Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 276, sondan 5961. ayet; 2. sure ve Bakara Suresinin 269. ayetidir. Bakara Suresi 269. ayetinin kelime sayisi 16, harf sayısı 66 ve toplam ebced değeri ise 4811 olarak hesaplanmıştır. Bakara Suresinin toplam ebced değeri 1820072 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır. Bu sure الم hurufu mukatta harfleriyle başlamaktadır. Bu ayette ا (14) ل (6) م (5) bulunuyor.
Arapça Metin
يؤتي الحكمة من يشاء ومن يؤت الحكمة فقد اوتي خيرا كثيرا وما يذكر الا اولوا الالباب
Hikmet, neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlamaya yarayan derin ve yararlı bilgi demektir. Hz. Peygamber, yararlı bilgi istemeyi tavsiye etmiş, bizzat kendisi de Allah’tan bu dilekte bulunmuştur.
Hikmet hüküm kökünden olup bu kökün mânası “menetmek, engellemek”tir. Hikmet de sahibini yanılmak ve sapmaktan koruduğu için bu ismi almıştır. Atın ağzına vurulan ve onun yanlış yola girmesini engelleyen geme de –bu sebeple– “hakeme” denilmiştir. İslâm düşüncesinde hikmet, başka milletlerde daha önceden doğan ve gelişen felsefenin de intikal ve etkisiyle “İnsanın gücünün yettiği kadarıyla eşyayı, varlıkta mahiyeti ne ise o olarak bilmeyi, bu mânada gerçeğin bilgisine ulaşmayı hedefleyen bir ilim” şeklinde tanımlanıp nazarî ve amelî gibi kısımlara ayrılmıştır (Cürcânî, et-Ta‘rifât, “Hikmet” md.). Ancak Kur’an-ı Kerîm’in nâzil olduğu çevrede hikmetin bu mânada kullanılmadığı, bu mânada bir hikmetten söz edilmediği bilinmektedir. Araplar hikmet kelimesini “içinde nefsi uyaran, iyiliği tavsiye eden, saadet ve bedbahtlıkla ilgili tecrübeleri aktaran, edep ve ahlâkın özünü yansıtan sözler” mânasında kullanırlardı. Kur’an-ı Kerîm de bu kelimeyi “insanları eğitip olgunlaştıran, nefisleri ıslah eden peygamberlik, hidayet ve irşad” mânalarında kullanmıştır. Hikmet ilk asırlarda yaşayan tefsircilerden İbn Abbas’a göre Kur’an bilgisi, Süddî’ye göre peygamberlik, Katâde’ye göre Kur’an’la ilgili doğru anlayış (fıkıh), Mücâhid’e göre sözde ve davranışta doğruyu yakalamak, daha başkalarına göre din üzerinde düşünmek, akıl yürütmek, ilâhî emir üzerinde düşünmek ve ona uymak, Allah’tan korkmaktır (İbn Atıyye, I, 364). Râgıb el-İsfahânî’nin Kur’an lugatı olarak yazdığı el-Müfredât’ında verdiği bilgiye göre genel mânası “bilginin gerçeğe uygun olması ve aklın gerçeği yakalaması” demektir. Hikmetin Allah’a mahsus olanı “Varlıkları (eşya) bilmek ve kusursuz olarak yaratmak”, insana ait olanı ise “yaratılmışları bilmek ve iyi şeyler yapmak” şeklinde tanımlanır. Allah Teâlâ “Lokmân’a hikmeti verdik” buyururken işte bu ikinci mânadaki hikmeti kastetmiştir.
