Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 1251, sondan 4986. ayet; 9. sure ve Tevbe Suresinin 16. ayetidir. Tevbe Suresi 16. ayetinin kelime sayisi 24, harf sayısı 102 ve toplam ebced değeri ise 7071 olarak hesaplanmıştır. Tevbe Suresinin toplam ebced değeri 738241 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır.
Arapça Metin
ام حسبتم ان تتركوا ولما يعلم الله الذين جاهدوا منكم ولم يتخذوا من دون الله ولا رسوله ولا المؤمنين وليجة والله خبير بما تعملون
Bu âyet grubunda ağırlıklı olarak, İslâm’a ve müslümanlara karşı besledikleri kin ve düşmanlık duygularını tatmin uğruna hiçbir değer tanımayan müşriklerin tavır ve tutumları tasvir edilmekte ve müminler kendileriyle savaş halinde bulunan bu hasımlara karşı savaşmaya özendirilmektedir. Ancak bu âyetlerde müşrikler hakkında ağır ifadelerin ve sert bir üslûbun yer almış olmasını, sebepsiz yere savaş açmanın ve sırf inançlarından ötürü başkalarına saldırmanın meşrû kılındığı biçiminde yorumlamak mümkün değildir. Bu âyetlerde üzerinde durulan hususlar, putperestlerin inançları ve dinî hayatları değil, insanlık dışı davranışları, müslümanların haklı bir konumda bulundukları ve iman mücadelesinin zaferle sonuçlanmasında kararlı bir tavır ortaya koymanın zorunlu olduğudur. Birinci âyete açıklık getiren bir üslûpla başlayan 7. âyette, putperestlerle yapılacak bir antlaşmada Allah ve resulünün taraf sayılamayacağı, bu tür bir antlaşmaya ancak –kuralları çerçevesinde– müminlerin taraf olabileceği belirtilmektedir. Sonra, ahidlerini bozmayan ve müslümanlar aleyhine başkalarına destek vermeyenler hakkında antlaşma süresine riayet edilmesi gerektiğini bir ilke ve genel anlayış tarzı olarak bildiren 4. âyete nüzûl sebebi bakımından açıklık getirilmekte, kendileriyle Mescid-i Harâm yanında antlaşma yapılan müşrikler hakkında da bu ilkenin uygulanacağı hatırlatılmaktadır (Elmalılı, IV, 2462). Mescid-i Harâm yanında kendileriyle antlaşma yapılanların kimler olduğu konusunda değişik görüşler bulunmakla beraber (Taberî, X, 81-82), İbn İshak tarafından yapılan şu rivayet tarihî bilgiler ışığında daha güçlü ve isabetli bulunmuştur: Hudeybiye Antlaşması’na dolaylı taraf olanlardan Kinâne’ye mensup Benî Bekir kabilesinin bazı kolları diğerlerinin aksine bu antlaşmaya bağlı kalmışlardı. İşte âyette “Mescid-i Harâm yanında” buyurularak Mekke civarında yapılan Hudeybiye Antlaşması’na ve dolaylı da olsa bu antlaşmaya taraf olup onun hükümlerini bozmayan bu topluluklara işaret edilmektedir (Taberî, X, 82-83). Burada dikkat çeken bir nokta, siyasî ve ahlâkî dayanağı ortadan kalkan ve asıl tarafına karşı fesih bildirimi yapılan bir antlaşmada dahi, buna dolaylı olarak taraf olanların antlaşma hükümlerine aykırı davranmadıkları takdirde onlara verilen sözün tutulması gerektiğidir. Âyette bu kapsamda bulunanların sözlerine sadık kaldıkları sürece onlara verilen söze de sadık kalınacağı belirtilmiştir. Kur’an’ın bu yaklaşımı yüksek bir hukuk prensibini içermektedir ve müslüman hukukçular da bu anlayış doğrultusunda olmak üzere uluslararası ilişkiler çerçevesinde şöyle bir kural geliştirmişlerdir: “Şüphe-i emân emandır” (Elmalılı, IV, 2463-2464). Bu kural, güvence verildiği ihtimali varsa, güvence verilmiş gibi davranılması gerektiğini ifade etmektedir. Âyette bu antlaşmaya dolaylı biçimde taraf olanların kastedildiği yorumu benimsendiği takdirde, hicrî 6. yılda imzalanan Hudeybiye Antlaşması’nın on yıllık bir süre için yapıldığı dikkate alınarak kendilerine daha yedi yıl süre verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılır. Bu durumda 4. âyetin tefsirinde İbn Abbas’tan nakledilen görüşün izahında zorluk doğmaktadır. Zira orada, âyetteki bildirimden itibaren kalan en uzun antlaşma süresi dokuz ay olarak gösterilmiştir. 8-10. âyetlerde müminler, karşılarındaki müşriklerin nitelikleri konusunda uyarılmakta, basit çıkarlar uğruna Allah’ın âyetlerini bile sattıkları ve emanete hıyanet ettikleri hatırlatılarak, onların daraldıkları zaman söyledikleri sözlere ve mecbur kaldıkları veya kendi çıkarlarına gördükleri zaman yaptıkları antlaşmalara fazla güvenmemeleri istenmektedir. Müminlerin, diğer âyetlerdeki ifadelerin ve üslûbun etkisiyle artık müşriklere bütün kapıların kapatılmış olduğu ve onların ebedî düşmanlar olarak görülmesi gerektiği kanaatine kapılmamaları için 11. âyette özel bir hatırlatma yapıldığı anlaşılmaktadır. Zira bütün bu olumsuz özelliklerine rağmen müşriklerin insafa gelip yaptıklarından pişmanlık duymaları ve İslâmiyet’in temel gereklerini yerine getirmeye başlamaları halinde müslümanların din kardeşleri sayılacakları bildirilmektedir. “Küfrün elebaşıları” diye tercüme edilen 12. âyetteki ifade ile, inkârcılıkta en önde olmaları sebebiyle genel olarak müşrikler kastedilmiş olabileceği gibi, müslümanlara düşmanlık ve eziyet etmede önderlik eden müşrikler de kastedilmiş olabilir; Kur’an’ın genel üslûbu her ikisinin birlikte anlaşılmasına da elverişlidir (Derveze, XII, 86-87). Müminleri yeminlerini bozanlara karşı savaşmaya teşvik eden 13. âyetin kimlerle ilgili olduğuna dair rivayetleri başlıca iki grupta toplamak mümkündür. Bazı rivayetlere göre burada Hudeybiye Antlaşması’nı bozan Kureyşliler kastedilmektedir. Başka rivayetlere göre ise burada kastedilenler, antlaşmalarını çiğnemelerinden ötürü sûrenin başında kendilerine fesih bildirimi yapılarak dört ay süre verilenlerdir. Bu kümedeki âyetlerin, Mekke fethinden sonra indiği bilinen önceki âyetlerin devamı izlenimi verdiği ve Kureyş’in tamamı veya büyük çoğunluğunun Mekke fethinden sonra müslüman olduğu dikkate alındığında, bu âyette Kureyşliler’den söz edildiği rivayetini izah etmek zorlaşmaktadır. Burada Kureyşliler’den başka toplulukların kastedildiğinin düşünülmesi halinde de başka bir soru gündeme gelmektedir: Âyette bu kimselerin Resûlullah’ı yurdundan çıkardıklarına değinildiğine göre bunlar Kureyşliler’den başkaları olabilir mi? Bu durumda şöyle bir yorum yapmak uygun olabilir: Kureyş’in müttefiki ve dolaylı olarak Hudeybiye Antlaşması’nın tarafı olan Benî Bekir kabilesinin bazı kolları –yukarıda belirtildiği üzere– antlaşma hükümlerine bağlı kalmışlar, bazı kolları ise Kureyş’in tahriki ile antlaşmayı çiğnemişlerdi. İşte burada Mekke’nin