Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 2004, sondan 4233. ayet; 16. sure ve Nahl Suresinin 103. ayetidir. Nahl Suresi 103. ayetinin kelime sayisi 16, harf sayısı 69 ve toplam ebced değeri ise 3774 olarak hesaplanmıştır. Nahl Suresinin toplam ebced değeri 557686 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır.
Arapça Metin
ولقد نعلم انهم يقولون انما يعلمه بشر لسان الذي يلحدون اليه اعجمي وهذا لسان عربي مبين
Andolsun ki biz onların, “Kur’an’ı ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. İma ettikleri kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur’an ise gayet açık bir Arapça’dır.[306]
Müşrikler, Kur’an’ın Allah tarafından indirilmiş olduğunu inkâr ediyorlar ve okuma yazma bilmeyen Hz. Peygamberin de, böyle son derece yüksek edebî yapıya sahip olan Kur’an’ı yazmış olacağına da ihtimal vermiyorlar, olsa olsa onu Arap olmayan birinden öğrenmiş olabileceğini iddia ediyorlardı. Bu âyette bu tür iddialara cevap verilmektedir.
Müşriklerin bazıları Hz. Peygamber’in kendisine Allah tarafından vahyedildiğini bildirdiği sözleri kendisinin uydurduğunu söylerken bazıları da bunları ona başka bir insanın öğrettiğini ileri sürmüşlerdi. Bu kişinin Ehl-i kitap’tan Bel‘am isimli Mekkeli bir kılıç ustası veya Yaîş ya da Cebr isimli bir hıristiyan köle olduğu gibi çeşitli rivayetler vardır. Ancak bu rivayetler tahminden öte bir değer taşımamaktadır. Bir rivayette İranlı Selmân’ın da ismi zikredilmekle birlikte Selmân Medine döneminde müslüman olduğu için bu rivayet asılsızdır. Âyetten anlaşıldığına göre bu kişinin kim olduğu o zaman bilindiği için burada isminin verilmesine gerek görülmemiş, bununla birlikte onun bir Arap olmadığı bildirilmiş; Arapça’nın en güzel örneği olan Kur’an gibi bir edebiyat şaheserinin, insanlığın din ve dünyasına ışık tutacak değerde bir hikmet kaynağının bir yabancı tarafından dikte edilmesinin imkânsızlığı ifade edilerek iddianın saçmalığı ortaya konmuştur. 104. âyette bu şekilde âyetleri inkâr edenlerin hidayetten mahrum kaldıkları ve şiddetli bir azapla cezalandırılacakları bildirilirken, 105. âyette Hz. Peygamber’in öğretisinin onun kendi uydurması olduğunu ileri süren Mekke müşrikleri ve genel olarak tarihin başka döneminde İslâm vahyi için benzer iddiada bulunanlar kastedilerek, yalancılık ve sahtekârlığın ancak böylesi inançsızlara yakışır bir davranış olduğu bildirilmiş; dolayısıyla asıl iftiracı ve yalancıların imandan nasip almamış kimseler olduğu ifade edilmiştir.
Mehmet Okuyan
Yemin olsun ki biz onların “Onu (Kur’an’ı ona) ancak bir insan öğretiyor!” dediklerini biliyoruz. İtham ettikleri şahsın dili yabancıdır. (Oysa) bu (Kur’an), apaçık bir Arapça’dır.
Benzer mesaj: Furkân 25:4-5
Mekkeli müşrikler, vahyi Hz. Muhammed’e bir insanın öğrettiğini söyleyerek, vahyin insan sözü olduğunu iddia etmişlerdir. Onu öğreten kişinin müşrik mi hristiyan mı yahudi mi Acem mi [hanîf] mi olduğu konusunda çeşitli iddialar vardır. Meselâ bunun Huvaytıb b. Abdüluzzâ’nın daha sonra müslüman olan ‘Âiş (veya ‘Addâs) adındaki İran’lı kölesi olduğu ifade edilmektedir (bkz. Zemahşerî, [el-Keşşâf], III, 256; Ferrâ, [Me‘âni’l-Kur’an], II, 113). Elbette bu kişinin kim olduğu çok da önemli değildir; önemli olsaydı Yüce Allah onun adına yer verirdi. Ancak bu kişinin konuştuğu dilin yabancı bir lisan olduğu ayetin devam eden cümlesinde ifade edilmektedir. Ana dili Arapça olanlar da dahil, dili yabancı olan birinin böyle Arapça bir şaheser meydana getirmesi elbette imkânsızdır. Bu nedenle Kur’an’da meydan okuma ayetleri vardır
Benzer mesaj: Şu‘arâ 26:195.
