükmederlerdi). Hepsi de ona (Tevrat’ın hak olduğuna) şahitti. (Ey hâkimler)! İnsanlardan korkmayın; bana saygı duyun! Ayetlerimi az bir değer karşılığında satmayın! Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.
Tevrat’ta hidayet yani hak ve hakikata rehberlik eden esaslar bulunması ve onun da hakikatın ışığını içermesi ifadesi, Mâide
5:41’de yer alan “kelimelerin yerlerini değiştirmeleri, onu tahrif etmeleri” ile çelişki arz etmez. Çünkü burada iki ihtimalden söz edilebilir: 1. Tevrat’ın ilk indirilmiş orijinal, yani bozulmamış hali kastediliyor olabilir ki elbette Tevrat da Yüce Allah’ın bir kitabıdır ve elbette o da diğer ilahi mesajlar gibi hidayet rehberidir, hakikatın ışığını temsil etmekte, buna göre evrensel anlamda tevhid çizgisinde sadece ve sadece Yüce Allah’a imanı ve teslimiyeti içeren “islâm”ın temel öğretilerini içermekteydi. Enbiyâ
21:48’de de belirtildiği gibi, Hz. Musa’ya ve Hz. Harun’a verilen ilahi mesajlara “gerçekleri yanlışlardan ayıran” anlamında [el-furkân], “hakikatın ışık kaynağı” anlamında [dıyâ’] ve “takvâ sahibi insanlara gerçeği hatırlatan şey” anlamında [zikr] denmesinin nedeni de elbette budur. İlahi mesajlarda esas ve öz itibariyle fark olmaz, olamaz; sorun o mesajların daha sonra insanlar eliyle tahrifinde yaşanmaktadır. Mâide
5:46’da da [hidâyet] ve [nûr] sıfatları bu defa İncîl için kullanılmaktadır. 2. Tevrat’ın burada sözü edilen “hidayet rehberi ve ışık oluşu”, o gün ellerinde bulunan Tevrat metinlerinin bir kısmına işaret ediyor olabilir. Zaten bağlam dikkate alındığında kastedilenin bu ikincisi olduğu, öncelikle hakeme müracaat konularının ellerindeki Tevrat nüshalarında bulunduğuna dikkat çekilmektedir.
Orada (Tevrat’ta) onlara şöyle yazmıştık: “Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılık ve cezadır). Yaralar da kısastır (her yaralama misli ile cezalandırılır). Kim bunu (kısası) bağışlarsa kendisi için o, kefaret (bir günahı örtme sebebi) olur. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”
Önündeki (kendinden önce gelen) Tevrat’ı(n aslını) doğrulayıcı olarak onların (peygamberlerin) izleri üzerine Meryem oğlu İsa’yı arkalarından göndermiştik. Ona, içinde hidayet ve [nûr] bulunan, önündeki Tevrat’ı(n aslını) doğrulayıcı, [muttakî]lere (duyarlı olanlara) bir rehber ve öğüt olmak üzere İncil’i vermiştik.
İncil’e inananlar, Allah’ın onda indirdiği ile hükmetsin! Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar yoldan çıkanların ta kendileridir.
Bu ayette geçen “fasıklar” (yoldan çıkanlar), 44. ayette geçen “kâfirler” ve 45. ayetin sonunda yer alan “zalimler” ifadeleri, Yüce Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin durumunu tarif etmektedir. Bu hükümleri kabul etmeyen kişiler “kâfir”, inanıp uygulamayanlar “nankör” ve “zalim”, Allah’ın hükümleri yerine kendi arzularına göre hükmedenler ise “fasık” olurlar. Zira ilahi bir hükmü reddetmediği sürece kişi günahkâr olsa da inançsızlıkla itham edilemez.
Sana da daha önceki Kitabı(n aslını) doğrulayıcı ve onu koruyucu olarak Kitabı (Kur’an’ı) bir amaç ile indirdik. Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet! Sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma! Hepiniz için bir kanun ve bir yol belirledik. Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı fakat size verdiği imkânlarla sizi denemek için (böyle yaptı). İyiliklerde yarışın! Hepinizin dönüşü yalnızca Allah’adır. (Allah) hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri(n içyüzünü) size bildirecektir.
Benzer mesajlar: En‘âm
6:35, 107, 149; Yûnus
10:99; Hûd
11:118-119; Ra‘d
13:31; Nahl
16:9, 93; Secde
32:13; Şûrâ
42:8.,Kimlerin ne ile imtihan edileceği konusundaki temel öğreti Mâide
5:48’de “Fakat size verdiği imkânlarla sizi denemek için (böyle yaptı).” şeklinde belirlenmektedir. İmtihan edilecek oluşumuz elbette gerçektir; ancak herkese aynı soruların sorulacağını iddia etmek hatalıdır. Çünkü imtihanın insanlara verilen nimet ve imkânlar üzerinden gerçekleşeceği açık bir biçimde ifade edilmektedir. Benzer mesajlar: Bakara
2:233, 286; Nisâ
4:84; En‘âm
6:152, 165; A‘râf
7:42; Mü’minûn
23:62; Talâk
65:7.
Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma! Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarıyla ilgili olarak onlara karşı dikkatli ol! (Verdiğin hükümden) yüz çevirirlerse, bil ki Allah ancak günahlarının bir kısmı sebebiyle onlara sıkıntı vermek ister. İnsanların birçoğu yoldan çıkmışlardır.
(Yoksa) onlar, (İslam öncesi) Cahiliye hükmünü mü arıyorlar! Kesin bir şekilde inanan bir toplum için hüküm konusunda Allah’tan daha güzel kim olabilir ki!