Bu sûrenin 251. âyetinde Allah’ın Hz. Dâvûd’a “mülk ve hikmet” verdiği bildirilir. Müfessirlerin açıklamasına göre mülk, Hz. Dâvûd’a verilen maddî ve dünyevî gücü, hikmet de peygamberliği ve bu sayede mazhar olduğu zengin bilgileri yani mânevî ve zihinsel gücü ifade eder. Fahreddin er-Râzî ve Kādî Beyzâvî gibi felsefî birikimi olan müfessirler ilgili âyeti yorumlarken hikmeti, “nazarî bilgileri ve elden geldiğince iyi işler yapma alışkanlığını kazanmak suretiyle ulaşılan ruhî olgunluk” şeklinde açıklamışlardır. “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır...” meâlindeki âyette (Nahl 16:125) hikmet, tebliğ ve irşad çalışmalarının temel yöntemi olarak gösterilmiştir. Bütün müfessirler buradaki hikmet kavramının, “kesin kanıtlara dayalı, muhatabı tam olarak ikna edecek ve kötü niyetli tartışmalara son verecek kesinlikte doğru ve sağlam bilgi” anlamında kullanılmış olduğunu belirtirler. Şu halde hikmet, dinî olan ve olmayan bütün yararlı bilgileri içine alan bir kavramdır ve konumuz olan âyet bu anlamdaki hikmetin, Allah’ın insana, birçok hayra vesile olacak büyük bir lutfu olduğunu ifade etmektedir. Bu sebeple olmalıdır ki Resûlullah, hem kendisi hem de bazı sahâbîler için Allah’tan hikmet dileğinde bulunmuş (Buhârî, “Fezâilü’s-sahâbe”, 24); “Bayağı (sefih) kimselere hikmetten söz etme!” (Dârimî, “Mukaddime”, 34) anlamındaki uyarısıyla da hikmete ancak fıtratı bozulmamış, ahlâkı temiz kişilerin lâyık olduğuna işaret etmiştir. İhvân-ı Safâ Risâleleri’nde bu husus, şu hakîmane ifade ile vurgulanır: “Hikmet bir gelin gibidir ve sadece süslenmiş eve inmek ister” (IV, 13). Sonuç olarak hikmet terimi başlangıçta “akıllı ve bilgili bir kişinin deneyim ve birikimlerini özlü şekilde ifade ettiği sözü” anlamında kullanılırken İslâmî dönemde zaman içinde şu anlamları kazanmıştır: Bütün özel bilgi alanlarını kuşatan kapsamlı ve derin bilgi veya felsefe, ilâhî gerçekleri ve Kur’an’ın derin anlamını kavramaktan doğan bilgi ve bu bilgilere uygun yaşama tarzı, Hz. Peygamber’in sünneti, bir hükmün sebebi veya amacı, bir eylemden beklenen yarar (maslahat).
İbn Âşûr, felsefe mânasındaki hikmetin kaynağını ve mahiyetini şöyle özetlemektedir: “Hikmet ilimleri, ilâhî vahye mazhar olan rehberlerin verdikleri bilgi ve gösterdikleri yolların bütünüdür ki insan aklının terbiye ve ıslah edilmesi bu temele dayanır. Hikmet önce dinlerde ortaya çıkmış, sonra üstün zekâ sahibi insanların bu temel üzerinde geliştirdikleri düşünceleri de buna eklenmiştir. Keldan, Mısır, Hindistan ve Çin’de birbirine yakın asırlarda yaşamış bulunan kadîm hakîmler hikmetin yollarını ve yöntemlerini belirlemişlerdir. Ancak bu hikmet sapmalardan, hayal ve vehimlerden ayıklanmış değildir. Sonra eski Yunan filozofları gelmiş, hikmet ilmini başkalarından ayırarak ele almışlar, güçleri yettiğince ayıklayıp saflaştırmışlardır. Ancak yine de hikmet tam saflığına ulaşamamıştır. Bu dönemde felsefe insan nefsini terbiyeye yönelik bulunan Sokrat yoluyla akıl ve matematiğe yönelik bulunan Pisagor yolundan ibaret olmuştur. Bunlardan sonra gelen Eflâtun işrak felsefesinin, Aristo ise Meşşâî felsefenin babaları olmuşlar, günümüze kadar da bu çizgi devam etmiştir” (III, 63-64).
İslâm bilgin ve düşünürleri, özellikle hicrî IV. asırdan itibaren dinî, felsefî ve ilmî bilgilerin tamamını hikmet kavramı içinde değerlendirerek, teorik bilgilere “nazarî hikmet”, pratik bilgilere “amelî hikmet” adını vermişlerdir. Öte yandan bütün ahlâkî erdemleri “hikmet, adalet, yiğitlik, iffet” olarak dört temel erdem içinde toplayan ve bunların başında da hikmeti gösteren felsefî anlayış, zamanla Râgıb el-İsfahânî, Gazzâlî, İbn Hazm gibi ahlâka dair eserler yazan din âlimleri tarafından da benimsenmiştir.