Bayraktar Bayraklı
Andolsun ki biz, onların “Kur'ân'ı ona bir insan öğretiyor” demekte olduklarını biliyoruz. Nisbet etmeye uğraştıkları adamın dili yabancıdır. Oysaki bu Kur'ân apaçık bir Arapça'dır.[277]
[277] İlhâd hakkında geniş bilgi için bk. Bayraklı, KUR’ÂN TEFSÎRİ, XI, 100-101.
Erhan Aktaş
Ant olsun ki Biz, onların: “Ona ancak bir beşer¹ öğretiyor.” dediklerini biliyoruz. Kastettikleri kimsenin dili yabancıdır. Bu ise apaçık bir Arapçadır.
1- İlahi hiçbir özelliği olmayan, sıradan bir insan.
Ahmet Akgül
Andolsun ki Biz, onların: "Bunu kendisine ancak bir (başka) beşer öğretmektedir. (Bu hikmetleri ve ayetleri, özel ve gizli kişiler ve merkezler ona öğütlemektedir) ” dediklerini biliyoruz. (Oysa Hakk’tan) Saparak kendisine yöneldikleri (nisbet ettikleri kimse) nin dili A'cemidir (yabancı bir dildir), bu (Kur’an) ise açıkça Arapça olan (bir lisan) dır.
Andolsun ki biz biliyoruz, onlar, bunu ona ancak birisi öğretmede diyorlar. Bellettiğini sandıkları adam, yabancıdır, Arapçayı doğru düzen konuşamaz, bu Kur'an'sa, apaçık Arap diliyle.
Müşriklerin, Hz. Muhammed (s.a.a)'e, Ahd-i Atıyk ve Ahd-i Cedid'deki olayları söyleyip bellettiğini sandıkları adam hakkında çeşitli rivâyetler vardır. İbn-i Abbas'a göre Mekke'de demircilikle geçinen Bel'âm adlı bir Rum Hıristiyandır. Dahhak, Selman-ı Farisi'dir demiştir. Mücahid ve katade, Ya'ış, yahut Ayiş denen bir Rumdur, sonra Müslüman olmuştur diye rivayet etmişlerdir. Müslim oğlu Abdullah, Cahiliyye devrinde Yesar ve Hıbr adlı iki Hıristiyan vardı, demircilikle geçinirler, kılıç yaparlardı. Hz. Muhammed (s.a.a) onların dükkanına uğrar, onlar Kitab-ı Mukaddes okurlarken dinlerdi. Kureyş, Hz. Muhammed (s.a.a)'in bunlardan öğrendiğini sandılar der (Mecma, 2, 58-59). Hz. Muhammed (s.a.a), on yaşlarındayken, amcası Ebu-Talib'in kervanıyla Şam yakınlarındaki Busra'ya gitmişti. Orda Sergius adında bir Nasturi rahibiyle görüşmüştü. Ayette buna işaret ediliyor diyenler de olmuş, fakat Kur’an'ı İngilizce’ye çeviren Sale, Hz. Peygamber'in yaşı dolayısıyla bu iddiayı reddettiği gibi Selman'ın Medine'de Müslüman olduğundan bahsederek bu adamın Selman olduğu hakkındaki rivayeti de reddetmiştir (Ömer Rıza Doğrul: Tanrı Buyruğu, İst. Muallim Ahmet Halit Kitaphanesi - 1934, c. 2, s. 406, not. 2).
Abdullah Parlıyan
Andolsun ki, biz kâfirlerin “Bu Kur'ân'ı, ona ancak bir insan öğretmektedir” dediklerini biliyoruz. Öğrettiğini sandıkları adam yabancıdır, Arapçayı doğru düzgün konuşamaz. Fakat bu Kur'ân, apaçık Arap diliyle indirilmiştir.
Onların:
“Kesinlikle, Kur'ân'ı ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Muhammed'in hak peygamberliğine dil uzatmak kastıyla Kur'ân'ı kendisine öğrettiğini söyledikleri şahsın dili yabancıdır. Halbuki, bu Kur'ân fasih, ifade gücü üstün, edebî bir Arapça'dır.