fethinden sonra da ihanet ve ahde muhalefetleri devam eden ve sûrenin başındaki bildirime muhatap olan toplulukların kastedilmiş olması muhtemeldir. Bunlar Hz. Peygamber’i yurdundan çıkaran Kureyşliler’le aynı safta yer aldıkları ve antlaşmayı önce kendileri bozdukları için âyette böyle tasvir edilmiş olmalıdırlar. Bu yorumun bir devamı olarak, 14. âyette müminlerin zaferiyle sevineceği bildirilenlerin Huzâa kabilesi mensupları olduğu söylenebilir. Zira Hudeybiye Antlaşması’na Resûlullah’ın müttefiki sıfatıyla dolaylı olarak onlar da taraf olmuşlardı ve Kureyş Huzâa’ya hasım olan Benî Bekir’e destek veriyordu (Derveze, XII, 88-89). Bu âyetlerin başında savaşa girme sebebi hakkında yapılan açıklamalarla birlikte 12, 14 ve 15. âyetlerdeki ifadeler göz önüne alınmalı ve savaşla neyin amaçlandığına da dikkat edilmelidir. Bu âyetlerden anlaşıldığına göre savaştan maksat, gözünü kan bürümüş insanların yaptığı gibi sırf karşı tarafa zarar vermek, yakıp yıkmak ve işkence etmek değildir. Aksine 12. âyetin sonunda hep bir ümidi koruyarak savaşılması istenmiş ve savaştan ne beklendiği zarif bir üslûpla ifade edilmiştir. Buna göre amaç, sözüne riayet etmeyen düşmanın caydırılması olacak ve bu yaptırım karşısında düşmanın mütecaviz davranışlardan vazgeçeceği ümidi korunarak yol alınacaktır. Bu mâna ile bağlantılı olarak 14. âyette cezayı ve rezil rüsvâ edilmeyi hak eden düşmanın gerçekte Allah tarafından cezalandırıldığına, müminlerin bunu kendileri için bir enâniyet konusu yapmamaları ve kendilerini ilâhî buyruğu yerine getiren bir vasıta olarak görmeleri gerektiğine işaret edilmektedir. Bir başka anlatımla, müminler kendilerini kişisel arzu ve çıkarlarının akışına bırakmamaya ve daima davranışlarının meşruiyet temelleri üzerinde düşünmeye davet edilmektedir. Yine 14 ve 15. âyetlerde zafer bahşedenin, gönüllere ferahlık verenin, kalplerdeki kin ve öfkeyi giderenin ve dilediklerinin tövbesini kabul edenin hep Allah olduğu hatırlatılmakta, dolayısıyla müminlerin hareket tarzlarını bu inancı koruyarak düzenlemeleri istenmektedir. İlâhî bir sınava tâbi tutulmak üzere yaratılan insan için, Allah tarafından yapılan çağrıya uyarak haksızlıklara karşı savaşmak ve bunu da yine dinin çizdiği sınırlar içinde yapabilmek bu sınavın önemli bir parçasıdır. İşte 16. âyette, müminlerin insanî ölçüler içinde büyük bir özveri olarak nitelenebilecek böyle bir çabayı, bu imtihan sürecinin tabii bir uzantısı ve bir görev olarak telakki etmeleri, her an böyle bir çağrıya karşılık verebilmek için kendilerini ruhen hazırlamaları gerektiği bildirilmektedir.
Mehmet Okuyan
Yoksa Allah, sizden [cihad] edip (fedakârlık yapıp) Allah’tan, Elçisinden ve müminlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenleri bil(dir)meden (ortaya çıkarmadan) terk edileceğinizi (bırakılacağınızı) mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Bu ayetteki “Allah bilsin!” ifadesi, “Allah’ın bildirmesi ve/veya ortaya çıkarması” demektir. Benzer mesajlar: Bakara 2:143; Âl-i İmrân 3:140, 142, 166, 167; Kehf 18:12; ‘Ankebût 29:3, 11; Sebe’ 34:21; Muhammed 47:31; Hadîd 57:25.
