Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 10, sondan 6227. ayet; 2. sure ve Bakara Suresinin 3. ayetidir. Bakara Suresi 3. ayetinin kelime sayisi 8, harf sayısı 47 ve toplam ebced değeri ise 3168 olarak hesaplanmıştır. Bakara Suresinin toplam ebced değeri 1820072 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır. Bu sure الم hurufu mukatta harfleriyle başlamaktadır. Bu ayette ا (5) ل (4) م (5) bulunuyor.
Arapça Metin
الذين يؤمنون بالغيب ويقيمون الصلوة ومما رزقناهم ينفقون
Gayb, sözlükte görme duyusuyla algılanamayan şey demektir. Kelime (gayb), “duyuların kapsamına girmeyen gizli her şey” anlamında kullanılır. Bir şeyin “gayb” oluşu, Allah’a göre değil insanlara göredir. Zira Allah’ın ilminin dışında kalan hiçbir şey yoktur. Allah’a, meleklere, ahiret gününe, cennet ve cehenneme, kadere inanmak “gaybe iman” konuları arasındadır.
Gayba iman etmek, namaz kılmak ve Allah rızâsına uygun harcama yapmak; İslâm’ın fert ve topluluk olarak insana getirdiklerinin ve ondan istediklerinin güzel bir özetidir. Gayba iman, iman esaslarına; namaz kılmak, özel duygu ve davranışlarla Allah’a ibadet etmeye; Allah rızâsına uygun harcamada bulunmak (infak) ise dayanışmaya, düzen ve adalete, yani muâmelâtın ruhuna ve amacına işaret etmektedir.
İman akıl ve vicdanın doğrulaması (tasdik), dilin bunu itiraf edip söylemesi (ikrar) ve davranışların da bunlara uygun olmasıyla gerçekleşip tamamlanmaktadır. Yalnızca tasdik bulunur, fakat söz ve davranış buna aykırı ve tutarsız olursa iman zayıf demektir. Böyle bir imanla gerçek mânasıyla İslâm yaşanmış ve temsil edilmiş olmayacağı gibi, İslâm’ın insanlara vaad ettiği mutluluğa da erişilemez. Söz ve uygun davranış bulunur da kalbin tasdiki bulunmazsa ya şuursuz, rastgele bir dış uygunluk ya da ikiyüzlülük (münafıklık), durumu gizleme (takıyye) söz konusudur. Her ne kadar âhirette zerre kadar imanın bile insana fayda vereceği ve sonunda onu cehennemden çıkararak cennete sokacağı sahih hadislerde bildirilmişse de (Buhârî, “Îmân”, 15; Müslim, “Îmân”, 320, 325) dinin vaad ettiği dünya ve âhiret saadeti ancak “tasdik, ikrar ve tutarlı amel” unsurlarının birlikte var oluşu halinde gerçekleşir.
Gayb “gözle görülmeyen; akıl, duyular vb. beşerî bilgi vasıtalarıyla bilinemeyen varlıklar, ilişkiler ve oluşlar”dır. Allah, vahiy, kader, yaratılış, ruh, kıyametin zamanı, kabirde olacaklar, yeniden dirilme, toplanma, sırat, terazi, cennet, cehennem... hep gayb âlemine dahildir. Bunlar hakkında bilgi alınabilecek iki kaynak vardır: Vahiy ve ilham. Akıl, ancak bu iki kaynaktan alınacak bilgiler üzerine tefekkür yoluyla açıklamalar getirebilir. Keşif, kalp gözünün açılması, Allah tarafından haber verilmek (tahdîs) gibi çeşitleri veya isimleri bulunan ilham, ancak İslâm’a sağlam iman ve onun esaslarını samimiyetle (ihlâs) yaşama sonucu elde edilmiş bulunursa muteber olur. Yine de ilham objektif ve herkes için geçerli, üzerine genel hüküm bina edilebilecek bir bilgi kaynağı değildir, kime gelmişse onu ilgilendirir, umumi ve kesin delillere (vahiy) aykırı olmamak şartıyla onu bağlar.
“Namaz kılarlar” (yüsallûne) yerine “namazı ikame ederler” (yukîmûne’s-salâte) ifadesinin kullanılmış olması, namaza önem verilmesi, onun devamlı ve şartlarına uyularak eda edilmesi gerektiğini anlatmak içindir. Namaz dinin direği, ibadetlerin özü ve özetidir, Allah’ın Resulü, mutluluğu namazda bulduğunu, onunla yaşama sevinci kazandığını ifade buyurmuştur (Nesâî, “Nisâ”, 1; namaz hakkında ayrıca bk. Bakara 2:238-239; Mâide 5:6).