103.İbnu Cerir`in Abdullah bin Abbas (r.a.)`tan rivayet ettiğine göre Resulullah (a.s.) Mekke`de Bel`am adında demircilikle uğraşan hıristiyan bir köle tanıyordu. Resulullah (a.s.) zaman zaman ona uğrayarak kendisini İslâm`a davet ederdi. Resulullah (a.s.)`ın onu bu şekilde İslâm`a çağırdığı bir sırada müşrikler ikisini birlikte görmüşlerdi. Bu yüzden Resulullah (a.s.)`ın onun yanına giderek okuduğu şeyleri ondan öğrendiğini ileri sürüyorlardı. Oysa o kasdettikleri adamın dili Arapça değildi.
Ali Bulaç
Andolsun ki biz, onların: 'Bunu kendisine ancak bir beşer öğretmektedir' dediklerini biliyoruz. Saparak kendisine yöneldikleri (kimse)nin dili a'cemidir, bu ise açıkça Arapça olan bir dildir.
Gerçekten biliyoruz ki, kâfirler: “- Kur'an'ı muhakkak surette (Peygambere, ara sıra görüşüp konuştuğu Rûm'lardan hristiyan) bir insan öğretiyor.” diyorlar. Peygambere öğretiyor zannında bulundukları kimsenin dili yabancıdır; bu Kur'an ise, açık Arapçadır.
Andolsun! Biz, “Ona ancak bir beşer öğretiyor” demelerini biliyoruz (işitiyoruz.) Yaslandıkları lisan yabancıdır. (Sen o lisanı bilmiyorsun.) Bu Kur’an ise, apaçık bir Arapçadır.
Andolsun ki biz, onların: “Kur'an'ı ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. İma ettikleri kimsenin dili yabancıdır (Rumcadır). Bu Kur'an ise gayet açık bir Arapçadır.
Bkz. 24:4 ve dipnotu.İnkârcılardan bazıları Kur’an’da dile getirilen mesajlara Hz. Peygamberin kendi “uydurmaları” gözüyle bakarken, bazıları da bunların ona Cebra veya Yaiş isminde Rum ve Hıristiyan olan bir köle tarafından öğretildiğini düşünüyordu. Bu tahminler bütünüyle spekülatif nitelikte olup herhangi bir değer ifade etmemektedir. Çünkü Kur’an’ın fesahat ve belagati karşısında hayretlerini gizleyemeyen Arap edip ve şairleri de çok iyi biliyorlar ki, ümmî olan yani daha önce herhangi bir ilahi kitap üzerinde çalışma yapmamış bulunan bir peygamberin ya da Arapça bilmeyen ve Rumca konuşan yabancı bir adamın böyle mükemmel ifadeler kullanması, cümleler kurması asla mümkün değildir.
Diyanet İşleri (Eski)
And olsun ki: "Ona elbette bir insan öğretiyor" dediklerini biliyoruz. Kast ettikleri kimsenin dili yabancıdır, Kuran ise fasih Arapça'dır.
Şüphesiz biz onların: «Kur'an'ı ona ancak bir insan öğretiyor» dediklerini biliyoruz. Kendisine nisbet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Halbuki bu (Kur'an) apaçık bir Arapçadır.
Müşrikler, insanları şüpheye düşürmek ve onların kalplerini çelmek maksadıyla, Kur’an’ı Peygamber’e Rum ve Hıristiyan dinine mensup Cebrâ veya Yaiş adında bir kölenin öğrettiğini ileri sürdüler. Halbuki köle, Rum olduğu için, Arapçayı doğru dürüst bilmiyordu. Kur’an’ın fesahat ve belâğatı karşısında ise, bütün Arap edipleri hayretlerini gizleyememişlerdi. Kur’an indikten sonra, Kâbe duvarında askıda bulunan, en üstün şiirlerini bile askıdan almışlar ve «Kur’an varken bu şiir askıda kalamaz» diyerek, Kur’an’ın üstünlüğünü itiraf etmişlerdi. Arapçayı doğru dürüst bilemeyen yabancı bir köle böyle üstün bir eser meydana getirebilir miydi? Elbetteki hayır. İşte bu âyet onların bu tutarsız iddialarına cevap vermektedir.
Edip Yüksel
"Ona bir insan öğretiyor" biçimindeki sözlerini elbette biliyoruz. Amaçladıkları kişinin dili yabancıdır, bu ise apaçık Arapça bir dildir.