Mehmet Okuyan
(Allah) [hikmet]i (doğru hüküm verme yeteneğini) dileyene (layık gördüğüne) verir. Kime [hikmet] (doğru hüküm verme yeteneği) verilirse, elbette ona pek çok iyilik verilmiş demektir. Öz akıl sahiplerinden başkası (gerçeği) hatırlamaz.
[Hikmet], Yâsîn 36:2’de de belirtildiği gibi “[el-hakîm] olan Kur’an hakikatleriyle donanımlı olmak” demektir. hikmet sahibi olmak Yüce Allah’ın emir ve yasaklarının yer aldığı vahiy ile buluşarak derin bir muhakeme ve isabet sahibi olabilme erdemidir.
Bayraktar Bayraklı
Allah, dileyene hikmeti verir; kime hikmet verilmişse, ona büyük servet verilmiştir. Ama akıl sahipleri dışında kimse bunu düşünüp anlayamaz.[44]
1. Sağlıklı düşünme, gerçeği kavrama, doğru hüküm verme yetisi, bilgelik. 2. Dileyene. Hak edene. Gereğini yapmak için çaba gösterene.
Ahmet Akgül
(Allah) Hikmeti kime dilerse (kim ilmi ve hakikati talep eder ve bu yönde ciddi gayret gösterirse) ona verir. (Hikmet ehli ise seçkin ve nasipli birisidir.) Ve her kime de hikmet (ilim ve feraset) verilirse, hakikaten ona çok hayır lütfedilmiştir. (Bu gerçeği ise ancak) Akıl ve gönül ehli düşünüp anlar (ve değerlendirir).
Dilediğine hikmet ihsan eder ve kime hikmet ihsan ederse şüphe yok ki o, çok hayra nail olmuş demektir, fakat bunu, aklı başında olanlardan başkaları düşünmez bile.
Hikmet, Kur’ân bilgisi, sözde ve işte doğruyu buluş, doğru akıl, İsabetli tedbîr, her şeyi yerine koymak ve bâzı yerde de peygamberlik anlamlarını ifade eder.
Abdullah Parlıyan
Dilediğine hikmet bağışlar ve her kime hikmet bağışlanmışsa, doğrusu ona en büyük servet verilmiş demektir. Ama derin kavrayış sahipleri dışında kimse bunu düşünüp anlayamaz.
Allah, ilmi, Kur'ân'ın ifadesine vukufu, meseleleri anlamayı, isabetli kararı ve çözümü, olayları değerlendirme kabiliyetini, sağlıklı ve ahlâklı yaşama bilgisini, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselere verir. Kendilerine ilim ve hikmet, Kur'ân verilenler, dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşanlardır. Kur'ân hükümleri ve vahy ile gelen ilkelerden, yalnızca akıl ve vicdan sahipleri düşünüp ibret alırlar.
Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez.
Allah dilediğine faydalı bilgi (hikmet) ihsan eder. Kime ki hikmet verilmişse, muhakkak ona çok hayır verilmiştir. Bu âyet ve öğütleri ancak olgun akıl sahipleri düşünürler.
İstediğine hikmeti (ilmi, irfanı, kâinatı tanımayı) verir. Kime de hikmet verilmişse, muhakkak ona büyük bir hayır (sevap, mal) verilmiş demektir. [Böyleleri manevi zenginliği elde ettikleri için, maddi fakirlikten asla korkmazlar.] Bunu ancak öz sahipleri anlar.
O (Allah), hikmeti (bilgeliği, isabetli hüküm verme ve pratik hayatta uygulama yeteneğini) dilediğine verir. Ve her kime de hikmet verilmişse ona çok büyük iyilik yapılmıştır. Bu ayet ve öğütleri ancak olgun akıl sahipleri düşünür.
Derin ve yararlı bilgiye hikmet denir. Allah’ın kendisine hikmet verdiği kimseler öncelikle peygamberler, ilmiyle amel eden âlimlerdir. Bilgili olmanın en çok değer verilen tarafı, insanlığa yararlı olmaktır. Peygamberimiz bir hadisinde: «Yararlı bilgi isteyin, yararsız bilgiden Allah’a sığının» buyurmuştur. Doğruluk, adalet, ihlâs, sevgi, saygı, ağırbaşlılık, başkalarına faydalı olmak, cömertlik, âlicenaplık gibi yüksek vasıfları taşıyan kimseler de hikmet ehlinden sayılır. İslâm’a tam olarak inanan, Kur’an’ın emirlerini öğrenip noksansız uygulamak için çaba sarfeden, tüm kötülüklerden uzak duran kimse hikmet sahibidir ve kendisine büyük hayır verilmiştir.