Bayraktar Bayraklı
Yoksa Allah sizden, cihad edip Allah, Peygamber ve müminlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan, kendi halinize bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Yoksa siz, Allah'ın içinizden cihat¹ edip, Allah'tan, Resul'ünden ve Mü'minlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan, kendi halinize bırakılacağınızı mı sandınız? Allah, yaptığınız her şeyden haberdardır.
1 – Kararlı ve tutarlı bir şekilde çaba göstermek, gayret etmek; Allah yolunda mücadele etmek.
Ahmet Akgül
Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri; Allah’tan, Resulünden ve mü’minlerden başkasını asla dost (rehber ve yönetici) edinmeyenleri (sadakat ehlini) bilmeden, (kahramanlarla korkakları, sadıklarla sahtekârları birbirinden ayırıp seçmeden) bırakılacağınızı mı sandınız? Allah (bütün niyet ve kasıtlarınızdan ve) yaptıklarınızdan Haberdardır.
Sanır mısınız ki kendi halinize bırakılacaksınız ve Allah, sizden savaşanlarla Allah'tan, Peygamberinden ve inananlardan başkasını sır dostu edinmeyenleri bilmeyecek? Ve Allah, ne yaparsanız hepsinden de haberdardır.
Ey inananlar! Allah, aranızdan cihad edenleri, Allah'tan, peygamberinden ve mü'minlerden başkasını dost ve sırdaş edinmeyenleri, kendi ilmiyle ayırt etmeden, sizi kendi halinize terkedeceğini mi sanıyorsunuz? Allah yaptığınız herşeyden haberdardır.
Yoksa kendi halinize bırakılacağınızı mı sandınız? Allah'ın içinizden hayatlarını ortaya koyarak, konuşarak, yazarak, hesapsız servet harcayarak cihad edenleri; Allah'tan, Rasûlünden başka ve mü'minlerin dışında, kimselere sığınmayan, dost ve sırdaş tutmayan ve başka hâmîler aramayanları ortaya çıkarmadan, onları tesbit etmeden bırakılacağınızı mı sandınız? Allah, işlediğiniz, gizli-açık bütün amellerinizden haberdardır.
Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri ve Allah'tan, Peygamberinden ve mü'minlerden başkasını kendisine sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan öyle kendi halinize bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Yoksa siz, içinizden cihad edenleri ve Allah'tan ve Resûlü'nden ve mü'minlerden başka sır-dostu edinmeyenleri Allah 'bilip (ortaya) çıkarmadan' bırakılıvereceğinizi mi sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Ey müminler, yoksa sizden cihad işi terk olunur mu zannedersiniz? ve yine Allah, içinizden ihlâsla mücadele edenleri, ne Allah'dan, ne Rasûlünden, ne de müminerden başkasını dost edinmiyenleri, bilmediğini mi sandınız? Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
Yoksa siz, Allah sizlerden cihad edip de Allah’tan, Resulünden, Müminlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri ayıklamadan, böyle kendi halinizde bırakılacağınızı mı sandınız? (Böyle bırakmayacaktır. Sizi savaş gibi nedenlerle imtihandan geçirecektir.) Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
(Ey inananlar!) Yoksa siz, içinizden cihad edip Allah'tan, Resulünden ve mü'minlerden başkasını dost (ve yardımcı) edinmeyenleri ortaya çıkarmadan (refah içinde yaşayarak kendi halinize) bırakılacağınızı mı sandınız? Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
