İNSANLAR için yaptıklarının hesabını verme vakti oldukça yaklaştı; fakat onlar hâlâ gaflet içerisinde (bu gerçeğe) sırt çeviriyorlar.[2673]
[2673] Âyetle ilgili bir değerlendirme için sûrenin girişine bakınız.
Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir uyarı[2674] gelse, onu da sadece alaya alarak dinliyorlar.
[2674] Vahyin ”uyarı” (zikr) vasfıyla ilgili Hicr 9; Yâsin 69; Sâd 1, 87 ve Zuhruf 44. âyetlere; ayrıca konuyla ilgili bir açıklama için Tâhâ 99’un notuna bkz.
Onların aklı fikri oyunda oynaştadır; üstelik bilinci altüst olan bu kimseler[2675] el altından şöyle fiskos yapıyorlar:[2676] “Bu da sizin gibi ölümlü bir insan değil mi? Şu halde siz, göz göre göre büyüye kapılıp gidecek misiniz?”[2677]
[2675] Lafzen: “zulmeden kimseler”. Zulüm, “bir şeyi yerinden etmek”tir. Burada yerinden edilen insanın kendisidir. Bu da, tam anlamıyla bir “bilinç alaborası”dır (Bkz:
7:148, not 4). Bu ters bilinç hayatı oyun, dünyayı oyun alanı, sınav araçlarını oyuncak olarak algılar. Bütün bunların temelinde, tersyüz edilmiş bir tasavvurla hayata bakmak yatar. Bu ise kişinin kendisine yapacağı en büyük zulümdür (Krş: Âyet 29, not 37).
[2676] “Özel görüşme, gizli randevu, kulis, fiskos ve dedikodu” gibi bağlamına göre farklı mânalara gelebilen necvâ, yararlı, yararsız ve zararlı olmak üzere üç vasfa da sahip olabilir. Buradaki fiskos ve kulis anlamında zararlı bir necvâdır (Krş:
12:80;
17:47;
58:7-10, ilgili notlar).
[2677] Vahyin olağanüstü gücünün vahyin düşmanları tarafından dolaylı bir itirafı olarak okunmalıdır.
(Ve) dedi ki:[2678] “Rabbim gökte ve yerde söylenen her sözü, her düşünceyi[2679] bilmektedir: zira O her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.”
[2678] Medine ile Basra kıraat okullarının tümü ve bazı Mekkeli kârilere göre emir kipiyle (kul) okunan bu kelimeyi Kûfe okuluna mensup kârilerin tümü ve bazı Mekkeliler geçmiş zaman fiili olarak (kâle: dedi) okumuşlardır (Taberî). Her ikisi de aynı kapıya çıktığı halde ilk kıraat âlimlerinin kılı kırk yaran bir hassasiyetle bir kelimenin okunuşu üzerindeki bu farklı yaklaşımları, Kur’an’ın indiği dönemde henüz yazı, imla, noktalama (rakş), harekeleme kurallarının yeterince oturmamış oluşuyla açıklanır.
[2679] el-Kavl, hem “söz” hem de “düşünce” anlamına gelir (Bkz:
18:39).
“Hayır!” dediler; “(Bunlar) karma karışık düşler... Yok yok, onu kendisi uydurmuştur!.. Bu da değilse, o bir şair olmalı… İyi ama, önceden gönderilen (elçiler) gibi bize ilâhî bir kudret delîli getirse ya!..”[2680]
[2680] Vahyin ilk muhaliflerinin kafalarının hayli karışık olduğunun göstergesi. Allah Rasûlü risalet öncesi dinî hiçbir iddiası olmayan, kitap okuyup yazmayan, şiire ilgi duymayan, kendisinden kehanet ve olağanüstülük sadır olduğu duyulmamış biriydi. Aksi halde iddialarını desteklemek için onu örnek verirlerdi.
Onlardan önce kendilerini (inkârda ısrarlarından dolayı) helâk ettiğimiz nice kentler iman etmemişlerdi, şimdi bunlar mı iman edecekler?
Biz senden önce de kendilerine mesajlarımızı ilettiğimiz (ölümlü) insanlardan[2681] başka birilerini elçi olarak göndermedik. Hem eğer (bu konuda bir şey) bilmiyorsanız, (geçmiş) vahiylerin mensuplarına sorun!
[2681] Lafzen: “adamlardan, erkeklerden”. Burada vahyi ve peygamberliği inkâr edenlerin itirazı peygamberin cinsiyetiyle değil beşerliğiyle alâkalıdır (Bkz: Âyet 3, 7, 8). Dolayısıyla bu âyetteki rical, gönderilen rasullerin erkekliğini değil insanlığını vurgular. Bu kimlik vurgulanırken “erkekler” anlamındaki ricâlin kullanılmasında çok ince bir îmâ da sezilmiyor değil. Bu îmâ, hem meleklere “kadın” cinsiyeti yakıştıran, hem de peygamber olarak bir meleğin gönderilmesini isteyen Mekke müşrik aklının içine düştüğü çelişki ve gülünç durum olsa gerektir.
Biz onları yemeğe bile ihtiyaç duymayan varlıklar olarak göndermedik;[2682] dahası onlar ölümsüz de değildiler.[2683]
[2682] Lafzen: “cesetler..” Sözlük anlamı “bir şeyin yoğunlaşmış hali, unsurları toplanmış hali” olan ceset, burada “varlık kategorisi” anlamı taşımaktadır (Mekâyîs).
[2683] Elçiler gökte değil yerde yürürler. Yerde yürüyenler iz bırakırlar. Ancak iz bırakanlar izlenebilirler.
Neticede Biz onlara verdiğimiz sözü tuttuk; bunun sonucunda onları ve tercih ettiklerimizi kurtarıp, (hayatlarını) amaçsızca harcayanları ise helâk ettik.[2684]
[2684] Esrafe köküyle ilgili bir açıklama için bkz:
20:127, not 112.
DOĞRUSU Biz size, içinde size şeref ve itibar kazandıran bir mesaj[2685] indirmiş bulunuyoruz: şu halde, hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?
[2685] Veya: “içinde zihninizi inşâyı amaçlayan uyarılar olan bir mesaj” (Bkz: Taberî; krş:
43:44, not 3). Zikrukum ifadesinin çeviriye böyle yansıması, kelimenin yapısından kaynaklanır. Zikr, ya insan tasavvuruna bir şeyin simgesini sunarak onu hafızasına kaydetmesini sağlamak, ya da zihinde/tasavvurda önceden varolduğu halde bir şekilde kaybolmuş olanı yeniden ortaya çıkarmaktır. Bu tanımı yapan Râğıb, önce “kalbin” ve “dilin” zikri diye ikiye ayırdığı kavramı, bir de kendi içinde ikiye ayırır: 1) Unutmaktan dolayı hatırlatmak, 2) Akılda kalıcı olmasını sağlamak için hatırlatmak (Müfredât). Bu tanım, temel niteliklerinden biri zikr olan vahyi, “İlâhî bir inşâ projesi” olarak öne çıkarmaktadır (
20:99, 130, ilgili notlar). Vahiy bu inşâyı önce eylemin ana rahmi olan tasavvurda gerçekleştirir. Çevirimiz bu yaklaşıma dayanmaktadır.
Üstelik Biz, zulümde ısrarcı olan nice beldeleri kırıp geçirdik; ve (bunun) ardından onların (yerine) başka bir toplum ikame ettik.[2686]
[2686] Zımnen: Siz Allah için vazgeçilmez değilsiniz, fakat Allah sizin için vazgeçilmezdir. Zira hiçbir toplum alternatifsiz değildir. “Sizi ortadan kaldırıp sonra da dilediğini sizin yerinize geçirir” (
6:133) gibi âyetlerle ifade edilen tarihin değişmez yasası (Krş:
4:133;
14:19;
35:16).
Ve onlar Bizim ezici gücümüzü hissettikleri zaman, derhal oradan kaçmaya yeltendiler.
Durun, kaçmayın! Haydi, sizi küstahça şımartan konforlu yaşantınıza ve konaklarınıza geri dönün! Ne yani, herhalde hesaba çekilecektiniz![2687]
[2687] Le‘alle edatının “gerekçe” anlamına dayanarak şu mâna da verilebilir: “Hesaba çekilmeniz için yeterli neden mevcuttur” (Bkz: İtkân II, 233; krş:
20:130, not 119). Zımnen: Hayatı sorumsuzca yaşayanlar, hesap sorulmasından nefret ederler.
Onlar “Vah bize!” diyecekler; “Şu kesin ki, bizler hep zulümde ısrar ettik!”
Ve onların bu yazıklanmaları, Biz kendilerini biçilmiş ekin haline getirip sönmüş köze çevirinceye kadar devam edip gidecek.
(EY İNSANLAR!) Biz göğü, yeri ve bunların arasındakileri bir oyun olsun diye yaratmadık.[2688]
[2688] Yani: “bir amaç ve anlamdan yoksun yaratmadık” (
38:27). “Başka değil, sadece gerçek bir amaç uğruna yarattık” (
44:39). Bu gerçeği fark edenler “göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: Rabbimiz! Bütün bunları anlamsız ve amaçsız yaratmadın!” (
3:191) derler. Bu âyet, kadim kültürlere ait “Tanrı yalnızlıktan canı sıkılınca insanı yarattı” gibi bir tezi de kökten reddetmektedir. Esasen bu pasaj, başta Hermetik miras olmak üzere gök cisimlerine “akıl” ve “öznelik” (faal akıl) izafe eden tüm kadim mistik ve ruhçu kültürlere bir reddiyedir. 29. âyet bunun delilidir.
Eğer Biz bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik;[2689] ne ki bunu asla yapacak değiliz.[2690]
[2689] Bu ibâre iki şekilde de anlaşılabilir: 1) Bu görünen âlemi değil, sizin algınızın ötesinde bir âlem yaratarak onu eğlence edinirdik” 2) “Sizin eğlence ve oyun aracı gibi gördüğünüz bu âlemi, sizden önce Biz eğlence yapardık” (Krş: Elmalılı).