Edip Yüksel
Bilgeliği dilediğine verir. Kime bilgelik verilmişse ona çok büyük iyilik yapılmıştır. Düşünce sahiplerinden başkası öğüt almaz.
(Allah) hikmeti kime dilerse ona verir. Kime de hikmet verilirse muhakkak ki ona çok hayır verilmişdir. Salim akıl saahiblerinden başkası iyi düşünmez.
(O,) hikmeti(3) dilediğine verir. Kime de hikmet verilirse, artık şübhesiz (ona) pek çok hayır verilmiş demektir. (İstikametli) akıl sâhiblerinden başkası ise ibret almaz.
(3)“Kuvve-i akliyenin tefrit (geri) mertebesi gabâvettir ki, hiçbir şeyden haberi olmaz. İfrat (aşırı)mertebesi cerbezedir ki, hakkı bâtıl, bâtılı hak sûretinde göstermeye kadar hîleli ve aldatıcı bir zekâya mâlik(sâhib) olur. Vasat mertebesi (orta yolu) ise hikmettir ki, hakkı hak bilir, imtisâl eder (uyar); bâtılı bâtıl bilir ictinâb eder (kaçınır).” (İşârâtü’l-İ‘câz, 20)
İlyas Yorulmaz
Allah dilediği kimseye (hükümranlık verip) hüküm verme yetkisi verir. Allah kime hükmetme yetkisi vermişse, o’na pek çok hayırlar bahşetmiştir. Ancak akıl sahipleri bunları anlayabilir.
(el-Bidaye ve’n Nihaye c.7 s.360’da yer aldığına göre İbn-i Mes’ud Resulullah’ın şöyle buyurduğunu naklediyor: “Hikmet on parçaya bölündü. Dokuz parçası Ali’ye, bir parçası da diğer insanlara verildi.”
Mahmut Kısa
O, ilâhî bilgiyi pratik hayata uygulama yeteneği olan hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmiş ise, ona gerçekten pek çok iyilik bağışlanmış demektir.Ne var ki, idrâk ve sağduyu sahibi olanlardan başkasıbunları düşünüp ibret almaz.
Allah, hikmeti1 kime dilerse, ona verir. Kime de hikmet verilirse, ona büyük bir hayır verilmiş demektir. İşte bunu, ancak temiz akıl sahibi olan kimseler idrak ederler.
1 Hikmet: Yanlışlığı asla düşünülemeyen mutlak doğru önermeler, demektir. Bu önermeler ise ancak vahiyle ortaya konulur. Kâinattaki yegâne hikmet, Allah tarafından Peygamberlere gönderilen ilâhi kitaplardır. Bu da şu anda sadece “Kur’an”dır. Hikmet ayrıca; sağlam bilgi, güzel ahlak, kötülüğe engel ve iyiliğe sebep olan şey, nasîhat olan her hangi bir söz, nübüvvet, şeriat, din, kitap, anlayış, adalet, veciz söz, felsefe ve Kur’an anlamlarına gelir. Günümüzde diğer İslamî kavramların anlamlarının içinin boşaltıldığı gibi hikmet kavramının da içi boşaltılmaya çalışılmaktadır. Kimi kerameti kendinden menkul zevat, hikmeti bir bal peteğindeki uyduruk yazıya, efendilerinin saçma sapan sözlerine, fiillerine ve hezeyanlarına alet etmektedirler. Kimleri de filozofluk taslayarak saçma sapan anlamlar vermektedirler. Bunların gerçek manadaki hikmetle hiçbir ilgisi yoktur. Hikmet; Kur’an’da dört farklı anlamda kullanılır: 1- Nasîhat, (Bakara: 231) 2- İlim ve anlayış, (Lokman: 12) 3- Peygamberlik (Nisâ: 54) 4- Kur’an. (Nahl: 125) Konuyla ilgili olarak Bk. (Hûd: 1, Şuara: 21, Yasin: 2)
Muhammed Esed
Dilediğine hikmet bağışlar ve her kime hikmet bağışlanmışsa doğrusu ona en büyük servet verilmiş demektir. Ama derin kavrayış sahipleri dışında kimse bunu düşünüp anlayamaz.