Yüce Allah müşrik Arapların, ilahi hükümler yerine kendi itibar ettikleri ve gelenek haline getirdikleri, menfaate, adaletsizliğe ve hukuksuzluğa dayalı hüküm ve uygulamaları istediklerini ifade etmektedir. Ayetin başındaki soru edatı, onların durumunun ne olduğunu sorgulamayı değil tercihlerinin yanlışlığını ortaya koymayı amaçlayan bir sorudur. Yani soruya konu olan şeyin eleştirisi yapılmakta ve durumun hayret sebebi olduğuna dikkat çekilmektedir
Benzer mesaj: En‘âm
6:114.
Ey iman edenler! Yahudi ve hristiyanları dost edinmeyin! (Zira) onlar, birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost edinen kişi şüphesiz ki onlardan olmuş olur. Şüphesiz ki Allah zalimler topluluğunu doğru yola ulaştırmaz.
Buradaki mesaj Mâide
5:57. ayetle birlikte okunmalıdır. Kastedilen “dostluk yasağı”ndaki kişiler İslam’ı alay ve oyun edinenlerdir. Kaldı ki dost edinmemek ilişkiyi tamamen kesmek değildir. Yahudi, hristiyan veya başka inançlara mensup kişilerle insani ilişkiler, alış-veriş vs. konularda iletişimde bulunmak yasaklanmamaktadır.,Burada kastedilen, yahudilerin de hristiyanların da kendi aralarındaki gerçek olmayan sözde dostluğudur.
Kalplerinde hastalık bulunanların “Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz.” diyerek onların arasına koşuştuklarını görürsün. Umulur ki Allah bir zafer veya katından bir emir getirecek de onlar, içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklardır.
İman edenler “Bunlar mıdır (bize gelip de) ‘Şüphesiz ki sizinle beraberiz!’ diye bütün güçleriyle yemin edenler?” diyecekler. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir de kaybedenlerden olmuşlardır.
Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilsin ki) Allah kendilerini sevdiği, onların da O’nu (Allah’ı) sevdiği, müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü, (ayrıca) Allah yolunda [cihad] eden (fedakârlık yapan) ve kınayanın kınamasından korkmayan bir topluluk getirecektir. Bu, Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine (layık olana) verir. Allah (imkânları) geniş olandır, bilendir.
Bu mesaj Bakara
2:217 ve Muhammed
47:38. ayetlerle birlikte okunmalıdır. Söz konusu ayetlerden de anlaşıldığı üzere, fiili bir savaşa girişmedikleri sürece dinden dönenlere herhangi bir ceza verilemez. Onlar yeniden kazanılsın diye çalışılmalıdır.,Bu ayet Fetih
48:29. ayetle birlikte okunmalıdır.,Benzer mesajlar: Nisâ
4:133; En‘âm
6:133; Tevbe
9:39; Hûd
11:57; İbrâhîm
14:19; Fâtır
35:16; Muhammed
47:38.
Sizin dostunuz yalnızca Allah, Elçisi ve boyun eğerek namazı kılan ve zekâtı veren müminlerdir.
Kim Allah’ı, Elçisini ve iman edenleri dost edinirse, galip gelecek olanlar şüphesiz ki yalnızca Allah’ın tarafında olanlardır.
Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin! Müminlerseniz Allah’a karşı [takvâ]lı (duyarlı) olun!
Bu ayet müslümanların öteki ile ilişkisini düzenleyen ayetleri açıklamaktadır. Bu yüzden ayet Âl-i İmrân
3:28, Nisâ
4:144, Mâide
5:51, 54, Mücâdele
58:22 ve Mümtehine
60:1, 8-9. ayetlerle okunmalıdır.
[Salât]’a (ibadete) çağırdığınız zaman onu alay ve oyun edinirler. Bu (davranış), onların düşünmeyen bir toplum olmalarındandır.
Buradaki [salat] kelimesi, namazı da içerecek şekilde bütün ibadetler, dinî faaliyetler ve desteklerdir. Benzer mesaj: Cum‘a
62:9.
(Onlara) şöyle de: “Ey kitap ehli! Yalnızca Allah’a, bize indirilene ve daha önce indirilene inandığımız için mi bizden nefret ediyorsunuz? Oysa çoğunuz yoldan çıkmış kişilersiniz.”
De ki: “Allah katında yeri bundan daha (feci olan asıl) kötülüğü size bildireyim mi? Allah’ın lanetlediği ve gazap ettiği, aralarından (ahlaken âdeta) maymunlar, domuz (gibi olan)lar ve [Tağut] (azgın) denen müşrik(ler var ya) yeri en kötü olan ve doğru yoldan tamamen sapanlar işte bunlardır.”
Buradaki mesajın, şeklen ve bedenen değil de manen ve mecaz anlamda bir dönüşüm olduğu kanaatindeyiz. Benzer mesajlar: Bakara
2:65; A‘râf
7:166.
Size geldiklerinde (yanınıza) inkârla girip yine inkârla çıktıkları hâlde “İnandık!” derler. (Oysa) Allah onların içlerinde gizlemiş oldukları şeyleri çok iyi bilendir.
Bu ayet Hz. Muhammed’in yanına girip, ona iman ettiklerini söyleyen ancak gerçekte münafıklık eden bir grup yahudi hakkında nazil olmuştur. Böylece Yüce Allah hem Hz. Muhammed’e onların gerçek yüzlerini göstermekte hem de tebliğ ettiği ayetlerin ve getirdiği delillerin bu kişilerin kalplerine etki etmediğini yani yanına gelmeleri ile yanından çıkmaları arasında bir fark olmadığını bildirmektedir.
Onlardan birçoğunun günah, düşmanlık ve haram yemede yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları ne kadar kötüdür!
Kendilerini Rabbe adayanlar ve din âlimleri, günah olan sözleri söylemek ve haram yemekten onları engelleseydi (sakındırsaydı) ya! İşledikleri (fiiller) ne kötüdür!