[2690] Veya: “Tabii ki eğer yapmış olsaydık, (ama yapmadık)”. Kûfe dil okulunun büyük ismi Ferrâ, şart edatı olan in’in olumsuzluk vurgusuna da dikkat çeker (Benzer bir kullanım için bkz:
35:23). Ondan da önce bize kadar ulaşan ilk orijinal tamamlanmış tefsirin sahibi olan Mukâtil (ö. 150 h.) ibâreyi böyle anlar (Tefsir). Taberî’nin de alternatifsiz tercihinin bu olduğunu söylemeliyiz.
Aksine Biz, mutlak hakikate atıf olan (amaçlı ve anlamlı yaratılış) gerçeğini,[2691] malum[2692] amaçsız ve anlamsızlığın başına çalarız da, o berikinin beynini parçalar; işte o zaman beriki de yok olup gider.[2693] İşte (Yaratan ve yaratılan) konusunda bu türden tanımlamalarınızdan[2694] dolayı yazıklar olsun size!
[2691] el-Hakk “anlamlılık ve amaçlılığa” delâlet eder. Başındaki bâ edatıysa hem “gerekçe”, hem “bağlantı ve atıf” hem de “aracılık” ifade eder (Açıklama için bkz:
14:19, not 20). Âyetteki el-bâtıl, el-hakkın zıddı olan “amaçsızlık ve anlamsızlık” anlamına kullanılmıştır (Krş: Râğıb). Betale, “özgül ağırlığı olmadığı ya da çok az olduğu için uçup giden” ya da “akıp giden” şeyler için kullanılır (Mekâyîs). Burada bu yaratıklar evreninin bir amacının olmadığı; çünkü kendine has gerçek bir varlığının olmadığı; sadece Yaratıcının bir “yansıması” ya da varmış gibi görünen sanal bir evren, bir hayal dünyası, köpük, gölge olduğu yönündeki, insanın ahlâkî davranış zeminini yok eden âlem tasavvurları reddedilmektedir. Âyetteki bi’l-hakk ifadesi, hem yaratılmışlar âleminin kendine has bir iç gerçekliğe sahip olduğunu, hem de onların gerçek bir amaç uğruna yaratılmış olduğunu ifade eder (Bkz: 16. âyet, not 16).
[2692] el-Bâtıl’ın başındaki belirlilik takısı anlama “malum” olarak yansımaktadır. Bu tercihimiz aynı zamanda vahyin reddettiği türden maddî varlığın sanallığı tezlerinin, nüzul ortamında birileri tarafından bilinip savunulduğuna delâlet eder.
[2693] Allah’ı tanımaya çalışmak yerine tanımlamaya çalışanlar, -hâşâ- Allah’ı nesne, kendini özne yerine koymuş olan haddini bilmezlerdir.
[2694] Yaratan ya da yaratılanı, birini diğerine dahil eden bir tezle tanımaya çalışmak, “tanımak” değil “tanımlamak” (tavsîf) sayılmaktadır. Bu ise, haddini aşan insanın Yaratıcısına had ve hudut çizmeye kalkışmasıdır. Oysa ki yaratılmışlar dünyası “tanımak” için var edilmiştir; bu nedenle de vahiy bu evreni “işaret, atıf, belge” anlamına gelen ‘ilm-‘alâmet köküne nisbetle ‘âlem/’âlemîn diye isimlendirir (
1:1, not 2). Zira “yaratılmış varlıklar evreni olan” bu ‘âlem, O’nun varlığına, birliğine, eşsizliğine ve yaratıkları üzerindeki mutlak tasarrufuna delâlet eden birer belge ve âyet, birer alem ve alamettir. (‘Âlemîn için bkz: Âyet 107, not 110)
Zira, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’na aittir; nitekim O’nun tarafında yer alanlar, O’na kulluk etmede ne kibre kapılırlar, ne de bıkıp usanırlar:[2695]
[2695] Başta melekler olmak üzere, yıldızlar, gezegenler ve diğer gök cisimleri (yer cisimlerini tanrılaştıranlar 21. âyette ele alınacak) gibi soyut ve somut, varlığı sabit ya da muhayyel birtakım şeylere, zirvesini Allah’ın oluşturduğu bir hiyerarşide “ilâhlar” ya da “yarı ilâhlar” payesini veren ve somut putlara tapınan Mekke müşriklerinin inancından daha sofistike ve soyut olan Eski Hind, Mısır, Harran, Cündi Şapur ve Mezopotamya merkezli bâtıl ve şirke bulaşmış inanç sistemleri kastedilmektedir.
Son ibârenin alternatif bir anlamı da şöyle olabilir: “O Sınırsız Rahmet sahibini anmakla birlikte, O’na nankörlük eden de yine kendileri olmaktadır” (Krş: Râzî).
Onlar, gece gündüz demeden aralıksız O’nun aşkın ve yüce olan zatını anarlar.
YOKSA onlar yeryüzünden bir takım tanrılar peydahladılar da, onlar mı yapacak can verme işini?[2696]
[2696] Yani; ‘Madem yeryüzünden cansız nesneleri ilâh ediniyorlar, öncelikle onların yeryüzüne ait bir varlık olan insanoğluna can vermesi gerekmiyor muydu?’ Yunşirûn: “diriltilecekler, canlandırılacaklar”. Bu ibâre, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” sorusuna “Elbette Allah” (
29:61) cevabını vermekte tereddüt göstermeyen cahilî aklın içine düştüğü çelişkiye dikkat çeker.
Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka[2697] ilâhlar olsaydı, (gökler ve yer) kaos içinde mahvolurdu: işte bu nedenle O her şeyden yüce olan Allah, O mutlak otorite sahibi, onların yakıştırdıkları her şeyin ötesindedir.
[2697] İllâ edatının “..den gayrı, ..den başka” anlamına kullanılmasıyla ilgili bkz: İtkân II, 160.
O, yaptıklarından dolayı asla sorgulanamaz; fakat onlar her daim sorgulanırlar.[2698]
[2698] Daha dünyadayken bile hemcinsleri tarafından sorgulanıyorlar, ya âhirette?
Yoksa onlar (bu gerçeğe rağmen) O’nun dışında[2699] ilâhlar edinmekte ısrar mı edecekler? De ki: “Haydi, siz de kendi delilinizi getirin! İşte bu, hem benimle birlikte olanların hem de benden öncekilerin dile getirdikleri (ortak) mesajdır”. Ama hayır, onların çoğu bu (açık) gerçeği bilmiyorlar; bu nedenle (ondan) yüz çeviriyorlar.
[2699] Min dûnihi, sadece “O’nun dışında” değil, aynı zamanda makam olarak “O’nun çok gerisinde, aşağısında, uzağında, astı mevkiinde” anlamına da gelir (Bkz: İtkân II, 195).
Halbuki Biz, senden önce gönderdiğimiz rasullerin tümüne bir mesajı ısrarla ilettik; o da şu: “Benden başka ilâh yok, o halde yalnız Bana kulluk edin!”[2700]
[2700] Tevhid, bütün bir oluş evrenini doğru kavramanın koordinatını verir. Bu koordinatla yola çıkmayan akıl, her ölçü, kıyas, öncül ve önermesinde yanlıştan çıkıp yanlışa varacaktır.
Ama (onların takipçileri arasından) yine de “Rahmân çocuk edindi” diyenler çıktı.[2701] O şanı yüce olan, (ölümlü varlıklara has bu tür) tanımlamalardan sonsuzca uzaktır; aksine, (Allah’ın soyundan geldiğini iddia ettikleri o kimseler), İlâhî ikrama[2702] mazhar olan kullardır:[2703]
[2701] Burada kastedilenin Hıristiyanlar olduğu, bu âyetlerle, bu sûreden önce nâzil olan Meryem 91 ve 92. âyetlerin benzerliğinden de anlaşılmaktadır. Çevirimizin gerekçesi budur.
[2702] Ya rasuller gibi “İlâhî vahye” ya da melekler gibi o vahyi “taşımaya” mazhar olanlar. Bu âyetle Meryem 93 arasındaki benzerlik dikkat çekicidir.
[2703] Zımnen: Eşyayı tanrılaştıran, Tanrı’yı eşyalaştırmaya kalkar.
Onlar, kendi sözlerini O’nun sözünün önüne geçirmezler:[2704] yani onlar sadece O’nun talimatıyla hareket ederler.
[2704] Rasuller yalnızca Allah’ın vahyini iletir, melekler de sadece kendilerine verilen talimatı yerine getirirler.
O, onların bildiklerini de bilmediklerini de bilir.[2705] Ki zaten onlar, O’nun hoşnut ve razı olmadığı hiç kimseye şefaat edemezler:[2706] zira onlar O’nun yüceliği karşısında derin bir saygıyla titrerler.[2707]
[2705] Bir başka ifadeyle: “geçmişlerini de geleceklerini de” (Bkz:
20:110, not 91).
[2706] Kur’an, Allah’tan bağımsız bir kayırma ve şefaat iddiasını tümüyle reddeder. Burada olduğu gibi reddetmediği şefaat biçimi, sadece Allah’ın razı olduğu birine verdiği ödülü, sahibine takdim etmekle onurlandırılmaktır. Ödülü takdim eden ödülü veren değildir. Onun ödül üzerinde hiçbir tasarrufu yoktur. O sadece, ödül sahibi tarafından ödül takdimine mazhar kılınmakla onurlandırılmıştır (Ayrıca bkz:
34:23, not 43 ve
39:44, not 47).
[2707] Haşyet sıradan bir korku değil, özellikle de muşfikîn ile birlikte kullanıldığında saygı ve sevgiden dolayı duyulan derin bir ürperti halidir (Bkz:
18:49, not 60).