“Kendilerine verdiklerimizden harcayanlar” nitelemesi iki önemli konuya ışık tutmaktadır: 1. Allah Teâlâ’nın bütün verdikleri harcanmayacak, yeteri ve gereği kadarı harcanacak, geri kalanı yine iyi maksatlarla tasarruf edilecektir. 2. Harcama Allah’ın rızâsına uygun olacaktır. Bu da kişinin kendisi, ailesi, yakınları ve diğer ihtiyaç sahipleri için yapacağı harcamaları, vakıf, tesis, hayrat vb. yatırımları kapsamaktadır. Dünya nimetleri, yer altı ve yer üstü servetleri mülk olarak yaratıcısına aittir. İnsanlar meşrû yollardan onlara sahip olduklarında bu sahiplik mecazidir ve sınırlanmıştır; asıl sahibinin izin verdiği kadar ve O’nun gösterdiği yerlere, belirlediği şekillerde sarfedilebilir. Bir zerresi yersiz, faydasız ve gereksiz sarfedildiğinde Allah’ın mülküne, O’nun halen yaşayan ve gelecekte yaratacağı kullarının haklarına tecavüz edilmiş olur. Bu tecavüzlerin yaptırımı dünyada sosyal ve ekonomik krizlerdir, tabiatın tahrip edilmesi, çevrenin içinde yaşanamaz hale gelmesidir; âhirette ise mutlak âdil olan hâkimin vereceği cezalardır.
Mehmet Okuyan
Onlar [gayb]a (bilinemeyenlere) inanır; namaz kılar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden [infak] ederler (verirler).
1-Ebedi hayata dair verilen bilgilere. Gizli, görünmeyen, bilinemeyen, algılanamayan, gelecekte olacak şeyler. 2-Şirkten arınmış bir bilinçle Allah'a yönelirler. İbadete layık yegâne ilahın Allah olduğuna inanırlar. Salat, sözcük olarak, “namaz” anlamının yanı sıra Allah'a yönelmek, ibadet, dua, rahmet, destek, dayanışma, yardımlaşma, yakından ilgi duyma ve din gibi anlamlara da gelmektedir. “Salât” sözcüğüne, “namaz” olarak anlam verilmesini doğru bulmadığımızdan; çevirimizde, “salât” sözcüğünü orijinal şekli ile kullandık. Kur'an'da namaz sözcüğü yoktur. Namaz, Farsça bir sözcüktür. Salâtın hangi anlamı ifade ettiği, içinde yer aldığı ayet ve konu bağlamından rahatlıkla anlaşılabilir. 3-İhtiyacı olanlara yardım etmek.
Ahmet Akgül
Onlar, (o müttakiler ki kesinlikle ve içtenlikle) gaybe (yani görmedikleri, ama varlıklarından asla şüphe de etmedikleri gerçeklere) iman edenlerdir, namazı dosdoğru (şuurlu ve huzurlu şekilde kılıp) ikame edenlerdir, ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenlerdir. (Helâl ve meşru kazançlarından, Allah rızası için, gerekli yerlere ve ihtiyaç giderici ölçüde verenlerdir.)
[Not: Ğayb; olmayan ve aslı bulunmayan şey değildir, çünkü olmayana iman, akla muhaliftir. Oysa Ğayb; zahiren görünmeyen, ama mevcudiyeti ve etkileri; eserleriyle, tecelli ve tezahürleriyle kesin bilinen ve inkârı akla ve vicdana ters düşen hakikatlerdir.]
Abdulbaki Gölpınarlı
Onlar, gaybe inanırlar, namaz kılarlar, rızıklandırdığımız şeylerin bir kısmını yoksullara harcarlar.
Onlar ki, akıl ve duyularla değil ancak vahiyle, bilinen gerçeklerin varlığına inanırlar ve hayatlarını düzenleyen namazlarına dikkatli ve devamlıdırlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah rızasını kazanmak için başkalarına harcarlar.
Kur'an esaslarını benimseyerek korunanlar, gayb âlemine, fizik ve bilgi alanı ötesindeki varlıklara ve gerçeklere iman edenlerdir.
Namazları, erkanına, şartlarına, vaktine riâyet ederek âşikâre kılanlardır.
Kendilerine verdiğimiz rızık ve servetten, Allah yolunda, karşılık beklemeden, gönüllü harcayanlar, insanların ihtiyaçlarını görenlerdir.
O kimseler (takvâ sahipleri) ki, onlar gaybe (Cenâb-ı Allah'a, meleklere, kıyamete, kaza ve kadere, görmeksizin) inanırlar; ve beş vakit namazı gereği üzre kılarlar, onlara verdiğimiz rızıklardan (ailelerine, yakınlarına, komşularına ve diğer hak sahiblerine) harcarlar, yedirirler.