Bu ayet kendilerini Yüce Allah’a adayanların ve din âlimi olanların, insanları haram sözler söylemekten ve haram yemekten alıkoymaları gerektiğini hükme bağlamaktadır. Uyarının gerekliliği, amacı, uyarıdan kimlerin yararlanacağı vs. ile ilgili mesajlar için bkz. Bakara
2:6; Mâide
5:79; En‘âm
6:69; A‘râf
7:164; Hûd
11:116; Yâsîn
36:10; Zâriyât
51:55; Tûr
52:29; Mürselât
77:5-6; A‘lâ
87:9; Ğâşiye
88:21.
Yahudiler “Allah’ın eli bağlıdır (sıkıdır)!” dediler. Dedikleri yüzünden elleri bağlanası ve lanet olasıcalar! Aksine (Allah’ın) iki eli de açıktır; dilediği şekilde verir. Şüphesiz ki sana Rabbinden indirilen (mesajlar), çoğunun azgınlığı ve küfrünü artıracaktır. Aralarına, kıyamet gününe kadar (sürecek) düşmanlık ve kin bıraktık. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa Allah onu söndürmüştür. (Böyleyken yine de) onlar, yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah ise bozguncuları sevmez.
Burada “iki el” ifadesiyle kastedilen Yüce Allah’ın iki elinin bulunması değil, cimrilik suçlamasında bulunan yahudilere “bırakın tek elinin bağlı olmasını, onun iki eli de açıktır” mesajının verilmesidir.,Yüce Allah yahudilerin ve/veya hristiyanların ya da başka inkarcıların müslümanları tamamen yok etmek üzere tutuşturmak istedikleri savaş ateşini onlar nihai anlamda kesin üstünlük elde edemeden her defasında söndürüp başarısız kıldığını bildirmekte, bu haliyle inkârcılara gözdağı verirken, müslümanlara moral kazandırmayı amaçlamaktadır.
Kitap ehli iman edip [takvâ]lı (duyarlı) olsalardı, elbette onların (geçmiş) kötülüklerini örter ve onları nimeti bol cennetlere koyardık.
Burada Yüce Allah özelde kitap ehlinin, genelde bütün inkârcıların kurtuluşunu gerçeklere inanmalarına ve bu doğrultuda [takvâ]lı (duyarlı) olmaları şartına bağlamaktadır.
Onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rablerinden onlara indirileni (Kur’an’ı) tam olarak uygulasalardı, şüphesiz ki hem üstlerinden hem de ayaklarının altından (verilen pek çok nimet) yerlerdi. Onlardan aşırılığa kaçmayan bir topluluk vardır; (fakat) çoğunun yaptıkları ne kötüdür!
Bu ifade ile kastedilen şey “yeraltı ve yer üstü servetlerinden istifade ederek refah içinde yaşarlardı”, yani “nimet içerisinde yüzerlerdi” şeklinde mecaz anlamda anlaşılıp yorumlanabilir.,Bu cümle, gruplardaki kişilerin hepsinin aynı olmadığını, bu yüzden toptancı değerlendirmelerden kaçınılması gerektiğini göstermektedir. Benzer mesajlar: Âl-i İmrân
3:69, 72, 75, 78, 113; Nisâ
4:46.
Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! (Bunu) yapmazsan O’nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni (inkârcı) insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz ki Allah o kâfirler topluluğunu doğru yola ulaştırmaz.
Tebliğle ilgili olarak bkz. Mâide
5:67, 99; Ra‘d
13:40; Nahl
16:35, 82; Nûr
24:54; ‘Ankebût
29:18; Yâsîn
36:17; Şûrâ
42:48; Teğâbun
64:12; Ğâşiye
88:21.,Yüce Allah Hz. Muhammed’e hitap etmekte ve muhataplarından hiçbir şekilde çekinmeden ve başkaca bir hesap gütmeden onlara gerçeği tebliğ etmesini emretmektedir.
De ki: “Ey Kitap ehli! Siz Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirileni (Kur’an’ı) uygulayıncaya kadar (doğru) bir şey üzerinde değilsiniz. Şüphesiz ki sana Rabbinden indirilen (mesajlar), çoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracaktır. Kâfirler topluluğuna üzülme!”
Tevrat’ı, İncîl’i ve Rablerinden kendilerine indirileni yani önceki mesajları veya son vahiy olan Kur’an’ı uygulamadıkları sürece hiçbir esas üzere olmayacaklarını bildirmektedir.
Şüphesiz ki iman edenler, yahudi olanlar, sabiiler ve hristiyanlardan kim Allah’a ve ahiret gününe iman edip iyi işler yaparsa onlara hiçbir korku yoktur; onlar üzülmeyecek de.
Sâbiîlerle ilgili bilgi için bkz. Bakara
2:62, dipnot 1.,Benzer mesaj: Bakara
2:62.
Şüphesiz ki İsrailoğulları’ndan sağlam bir söz almış ve onlara elçiler göndermiştik. Ne zaman elçi onlara [nefis]lerinin arzu etmediğini (hükümler) getirse (onların) bir kısmını yalanlıyor, bir kısmını da öldürüyorlar(dı).
Yüce Allah surenin ilk ayetinde belirttiği “sözleşmelerin gereğini yerine getirin” buyruğuna ve Mâide
5:12. ayette de gündeme getirdiği İsrailoğullarından aldığı söze gönderme yapmaktadır. Yüce Allah’ın İsrailoğullarından aldığı sözlerle ilgili bkz. Bakara
2:83-84; Mâide
5:12.,Öldürdükleri peygamberler rivayetlerden anlayabildiğimiz üzere Hz. Şu‘ayb, Hz. Zekeriyya ve Hz. Yahyâ gibi peygamberlerdir (Semerkandî, [Bahru’l-‘Ulûm], I, 407).