Kaldı ki onlardan biri “O’ndan bir alt basamakta da olsa, sonuçta ben de bir ilâhım demiş olsaydı, bu takdirde onu cehennemle cezalandırırdık:[2708] Çünkü bilinci altüst olmuş kimseleri Biz böyle cezalandırırız.[2709]
[2708] Piramidik tanrı anlayışına dayanan kadim Hermetik mirasın muhtemelen sonradan bozulmuş tanrı anlayışını çağrıştırıyor. Bu anlayış uluhiyyeti hiyerarşik bir silsilenin zirvesi (piramidin zirvesi) olarak görüyor, o zirvenin daha altta yer alan diğer halkalar üzerinde yükseldiğine inanıyordu. İşte içinde kadim hikmet pırıltılarının yer aldığı Hermes’in müşahedesinin (Corpus Hermeticum) 12. maddesi: “Sonra her şeyin babası hayat ve nur olan akıl, kendisine benzeyen bir insan yaratır. Meydana getirdiği oğlunun kendisine benzeyen güzelliğine hayran kalır. Gerçekte Allah oğlunda kendi sûretini sevmiştir. Bütün yaratıklarını onun hizmetine verir.” (Nkl: M. A. Cabirî, Bunyetu’l-Akli’l-Arabi, Beyrut-91, s. 265). Arabistan yarımadası Hermetik mirastan habersiz değildi. Bazılarının Kur’an’da zikredilmeyen nebiler arasında saydığı Güneyli (Yemen) Şu‘ayb b. Mehdim (veya: Mahrem) zi-Mehdim, Kuzeyli Riab b. el-Berra eş-Şenini ve Reyyan b. Zeyd b. Amr gibi isimler, Hermetik irfanı bölgede temsil eden isimler olarak görülebilir.
[2709] Lafzen: “zalimleri”. “Bir şeyi yerinden etmek” anlamına gelen zulm, bir çok yerde “kendi kendisine zulmetme” formunda, eylemin öznenin kendisine döndüğü bir cümle yapısıyla dile getirilir. Zalimîn (zulmedenler) şeklinde ism-i fail kipiyle yalın olarak geldiği yerlerde ise, bu zulmün muhatabı (tümleç) zımnen yine zalimin kendisi olarak anlaşılmalıdır. Bu zulmün niteliği de, kelimenin etimolojisine uygun olarak kişinin kendisine Allah’ın tayin ettiği konumu beğenmeyerek başka bir konumu tercih etmesidir ki, bu bir “bilinç alaborası”dır. Bu mânanın en güzel açılımı, bu sûrenin 65. âyetindeki “baş aşağı çevrilmiş bilinç hali” ifadesidir.
İNKÂRDA ısrar eden o kimseler görmezler mi ki; gökler ve yer başlangıçta bitişikken Biz onları ayırdık[2710] ve (hareket edebilen) her canlıyı[2711] sudan var ettik?[2712] Buna rağmen hâlâ inanmayacaklar mı?
[2710] Buradaki ratk ile âlemin varoluş öncesi potansiyel hali, fetk ile de bunun fiilî varlık olarak ortaya çıkma hali kastedilmiş olabilir (Ebu Müslim’den Râzî). Fâtır 1 ve Bakara 117’deki yoktan yaratılıştan bir sonraki aşamayı ifade ettiğini söyleyebiliriz.
[2711] Parantez içindeki “hareket eden” açıklamamız, aynı yaratılış gerçeğini vurgulayan Nûr 45’te yer alan dâbbe (kendiliğinden hareket eden) kelimesine dayanmaktadır.
[2712] Su belirlilik takısıyla gelmiştir. Bu, metne şöyle yansıyabilir: “herkesin bildiği su…”
Ve yeryüzünde kendilerini sarsar diye sağlam ve sarsılmaz dağlar var ettik;[2713] ve onların aralarında, yollarını bulabilsinler diye vadiler açtık.[2714]
[2713] Dağların kazık olması, adına “izostasi” denilen çivi etkisi meydana getirerek kıtaları dengelemektedir.
[2714] Dağlar ve vadiler, zirveler ve çukurlar, yaratılmışlar dünyasının çift kutuplu yapısına bir göndermedir (Bkz:
16:15, not 23).
Ve göğü güvenlikli bir kubbe olarak tepelerine diktik; ama onlar, bu tür göstergelerle işaret ettiğimiz (hakikatlere) sırt çeviriyorlar.
Oysa geceyi ve gündüzü, güneşi ve Ay’ı yaratan da O’dur; (ama yıldız ve gezegenlerin) hepsi de (kendileri için tesbit edilen) bir yörüngede akıp durmaktadırlar.[2715]
[2715] Zımnen: kâinatın kütle çekimiyle içine çökmeden kalabilmesi Allah’ın koyduğu kozmik tavaf sayesinde mümkün olmaktadır. Felek, “dairevî ve küresel olan her şeyi” kapsar (Taberi). Burada gök cisimlerinin hem yuvarlaklığına, hem dönüşüne, hem de “yörüngelerine” bir işaret bulunabilirse de, asıl maksat kozmik bilgiler değil ahlâkî öğütlerdir. Nihilizmi kökten reddeden bu âyetlerin verdiği öğüt şudur: Âlemde ‘cansız’ diye nitelenen varlıkların bile bir anlam ve amacı varken, varlık ağacının en soylu meyvesi olan insanın bir anlam ve amacı olmasın mı? Ya da: Gök nesnelerine bir yol tayın eden Allah, insan gibi akıllı ve iradeli bir varlık için bir yol ve güzergâh belirlemesin mi?
(EY NEBÎ!) Biz, senden önce yaşamış hiçbir insana ölümsüzlük bahşetmedik.[2716] Hem sanki sen öleceksin de, onlar ebediyyen yaşayacaklar mı?[2717]
[2716] Bu Kur’anî ilke, başta Hz. İsa ve Kehf sûresinde kendisine atıf yapılan meçhul zât (bir kul) olmak üzere, “insan” sınıfına giren herkes için bir anahtar hükmündedir.
[2717] Krş: “Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler” (
39:30).
Her can ölümü tadıcıdır; şu da var ki, Biz sizi seçip ayırmak için hayır ve şer ile sınava tâbi tutuyoruz:[2718] zaten sonunda Bize döneceksiniz.
[2718] Kur’an şerri Allah’a nisbet de izafe de etmez (Ayrıntı için bkz:
3:26;
10:11 ve
72:10, ilgili notlar). Bu âyette de şer Allah’a ne izafe ne de nisbet edilir. Sadece Allah’ın “hayır ve şer ile imtihan ettiği” buyurulmuştur. Metinde şer, min ile değil ilsak için kullanılan bâ ile gelmiştir. Bunun anlamı şerrin “sınava alet” kılınmasıdır. Maksadı ise Zerdüştizm ve Maniheizm gibi düalizme dayalı her tür şirki reddetmektir. Düalist şirk inancı, iyilik ve kötülük tanrısına dayanır. Bu, kötülüğün tanrısal olduğunu söylemek ve kötülüğü meşrulaştırmaktır. Ona ontolojik bir kimlik vermektir. Bu âyetin amacı, Allah dışında bir yaratıcı vehmine yol açan “kötülük tanrısı” icadını reddir.
Ana akım Kelâmcılar, Allah Rasûlü’nden yüzyıllar sonra, düalist akidelerin tahribatını önlemek için, şerri Allah’a nisbet etme ihtiyacı duymuşlardır. Öyle ki, hayrihî ve şerrihî (O’nun hayrı ve O’nun şerri) gibi Kur’an’ın asla ve kat’a onaylamadığı cümleleri, müslümanların akidelerine ilave etmişlerdir. Fakat düalizmin tahribatına karşı alınan bu geçici önlem, düalizm tarih sahnesinden silindiği halde yok olmamış, aksine müslümanların akaidinin bir parçasına dönüşmüştür. Bunun yol açtığı tehlikeleri şöyle özetleyebiliriz:
1) Akidenin vahiyle sabit sınırları yaz-boz tahtasına döndürülmüştür. Bu sorun sadece Allah’ın söz sahibi olduğu iman alanını beşeri içtihada açmıştır. Bu yüzden; “Akaitte mezhebin nedir?” gibi acaip ve garaip bir soru sorulabilmiştir. Oysa iman esaslarını belirlemek beşerin değil el-Mü’min olan Allah’ın hakkıdır.
2) Allah’ın esma-i hüsnasından biri de el-Hayr’dır (
12:64;
20:73). Kur’an’da hayr 20’ye yakın yerde Allah’a isnatla gelir. Kur’an’da şer 30 yerde kullanılmasına rağmen Allah’a isnat ve izafe edilmez. Enbiya 35 de bunun istisnası değildir. Allah’ı gösteren nahnu (Biz) zamiri ile şer fiili arasına iki engel konulmuştur: neblû (sınarız) fiili ve bâ edatı. Yani Allah buradada şer ile arasına iki lisani mesafe koymuştur. Kur’an’da “hayır Sendendir” (
3:26) diyen âyet vardır da, “şer Sendendir” diyen bir âyet yoktur. (Ayrıntılı bir tahlil için bkz: M. İslamoğlu; Kur’an’a Göre Esma-i Hüsna, II, 1186-1215). Bu durumda şerri Allah’a isnat veya izafe etmek, akideyi belirlemede beşerin sözünü Allah’ın sözüne ortak ilan etmektir.
3) Milel-Nihal edebiyatında Zenâdıka genel ismiyle anılan başta Maniheizm olmak üzere tüm düalist akımlara karşı önlem kabilinden geçici olarak akideye dahil edilen hayrihi ve şerrihi minallâhi teâlâ (hâşâ) anlayışı, düalizm tarih sahnesinden çekilmesine rağmen, ilâhî vahiyle belirlenen iman esaslarına beşeri bir yama olarak yapışmış kalmıştır.
4) Düalizmle savaşmak için akideye sokulan “Allah’ın şerri” (şerrihi) yanlış itikadı, beklendiğinin aksine, düalizmle savaşmayı imkânsızlaştırmış ve düalist batıniliğe İslam’ın kapılarını açmıştır. Yani, beklenenin tam tersi bir sonuç vermiştir. Zira eğer şerri Allah’a isnat ederseniz, kötülükle savaşmak tanrıyla savaşmak anlamına gelecektir. Bu bakış açısı, müslümanları kadercilik batağına sürüklemiştir. Nitekim şerri Allah’a isnat eden kelâmi ekollerin varıp demirlediği yer, o bataklık olmuştur.