Ayette geçen dostluğun ne anlama geldiğini daha iyi kavramak için A. İmran 3:28 ve Nisa 4:139 ayetlerine ve bunların dipnotlarına bakabiliriz. Enfal 8:72. ayetinde hicret eden Müslümanlarla hicret etmeyen Müslümanlardan bahsederken “İnandıkları halde (Medine’ye) göç etmeyenlere gelince, bunlar göç etmedikçe kendilerine karşı hiçbir yandaşlık, koruyuculuk yükümlülüğünüz yoktur” buyruluyor. Burada kast olunan dostluk, destek, iş birliği, dayanışma ve yardımlaşma konusundadır. Zaten ayetin devamında da “din konusunda sizden yardım isterlerse, kendilerine yardım etmeniz gerekir” buyrulmaktadır. Buna göre, “İslam Devletinin kurulduğu Medine’deki Müslümanlar ile Medine’ye hicret etmeyen Müslümanlar arasında bu bağlamda bir dostluk kurulamaz. Aynı zamanda buradan da anlıyoruz ki; Müslümanlar ile Yahudi ve Hristiyanlar arasında -Medine’deki İslâm devletinin ilk yıllarında var olan, ancak sonradan- yasaklanan dostluk da iş birliği ve dayanışma bağlamındaydı. Aynı durumu Kur’an’ı rehber edinerek, evrensel ahlak ve hukuk kurallarına uyularak bugüne de uyarlamak gerekir.
Diyanet İşleri (Eski)
Allah, içinizden cihat edenleri; Allah'tan, peygamberinden ve inananlardan başka sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan sizi kendi halinize bırakacak mı zannediyorsunuz? Allah işlediklerinizden haberdardır.
Yoksa, Allah, sizden, cihad edip Allah, peygamber ve müminlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Peygamberimizin amcası Abbas b. Abdulmuttalib Bedir savaşında esir olduğu zaman müslümanlar, müşrik olduğundan ve akrabasıyla ilgisini kestiğinden dolayı onu, ayıplamışlardı. Hz. Ali ise daha ağır sözleri söylemişti. Abbas dedi ki: «Bizim kötü taraflarımızı söylüyor, iyi taraflarımızı gizliyorsunuz. Biz Mescid-i Haram’ı imar ediyoruz, Kâbe’nin perdedarlığını yapıyoruz, hacılara su dağıtıyoruz ve esirleri serbest bırakıyoruz.» Bunun üzerine bu âyet indi.
Edip Yüksel
ALLAH, içinizden kendisi uğrunda cihad edenleri, ALLAH'tan, elçisinden ve inananlardan başkasını yakın dost edinmeyenleri bilip ayırmadan bırakılacağınızı mı sandınız? ALLAH yaptıklarınızı Haber Alır.
Yoksa siz hep kendi halinize terk olunacağınızı mı sandınız? Allah'ın, içinizden cihad edenleri ve Allah'tan, Resulü'nden, müminlerden başka kimseye sığınmayan ve başkaca sığınacak bir yer aramayanları görmediğini mi (zannediyorsunuz)? Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
Yoksa siz zannetiniz mi ki halinize bırakılıvereceksiniz de Allah içinizden mücahede edenleri ve Allahdan, Resulünden ve mü'minlerden mâada sokulacak bir locaya tutunmıyanları hiç de bilib görmiyecek? Halbuki Allâh bütün amellerinize habîrdir
Yoksa (siz), içinizden cihâd edenleri ve Allah'dan, Resûlünden ve mü'minlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri Allah ortaya çıkarmadan, kendi hâlinize bırakılacağınızı mı sandınız?(1) Hâlbuki Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.