Bir [fitne] (imtihan) olmayacak sanmışlar da kör ve sağır kesilmişlerdi. Sonra Allah tevbelerini kabul etmişti; ardından içlerinden çoğu yine kör ve sağır kesilmişti. Allah onların yapmakta olduklarını görendir.
Ayette yer alan [fitneh] kelimesi “fitne, bela, kıtlık, veba, ölüm, musibet, sıkıntı, azap, düşmanlık, buğz, kin, uğursuzluk” vs. anlamlarda yorumlanmaktadır. Ayette ikişer kez geçen [‘ammû] ve [sammû] fiilleri de “körleşmek” ve “sağırlaşmak” manasında onların kendilerine iletilen her bir ilahi mesaja karşı ilgisizliklerini içermektedir.
“Şüphesiz ki Allah –işte o– Meryem oğlu [Mesih] (İsa)’dır!” diyenler elbette kâfir olmuşlardır. (Oysa) [Mesih] (İsa), “Ey İsrailoğulları! Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin!” demişti. (Bilin ki) kim Allah’a ortak koşarsa elbette Allah ona cenneti haram kılmıştır; onun barınağı ateştir ve zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.
Benzer mesajlar: Mâide
5:17, 73.,Hz. İsa’nın bu mesajıyla ilgili bkz. Âl-i İmrân
3:51; Mâide
5:117; Meryem
19:36; Zuhruf
43:64.,Bu ayette peygamber bile olsa bir insanı ilah edinmenin ve Yüce Allah’a çocuk yakıştırmanın şirk ve küfür olduğu, bunun sonunun korkunç olacağı, böylelerine Yüce Allah’ın cenneti haram kıldığı ve varacakları yerin ise cehennem ateşi olacağı haber verilmektedir. Benzer mesajlar: En‘âm
6:88; Enbiyâ’
21:29; Zümer
39:65.
“Şüphesiz ki Allah, üçün üçüncüsüdür!” diyenler de şüphesiz ki kâfir olmuşlardır. (Oysa) tek bir ilahtan (Allah’tan) başka ilah yoktur. Söylediklerinden vazgeçmezlerse, içlerinden kâfir olanlara elem verici bir azap dokunacaktır.
Hristiyanların bu türden yakıştırmaları “Allah üç uknumdan (asıldan/unsurdan) birisidir.”, “Allah üçlünün üçüncüsüdür” şeklindedir ki buna [teslîs] yani “üçleme” denmektedir. Bu kabulün sahiplerine göre, üçlünün unsurları “Allah, İsa, Kutsal Ruh” veya “Allah, Meryem, İsa” veya “Baba, Ruhu’l-Kudüs, Oğul” ya da “Baba, Ana, Oğul” şeklindedir ve üç uknumdan yani üç unsurdan oluşan bu kabulde Hz. İsa bu üçlünün biri olarak benimsenmektedir. İşte Yüce Allah böyle bir kabulü küfür, bu kabulü benimseyenleri ise kâfir olarak nitelendirmektedir.
(Hâlâ) bağışlanma dileyerek Allah’a tevbe etmeyecekler mi? Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Bu ayette, hristiyanlar, Hz. İsa ile ilgili şirk ve küfür dolu inançlarından vazgeçmeye davet edilmektedir. Bu yüzden, üzerinde bulundukları yanlıştan dönüp Allah’a yönelmeleri ve O’ndan bağışlanma dileğinde bulunmaları gerektiği bir soru cümlesiyle dile getirmekte ve durumlarını düzeltmeleri beklenmektedir.
Meryem oğlu [Mesih] (İsa) sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler elbette geçmiştir. Annesi de çok doğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara delilleri nasıl açıklıyoruz; sonra bak ki nasıl da (gerçeklerden) döndürülüyorlar!
Bu ayette Hz. İsa ve annesi Hz. Meryem’i ilah anlamında insanüstü bir makamda görenlere cevap verilmekte, onların da diğerleri gibi birer insan oldukları ifade edilmektedir.
De ki: “Allah’ın peşi sıra sizin için yarar ve zarara gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz!” Allah -evet yalnızca O- duyandır, bilendir.
De ki: “Ey Kitap ehli! Haksız olarak dininizde aşırıya kaçmayın! Daha önceden sapmış olan, birçoğunu saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir toplumun heveslerine uymayın!”
Benzer mesaj: Nisâ
4:171.
İsrailoğullarından kâfir olanlar, Davud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lanetlenmiştir. Bunun sebebi, (ilahî mesajlara) isyan etmiş ve hadlerini aşmış olmalarıdır.
Mâide
5:13’te de belirtildiği gibi, İsrailoğulları’nın lanetlenmesi “sonuç”tur; bunun “sebeb”i ise verdikleri sözleri tutmamaları, isyan etmeleri ve hadlerini aşmalarıdır.
Onlar, işledikleri (kötülükler)den, birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yaptıkları ne kötüdür!
Yüce Allah bu ayette İsrailoğulları’nın lanete uğratılmalarının diğer bir sebebini bildirmekte ve yapageldikleri kötülüklerle ilgili olarak “birbirlerini engellememeleri”ni bu sebeplerden birisi olarak göstermektedir. Ayetin bugüne mesajı şudur: Âl-i İmrân
3:110’da bu son ümmetin insanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmet olduğu, iyiliği emredip kötülükten menettikleri ve Allah’a iman edip güvendikleri belirtilmektedir. Bu ayet ümmetin her ferdinin iyiliği emredip kötülükten men etmesi ve bunu yaparken de Yüce Allah’a inanıp güvenmesi gerektiğini hükme bağlamaktadır. Âl-i İmrân
3:104. ayette yer alan emrin ümmet tarafından yerine getirildiği işte bu ayette dile getirilmektedir. Bu konuda Hz. Muhammed de şöyle demiştir: “İçinizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle öfke duysun ki bu imanın en zayıf noktasıdır” (Müslim, İman, 78; Tirmizî, Fiten, 11; Nesâî, İman, 17; Ahmed b. Hanbel, III, 20, 49). Uyarının gerekliliği, amacı, uyarıdan kimlerin yararlanacağı vs. ile ilgili mesajlar için bkz. Bakara
2:6; Mâide
5:63; En‘âm
6:69; A‘râf
7:164; Hûd
11:116; Yâsîn
36:10; Zâriyât
51:55; Tûr
52:29; Mürselât
77:5-6; A‘lâ
87:9; Ğâşiye
88:21.