5) Allah hayrı diler, hayrı yaratır. Kâinatta var olup da mahza şer olan hiçbir şey yoktur. Hayır, bir şeyin yaratılış amacını gerçekleştirmesidir. Şer, bir şeyin yaratılış amacı dışına çıkartılmasıdır. Demek ki şerrin varlığı asli değil arızidir, varoluşsal değil kullanım hatasından doğan bir sonuçtur. Felak sûresinde “O’nun şerrinden” Rabbe sığınmamız istenmez, “O’nun yarattıklarının şerrinden” sığınmamız istenir (
113:2)
Ve o küfre saplanmış olanlar ne zaman seni görseler, sadece alaya almak amacıyla “Bu muymuş sizin ilâhlarınızı diline dolayan?” diye (dudak bükerler); ama iş, Rahmân’ın zikrine gelince: onu ısrarla tanımazdan gelen de yine onlar olur.[2719]
[2719] “Rahmân’ın zikri” iki anlama gelebilir: 1) “Rahmân’ın vahyi” anlamı: Zikr vahyin sıfatıdır. Fıtratta zaten var olanı “hatırlatma” ya da ilâhî bir “öğüt ve uyarı” olduğu için Kur’an’a zikr sıfatı verilmiştir. Bu takdirde zımni mana şu olur: “Kendileri Allah’ın vahyini inkâr ettikleri halde, senin putperestliklerini eleştirmeni sorun ediyorlar. Oysa asıl sorun onların Allah’ı dinlememeleridir. 2) “Rahmân’ın anılması” anlamı: Yani “Allah’ın Rahmân adıyla anılması”... Kur’an’a göre onlar; “Rahmân’ı inkâr ediyorlardı” (
13:30) ve “Rahmân da neymiş?” (
25:60) diyorlardı. Oysa Mekke müşriklerinin Allah’ı inkâr etmedikleri nasıl tarih ve Kur’an’la sabitse, Rahmân ismine karşı alerjileri de aynen öyle sabittir. Bu âyet, Rahmân ismini içeriğiyle birlikte reddetmlerine bir gönderme olabilir (Bkz:
13:30, not 40). Hudeybiye’de Allah Rasûlü besmele sırasında bu ismi kullanınca, “Onu biz tanımıyoruz, ‘bismikallahûmme’ yaz” diyeceklerdir.
İNSANOĞLU aceleci bir yaratılışa sahiptir;[2720] zamanı gelince size mesajlarımın (gerçek olduğunu) göstereceğim; dolayısıyla, acele etmenize hiç gerek yok.[2721]
[2720] Lafzen: “İnsanoğlu aceleden yaratılmıştır”. Bunun bir mecaz olduğu açıktır. İnsanoğlunun yapısal kodlarına dair ilâhî bir ihbar içeren bu hüküm cümlesinin açılımı şudur: ‘İnsanoğlunun mayasında acelecilik vardır.’
[2721] Buna benzer bir âyet için bkz:
16:1 (Krş:
42:18).
Buna rağmen onlar diyorlar ki: “Eğer sözünüze sadıksanız (cevap verin bakalım): bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?”
İnkârda ısrar eden bu kimseler, yüzlerini ve sırtlarını ateşten koruyamayacakları, dahası hiçbir yardım da alamayacakları anın (dehşetini) keşke bir bilseler!
Ama hayır, o (an) birdenbire gelecek ve onları şaşkına çevirecektir; artık ne onu geri çevirebilecekler, ne de kendilerine zaman tanınacaktır!
Doğrusu (ey Muhammed)! Senden önceki elçilerle de alay edilmişti; fakat alay eden kimseleri bizzat alay edegeldikleri şey perişan etti.[2722]
[2722] Zımnen: Gösteren ve gösterilenin ciddi olması yetmedi, gören de ciddi olmalıydı.
De ki: “Sizi O sınırsız rahmet kaynağına karşı, gece ya da gündüz kim koruyacak?”[2723] Ama hayır, onlar Rablerinin zikrinden yüz çeviriyorlar.
[2723] Rahmân isminin geçtiği bir âyette kahır tehdidi!.. Zımnen: Merhametin kaynağından gazaba talip olmak ne büyük talihsizlik!
Yoksa onların Bizim dışımızda kendilerini savunacak birtakım ilâhları mı var? O (sahte ilâhlar) kendilerine dahi yardım edecek güçten yoksunlar; üstelik onlara katımızdan hiçbir himaye de ulaşmayacak.
Hayır, Biz onları ve atalarını geçici zevklere daldırdık; ta ki ömrün kendileri için böyle uzayıp gideceği (zehabına kapılsınlar):[2724] İyi ama, onlar görmüyorlar mı ki Biz yeryüzüne müdahil olup, ona (ait değerleri) her bir tarafından eksiltiyoruz?[2725] Bir de kalkıp kazanacaklarını umuyorlar, öyle mi?
[2724] Allah’tan koparılmış bir hayat ve sahte bir ebedilik duygusu…
[2725] Çevirimizin gerekçesi için benzer bir ibârenin yer aldığı Ra’d sûresi 41. âyetin ilgili notuna bkz. Burada “değer eksiltilmesi” olarak anlaşılması gereken “yeryüzünün eksiltilmesi”nin, “yeryüzünün uzatılıp yayılması” (
13:3;
15:19;
50:7) ile bir karşıtlık oluşturduğu düşünülebilir. Bu sûrenin 11. âyetinin sonunda ifade edildiği gibi, yeryüzünde birtakım değerler bazı birey, toplum ve coğrafyalarda eksiltilirken, bazılarında da artırılmaktadır (Krş:
4:133;
6:133;
14:19;
35:16).
(Ey Muhammed!) “Ben sizi sadece vahiyle uyarıyorum!” de. Ama, ne kadar uyarılsalar da (kalbi) sağır olanlar bu çağrıyı işitmeyecekler.
Fakat, Rabbinin azap rüzgârından onlara bir efilti dokunsa, hemen “Yazıklar olsun bize!” derler, “Meğerse biz, zulmü karakter haline getirmişiz!”[2726]
[2726] Zulmün birine isim olarak verilebilmesi için, o kişinin zulmü içselleştirmesi, karakter haline getirmesi gerekir. Zâlimîn (t. zâlim) ism-i failini çevirimizin gerekçesi budur.
Ve Biz, Kıyamet Günü dosdoğru tartan teraziler kurarız da, hiçbir kişi en küçük bir haksızlığa uğratılmaz; hatta hardal tanesi ağırlığında bir şey olsa, onu dahi gündeme getiririz:[2727] Biz, hesap görücü olarak yeter de artarız bile…[2728]
[2727] Şu âyetle karşılaştırınız: “Kim zerre kadar iyilik yaparsa onu (İlâhî kayıtta) görecektir; kim de zerre kadar kötülük yaparsa, onu (İlâhî kayıtta) görecektir” (
99:7-8).
[2728] Kefâyı bu şekildeki çevirimiz için bkz:
17:17, not 28.
DOĞRUSU Biz, Musa ve Harun’a, hakkı bâtıldan ayıran, karanlıkları aydınlatan[2729] ve sorumluluk bilincine sahip olanlara (yabancılaştıkları özlerini) hatırlatan bir mesaj vermiştik;[2730]
[2729] Dıyâ’ herhangi bir tahdit içermeyen nûrdan farklı olarak, tıpkı güneş gibi sadece kaynağından gelen ışık için kullanılır. Vahyin dıyâ’ olarak nitelendirilmesi onun özne oluşuyla alâkalıdır.
[2730] Peygamber kıssalarının Hz. Musa ve Hz. Harun ile başlaması, boykot sonrası dönemde inen sûrelerin genel karakteristiğine uygundur. Zira bu sûrelerde (A‘raf, Cin, İsrâ, Neml) doğrudan veya dolaylı olarak mutlaka İsrâiloğullarına ve onların Yahudileşme problemine değinilir.
onlar ki, idrak sınırını aşan bir hakikat olsa da Rablerinden korkarlar; yine onlar (görürcesine inandıkları) Son Saat’ten dolayı titrerler.[2731]
[2731] Parantez içi açıklamamız Bakara 3-4’e dayanmaktadır. Zımnen: Allah’a iman özünde gayba imandır.
İşte bu da, Bizim indirdiğimiz mübarek bir hatırlatıcı mesajdır:[2732] Peki, bu durumda siz onu tanımazdan gelmekte hâlâ ısrarcı mısınız?[2733]
[2732] Mubarek kalıbının mef’ul oluşuna dikkat. Kur’an’da hep bu formla gelen bu kelime, bereketin kaynağının Allah olduğu ve bir şeye bereketin O’nun tarafından verildiğini vurgular (Hz. İsa’nın mübarek kılınmasıyla ilgili bkz:
19:31).
[2733] Çeviride en zorlandığımız yer, kaynak dilde her iki vurguya da açık olduğu halde hedef dile çevrilince vurgulardan birini yitiren bu tür cümlelerdir. Âyetin sonu “bu durumda onun münkirleri siz mi olmalıydınız?” vurgusuyla da okumaya açıktır. Kufr imanın zıttıdır, inkâr irfanın zıttıdır. İnkâr, “tanımamak, onaylamamak, benimsememek, yadırgamak, itici ve iğrenç bulmak” demektir (Bkz:
11:70;
12:58;
16:22;
18:74;
29:29;
31:19).
DOĞRUSU Biz, (Musa’dan) çok daha önce İbrahim’e de doğru işleyen bir muhakeme vermiştik; (İbrahim’in) bununla (doğru yolu bulacağını) daha baştan biliyorduk.[2734]
[2734] Doğru işleyen muhakeme, onun sanata bakıp sanatkârı, esere bakıp müessiri, fiile bakıp faili bulmasını sağladı (Bkz:
6:74-79).
Hani o babasına ve kendi toplumuna “Sizin (tapınmak için) başına üşüştüğünüz bu heykeller de neyin nesi?” dediği zaman,
onlar şöyle cevap verdiler: “Atalarımızı onlara kulluk eden birileri olarak bulduk!”
Dedi ki: “Doğrusu siz de, atalarınız da başından beri açık bir sapıklık içindeymişsiniz.”
Dediler ki: “Sen (bunları söylerken) gerçekten ciddi misin, yoksa bize (şakacıktan) bir oyun mu oynuyorsun?”
(İbrahim): “Asla!” dedi, “Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki, onları O yaratmıştır; ve ben de bu gerçeğe tanıklık etmek için (size gönderilen) biriyim.”
Derken, (İbrahim içinden şu kararı aldı): “Allah’a yemin olsun ki, siz dönüp gittikten sonra, putlarınız için tasarladığım şeyi mutlaka gerçekleştireceğim!”[2735]
[2735] Ekîdenne fiilinin türetildiği keyd mastarı “ince ve hassas tasarlanmış tuzak” anlamına gelir (Bkz:
7:183, not 152).