Kuran'ın dışındaki mukaddes kitaplar kısmen tahrife uğramışlardır. Kuran'ı mevcut Tevrat ve İncil çevirileriyle karşılaştırırsak Kuran'ın orijinalliği ortaya çıkar. Örneğin, Tevrat'ın Çıkış 32:20 ayetiyle Kuran'ın 2:93 ayetini karşılaştırınız. Dr. Maurice Bucaille'nin "The Bible, the Quran and Science" (Tevrat-İncil, Kuran ve Bilim) adlı kitabı bu konuda bir klasiktir. Bu ayetin son bölümü şu biçimde de anlaşılabilir: "Amaçladıkları kişinin dili anlaşılmaz bir dil, bu ise mükemmeldir, apaçıktır." Bak 43:3.
Elmalılı Hamdi Yazır
Muhakkak biliyoruz ki kâfirler: "Kur'ân'ı Muhammed'e bir insan öğretiyor" diyorlar. Peygambere öğretiyor zannında bulundukları kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur'ân ise apaçık bir Arapçadır.
Muhakkak biliyoruz ki onlar «mutlaka onu bir beşer ta'lim ediyor» da diyorlar, ilhad etmek istedikleri kimsenin lisanı A'cemîdir, bu Kur'an ise gayet beliğ bir Arabî lisan
Andolsun ki biz onların: «Bunu mutlakaa bir beşer öğretiyor» diyeceklerini biliyoruz. Hakdan sapmak suretiyle kendisine nisbet edecekleri (o mefruz kimse) nin lisânı (olsa olsa) a'cemî (olabilir. Arabî değil). Bu (Kur'anın dili) ise (bütün fesaahat ve belâğati ile) apaçık Arabca bir dildir.
Şübhesiz biliyoruz ki, onlar: “(Kur'ân'ı) ona ancak bir insan öğretiyor” diyorlar.(Hâlbuki o) nisbet ettikleri kimsenin lisânı yabancıdır; bu ise, apaçık Arabca bir lisandır.(1)
(1)Müşriklerin, okur-yazar Rum bir kölenin, Peygamber Efendimiz (asm)’a Kur’ân’ı öğrettiğini ileri sürmeleri üzerine bu âyet nâzil olmuştur. (Beyzâvî, c. 1, 557) “Nasıl bir usta, binâ ettiği ve idâre ettiği iki hâneden bahseder. Programını ve işlerinin liste ve fihristesini yapar. Kur’ân dahi, şu kâinâtı yapan ve idâre eden ve işlerinin listesini ve fihristesini -ta‘bîr câiz ise- programını yazan, gösteren bir Zât’ın beyânına yakışır bir tarzdadır. Hiçbir cihetle eser-i tasannu‘ ve tekellüf (sun‘îlik ve zorlama) görünmüyor. Hiçbir şâibe-i taklid (taklid şübhesi) veya başkasının hesâbına ve onun yerinde kendini farzedip konuşmuş gibi bir hud‘anın (hîlenin) emâresi olmadığı gibi bütün ciddiyetiyle, bütün safvetiyle (sâfîlîğiyle), bütün hulûsuyla (samîmiyetiyle) sâfî, berrak, parlak beyânı, nasıl gündüzün ziyâsı ‘güneşten geldim’ der. Kur’ân dahi: ‘Ben, Hâlık-ı âlem’in (âlemin yaratıcısının)beyânıyım ve kelâmıyım’ der. Evet şu dünyayı antika san‘atlarla süslendiren ve lezzetli ni‘metlerle dolduran ve san‘atperverâne ve ni‘metperverâne (san‘atı ve ni‘metlendirmeyi sever bir tarzda) şu derece san‘atının acîbeleriyle(hârikalarıyla), şu derece kıymetdar ni‘metlerini dünyanın yüzüne serpen, sıravâri tanzîm eden (sıra sıra dizen) ve zemînin yüzünde (yeryüzünde) seren, güzelce dizen bir Sâni‘ (san‘atkâr), bir Mün‘im’den (ni‘met verenden) başka, şu velvele-i takdir ve istihsanla ve zemzeme-i hamd ü şükranla (takdir ve beğenme, övgü ve şükrân sesleriyle) dünyayı dolduran ve zemîni bir zikirhâne, bir mescid, bir temâşâgâh-ı san‘at-ı İlâhiyeye (ilâhî san‘atların sergi yerine) çeviren Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân (beyânı mu‘cize olan Kur’ân) kime yakışır ve kimin kelâmı olabilir? O’ndan başka kim ona sâhib çıkabilir? O’ndan başka kimin sözü olabilir? Dünyayı ışıklandıran ziyâ, güneşten başka hangi şeye yakışır? Tılsım-ı kâinâtı keşfedip (kâinâtın sırlarını açıp) âlemi ışıklandıran beyân-ı Kur’ân (Kur’ân’ın îzahları), Şems-i Ezelî’den (ezelî olan Allah’dan) başka kimin nûru olabilir?” (Zülfikār, 25. Söz, 29)
İlyas Yorulmaz
Onların “Ona (Muhammed’e) bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Hâlbuki (Muhammed’e) Öğretmekle itham ettikleri kişinin dili yabancı bir dil. Ama bu (Kur’an) açıkça Arapça dil.