Öyle muttakiler ki; gayba (görünmeyen Allah’a) inanırlar (veya tek başlarına kaldıklarında da inanırlar.) Düzgünce namaz(larını) kılarlar. Ve Bizim onlara verdiğimiz rızıktan nafaka verirler. (İnsan, özünü Allah’a yöneltip kişisel hayatını dua ve namazla, toplumsal hayatını zekât ve yardımla koruyunca muttaki olmuş olur.)
Bkz. 8:3“Gayb” kelimesi; Kur’an’da insanın kavrayış alanının ötesinde bulunan, gözle görülemeyen, duyularla algılanamayan, insanın bilme imkânlarının dışındaki varlık alanını ve onu aşan hakikatlerin tüm safhalarını ifade eder. Bu sebeple gaybın, mesela Allah’ın varlığı, evrenin yaratılış amacı, ölümden sonraki hayat, zamanın gerçek mahiyeti, ruhsal güçlerin varlığı gibi konuların bilimsel yöntemlerle ispatı ya da reddi söz konusu değildir.“Rızık olarak verdiklerimizden infak ederler” cümlesi ile murad edilenin ise “kendilerine emanet edilen rızkı Allah’ın rızasını kazanmak üzere O’nun yarattıklarının ve evrende kurduğu düzenin yararına kullanırlar, yani verilen emanete ihanet etmezler” manasında olsa gerektir. Onun için infak eden kimse verdiğini kendi malından veriyormuş gibi karşı tarafın başına kakmamalı ve minnet de beklememeli. Zira bütün nimetleri insanlara farklı yollarla lütfeden yalnızca Allah’tır. Onun için yapılanı bir iyilik olarak değil, vecibe olarak görmeli. Yani kendine verilenden infak etmezse emanete ihanet ettiğini, infak ederse üzerine düşeni yaptığını bilmelidir.
Diyanet İşleri (Eski)
Onlar, gaybe inanırlar, namazı kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan yerli yerince sarfederler.
* Öğrenme yöntemi Kuran'in 17:36 ayetinde deneysel ve rasyonel olarak belirlenir. 41:53 ayeti de objektif realiteye ek olarak subjektif deneyimden söz eder.
** "Kuran'a Göre Namaz" başlıklı Nota bakınız.
Elmalılı Hamdi Yazır
Onlar ki gaybe iman edip namazı dürüst kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcarlar.
(3)“*يُصَلُّونَ [Namaz kılarlar] kelimesine bedel, ıtnablı (daha uzun olan) يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ*[Namazı hakkıyla edâ ederler]’in zikrinde ne hikmet vardır? El-cevab: Namazda lâzım olan ta‘dîl-i erkân (rükünlerin hakkını vermek), müdâvemet (devamlılık), muhâfaza (vakti kaçırmamak) gibi ikāmenin (hakkıyla edâ etmenin) ma‘nâlarını mürâat etmeye (gözetmeye) işârettir.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 38)(4)“Hey’et-i ictimâiyenin (tüm cem‘iyetin) hayâtını koruyan intizâmın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamalıdır. Havas kısmı avamdan (üst tabaka alt tabakadan), zengin kısmı fukarâdan hatt-ı muvâsalayı (irtibâtı) kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Bu tabakalar arasında muvâsalayı te’mîn eden, zekât ve muâvenettir (yardımlaşmadır). Hâlbuki vücûb-ı zekât (zekâtın farz oluşu) ile hurmet-i ribâya(fâizin haram oluşuna) mürâat (riâyet) etmediklerinden, tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt-ı muvâsala kesilir, sıla-i rahim (akrabâlık bağı) kalmaz. Bu yüzdendir ki, aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtiram(hürmet), itâat, muhabbet yerine; ihtilâl sadâları, hased bağırtıları, kin ve nefret vâveylâları (feryadları) yükselir. Kezâlik yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsan, taltif yerine, zulüm ateşleri, tahakkümler(baskılar), şimşek gibi tahkīrler (hakāretler) yağıyor. (...)Hulâsa, tabaka-i insâniye arasında musâlahanın (barışın) te’mîni ve münâsebetin te’sîsi, ancak ve ancak erkân-ı İslâmiye’den (İslâmiyet’in şartlarından) olan ‘zekât’ ve zekâtın yavruları olan ‘sadaka’ ve ‘teberruât’ın(bağışların) hey’et-i ictimâiyece yüksek bir düstur ittihâz edilmesiyle (kabûl edilmesiyle) olur.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 41)
İlyas Yorulmaz
Allah’ın (azabından) korunan o kimseler ki, gaybe inanırlar, namazlarını kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden de ihtiyacı olanlara verirler.
3, 4. O müttekiler ki gaybe [⁵] inanırlar, namazı dosdoğru kılar, kendilerine verdiğimiz rızıktan harcederler [⁶], sana inzal olunan (kitaba da), senden evvel inzal olunan (kitaplara da) inanırlar, âhireti yakînen bilirler (ve inanırlar).