Nihayet, onların tümünü paramparça etti; dönüp de kendisine başvurabilsinler diye (!)[2736] onların en iri-yarı olanına dokunmadı.
[2736] Bu kinayeli bir ifadedir. Ünlem metnin söz konusu yan anlamına dikkat çekmek içindir. İleyhideki zamirin aidiyetine göre; “dönüp puta başvurabilsinler” veya “dönüp İbrahim’e başvurabilsinler” şeklinde anlaşılabilir. Fakat metnin iç bağlamı birincisini destekler.
(Olan bitene vâkıf olunca, birbirlerine) dediler ki: “Kim yaptı bunu ilâhlarımıza? Her kimse, onun haddini bilmez biri olduğu[2737] apaçık ortada.”
[2737] Zaliminin bu anlamı için bkz. 29. âyet, not 37.
(Onlardan bazıları) “Adına İbrahim denilen bir gencin onları diline doladığı kulağımıza kadar geldi” dediler.
(Diğerleri) dediler ki: “Onu insanların önüne çıkarın; belki görgü şahitliği yapacak birileri çıkar!”
(Getirerek) “İlahlarımıza bunu sen mi yaptın ey İbrahim?” diye sorguladılar.
(İbrahim) “Hayır!” dedi, “Bunu yapsa yapsa, şu en iri-yarı olanı yapmıştır; en iyisi mi siz kendilerine sorun; tabî ki eğer cevap verebilirlerse!”[2738]
[2738] Modern veya kadim her putperest tazim ettiği putun zavallı bir nesne olduğunu bilir. İyi de, o halde neden tapar? Bu sorunun tek cevabı vardır: Tapmak insanın ontolojik ihtiyacıdır. İnsan bir Allah’a kul olmazsa, kul olacağı binlerce sahte tanrıyı işte bunun için icat eder.
Bunun üzerine kendi iç dünyalarına döndüler ve (kendi kendilerine) “Siz var ya, siz” dediler, “işte asıl haddini bilmezin ta kendisisiniz!”
Fakat daha sonra, baş aşağı çevrilmiş bilinç haline (geri dönerek);[2739] “Doğrusu, onların konuşamayacağını kendin de çok iyi biliyorsun!” (dediler).
[2739] Nukisû ‘alâ ruûsihim ibâresinin karşılığı olan “baş aşağı çevrilmiş/tersyüz edilmiş bilinç hali”, bir önceki âyette geçen zalimin algı biçimini açıklamaktadır. Bu, zulmün açılımıdır.
(İbrahim) “Ne yani” dedi, “şimdi siz Allah’ı bırakıp da, size hiçbir yarar sağlayamayan ve hiç bir zarardan (da sizi koruyamayan) nesnelere mi kulluk ediyorsunuz?
Size de, Allah’ı bırakıp taptığınız bütün bu nesnelere de yuh olsun! Siz hiç mi akıllanmayacaksınız?!”
“Onu yakın!” diye bağrıştılar; “İlle de bir şey yapacaksanız (böyle yapın) ki, ilâhlarınızı desteklemiş olasınız!”[2740]
[2740] Carî üslûp gereği “tanrılarınız” kelimesi, “tanrılarımız” şeklinde anlaşılmalıdır.
Biz “Ey ateş!” dedik; “İbrahim’e zarar verme, ona karşı serin ve selamet ol!”[2741]
[2741] Bu tür âyetleri metnin desteklemediği yorumlarla tevil etmek gereksizdir. Bu yorumların rasyonelleştirme veya irrasyonelleştirme istikametinde olup olmaması fark etmez. Sâffât 97 bu âyetlerdeki anlatımı pekiştirir. Âyetler/ilâhî kudret delilleri, İlâhî-kevnî yasalarla uyum içinde gerçekleşir (Konuyla ilgili ayrıntılı bir not için bkz:
20:21). Zira nasıl ki vahiylerin Kur’an’ında bir âyet bir başka âyetle çelişmezse, tabiatın Kur’an’ında da bir yasa bir başka yasayla çelişmez. Ateşin yakması İlâhî bir yasadır. Ateşte insan vücudu da yanar, bu da İlâhî yasadır. Vücudun ateşte yanmaması buna aykırıdır. Bu âyette “İbrahim yanmadı” denilmiyor, aksine “Ey ateş. “İbrahim’e zarar verme, ona karşı serin ve selamet ol!” deniliyor. Burada kesin olan bir şey var: İbrahim’e ateş zarar vermemiş. Bu durumda akla iki ihtimal geliyor: 1) Hz. İbrahim göstere göstere, ayan beyan yakılmış da mı, ateş onu yakmamış? 2) Yoksa onu yakmak isteyenler, bu işi göstere göstere değil de gizli bir tuzak ve komplo ile suikast suretinde yapmak istemişler de, yaktıkları ateş mi ona zarar vermemiş?
Bu iki ihtimalden hangisinin doğru olduğu sorusunun cevabı “Ey ateş, İbrahim’e serin ve selamet ol!” âyetinin hemen ardından gelen 70. âyette açıkça verilmektedir: Olay bir göstere göstere yakma olayı değildir. Olay bir “komplo ve tuzak kurarak suikast yapma” (keyd) olayıdır. Zira 70. âyet şöyle diyor: “Ona komplo ve tuzak kurarak suikast yapmak (keyd) istediler, biz onları hüsrana uğrattık”. Olayın keyd olduğunu haber veren 70. âyetten yola çıkarak, olayın boşluklarını şöyle doldurabiliriz: İbrahim nebinin tevhid davetinden rahatsız olan kâfir hemşehrileri, onu yakarak yok etmeye karar vermişler ve bunun için de komploya dayalı bir suikast planı hazırlamışlardır. Bu, Hz. İbrahim’i evinde yakmak için bir kundaklama planıdır. Fakat suikast başarısız olmuş, Allah onu putperest hemşehrilerinin bu suikastinden kurtarmıştır. Allahu a’lem.
İlginç olan bir başka nokta da, Kur’an’da bu olay nakledilirken, olayın “ilâhî kudret delîli” anlamına gelen âyet/âyât kelimesiyle nitelendirilmemesidir. Bu surenin hicretin hemen öncesinde, sevgili Rasûlümüze suikast hazırlıklarının yapıldığı bir zaman diliminde indirildiği hatırlanmalıdır. Nüzul ortamıyla doğrudan ilgili olan bu olay ile, Allah Rasûlü’ne karşı müşriklerin hazırlayacağı her suikastin boşa çıkarılacağı teminatı verilmiş oluyor.
Kur’an bu olayı “hayret ve şaşkınlığımızı” artırmak için değil, “öğüt ve ibret” almamız için anlatıyor (42). Fakat işin öğüt ve ibret tarafını bırakanlar, ‘olağanüstülük’ aramak gibi, âyetlerde hiç kastedilmeyen şeylerin peşine düşerler. Mucize istismarcıları, bu tavrı “mucizeyi inkâr” iftirasıyla karalarlar. Dertleri uydurulan dine malzeme devşirmek olan bu gibiler, etrafımızın sayısız ilâhî kudret delilleriyle dolu olduğunu göremeyen akıl fukaralarıdır (Bkz:
12:105).
İşte onlar (İbrahim’e) karşı komplo ve tuzak kurarak suikast yapmak istediler; fakat Biz onları hüsrana uğrattık.
Dahası onu ve (yeğeni) Lût’u (oradan) kurtararak, bütün milletler için[2742] mübarek kıldığımız yurda ilettik.[2743]
[2742] ‘Âlemîni bu şekilde çevirimizin gerekçesi için 107. âyetin ilgili notuna bakınız.
[2743] İbrahim ailesinin Harran üzerinden Filistin’e göçü. Mukaddes Filistin topraklarının Yahudi ırkının değil evrensel tevhid ailesinin ortak mekânı olduğunun ifadesi. Zira orasının mukaddes kılınmasıyla MS. 7. yüzyıldan sonra icat edilmiş bir kimlik olan Yahudilerin alâkası yoktu. Daha İbraniler İsrâiloğulları adını almadan çok çok önce mübarek kılınmıştı.
Ve ona bir armağan olarak İshak’ı[2744] ve (onun oğlu) Yakub’u bahşettik; ve onların hepsini kişilik ve erdem sahibi kıldık;
[2744] Nâfileten, “fazladan olan”, “zorunlu olandan arta kalan” anlamına (Bkz:
17:79, not 102). Çocuk hasretiyle geçen bir ömrün ardından verilen ilk oğul İsmail’den sonra gelen İshak, hiç kuşkusuz “fazladan” bir “armağan” idi. (Hz. İbrahim’in çocuklarının sıralaması için bkz:
14:39; ayrıca:
2:140;
4:163.) Hz. İbrahim’in İsmail’i kurban etme teşebbüsüyle birlikte bütün süreci şöyle özetleyebiliriz: Allah her ne ki istedi, almak için değil vermek için ister. Hz. İbrahim’den İsmail’ini almadığı gibi, yanına armağan olarak bir de İshak’ı verdi.
ve onları talimatlarımız çerçevesinde herkese doğru yolu gösteren önderler yaptık; nitekim onlara hayırlı işler yapmalarını, Allah’a ibadetin hakkını vermelerini,[2745] arınmak ve yücelmek için gerekli bedeli ödemelerini vahyettik: Nihayet, onların tümü de sadece Bize kulluk eden kimselerdi.
[2745] Ekîmu’s-salâta verdiğimiz bu anlamın gerekçesi için bkz:
87:15,
7:170;
2:3 ilgili notlar.
LÛT’A da sağlam bir muhakeme ve (seçip ayırma yeteneği kazandıran) bir ilim bahşettik;[2746] ve onu çirkin eylemleriyle tanınan kentten kurtardık: çünkü onlar yoldan çıkmış yoz bir kavimdi.