(1)“Din bir imtihandır. Teklîf-i İlâhî (Allah’ın dinle mükellef kılması) bir tecrübedir (imtihandır). Tâ, ervâh-ı âliye (yüksek ruhlar) ile ervâh-ı sâfile (alçak ruhlar), müsâbaka (imtihan yarışı) meydanında birbirinden ayrılsın. Nasıl ki bir ma‘dene ateş veriliyor, tâ elmasla kömür, altınla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de bu dâr-ı imtihanda (imtihan dünyasında) olan teklîfât-ı İlâhiye (dînin emirleri) bir ibtilâdır(imtihandır) ve bir müsâbakaya sevktir ki, isti‘dâd-ı beşer (insanın kābiliyeti) ma‘deninde olan cevâhir-i âliye (yüksek cevherler) ile mevâdd-ı süfliye (âdî maddeler), birbirinden tefrîk edilsin (ayrılsın).” (Zülfikār, 25. Söz, 90)
İlyas Yorulmaz
Allah sizden kendi yolunda kimlerin (samimi olarak) savaştığını ve Allah’ın, elçisinin ve inananlardan başkasının yardımlarını talep etmeyenleri bilmeden, bırakılacağınızı mı zannediyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Allah içinizden cihat edip Allah/tan, peygamberinden, mü/minlerinden başka sırdaş edinmeyenleri ayırt [²] etmeksizin öyle bırakıldınız mı sandınız [³]. Allah işlediklerinizden haberdardır.
İsmail Hakkı İzmirli Tevbe Suresi 16. Ayet Açıklaması
[2] Halis mü'min ile gayri halisi zahire çıkarmak için cihad eyle diye teklif olunur. Yoksa haddi zatında ayırt olunmuştur.[3] Cihad teklif olunmaksızın öyle bırakıldınız mı sandınız?
Kadri Çelik
Allah, içinizden cihat edenleri ve de Allah'tan, peygamberinden ve iman edenlerden başka sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan kendi halinize bırakılacağınızı mı zannediyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Yoksa siz, hep öyle nîmetler içinde yaşayarak cenneti kazanabileceğinizi mi umuyordunuz? Allah, sizin içinizden, canını dişine takarak uğrunda mücadele eden ve kendilerine Allah’tan, Elçisinden ve inananlardan başkasını dost ve yardımcıedinmeyen fedâkâr müminleri ikiyüzlülerden ayırıp ortaya çıkarmadan, kendi hâlinize bırakılacağınızı mı sandınız? Hiç kuşkusuzAllah, yaptığınız her şeyden haberdardır.
Yoksa Allah sizden cihad edenleri de bilmeden, Allah’tan, O’nun rasûlünden ve Müminler’den başkasını sırdaş edinmemiş olanları da bilmeden bırakılırsınız diye mi hesap ettiniz?
Allah ne işliyorsanız haberlidir.
Yoksa siz Allah’ın içinizden cihad edenleri ve Allah’tan, Peygamberinden ve Müslümanlardan başka kimseyi kendisine dost edinmeyenleri, bilip (ortaya) çıkarmadan, kendi halinize bırakılıvereceğinizi mi sandınız? Oysa Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.1
1 Yoksa siz kendi halinize bırakılacağınızı, cihad ile emrolunmayacağınızı, imtihanlara tâbi tutulmayacağınızı, bulunduğunuz hal üzere keyfinize terk olunacağınızı mı zannettiniz? Yani Allah içinizden cihad edenleri ve Allah’tan, Rasulünden ve mü’minlerden başkasını dost tutmayanları hiç bilmeyecek, böyle ihlaslı mücahidlere sevap ve derece vermemiş olacak öyle mi? Heyhat! Hâlbuki Allah hepinizin bütün amellerinizden haberdardır. Binaenaleyh çalışan ile çalışmayanı, mücahid ile mücahid olmayanı, Allah’tan, Rasulünden ve mü'minlerden başkalarını dost edinenleri ve bunların zıddını yapan münafıkları ve her birinin yaptıklarını Allah’ın bilmemesi ve ona göre ecir ve cezalarını ayırt etmeyip bırakıvermesi ne mümkün? Bu sebeple de bu müşriklerle münasebette bulunmaya lâyık hiç bir yönleri, hiç bir meziyetleri, ahlâkî, dinî hiçbir haysiyetleri yoktur. (Elmalılı)
Muhammed Esed
[Ey İnananlar!] Allah, aranızdan, Allah'tan, O'nun Elçisi'nden ve O'na inananlardan başka kimseden yardım gözlemeden 23 [O'nun yolunda] her türlü çabayı gösterenleri ortaya çıkarmadan, 24 kendi halinize bırakılacağınızı mı 25 sanıyorsunuz? Oysa, Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.