Onlardan çoğunun, kâfir olanlarla dostluk ettiklerini görürsün. [Nefis]lerinin onlar için hazırladığı şey ne kötüdür! (Bu yüzden) Allah onlara gazap etmiştir ve onlar azap içinde [ebedî] kalıcıdır!
Onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı onları (müşrikleri) dost edinmezlerdi fakat çoğu yoldan çıkmışlardır.
İman edenlere düşmanlık bakımından insanların en şiddetlisini elbette yahudiler ve şirk koşanlar olarak bulacaksın. Onlar (inkârcılar) içinde iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da elbette “Biz hristiyanlarız!” diyenleri bulacaksın. Bunun sebebi şüphesiz ki onların içinde keşişlerin ve rahiplerin bulunması ile onların kibirli davranmamasıdır.
Bu ayet Hz. Muhammed’in hayatında bizzat müşahede ettiği bir gerçek olmuştur. Sonraki dönemlerde de [Nasârâ] denilen hristiyanların içindeki keşişler ve rahipler müminlere yakın durmuşlardır.
Elçiye indirileni duydukları zaman, tanıdıkları gerçeklerden dolayı gözlerinden yaşlar boşaldığını görürsün. Derler ki: “Rabbimiz! İman ettik, bizi (gerçeğe) şahit olanlarla birlikte yaz!
Ayette yer alan “tanıdıkları gerçeklerden dolayı” ifadesi gereği, keşişlerin ve rahiplerin Hz. Muhammed’i dinlerken asıl ağlama nedeni, tanıdıkları gerçeklerle buluşmalarıdır. Sanıldığı gibi burada sadece okumak değil, okunan metindeki bilgileri daha önce kendi kitaplarındaki bilgilerle buluşturmaları, hak ve hakikatı tanımalarıdır. [Nasârâ] denilen grubun içerisinde yer alan keşişler ve rahipler kendi ellerinde bulunan kitapta gördükleri ve bildikleri hakikatlarla Kur’an’daki bilgilerin örtüştüğünü görmüş ve bundan etkilenmişlerdi.
Rabbimizin bizi iyiler arasına katmasını umup dururken Allah’a ve bize gelen gerçeğe niçin iman etmeyecekmişiz ki!”
Ayette söz konusu edilen keşişler ve rahipler eski inanışları ile birlikte şirk ve inkâr içerikli kabullerini de terk edip hakikate iman etmişlerdi. Bu imanları nedeniyle kendilerini kınayan kavimlerine karşı Yüce Allah’a ve O’nun tarafından gönderilip kendilerine ulaşan gerçeklere iman etmemelerinin söz konusu olamayacağını dile getirmiş ve sonraki nesillere örnek olabilecek yiğitçe bir duruş sergilemişlerdir. Bu kişiler cennete girebilmek için imanın şart olduğunu göstermişler, salih olmanın gerektiğini de imanlarıyla birlikte belirtmişlerdir.
Söyledikleri (bu) sözden dolayı Allah onlara, içinde [ebedî] kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetleri ödül olarak vermiş (olacak)tır. Güzel davrananların karşılığı işte budur.
İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennem halkıdır.
Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı temiz şeyleri haram kılmayın ve aşırı gitmeyin! Şüphesiz ki Allah aşırıları sevmez.
Allah’ın size verdiği rızıktan temiz helal olarak yiyin ve kendisine iman etmiş olduğunuz Allah’a karşı [takvâlı] olun!
Allah sizi (kasıtsız) yeminlerinizdeki boş sözlerle ilgili sorumlu tutmaz fakat bir şeye bağladığınız (kasıtlı) yeminlerden sorumlu tutar. (Bozduğunuz zaman) kefareti, ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek veya onları giydirmek ya da bir köle azat etmektir. (Bunları) bulamayan kişinin üç gün oruç tutması (gerekir). Yemin ettiğiniz zaman (yemini bozduğunuz zaman) yeminlerinizin kefareti işte budur. Yeminlerinizi koruyun (bozmayın)! Allah şükredesiniz diye ayetlerini size işte böyle açıklıyor.
Yeminlerde sorumlulukla ilgili bkz. Bakara
2:225.,Kefaret, kişinin ailesine yedirdiği ya da giydirdiği şeylerin ortalamasından ödenmelidir. Bunun bir veya yarım ölçek buğdaya indirgenmesi, iki öğün yemek olarak belirlenmesi, hatta giysilerde tek parça elbise ile yetinilmesi vs. yaklaşımların yanlış olduğu açıktır.
Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar (putlar), fal (şans) okları şeytanın işinden bir pisliktir. Ondan (o pis şeylerden) uzak durun ki kurtulasınız.
Bu ayet iddia edildiği gibi içki ve kumarla ilgili ilk ve tek hüküm ayeti değildir. Çünkü bu konudaki ilk hüküm ayeti Bakara
2:219’dur. Nahl
16:67’de herhangi bir hüküm söz konusu değildir. Nisâ
4:43’te ise sarhoşken namaza yaklaşmamayla ilgili başka bir açılım ve yeni bir haramlık söz konusudur. Mâide
5:90. ayet, daha önceki bir hükmü tekrar vurgulayan, benzer haramları hatırlatan ve bu yasakları gerekçelendiren bir içerik arz etmektedir.