[2746] Hukm, tüm alternatifleri, içlerindeki en doğru şıkka indirgeme işlemi demektir. Aynı kökten gelen hikmet, işte bu işlemi mümkün kılan yetenektir. İbn Fâris’in ilmi yedullu ‘ala eserin bi’ş-şey’i yetemeyyezu bihi ‘an ğayrihi (ilim, bir şeyi, ona ait olmayandan seçip ayırmaya yarayan bir iz/alamet ve işarettir) şeklinde tarif ettiği hatırlanacak olursa, ilim, hüküm ve hikmeti birbirine bağlayan anahtarın “seçip ayırma” (temyiz) yeteneği olduğu anlaşılır. Sıradan bilgilerin (veri, data) vahyin ‘ilm adını verdiği şeye dönüşmesi için, insan zihninde bir çevrim istasyonu bulunmalıdır. İşte hükm-muhakeme bunun adıdır. Bir İlâhî inşâ projesi olan vahyin amacı, insan zihninde söz konusu ‘çevrim istasyonunu’ inşâ etmektir. Bu sayede sıradan bilgi hayatın illet, amaç ve hikmetini gösteren bir göstergeye dönüşür (Krş:
12:40).
Ama (Lût’a bir şey olmadı), onu rahmetimizle kuşatmıştık; zira o dürüst ve erdemli kimselerdendi.[2747]
[2747] Kur’an rasulleri överken dahi, onlara bahşedilmiş olandan çok onların bilinçli tercihlerinin sonucu olan kendi eylemlerine ve erdemlerine atıfta bulunuyor.
ONLARDAN çok daha önce Nûh da Bize yalvarmış, bunun üzerine Biz de onun duasını kabul etmiş, onu ve onun yakınlarını büyük bir beladan kurtarmıştık.[2748]
[2748] Hz. Nûh’un îmâ edilen duası için bkz:
71:26-28. Nûh kıssası hakkındaki tüm pasajların alt alta okunmasıyla elde edilen sonuç şu: Yoldan çıkmış kavim Hz. Nûh’un duası yüzünden helâk olmuyor, onların helâkine kendi sapmaları sebebiyle Allah hükmediyor ve bu sonuca üzülen Hz. Nûh’a “onların lehine Bana başvurma” buyuruluyor (
11:36-37, not 45).
Yine onu, âyetlerimizi yalanlamakta ısrar eden bir topluma karşı desteklemiştik: zira onlar da ahlâken yozlaşmış bir toplumdu; bu yüzden Biz de tümünü boğulmaya terk ettik.
Dâvud ve Süleyman’ı da (gündeme taşı)![2749] Hani o ikisi, bir topluluğa ait çobansız ve dağınık koyun sürüsünün gece yayıldığı tarla konusunda karar vereceklerdi; ve Biz de onların kararına şahit idik;[2750]
[2749] Bu isimlerin ardından “gündeme taşı” ilavesi, sözgeliminden doğan bir gerekliliktir. Dâvud ve Süleyman, nübüvvet, hikmet ve devlet gibi üç değerin ellerine verildiği yönetici elçilerdir. Bu pasajın ana fikri güç ahlâkıdır.
[2750] Âyetteki “çoban”, “koyun”, “tarla” lafzi olarak anlaşılacağı gibi mecâzi olarak da anlaşılabilir. Lafzi olarak anlayan geleneksel tefsir, o dönemde anlatılan şu hikayeyi esas almıştır: Hz. Dâvud, kendisine intikal eden bir dâvâda komşunun tarlasını yayılan sürünün tarla sahibine verilmesine hükmeder. Hz. Süleyman telafisi mümkün bir zarara telafisiz bir cezayı sert bulur. Sürünün bir yıllık intifa hakkının tarla sahibine, tarlanın da eski haline getirilmesi için sürü sahibine verilmesine ve yıl sonunda her ikisinin sahiplerine iadesine hükmeder (Benzer bir kıssa için krş:
38:23-24). Âyet mecaza hamledilirse, “çoban” başıbozuk bir göçebe aşiret olan İsrailoğullarından, yeryüzünün en görkemli devletini çıkaran Dâvud ve Süleyman’dır. “Sürü” İsrailoğulları’dır. “Tarla”, bir zamanlar giremedikleri Filistin’dir. (Eski Ahid’e göre İsrailoğulları; “rabbin sürüsü/koyunları”dır (Mezmurlar
79:13;
100:3; Ay. krş: Matta
15:24)
fakat bu konuda Süleyman’a (daha) derin bir kavrayış vermiştik.[2751] Bununla beraber Biz, her birine sağlam bir muhakeme ve (seçip ayırma yeteneği kazandıran) bir ilim bahşettik.[2752] Zaten Dâvud ile birlikte, emrimize âmâde kıldığımız dağlar da O’nun kudret ve ihtişamını dillendiriyordu, kuşlar da…[2753] Zira Biz, her zaman istediğimizi gerçekleştiririz.
[2751] “Akıl yaşta değil baştadır” atasözünün Kur’an’cası. Süleyman’ın yargısı çok daha isabetlidir, fakat bu yargılamanın kahramanı Hz. Dâvud’dur. Zira babalık, hükümdarlık ve büyüklük gerekçelerini bir kenara koyarak adâletin hatırını her şeyin üstünde tutmuş ve Süleyman’ın kararının kendi kararından üstün olduğunu onaylamıştır. İşte gerçek büyüklük budur. Allah Rasûlü’nün “Hâkim içtihadında isabet ederse iki, etmezse bir sevap alır” (Ebu Dâvud) tesbiti de kaynağını buradan alsa gerektir.
[2752] Çevirimizin gerekçesi için bkz: Âyet 75, not 75.
[2753] Krş: 34.10. Hz. Dâvud’un İlâhîleriyle kâinat korosuna katılımının ifadesi.
Ve Biz ona, sizi korku ve zilletten kahredecek her belaya karşı koruyacak (mânevî) savunma araçları geliştirmeyi öğrettik:[2754] Hal böyleyken siz (gereği gibi) şükrediyor musunuz?
[2754] Be’s kökünden türetilen beîs, vahyin “alçak maymunluk” dediği İsrâiloğullarının taklit hastalığına atıf için kullanılır (Krş:
7:165-166, not 130). Lebûs, “giysi” mânasındaki libas ile aynı köktendir (Râzî). Ebu Ubeyde bu kelimenin Arap dilinde “tüm silahlar için” kullanıldığını söyler ve Taberî de isim vermeden bu görüşe aynen katılır. Fakat tefsir geleneğinde sadece Katâde’nin yorumuna dayanarak “zırh” anlamı şöhret bulmuş ve yine Katâde’ye ait “Hz. Dâvud demir zincirlerden örülü zırhı ilk yapan kişiydi” yorumu standart yorum haline gelmiştir. Tarihî veriler Hz. Dâvud’dan çok önceleri zırh yapımının bilindiğini göstermektedir. Buradaki lebûsun anlam alanı A’râf 26’daki libasu’t-takvâ terkibindeki libas ile örtüşür. Buna göre âyet, Allah’ın Dâvud’a, mü’minlerini hem birbirlerine karşı duydukları korkudan hem de bilinmeyene karşı duydukları güdüsel korkulardan korunma yöntemini öğrettiğini ifade eder (Esed). Be’sin daha çok mânevî musibetler için kullanıldığı hatırlanırsa, bu yorum daha makul görünmektedir. Nebevî hüküm ve ilimden söz eden pasajların ardından bağlama uygun olan da budur (Krş:
34:10-11, notlar 15, 16).
Kendisini bereketli kıldığımız ülkeye doğru esip O’nun emriyle (çalışan gemileri) yüzdürsün diye şiddetli rüzgârları Süleyman’a (âmâde kıldık):[2755] zira Biziz her şeyin (yasasına) vâkıf olan.
[2755] Cerâ, “aktı, kaydı, yüzdü” anlamına gelen ve bir türlü yerinde duramayıp hareket eden akışkan maddelerin hareketi için kullanılır. Bunun için gemiye de el-câriye denilir (Mekâyîs). Kur’an’da gemilerin denizde yüzmesi bu kelimeyle ifade edilir (
2:164;
13:32;
22:65). Hz. Süleyman’ın efsanevî devletine tüm dünyanın zenginliklerini taşıyan unsur gemi filolarıydı. Dilsel verilerle birlikte bu gerçek, parantez içi açıklamamızın gerekçesini teşkil eder.
Yine dik başlı birileri,[2756] hem onun için dalgıçlık yapıyorlar, hem de bunun dışında başka hizmetler görüyorlardı. Aslında onlara mukayyet olan da Bizdik.
[2756] Şeyâtîn, “baş eğmedi, serkeşlik etti, azdı” anlamına gelen şatana kökünden türetilmiştir (Krş:
81:25, not 21). Bunlar, Hz. Süleyman zamanında yaşamış başıbozuk ve hiçbir kural tanımayan vahşi kabileler veya onun devleti sihirbazlıkla yönettiği zehabına kapılan nankör Yahudiler (Bkz:
2:102) olabileceği gibi, insanoğluna baş eğmeyen tabiî güçler de olabilir.
EYYUB’U da (gündeme taşı)! Hani o bir zamanlar; “Bu dert gelip beni buldu, ama Sen merhametlilerin en merhametlisisin!” diye Rabbine yalvarmıştı.
Biz de onun duasını kabul etmiş ve onu bizar eden dertten kurtarmıştık; dahası katımızdan bir rahmet ve gereği gibi kulluk edenlere bir öğüt olmak üzere, ona yakınlarını bir kat daha artırarak geri vermiştik.[2757]
[2757] Krş: 38: 41-44. Hz. Eyyub hakkında birbirini tutmayan farklı rivayetler nakledilmiştir (Taberî). Pasajın anlaşılmasını kolaylaştıracak özeti şudur: Muhtemelen Arap asıllı bir nebî olan Eyyub önceleri varlık ve sıhhat sahibiyken sonradan yokluk ve hastalıkla sınanır. Etrafından çocukları ve eşi de dahil herkes dağılır. Düştüğü ölümcül dert sırasında destani bir sabır sergiler. Razı ettiği Rabbi onun adını sabrın simgesi olarak ölümsüzleştirir. Eski Ahid’deki Eyyub tasvirinin Kur’an’daki sabır timsali bilge bir nebî olan Hz. Eyyub ile örtüşmediği açıktır.
Eyyup nebînin Sâd sûresinin 41. âyetinde geçen şikâyetinden de anlaşılacağı gibi, bu mubarek nebi, bedenine ârız olan hastalıktan değil, maneviyatına ve kalbine ârız olan manevî hastalıktan bizar olmuş ve şikâyet etmişti. Zira maddî vücud insanın aslî varlığı değildi. İnsanın aslî varlığı manevî vücud idi. Dolayısıyla asıl musibet insanın bedenine gelen değil kalbine ve ruhuna gelen musibetti. Sâd 41’de Hz. Eyyup işte bundan şikâyet ediyordu.