Onların "- Kur/an/ı peygambere ancak bir insan öğretiyor" dediklerini biz biliriz. O nisbet ettikleri insanın lisanı acemidir, arabî değildir. Kur/an lisanı ise beyan ve fesahat sahibi arabî lisanıdır.
Şüphesiz biz, onların, “Bunu ancak kendisine bir beşer öğretmektedir” dediklerini biliyoruz. Kendisine (öğretimi) isnat ettikleri şahsın dili yabancıdır (Arapça değildir!). Hâlbuki bu (Kur'an) apaçık bir Arapçadır.
(Muhammed İbn-i İshak, siretinde diyor: “Bu bağlamda, hadisler, Mekkelilerin Hz. Peygamber (s.a.a) ile ilgisi olduğunu düşündükleri birçok şahsın adını verir, bunlardan biri Amr bin el Hadrami’nin Rum kölesi Ceber’dir.” Fakat bu şahısların tek ortak özelliği hepsinin de Arap olmayan köleler olmalarıdır. Düşmanlıklarının kendi gözlerini körelttiği bu insanlar, saf Arapça olan Kur’an’ı, Tevrat ve İncil’le ilgili yüzeysel bir bilgiye sahip olan bir yabancıya isnat ediyorlardı.)
Mahmut Kısa
Ey şanlı Elçi! Biz onların, “Ona bu Kur’an’ı,olsa olsa Tevrat ve İncil hakkında bilgisi olan bir insan öğretiyordur. Çünkü Muhammed’in, böylesine hârikulâde bir eser meydana getirmesi ve geçmiş kavimler, Peygamber kıssaları, kıyâmet, âhiret, evrenin ve insanın yaratılışı... gibi konularda bu kadar kapsamlı ve isabetli bilgiler vermesi aklen imkânsızdır. Öyleyse ona bu kitabı, hitâbet ve belâgat konusunda hiç kimsenin kendisiyle boy ölçüşemeyeceği bir kişi öğretiyor; bu da olsa olsa, vaktiyle Yahudi ve Hıristiyanlardan bir şeyler öğrenmiş olan kölelerimizden biridir. Nitekim Muhammed’in, zaman zaman bu kölelerle konuştuğunu görüyoruz.” dediklerini elbette biliyoruz. Oysa Kur’an’ın meydan okuması karşısında düştükleri acziyeti itiraf eden bu adamlar, onun beşer üstü bir kaynaktan geldiğini pekâlâ bilirler. Kaldı ki, onlarınKur’an’ı Muhammed’e öğrettiğini iddia ettikleri adamın dili yabancı olduğu ve bu kişi doğru dürüst Arapça konuşamadığı hâlde, bu Kur’an, bütün Arap edebiyatçılarını acze düşüren pürüzsüz, dupduru Arapça dili ile gönderilmiş eşsiz bir mucizedir.Üstelik Kur’an, Yahudilerin seçkin ve ayrıcalıklı bir millet olduğu, Âdem’in işlediği günah yüzünden bütün insanların günahkâr olarak doğduğu, İsa Peygamberin çarmıha gerilerek insanlığın günahına kefaret olduğu, onun Allah’ın —haşa— oğlu olduğu... gibi birçok konuda Yahudi ve Hıristiyanların iddialarını reddediyor ve bunların aslını esasını tüm açıklığıyla ortaya koyuyor. Bu durumda, kibir ve inatla hakikati reddeden zalimlerden başka kim, bu kitabın üç beş kelimeden fazla Arapça bilmeyen yabancı bir köle tarafından yazdırıldığını iddia edebilir?