O, hikmeti dileyen kimseye verir. Kime hikmet/anlama kavrama verilmişse, ona pek çok hayır verilmiştir. Bunu ancak, temiz akıl/derin kavrayış sahipleri anlar. 3/81, 4/113
Doğru hüküm verme yeteneğini isteyene/istediğine verir; ama kime doğru hüküm verme yeteneği bahşedilmişse, doğrusu ona tarifsiz büyüklükte bir servet bahşedilmiştir;[509] fakat, aktif akıl sahiplerinden başkası bundan ders çıkaramaz.[510]
Mustafa İslamoğlu Bakara Suresi 269. Ayet Açıklaması
[509] Hikmet, çeşit bildiren mastardır. Hükmün doğru olan çeşidine de, doğru ve isabetli hükme ulaşma melekesi olan muhakemenin doğru kullanılmasına da denir. Lafız bizi mânaya götürür, mânanın ifade ettiği şey hakikat, hakikatin dayandığı şey ise hikmettir. Adına “muhakeme” denilen yeti sayesinde insan olgularla ilkeler, hakikatle hayat, idealle reel arasındaki altın dengeyi bularak azamî faydayı elde eder. Bu ve buna benzer kullanımlarda dinî emirlerle o emirlerin muhatapları ve uygulandığı hayat arasındaki tam isabete tekabül eder. Âyette hikmetten “verilen bir şey” olarak söz edilmektedir. Ancak âyetin sonu bunun herkese değil doğuştan bahşedilen bazı yeteneklerini geliştirenlere verileceğini ihtar eder. İndirilen hükümlere verilen hikmetle bakan biri, bu sayede eylemlerini “sâlih amel”e dönüştürür. Bu da sahibini mutluluğa götürür. Âyetin hemen öncesinde de dile getirdiğimiz husus göz önüne alınacak olursa bu âyetteki hikmeti şöyle tanımlayabiliriz: Allah’ın ve şeytanın telkinlerini birbirinden ayıracak, insanın kendi lehine ve aleyhine olan şeyleri birbirinden seçip ayırarak onu doğru ve isabetli hükme ulaştıracak selim bir akıl, bilgi ve tecrübeye dayalı “muhakeme yeteneği”dir (Krş: 11:1, not 2). Bu yetenek kime verilmişse “gerçek şu ki, ona sınırsız bir servet verilmiştir”. Hikmetle iki cihan hazineleri kazanılır, fakat cihanın tüm hazineleriyle hikmet satın alınmaz. İbn Abbas hikmeti, “Kur’an’ı kavramak” olarak tarif eder.
[510] Hikmetin değerini bilmek için dahi hikmete gerek vardır. Hikmeti, Allah için kullanıldığında “bir şeyi yerli yerince yaratmak”, kul için kullanıldığında “bir şeyi yaratıldığı yerde tutmak” olarak da tanımlamışlardır. Bu tanıma giren hikmetin zıddı zulümdür; çünkü zulüm, bir şeyi yerinden etmektir. İnsandaki hakkı bâtıldan, doğruyu eğriden, güzeli çirkinden, kârı zarardan, iyiyi kötüden ayırabilme yeteneği anlamı verdiğimiz hikmet, zaten doğal olarak bu tanımı da kapsamaktadır. Akıl hikmetin aletidir, kendisi değil. Bu âletten mahrum olanlar, doğaldır ki hiçbir zaman hikmete sahip olamazlar. Ancak, bu âlete sahip olan herkesin hikmete ulaştığını söylemek de mümkün değildir. İlim de öyle. Hikmet, hakikatle evham, vesveseyle ilham arasındaki farkı gösteren terazidir. Hikmetin kişiye Allah tarafından verilmesinden murat, hikmet terazisinin her iki kefesi olan selim akıl ve sahih bilgiye ulaşacak yolların kişinin önüne açılmasıdır.
Ömer Nasuhi Bilmen
Dilediğine hikmet verir. Kendisine hikmet verilmiş olan bir kimse ise, muhakkak ona birçok hayır verilmiş olur. Ve bunu ancak halis akıl sahipleri tefekkür eder.
O hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet nasib edilmişse, doğrusu ona pek çok hayır verilmiştir. Ancak tam akıllı olanlar gerçekleri anlar ve düşünürler.