İSMAİL’İ, İdris’i[2758] ve yükümlülük alan kişiyi de (gündeme taşı);[2759] hepsi de sıkıntıya karşı direnen kimselerdendi:
[2758] İdris hakkında bkz:
19:56, not 62. Ayrıca Hz İlyas’ın yeniden doğmuşu olduğu iddiası için bkz:
37:123, 130 not 48.
[2759] Zu’l-kifl “sorumluluk sahibi”, ya da “yükümlülük altına giren kişi” anlamına gelir. Lügat anlamı “kişiye düşen pay, nasip” olan el-kifl, “birine söz verdi, sorumlu oldu” anlamındaki kefele ya da “kendini yükümlülük altına soktu” anlamındaki tekeffele fiiline nisbet edilir. Burada ve Sâd sûresinin 48. âyetinde sözü geçen zâtın kimliği konusunda Hz. Peygamber’den hiçbir sahih açıklama gelmediği gibi, İslâmî olan ve olmayan hiçbir kaynakta da hakkında bir bilgi bulunmamaktadır. Bundan dolayı, bu nitelemenin sahibi tartışma konusu olmuştur. Ebu Musa el-Eş’ari, İbn Abbas, Mücahid onun nebî olmadığını erdemli bir yönetici olduğunu söylemişlerdir (Taberî ve Râzî). Mukâtil, Ferrâ ve Ebu Ubeyde gibi ilk otoriteler bu konuda hiçbir açıklama yapmazlar. Esed bu nitelemeyi “peygamberlerin her biri için kullanılan ortak bir deyim” kabul ederek “kendisini (Allah’a) bağlayan herkesi..” şeklinde çevirir. Fakat metin lafız ve mâna olarak bu çeviriyi desteklemez. Çünkü zu’l-kifl ifadesi, tek kişiye ait bir nitelik
olarak kullanılmaktadır. Geriye bu nitelemenin müstakil bir isim değil, bilinen peygamberlerden birinin sıfatı veya ikinci adı olduğu ihtimali kalır. Zu’l-kifl’in hangi peygamberin ikinci adı olduğu sorusunu, Kur’an’dan yola çıkarak cevaplayabiliriz. Kur’an’da iki yerde keffele-yekfulu fiili tek bir Peygamber için kullanılır. O da Hz. Meryem’e “kefil” olan Hz. Zekeriyya’dır (
3:37, 44).
bu yüzden onları rahmetimize gark ettik: Zira onlar dürüst ve erdemli kimselerdendi.
VE balık olayının kahramanını da (gündeme taşı)! Hani bir zamanlar o, hakkında işlem yapmayacağımızı zannederek, öfkeyle (görev yerinden) çekip gitmişti.[2760] Derken o (düştüğü) zifiri karanlığın içerisinde “İbadete lâyık başka ilâh yok; sadece yüceler yücesi olan Sen varsın: hiç şüphesiz ben (bu tavrımla) zalimlerden biri olup çıktım!” diye yakarmıştı.[2761]
[2760] Hz. Yûnus, Asur’un başkenti Ninova’ya gönderilmişti. İlgisizlikle karşılaşınca kızarak görev yerini “kaçak bir köle gibi” terk etti (
37:140). Bindiği gemi fırtınaya yakalandı. Hatasını itiraf etti ve gemiden atıldı. Bir balık tarafından yutuldu. Tevbesinin ardından kurtuldu ve görevine yeniden döndü ve gönderildiği kavim bu kez iman etti. Zımnen: Sorumluluktan kaçan peygamber de olsa cezasız kalmaz.
[2761] Zımnen: Hatadan değil hatayı savunmaktan kork!
Bunun ardından Biz de onun yakarışını kabul ettik ve onu içine düştüğü sıkıntıdan kurtardık: işte Biz, inanıp güvenenleri böyle kurtarırız.
ZEKERİYYA’YI da (gündeme taşı)! Hani bir zamanlar o “Rabbim!” diye yalvarmıştı; “Beni (evlatsız) tek başına bırakma! Şu da var ki, Sen vârislerin en hayırlısısın!”[2762]
[2762] Kıssanın ayrıntısı için bkz:
3:37-41.
Ve Biz onun yakarışını da kabul ettik ve onun eşini kendisi için çocuk doğurmaya elverişli hale getirerek ona Yahyâ’yı armağan ettik. İşte bunların (üçü) de birbirleriyle hayırlarda yarışan kimselerdi; Bize bollukta da darlıkta da yalvarıp yakarırlardı: zira onlar Bize karşı derin bir saygı duyarlardı.[2763]
[2763] Haşyet için bkz: 28. âyet, not 35.
BİR de iffetini koruyan o kadını (gündeme taşı)! “Kuşkusuz ona da[2764] ruhumuzdan üflemiş;[2765] onu ve oğlunu (çağının) bütün insanları için[2766] kudretimizin bir delili kılmıştık.
[2764] Burada sözü edilen Hz. Meryem’dir ve “ona da” şeklindeki çevirimiz, başta Âdem olmak üzere tüm Âdemoğullarına bahşedilen İlâhî armağan olan “hayatın” ona da bahşedildiğini dile getirmektedir (Krş:
15:29;
32:9;
38:72). Ontolojik bir olguyu ifade etmeyip tıpkı “Allah’ın arzı, Allah’ın devesi, Allah’ın evi” gibi gaye belirtme ve onurlandırma anlamı taşıyan bu mecazî beyan, insan türünün tüm fertleri için geçerlidir. Bunu mecaz olmaktan çıkarıp lafzî olana indirgemek, Pavlusyen kilisenin Hz. İsa’ya dair “Allah’ın ruhu: Allah’ın oğlu” sapmasına yol açacaktır.
[2765] Bu ibârenin açılımı için bkz:
15:29, not 26. Ruhun Allah’a nisbeti, tıpkı Beytullahda olduğu gibi teşrif ve taltif içindir.
[2766] Parantez içi açıklamamız için bkz:
2:47, not 86.
(EY İNSANLAR!) İşte (burada kısaca anlatılan nebîler tarihinin de gösterdiği gibi) sizin ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim: O halde sadece Bana kulluk edin![2767]
[2767] On yedi peygamberin özet kıssasının ardından gelen bu âyet, hakikatin ortak kökenine ve islâmın insanlığın tüm zamanlardaki değişmez değerlerinin öbür adı olduğuna delâlet eder.
Ama onlar aralarındaki birliği paramparça ettiler: (oysa ki) hepsi de sonunda yine Bize dönecekler.[2768]
[2768] Bir önceki âyette “siz” olan zamir, beşerî dilin Allah’ı tam ifade etmekten âciz olduğunun bir göstergesi olarak bu âyette “onlara” dönüştü. Zımnen: vahyin tevhid ve vahdet çağrısından yüz çevirenleri Allah muhatap alınmaya değer bulmadı.
Neticede, kim iman etmiş olarak o imanla uyumlu davranışlar göstermeye gayret ederse, onun bu gayreti asla görmezden gelinmeyecektir: zira Biz, onun lehine bütün bunları kaydediyoruz.
Ne ki, Bizim helâkine karar verdiğimiz bir toplum mecburi (istikamete girmiştir);[2769] artık onların geri dönmesi mümkün değildir;
[2769] Yani: “dönüşü olmayan bir yola..” Harâmun (ya da hırmun), aksi düşünülemez olan”, “tersini beklemek imkânsız olan” (mümteni’) mânasındadır (Zemahşerî). Bu ibâre, Ebu Müslim’in yorumladığı gibi âhirete ilişkin anlaşılacak olursa, bu durumda anlam “helâk ettiğimiz bir toplum (sorumsuzca bir hayatın hesabını vermeye) mecbur ve mahkûmdur” olur (Krş: Âyet 35). Bu durumda bir sonraki âyette sözü edilen Ye’cûc ve Me’cûc da, dünyaya değil âhirete ait bir tür olmuş olur (Râzî).
ta ki[2770] Ye’cuc ve Me’cuc’un salınıp,[2771] her bir köşeden boşalacakları zamana dek…[2772]
[2770] 95 ve 96. âyetlere anlam verirken, onları birbirinin devamı olarak telakki ettik (Krş: Râzî).
[2771] Futihattaki dişillik tâsı, metinde görünmeyen bir çoğulluğa delâlet eder (Râzî). Bu ise, hemen arkadan gelen Ye’cuc ve Me’cûc’un belirli bir şahıs değil, her zaman ve mekânda bulunan yıkıcı ve tahrip edici güç olduğu sonucunu verir (Krş:
18:94).
[2772] Ye’cûc ve Me’cûc, kelimelerin Arapça dil kalıbına uygun hale getirilmiş telaffuzudur. Kelimeler bu
sayede “yandı, yaktı, parladı, alev aldı” anlamına gelen ‘acece köküne nisbet edilebilmiştir. Yâcuc ve Mâcuc şeklindeki bir okuyuş, kelimenin yabancı bir kökene ait olduğunu ele veren bir okuyuştur. Kitab-ı Mukaddes’e Gog-Magog olarak geçen kavram çifti Grekçe asıllıdır. Gog ile tarihin istilacı kuzeyli ırklarından biri olan Gotlar arasındaki ses benzeşmesi de dikkat çekicidir. Arapça’da ye’cuc şeklinde telaffuz edilen sözcüğün aslının Grekçe teagog (teos-agos) olduğu sanılmaktadır. “Tanrıları kendi arzu ve istekleri doğrultusunda sevk eden, onlara tedhiş uygulayarak zorla istediğini yaptıran” anlamına gelir. Me’cûc ise, demos-agos (demagog) köküne nisbet edilir ki, “insanlar üzerinde etki yapan, psikolojik baskı oluşturan” anlamına gelir. Önceleri olumlu anlamda kullanılan kelime sonraları “zorba, eşkıya, çete, terör şebekesi” anlamına kullanılmıştır. Ye’cûc “çete başı” için, Me’cûc ise “eşkıyalık yapıp terör estiren çete için” kullanılmıştır. Musa Carullah’ın dediği gibi Ye’cûc-Me’cûc yeryüzünün her tarafında, her millette, her çağda bulunabilir. Kur’ an’da, bunların cinsiyetleri, zaman ve mekânı sınırlanmamıştır. Günümüz itibarıyla askerî ve ekonomik gücüyle bütün yeryüzünü işgal etmiş olan egemen küresel güçler en dehşetli anlamıyla Ye’cûc ve Me’cûc’durlar. Eski şirk dinlerinin bütün teorilerini, eski paganların bütün putlarını kendilerine mal ettikten sonra, kendi silah ve para güçleriyle hem Allah’a karşı başkaldıran (teagog: ye’cûc), hem de insanlığa güç kullanarak tahakküm eden (demagog: me’cûc) küresel egemen güç, yeryüzüne gelebilecek ye’cûc-me’cûc’ların en gelişmiş, en ileri ve en dehşet örneğidir (Bkz: Ö. R. Doğrul, Tanrı Buyruğu, İstanbul-1955).