Yoksa siz Allah’ın, içinizden tüm çabasını sarf eden, Allah’tan, Elçisinden ve müminlerden başkasını dost ve sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan sizi kendi halinize bırakacağını mı zannettiniz? Elbette Allah tüm yaptıklarınızdan haberdardır. 2/214, 3/118-142, 9/20, 29/2- 6, 49/15
Yoksa siz, Allah’ın içinizden kendi yolunda tüm çabasını seferber edenleri; Allah’tan, O’nun Elçisi’nden ve inananlardan başkasını can yoldaşı edinmeyecek kimseleri seçip ayırmadan,[1417] karma karışık bir hâlde[1418] bırakılacağınızı mı sandınız? Oysa Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.
Mustafa İslamoğlu Tevbe Suresi 16. Ayet Açıklaması
[1417] Lafzen: “bilmeden”. Zımnen: Hayat Allah’ın okulu, siz de onun öğrencilerisiniz.
[1418] Velîcetene Ebu Ubeyde şu anlamı verir: kullu şey’in edhaltehu fi şey’in leyse minhu (senin, bir şeyin içerisine onun cinsinden olmayanı karıştırdığın her şeydir). Çevirimiz buna dayanır.
Ömer Nasuhi Bilmen
Yoksa sandınız mı ki bırakılacaksınız ve Allah Teâlâ sizden mücâhedede bulunanları ve Allah Teâlâ'dan ve Resûlünden ve mü'minlerden başkasını öz dost ittihaz etmeyenleri bilmeyecek? Halbuki, Allah Teâlâ bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
Yoksa siz, Allah sizden mücahede edenlerle Allah'tan, Resulünden ve müminlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri iyice ortaya çıkarmadan, kendi halinize bırakılacağınızı mı zannettiniz? Halbuki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. [29, 2 - 3; 3, 142 - 179]
Âyetteki “ve lemmâ ya’lem” tabirinden maksat: “Allah sizden mücahede edenler ve müminler dışında sırdaş edinmeme imtihanını kazanacak halis müminleri ortaya çıkarmadan sizi kendi halinize bırakmaz.” demektir.
Süleyman Ateş
Yoksa siz, Allah içinizden cihadeden ve Allah'tan, Elçisinden ve mü'minlerden başkasını kendisine sırdaş edinmeyenleri bilmeden, bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.
Siz ne zannediyorsunuz? Allah içinizden mücadele (cihad) edenleri bilmeden, Allah’tan, Elçisi’nden ve inanıp güvenenlerden başkasını yakın dost(veli) edinmeyenleri bilmeden, sizi rahat mı bırakacak sanıyorsunuz? Allah, yaptıklarınızın içyüzünü bilir.
Süleymaniye Vakfı Tevbe Suresi 16. Ayet Açıklaması
[*] Cihad mücadele demektir. Savaş mücadelelerden bir mücadeledir. Kelime anlamı olarak cihad savaşma anlamının ötesinde ömrü boyunca seçim yapmak veya fedakarlık yapmak zorunda kalınan her konuda Allah'ın emir ve yasaklarını tercih etmektir.
Şaban Piriş
Allah, içinizden cihad edenleri; Allah'tan, peygamberinden ve müminlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan sizi bırakacak mı zannettiniz? Allah işlediklerinizden haberdardır.
İçinizden cihad eden ve Allah ile Resulünden ve mü'minlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri Allah ayırt etmeden kendi halinize bırakılacağınızı mı sandınız? Sizin bütün yaptıklarınızdan Allah haberdardır.