Yemin olsun Biz onların: “Bu (Kur’an’ı) ona kesinlikle bir insan öğretiyor”1 dediklerini de biliyoruz. Hâlbuki kastettikleri kimsenin dili yabancıdır, bu (Kur’an)’ın dili ise apaçık bir Arapçadır.2
1 Kâfirler 101. âyette “Kur’an’ı Muhammed kendisi uyduruyor” diyorlardı, burada ise “birisi öğretiyor” diyorlar. Yani ne diyeceklerini bir türlü bilemiyorlar…2 Yani bir yabancı bu kadar güzel bir Arapçayı Hz. Muhammed’e nasıl öğretebilir? Bu âyetin iniş sebebi ile ilgili rivâyetlere göre: Mekke’de Cebrâ adında ehl-i kitap Rum bir köle varmış ve Rasûlullah (a.s), bazen onunla konuşurmuş, Kureyş müşrikleri buna kızar, “Kur’an’ı Muhammed’e bu Hıristiyan öğretiyor” diye alay ederlermiş. Bu tip yakıştırmalar, Cebra ve Yesâra adındaki iki Rum ve daha sonra Müslüman olan Âbisâ isimli birisi hakkında da yapılmıştır.
Muhammed Esed
Hiç kuşkusuz onların, “Ona 129 [bütün] bunları mutlaka bir insan öğretiyor!” dediklerini pekala biliyoruz. Oysa, onların karalamak amacıyla îma ettikleri kimsenin dili bütünüyle yabancı bir dil 130 olduğu halde, bu mesaj [hem kendisi] açık olan, [hem de gerçeğin özünü] apaçık gösteren Arapça bir söylemdir. 131
Biz onların, “Bu Kuran’ı bir insan öğretiyor” dediklerini elbette biliyoruz. Oysa onların kastettikleri kimsenin dili yabancıdır. Bu Kuran ise apaçık bir Arapçadır. 6/25, 8/31, 16/24, 25/4-5, 46/10-11
Doğrusu Biz onların; “Ona bu (vahyi) öğreten bir insandan başkası değil”[2194] dediklerini çok iyi biliyoruz. Oysa, gerçeği saptırmak için kendisini îmâ ettikleri kişinin dili yabancı bir dil olduğu hâlde, bu (vahyin) dili hem özünde açık hem de hakikati açıklayan bir Arapça’dır.[2195]
Mustafa İslamoğlu Nahl Suresi 103. Ayet Açıklaması
[2194] Krş: 25:4-6. İnkârcı muhalifler, bununla hem vahyin kaynağı hakkındaki kuşkularını, hem de vahyi bir üstteki âyette dile getirilen Kutsal Ruh’un getirdiği hakkındaki kuşkularını sergilemiş oluyorlardı. Onların nasıl bir şaşkınlık yaşadıkları, bu itirazda açıkça görülmektedir. Bir kısmı vahyi Allah Rasûlü’nün kendisinin uydurduğu iftirasını yayarken, Kur’an vahyinin ihtişamını fark eden diğer bir kısmı ise bunu dahi ona yapılmış bir iltifat kabul edip, daha tutarsız bir iddiayla çıkıyorlardı: Vahyi ona biri öğretiyor… Onların îmâ ettiği kişinin kimliği konusunda klasik tefsirlerde birbirini tutmayan bir çok rivayet yer almaktadır. Bu spekülatif rivayetlerde, îmâ edilen bu kişinin adı konusunda dahi altı ayrı ihtimalden söz edilir. Yine müşriklerin îmâ ettiği bu ismin köle mi, hür mü, Hıristiyan mı, Yahudi mi, hanif mi, müşrik mi, Arap mı, Acem mi olduğu hakkında da spekülasyonlar vardır. Birtakım önyargılı oryantalistler, tarihsel hiçbir zemine yaslanmayan bu söylencelere dayanarak vahyin kaynağına gölge düşürmeye çabalamışlarsa da, bu ilmî olmayan tavra ilk itiraz yine Sale ve W. M. Watt gibi kendi meslektaşlarından gelmiştir. Mekke’de bulunan bir ya da iki Hıristiyan kölenin, Rasulullah’ın ilâhî mesajına ilgi duymuş olması, Rasulullah’ın da bu ilgiyi karşılıksız bırakmamak için herkesle olduğu gibi ilâhî vahyi tebliğ çerçevesinde onlarla da ilgilenmesi gayet muhtemeldir. Ne ki, Kur’an vahyinin kadim düşmanı Mekke müşrikleri ve onların düşmanca söylemini tekrarlamaktan başka bir şey yapmayan Kur’an’ın modern düşmanlarının, kitap ehli bir köleden Kur’an gibi tüm zamanlar ve mekânlara meydan okuyan ilâhî bir hitabı Allah Rasûlü’ne öğretecek çapta bir “süper(öğret)men” çıkarmaya çalışmaları, kara mizah olmaktan öte ilmî hiçbir değer taşımamaktadır. Burada asıl insanı hayran eden, Kur’an vahyinin kendi kaynağına dair özgüvenidir. Zira bu söylentiyi vahiy bize haber vermeseydi, bundan kimin haberi olurdu? Tek başına bu bile, vahyin kaynağının İlâhîliğine delildir.