Şeytan, içki ve kumar yoluyla aranıza yalnızca düşmanlık ve kin sokmak, (dahası), sizi Allah’ı hatırlamaktan ve [salât]tan (ibadetten) alıkoymak ister. (Artık bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?
Allah’a itaat edin, Elçi’ye de itaat edin ve (kötülüklerden) sakının! (İtaatten) yüz çevirirseniz, bilin ki elçimize (düşen görev), sadece apaçık tebliğdir.
“Yüce Allah’a ve Elçi’ye itaat”le ilgili ayetler için bkz. Âl-i İmrân
3:32, dipnot 3.
[Takvâ]lı (duyarlı) olup iman ettikleri ve iyi işler yaptıkları, sonra (yine) [takvâ]lı (duyarlı) olup iman ettikleri, sonra da (bunu devam ettirerek) [takvâ]lı (duyarlı) olup güzel davrandıkları sürece (haram kılınmadan önce) tattıklarından dolayı iman edip iyi işler yapanlara herhangi bir vebal yoktur. Allah güzel davrananları sever.
Bu ayet Mâide
5:90. ayetteki haramları işler vaziyette ölenlerin durumuna dair bir hüküm içermekte ve henüz yasaklar söz konusu olmadan ölenlerin daha önce tattıkları şeylerde kendilerine herhangi bir sorumluluğun olmadığını ortaya koymaktadır.
Ey iman edenler! Elbette Allah (hac veya umre için ihramlıyken) ellerinizin ve mızraklarınızın ulaşacağı bir avlanma ile (onu yasak ederek) sizi dener. Sonunda Allah, yalnız bir durumdayken kendisinden kimin korktuğunu bil(dir)ecektir. Kim bundan sonra haddi aşarsa onun için elem verici bir azap vardır.
“Yüce Allah’ın bilmesi” ifadesiyle ilgili izahımız ve ilgili ayetler için bkz. Âl-i İmrân
3:140, dipnot 11.
Ey iman edenler! İhramlıyken av hayvanı öldürmeyin! İçinizden kim onu kasten öldürürse cezası, içinizden adil iki kişinin kararıyla, avlanılan hayvana denk, Kâbe’ye varacak (hediye) bir kurban göndermek veya yoksulları doyurmaktan (ibaret) bir kefarettir ya da onun dengi oruç (tutmaktır) ki işinin vebalini tatmış olsun. Allah geçmişi affetmiştir. Kim (suça) dönerse Allah da ondan intikamını alır. Allah güçlüdür, intikam sahibidir.
Benzer mesajlar: Bakara
2:275; Mâide
5:101; Enfâl
8:38.,Yüce Allah’ın intikam sahibi oluşu hakkında geniş bilgi için bkz. A‘râf
7:136, dipnot 1.
Hem size hem de yolculara yarar sağlamak üzere deniz avı yapmak ve onu yemek size helal kılındı. İhramlı olduğunuz sürece kara avı ise size haram kılındı. Huzurunda toplanacağınız Allah’a karşı [takvâ]lı (duyarlı) olun!
Allah; Kâbe’yi yani o Saygın Ev’i, haram ay(lar)ı, (hacdaki hediye) kurbanını ve (kurbanın boynuna asılan) gerdanlıkları insanlar için bir kıyam (diriliş vesilesi) kıldı. Bu da Allah’ın, göklerde ve yerde olanları bildiğini ve Allah’ın her şeyi bilici olduğunu (sizin de anlayıp) bilmeniz içindir.
Bilin ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir; (ayrıca) Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Elçiye düşen, sadece tebliğdir. Allah sizin açığa vurduklarınızı da gizlediklerinizi de bilir.
De ki: “Pisliğin çokluğu sana cazip gelse de pis ile temiz bir olmaz. Ey öz akıl sahipleri! Allah’a karşı [takvâ]lı (duyarlı) olun ki kurtulasınız.”
Ey iman edenler! Size açıklanırsa hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın! Kur’an indirilirken onları sorarsanız size açıklanır. (Bildirmediğine göre) Allah onları affetmiştir. Allah çok bağışlayandır, hoşgörülüdür.
Bu ayette soru sorulması yasaklanmamakta, sadece bazı konularda acele edilmemesi, gereksiz soru sorulmaması, vahyin indirilmesinin beklenmesinin önemi vurgulanmaktadır. Çünkü Duhâ
93:10’da soru soranların azarlanmaması emredilmektedir
Benzer mesajlar: Bakara
2:275; Mâide
5:95; Enfâl
8:38.
Elbette sizden önce de bir toplum onları sormuş, sonra da bunları inkâr eder olmuştu.
Allah [bahîrah], [sâibeh], [vasîleh] ve [hâm] diye bir şey (haram) kılmamıştır. Fakat kâfir olanlar, Allah’a yalan uydurur. Onların çoğu akıl etmez.
Arap geleneğinde [bahîrah], “Deve beş kez yavrulayıp, en sonuncu yavrusu erkek olunca, o devenin kulağını dilip delerler, ona binmeyi ve onu kesmeyi kendilerine yasaklarlardı. Onu putları için azat ederlerdi.” [Sâibeh], “putlar adına azat edilip salıverilen hayvan demektir. Arap geleneğinde, kişi malından istediği kadar hayvanı azat eder ve onları putların hizmetçilerine verirdi. O hizmetçiler de bu hayvanların sütünü yolculara verirdi.” [Vasîleh], Arap geleneğinde “koyun, dişi doğurursa sahibinin, erkek doğurursa putların olurdu. Erkek ve dişi iki tane doğurursa onlar, “Bu kardeşine ulaştı, der ve erkek yavruyu putlarına kurban etmezlerdi. Buna göre [vasîleh], başkasına ulaştırılmış ve bitiştirilmiş anlamında [mevsûleh] kelimesinin karşılığıdır.” [Hâm], Arap geleneğinde “on sene tohumluk için kullanılan ve on seneden sonra salıverilen deve” demektir. Bu da sırtına binilmesi haram olan develerdendir.