Hikmet, Íã (hkm) kökünden gelir. Hükm, hükûmet ve ihkâm mânâlarıyle ilgili olarak isim ve masdar olabilir. İslâm bilginleri, hikmeti çeşitli şekillerde tanımlamışlardır. Bütün tanımların birleştiği husus, hikmetin, sebep ve netîce ile ilgili, düşünce düzeyinden eyleme çıkabîlen bilgi olmasıdır. Hikmet, derin ve yararlı bilgidir. Bu bilgi ancak düşüncenin ürünü olacağından, yüce Allah "Ancak sağduyu sâhibleri düşünüp ibret alır" buyurmuştur. Kur'ân'ın amaçladığı hikmet, bir yığın işe yaramaz felsefî nazariyeler değildir. Asırlarca insanların kafalarını boş yere uğraştırıp durmuş olan bu tür nazariyelerden kaçınmayı, Hz. peygamber (s.a.v.) Efendimiz bize tavsiye etmişlerdir: "Allah'tan yararlı bilgi isteyiniz, yararsız bilgiden Allah'a sığınınız" (İbn Mâce, Du'â': 3, h. 3843; Beyhakî, Şu'abu'l-Îmân; Feydu'l-Kadîr: 4:108). Kur'ân insanların gözünü kâinİtın yaratılış yasalarını ve bir de kendi iç dünyâlarını incelemeğe yöneltir: "Biz onlara, âyetlerimizi ufuklarda (dış dünyâda) ve kendi içlerinde göstereceğiz" (Fussilet: 53) diyor. İşte Kur'ân, öğrenmeğe değerli iki bilgi yolunu böylece tesbit ediyor: Pozitif ilim ve insanın ruhunu temizleyip ebedî mutluluğa ulaştıracak dîn ilmi, ruh bilgisi. Kur'ân, develerin nasıl yaratıldığını, göğün nasıl yükseltildiğini, arzın nasıl döşendiğini, gölgenin nasıl uzayıp kısaldığını, ayın ve güneşin nasıl ışık verdiğini, gecenin ve gündüzün nasıl değiştiğini, kuşların nasıl gökte uçtuklarını incelememizi bize sık sık emrederken gözümüzü pozitif bilime çevirmekte; bu ilimle kâinât yasalarını keşfedip Allah'a daha gönülden bağlanmamızı istemektedir. Kur'ân, doğa yasalarına Allah'ın âdeti "Sunnetullah" diyor. Allah'ın yaratma âdetini yani sebep ve sonuç arasındaki ilişkileri, tabi'at kanunlarını iyi bilen insan, bu bilgisini imanla da desteklemişse işte Allah'a huşû'un, Allah'tan korkmanın zirvesine varmış, O'nu şuurla ve içten sevmesini bilmiştir. Bundan dolayıdır ki yüce Mevlâ: "Allah'a ancak bilgin kulları gereğince saygı duyar" (Fâtır: 28) demektedir. Kur'ân insan duyusuna çarpan bütün doğa olaylarını Allah'ın varlığının ve kudretinin âyetleri (işâretleri) görmektedir. Müslümanların görevi, bu âyetleri derince düşünüp incelemek, bunların yanından körü körüne geçmemektir: "Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki onların yanından (hiç düşünmeden) yüz çevirerek geçerler" (Yusuf: 105)
Süleymaniye Vakfı
O, tercihini doğru yapana hikmeti[1] verir. Kime hikmet verilirse, ona çokça iyilik yapılmış olur. Bu bilgiyi sağlam duruşlu (ulü’l-elbâb)[2] olanlardan başkası elde edemez.
Süleymaniye Vakfı Bakara Suresi 269. Ayet Açıklaması
[1] Hikmet, doğru hüküm demektir. Allah her nebîye kitap ve hikmet vermiştir (Âl-i İmrân 3:81). Hikmet, Allah'ın indirdiği ve yarattığı âyetlerden çıkarılan doğru hükümler ve o hükümleri çıkarma yöntemidir. [2] "Sözü dinleyip en güzeline uyanlar, Allah'ın doğru yolda saydığı kişilerdir. İşte ulü'l-elbâb onlardır." (Zümer 39:18)
Şaban Piriş
O, hikmeti dilediği kimseye verir. Hikmet verilen kimseye pek çok hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez.
O, hikmeti dilediğine verir. Ve kendisine hikmet verilmiş olana çok büyük bir hayır verilmiş demektir. Gönlünü ve aklını çalıştıranlardan başkası düşünüp anlayamaz.