[2195] ‘Arabiyyunun türetildiği ‘arab kelimesi “açık ve anlaşılır konuşan” demektir (Mekâyîs). Mubîn sıfatı ile birlikte bu terkip hem manayı taşıyan dil kabının, hem de o kabın taşıdığı muhteva olan mananın “açık ve anlaşılır” niteliğine delâlet eder (Bkz: 43:3, not 3). Zımnen: Ezeli ve biricik hakikatin insanlığın son çevrimindeki tezahürü olan Kur’an vahyi, açık ve anlaşılır manaların açık ve anlaşılır bir dil kalıbına dökülerek insanlığa sunulduğu İlâhî bir hitaptır. Dolayısıyla hiç kimse gerek yüceltme bahanesiyle gerek başka bahanelerle “Biz bu vahyi anlayamayız” mazeretinin ardına sığınamaz.
Ömer Nasuhi Bilmen
Ve muhakkak biliyoruz, onlar derler ki, «O'nu şüphe yok bir beşer öğretiyor.» Kendisine nisbet ettikleri şahsın lisanı Acemidir, bu ise pek açık bildiren bir lisan-ı Arabîdir.
Biz onların, Peygamber hakkında: “Mutlaka ona öğreten bir insan vardır! ” dediklerini pek iyi biliyoruz. Hakikatten uzaklaşarak tahminle kendisine yöneldikleri şahsın dili, yabancı bir dildir, halbuki bu Kur'ân, açık bir Arapça ifadedir.
Biz onların, "Ona bir insan öğretiyor!" dediklerini biliyoruz. Hak'tan saparak kendisine yöneldikleri adamın dili a'cemi (yabancıdır, açık değildir), bu ise apaçık Arapça bir dildir.
Onların “Kur'ân'ı ona bir beşer öğretiyor” dediklerini Biz biliyoruz. Oysa Kur'ân'ı kendisine yakıştırdıkları kimsenin dili yabancı, Kur'ân ise apaçık Arapçadır.(26)
(26) Daha önceki âyet-i kerimede de müşriklerin Peygamberimize “Kur’ân’ı sen uyduruyorsun” dediklerine işaret edilmişti. Ancak, içerdiği hakikatler, verdiği gayb haberleri ve geçmiş kavimlere dair naklettiği hadiseler itibarıyla Kur’ân’ın, Peygamberimiz gibi ümmî bir zat bir yana dursun, o günkü Arap toplumunun en bilge kişilerine dahi yakıştırılamayacağı meydanda idi. Bu durum da Kur’ân’ın muhaliflerini yeni yakıştırmalar bulmaya zorlamış; bu yakıştırmalar ise daha başka açmazlar doğurmuş ve en önde gelen Arap ediplerini âciz bırakan belâgatiyle Kur’ân’ın yabancı bir kimse tarafından nasıl öğretilebileceği sorusuyla onları karşı karşıya getirmiştir. Böylelikle Kur’ân, kendisine karşı çıkanları, kaçabilecekleri her köşeden kıstırmakta ve onlara hiçbir hareket alanı bırakmamaktadır.
Yaşar Nuri Öztürk
Yemin olsun ki, biz, onların, "Kur'an'ı ona bir insan öğretiyor" demekte olduklarını biliyoruz. Nispet etmeye uğraştıkları adamın dili yabancıdır. Oysaki bu, apaçık Arapça bir dildir.