Onlara “Allah’ın indirdiğine (kitaba) ve Elçi’ye gelin!” dendiği zaman, “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter!” derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?
Bu ayette taklidin “gerçeği bilmek ve doğru yolda olmak” anlamına gelmediğine dikkat çekilmektedir. Yüce Allah inkârcılara ve müşriklere hitap ederek Kur’an’a ve Elçi’ye gelmelerini onlara emredince, taklidi tercih ettiklerini bildirmektedir. Bu ayette ilahi prensipleri doğru yaşayabilmek için Hz. Muhammed’e tâbi olmanın zorunlu olduğuna özellikle bir göndermenin yapıldığı apaçık bir gerçekliktir; çünkü peygambersiz bir din anlayışı imkânsızdır ve dinsizliktir. Bu nedenle ayette hem vahye yani Kur’an’a hem de onu tebliğ edip yaşayarak ümmetine örnek olan Hz. Muhammed’e tâbi olunması emredilmektedir. Elçi’ye itaatin onu elçi kılan Allah’a itaat olduğunda kuşku yoktur. Bunun yolu ise Elçi’nin beraberinde getirmiş olduğu ilahi mesaja yani Kur’an’a uymakla mümkün olabilir. Taklitle ilgili ayetler için bkz. Bakara
2:170, dipnot 2.
Ey iman edenler! Siz kendinize bakın! Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü yalnızca Allah’adır; O da size (dünyada) yapmış olduğunuz her şeyi (mahşerde) bildirecektir.
Bu cümle Nisâ
4:84, Enfâl
8:53 ve Ra‘d
13:11. ayetlerle okunmalıdır.
Ey iman edenler! Birinize ölüm gelip çatınca, vasiyet esnasında içinizden adalet sahibi iki kişi aranızda şahitlik etsin! Veya yeryüzünde yolculuktayken başınıza ölüm musibeti gelmişse sizden olmayan başka iki kişi (şahit olsun)! Şüpheye düşerseniz o iki şahidi [salât]tan (ibadetten) sonra durdurup “Akraba (menfaatine) de olsa bu vasiyet karşılığında hiçbir şeyi satın almayacağız; Allah (için yaptığımız) şahitliği gizlemeyeceğiz; (aksini yaparsak) bu takdirde biz elbette günahkârlardan oluruz.” diye Allah’a yemin ettirirsiniz.
Yüce Allah ayetin bu kısmında ölüm döşeğinde, yani kişiler ölmeden önce sahip oldukları mal varlıklarıyla ilgili olarak vasiyyette bulunmaları gerektiği noktasında müminleri bilgilendirmekte, vasiyyette bulunurlarken içlerinden iki âdil şahidin buna şahitlik etmesi gerektiğini hükme bağlamaktadır.
Bunların (iki şahidin) günah işledikleri anlaşılırsa, haklarına tecavüz edilen (mağdur durumdaki)lerden diğerlerinin yerine geçecek çok daha uygun başka iki kişi onların yerini alır. (Bu iki kişi) “Doğrusu bizim şahitliğimiz onların şahitliğinden daha doğrudur; biz (kimsenin hakkına) tecavüz etmedik; aksi takdirde biz de elbette zalimlerden oluruz.” diye Allah’a yemin ederler.
Bu (usul), şahitliği gerektiği şekilde yapmaya veya yeminlerinden sonra, yeminlerin reddedilmesinden korkmalarına daha uygundur. Allah’a karşı [takvâ]lı (duyarlı) olun ve (O’nu) dinleyin! Allah yoldan çıkanlar topluluğunu doğru yola ulaştırmaz.
Yüce Allah yalancı şahitlik yapanların yerine bu işi doğru bir şekilde yapacak iki kişinin mağdurlar arasından belirlenmesi uygulamasının, şahitliği olması gerektiği gibi yapmaya çok daha yakın ve uygun olduğunu bildirmektedir.,Bu son üç ayette, mal ve vasiyet konusunun önemine dikkat çekilmekte, şahitlik noktasında konuya dair detaylar verilmektedir.
Allah’ın elçileri toplayıp da “Size ne cevap verildi?” dediği gün “Bizim hiçbir bilgimiz yok; şüphesiz ki gizlilikleri bilen ancak sensin sen” demiş (olacaklar)dır.
A‘râf
7:6’da “bütün peygamberlerin ve ümmetlerinin”, Sebe’
34:40-41’de ise “meleklerin” sorgulanacağından söz edilmektedir. Hem peygamberlerin hem de meleklerin sorgulanması, elbette onların cezalandırılması anlamında değil, peygamberleri ve melekleri günahlarına sebep gören insanları rezil ve deşifre etmek içindir. Zira peygamberlerin ilâhî huzurda korkudan uzak olacakları ayet ile sabittir. Bu konuda bkz. Neml
27:10.,Benzer mesajlar: Mâide
5:116; Tevbe
9:78; Sebe’
34:48.,Bu ayet peygamberlerin kendilerinden sonrasıyla ilgili bilgileri olmadığının delilidir.
Allah o zaman şöyle diyecektir: “Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene (verdiğim) nimet(ler)imi hatırla! Hani seni Kutsal Ruh (Cebrail) ile desteklemiştim; sen beşikteyken de yetişkin çağında da insanlarla konuşuyordun. Sana Kitab’ı (okuyup yazmayı), [hikmet]i (doğru hüküm verme yeteneğini), Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim. Benim iznimle çamurdan bir kuşun benzeri gibi (sûret) yapıyordun da ona üflüyordun; o da benim iznimle hemen bir kuş oluyordu. Benim iznimle körü ve alacalıyı iyileştiriyordun. Benim iznimle ölüleri (hayata) çıkarıyordun. Hani İsrailoğullarını (seni öldürmekten) engellemiştim. Kendilerine apaçık deliller getirdiğin zaman içlerinden kâfir olanlar “Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir!” demişlerdi.