İmdi, mutlaka gerçekleşecek olan sözün vakti yaklaşmıştır: işte o zaman, küfürde ısrar edenler, gözleri yuvalarından fırlamış[2773] bir halde “Yazıklar olsun bize!” (diyecekler), “Doğrusu biz bu (söze) karşın gaflete dalmışız; dahası (böyle yapmakla) kendi kendimize kıymışız!”
[2773] Şâhısatun ebsâr, bir korku ve dehşet karşısında “insanın gözlerinin yuvalarından fırlayacakmış” gibi etkilenmesini ifade eder.
Şu kesin ki, siz de, Allah’tan başka taptıklarınız da cehennemin yakıtısınız: sizler ona mutlaka uğrayacaksınız!
Eğer (tanrılaştırdıkları) gerçek ilâh olsalardı, oraya asla girmezlerdi: (ama) hepsi orada temelli kalacaklar:
orada onların payına inim inim inlemek düşecek; ve onlar orada (iniltiden başka bir ses) duymayacaklar.
Ne var ki, katımızdan kendilerine iyilik-güzellik ihsan ettiğimiz kimselere gelince: işte onlar (cehennem)den uzak tutulacaklar.[2774]
[2774]
21:101’in sebeb-i nüzulüyle ilgili bir rivayette Kureyşli şair Abdullah b. Ziba‘ra es-Sehmi’nin “Allah’tan başka tapınılan tüm mabutlar cehenneme girecek öyle mi? Ee, biz meleklere, Yahudiler Uzeyr’e, Hıristiyanlar da İsa b. Meryem’e tapıyorlar, (bunlar da mı cehenneme girecek?)” demesi üzerine Hz. Peygamber: “Hayır, siz sadece şeytanlara tapıyorsunuz” der. Bunun üzerine Enbiya sûresinin 101. âyeti (krş:
43:57-60) nâzil olur (Beğavî).
Onlar oranın uğultusunu bile duymayacaklar. Ve onlar canlarının çektiği şeyler arasında kalıcı bir hayat sürecekler.
Onları, (kıyamete mahsus) o benzeri görülmemiş dehşetli panik dahi tasalandırmayacak;[2775] zira melekler kendilerini “Bu, işte size vaad edilen o (mutlu) gündür!” diye karşılayacaklar.
[2775] Krş:
27:89 ve
34:51. el-Feza’, “büyük telaş, dehşete düşmek, ürkme, panik” anlamlarına gelir. Kıyamette yaşanacak olan dehşetin verdiği korkunç telaşa delâlet eder.
O gün Biz gökleri, kitap sayfalarını rulo yapar gibi dürüp katlayacağız;[2776] mahlukat (evrenini) ilk defa nasıl yaratmışsak, onu öylece tekrar yaratacağız.[2777] Bu üstlendiğimiz bir sözdür: zira Biz, evet Biz her istediğimizi gerçekleştirmişizdir.
[2776] İbn Abbas’ın, ke-tayyi’s-sicilli li’l-kutub ifadesini ke-tayyi’s-suhuf şeklinde anlamasına dayanarak (Taberî). Bu dürülüşü günümüz kitap tekniğinden yola çıkarak değil, o günkü çok katlı sayfaların rulo halinde dürülüş tekniğinden yola çıkarak anlamak gerekir. Tekvîr sûresi bu dürülüşü, İnfitâr sûresi bu dürülüşün nihayetinde varlık ağacının yeniden filizlenişini ifade eder (Adı geçen sûrelerin ilgili notlarına bkz).
[2777] Bu âyet, zamanın ve evrenin bir başlangıcı olduğu gibi bir sonunun da olduğunu, zamanın geriye sarılacağını ve başlangıcına geri döndürüleceğini, zımnen bunun da kütle çekimiyle olacağını îmâ ediyor.
Ve doğrusu Biz, hatırlatıcı mesajların ardından,[2778] bütün İlâhî vahiylerin hikmet yüklü sayfasına[2779] “(Tekrar yarattığımız) bu yerin vârisi sâlih kullarım olacak” diye yazmışız.[2780]
[2778] Zikr için bkz:
20:99, not 82).
[2779] Zebûr’u “hikmet yüklü sayfa” şeklindeki çevirimizin gerekçesi ve kelimenin kökeni hakkında bir tahlil için bkz:
16:44, not 48. Buradaki zebûrla “Allah’ın rasullere indirdiği vahiylerin tümünün” kastedildiğini söyleyen Mücahid’e Taberî de katılır.
[2780] Yeryüzünde iktidar, servet ve güç sahibi olmak iyilik, erdem ve doğruluğun ölçütü olamayacağına göre, bu âyetteki vaad âhirete ilişkin olarak anlaşılmalıdır. Buna göre, bir önceki 104. âyet kıyametten söz etmektedir. Dolayısıyla bu âyette vaad edilen el-ard, “dürülüp büküldükten sonra yeniden yaratılan yer” olarak anlaşılabilir. Bu ise mü’minlere âhirette vaad edilen mutluluk diyarına tekabül etmektedir. Allahu a‘lem.
Hiç şüphesiz bunda, Allah’a gereği gibi kulluk etmek isteyenler için nice[2781] mesajlar vardır.
[2781] Belâğan’ın belirsiz yapısının anlama katkısı (Krş:
15:26;
20:117).
İşte bu yüzden (ey Rasul), Biz seni bütün insanlığa,[2782] sadece bir rahmet olarak gönderdik.[2783]
[2782] ‘Âlemînin bu bağlamdaki kapsamı “insan soyu”dur. Katâde’den nakledilen “tüm yaratıkları içine alır” yorumuna, İbn Abbas “Rasul hayvanları ve melekleri uyarmak için gönderilmedi; oysa bunlar da yaratılmışlardır” diyerek itiraz eder (İbn Manzur). Aslında görüş farklılığı kelimenin hangi köke atfedileceğiyle alâkalıdır. Onu el-‘ilm kökünden türetenler, şuurlu bir varlığa delâlet ettiği ve dolayısıyla “insanla” sınırlı olduğu sonucuna ulaşırken, ‘alâmet kökünden türetenler tüm ‘âlemi, yani “yaratıkların bütününü” kapsadığı sonucuna varmışlardır (Menâr I, 51). Fakat el-‘ilm de ‘alâmet mastarından türetilmiştir. İşin gerçeği bu kelime Sami dil ailesine mensup Süryanice’den Arapça’ya geçmiştir. Aslı “yüzyıl, uzun zaman, çağ” (sonradan “o çağda yaşayan nesiller, kuşaklar”) anlamına gelen olem (ç. olmîn) olan sözcük, çoğulu kurallı olarak ‘avâlim (fâal-fevâil kalıbından) gelmesi gerekirken, yabancı kökeninin bir göstergesi sayılan ‘âlemîn şeklinde gelmiştir. Kaldı ki, vav ve nun ile yapılan cemiler, akıl sahiplerine delâlet ederler. Bağlamına göre kapsamı ve anlam alanı değişen ‘âlemîni bu bağlamda “bütün insanlığa” şeklindeki çevirimiz, işte bu gerekçeye dayanmaktadır.
[2783] İsra 82 ile birlikte: Vahyin şifa eczanesini insanlığın ezelî hastalıklarına derman olsun diye insanlığa ulaştıran bir rahmet...
Ya Rab! Şimdi ve buradan sesleniyoruz: biz şahidiz ki o âlemlere rahmet oldu! Seni de buna şahit tutarız! Sen de bizim adımızı şahitler arasına yaz!
De ki: “Bana vahyolunan her şeyin (özü) yalnız ve yalnızca ‘ilahınızın bir tek ilâh olduğu’ yalın gerçeğidir: şu halde artık siz O’na teslim olacak mısınız?”
Fakat eğer (bu davetten) yüz çevirirlerse, o zaman da de ki: “Ben bu daveti hiçbir ayrım gözetmeden hepinize duyurdum;[2784] ne var ki ben tehdit edildiğiniz (Hesap Günü’nün) yakın mı uzak mı olduğunu da bilemem.”
[2784] ‘Alâ sevâ’, “eşit bir biçimde, dengeli şekilde..” Zımnen: hem hitaba ilişkin hem de muhataba ilişkin bir ayrımcılık gütmeden. Veya Enfâl 58 ışığında, zımnen: Kureyş kâfirlerinin de savaş hukuku açısından diğer kâfirlerden bir farkı olmadığını ifade eder.
Fakat (Allah) açıktan söyleneni nasıl bilirse, gizlediklerinizi de öylece bilir.
Ama ben; (bu ertelemenin) sizin için bir sınama ve kısa süreliğine verilmiş bir mühlet olup olmadığını herhalde bilemem.”
(Allah’a yönel ve) de ki:[2785] “Rabbim! Aramızda hakkaniyetle hüküm ver!” (Onlara dön) ve (de ki): “Kendisine yakıştırdığınız tüm (gerçek dışı) nitelemelere karşın kendisinden yardım istenecek tek merci, (yine) O sınırsız merhamet sahibi olan Rabbimizdir.”
[2785] 4. âyete düştüğümüz nottaki gerekçelerle, bu kelime de hem emir kipiyle (kul: de) hem de fiil kipiyle (kâle: dedi) şeklinde okunmuştur. Allah Rasûlü’ne burada demesi öğütlenen ifadenin bir benzeri için bkz:
7:89.