Benzer mesajlar: Âl-i İmrân
3:46; Meryem
19:29.,Bu mesaj Âl-i İmrân
3:49. ayetle birlikte okunmalıdır.,İsrailoğullarından olan inkarcılar Hz. İsa ile ilgili bu sıra dışı olaylara “apaçık büyü” diyerek, imanı değil, mucize türünden olaylara karşı inkarı tercih ettiklerini göstermişlerdir. Esasında hem burada hem de Âl-i İmrân
3:49’da ele alınan bu hususların tam olarak nasıl yorumlanması gerektiği konusunda kesin sözler söylemekten kaçındığımızı belirtmeliyiz.
Hani Havarilere “Bana ve elçime iman edin!” diye vahyetmiştim (bildirmiştim). Onlar da “İman ettik, bizim Allah’a teslim olmuş kişiler (Müslümanlar) olduğumuza sen de şahit ol!” demişlerdi.
[Havari] kelimesi, “beyaz giyenler”, “beyazlara bürünenler”, “tasdik edenler”, “samimi olanlar”, “tertemiz kişiler” gibi anlamlara gelmektedir.,Burada geçen [evhaytü] “vahyettim” fiili, bilinen anlamda “hakiki vahiy” değil, “bildirmek, ilham etmek” şeklinde bir bilgilendirme olarak anlaşılmalıdır. Çünkü burada söz konusu edilen vahiy fiilinde muhataplar peygamber değildir.
Hani Havariler “Ey Meryem oğlu İsa, Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” diye sormuşlardı. O (İsa) da “İman etmiş kişilerseniz Allah’a karşı [takvâ]lı (duyarlı) olun.” cevabını vermişti.
Onlar “Ondan yiyelim, kalplerimiz rahat olsun, bize doğru söylediğini (kesin olarak) bilelim ve ona şahitler olmak istiyoruz.” demişlerdi.
Meryem oğlu İsa şöyle dua etmişti: “Allah’ım! Rabbimiz! Bize hem bizim hem de öncekilerimiz ve sonrakilerimiz için bir bayram ve senden bir delil olacak şekilde gökten bir sofra indir! Bizi rızıklandır! Sen rızık verenlerin en hayırlısısın.”
Allah da şöyle demişti: “Şüphesiz ki ben onu size indirebilirim; (ama) bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, âlemlerde kimseye etmediğim azabı ona ederim!”
Hani Allah “Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara ‘Beni ve annemi, Allah’ın peşi sıra iki ilah edinin!’ diye sen mi dedin?” dediği zaman, (İsa) “(Haşa)! Sen yücesin. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Ben onu söyleseydim sen onu elbette bilirdin. Sen bendekini bilirsin, (oysa) ben sende olanı bilemem. Şüphesiz ki gizlilikleri bilen ancak sensin sen.” demiş (olacak)tır.
“Ben onlara, yalnızca senin bana emrettiğin (şu esası) söyledim: ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin!’ İçlerinde bulunduğum sürece durumlarına şahittim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeye şahitsin.
Hz. İsa mahşerdeki sorgulanmasında Yüce Allah’ın kendisine soracağını bildirdiği “Beni ve annemi Allah’ın peşi sıra iki ilah edinin” şeklindeki sözü söylemediğini ifade etmektedir. Hz. İsa kavmine tebliğde bulunurken Yüce Allah’ın kendisine emrettiği şeyi yani tevhidi benimsemeleri gerektiğini onlara tebliğ ettiğini ve bunu da “Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin” cümlesiyle dile getirdiğini bildirmiş olacaktır. Benzer mesajlar: Âl-i İmrân
3:51; Meryem
19:36; Zuhruf
43:64.,Ayette geçen [teveffeyte] fiili “vefat ettirmek” anlamına geldiği için, bu ayet Hz. İsa’nın da tıpkı diğer bütün önceki insanlar gibi vefat ettirildiğinin apaçık bir delilidir. Burada olduğu gibi [teveffeyte] fiili tek başına veya “ölüm”le ilgili bir kelimeyle kullanıldığında “öldürmek” demektir. Fakat En‘âm
6:60 ve Zümer
39:42’de olduğu gibi [el-leyl] “gece” veya [menâm] “uyku” gibi kelimelerle kullanılırsa, ancak o zaman “uyutmak” anlamına gelmektedir. Buradaki vefat ettirmek fiili çok açık bir şekilde “öldürmek” demektir. Bunu başka şekilde yorumlamak doğru değildir. Hz. İsa’nın vefatı konusunda Âl-i İmrân
3:55 ve Nisâ
4:157-158’de de çeşitli bilgiler verilmektedir. Hz. Muhammed’in öldüğü bu dünyada başkasının sağ kaldığını düşünmek konuyu anlamamaktan veya başka kabulleri vahyin önüne geçirmekten başka bir şey değildir.
Onlara azap edersen şüphesiz ki onlar, senin kullarındır (dilediğini yaparsın). Onları bağışlarsan şüphesiz ki güçlü ve doğru hüküm veren yalnızca sensin.”
Allah şöyle demiş (olacak)tır: “Bu(gün), doğrulara, doğruluklarının yarar sağlayacağı gündür. Onlara, içinde [ebedî] kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah kendilerinden razı, onlar da O’ndan memnun olmuşlardır. İşte bu, büyük kurtuluştur.”
Göklerin, yerin ve içindekilerin otoritesi yalnızca Allah’a aittir. O, her şeye gücü yetendir.