İsmail Hakkı İzmirli Bakara Suresi 3. Ayet Açıklaması
[5] Allah'ı bilmek, âhireti bilmek, ahkâm ve şerâyii bilmek gibi tefekkür ve istidlâl hakkında delil ikame olunan şeyler maksuttur.[6] Âyet-i Celîle'den maksat farz olan zekâttır.
Kadri Çelik
Onlar ki gaybe iman ederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.
Onlar, Allah, cennet, cehennem, melek, kıyâmet, âhiret gibi duyu organlarıyla algılanamayan; ancak ilâhî vahiy sayesinde kavranabilecek gerçeklikler âlemi olan gayba inanırlar, hakîkatin sadece gözle görülenlerden ibaret olmadığını bilir, mutlak Hâkim olan Yaratıcıyı imanları sayesinde hissedebilir, kavrayabilirler. Ayrıca, Müslümanlığın vazgeçilmez şartı olan namazı gereken dikkat ve özeni göstererek, dosdoğru ve aksatmadan kılar, Yaratıcıyla aralarındaki gönül ve kulluk bağını —günde en az beş kere huzurunda durarak— sürekli canlı tutarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan, yani o güzel nîmetlerden bir kısmını toplum yararına fedâkârca paylaşarak, Allah için yoksullara harcarlar.
1 Ğayb: Hakkında vahiy bilgisi olmadan, asla bilinemeyecek bilgilerdir. Ğaybı ancak Allah bilir, (Yûnus: 20, Hud: 123, Ra’d: 9, Sebe’: 3, Cin: 26-27) Peygamberler de ancak Allah bildirirse bilir. (Âlu İmrân: 179, En’am: 50, A’raf: 188) Allah ve Peygamberlerinin dışında cinler de dâhil ğaybı hiç kimse bilemez. (Sebe:14, Hud: 31) Ğayb üç gruba ayrılır; a- Hakkında hiçbir tarihi veri bulunmayan, geçmişe ait olaylar. (Hz. Yusuf (a.s) kıssası gibi.) b- Gelecekte olacak şeylere ait, bilgiler. (Yarın ne olacağı gibi.) c- Kıyamet ve sonrasına ait, bilgiler. (Cennet ve cehennemle ilgili bilgiler gibi.) Buradaki ğayb ise; insanların, ancak hakkında Allah’ın ve peygamberlerinin vereceği bilgilerle öğreneceği, bilgilerdir. (Allah, cennet, cehennem, kıyamet, melekler gibi...) Yani bilinmesi insan idrakini aşan şeyler demektir.2 Âyetin bu bölümü; “Onlar, (peygamberin haber verdiği Allah’a) görmeden inanırlar” diye de tercüme edilebilir. Bk. (Enbiya: 49)3 İkame: sözlükte kaldırıp dikmek, doğrultmak, devam etmek veya ihtimam ile icra etmek anlamlarına gelir. Kur’an’da namaz için (صَلَّى) fiili yerine genellikle (اَقَامَ) fiili kullanılmıştır. Esasen (صَلَّى) fiili, “dua etmek” anlamına gelmektedir. Namaz için “ikame”nin kullanılması, namazın, “dinin direği olarak sürekli ayakta tutulmasını” vurgulamak için olabilir. Ayrıca (الصَّلَوةَ) kelimesinin belirli olarak kullanılması; “birilerinin mahiyeti Kur’an ve Sünnetle belirlenmeyen, uydurdukları başka namaz veya namaz yerine ikame edilmeye çalışılan ayin, zikir ve çeşitli dualar değil, sadece Allah’ın emrettiği namaz” anlamını ifade eder. Namaz kelimesi Kur’an’da (الصَّلَوةَ) şeklinde (و )’lı yazılır.4 Bu ifadeden, Allah yolunda harcamak içinzengin olmanın şart olmadığını ve insanın rızık olarak verilen her şeyden (mal, ilim, din, çocuk gibi) Allah yolunda harcamasının gerektiğini anlamak mümkündür.
Muhammed Esed
onlar ki, insan idrakini aşa[n olguların varlığı]na 3 inanırlar ve namazlarında dikkatli ve devamlıdırlar; kendilerine verdiğimiz rızıktan 4 başkaları için harcarlar;
Mustafa İslamoğlu Bakara Suresi 3. Ayet Açıklaması
[15] Gayba imanın üç muhtemel anlamı vardır: 1) Musa ümmeti gibi “ilâhî kudret delili” olan fiili bir ayet görmeden iman etmek. 2) Allah’ın zâtı ve âhiret gibi idraki aşan hakikatlere iman etmek. 3) Başkalarıyla birlikteyken gösteriş için değil, yalnız başınayken de iman etmek (Krş: 67:12).
Ebu Müslim buradaki ğaybın tıpkı Yusuf sûresinin 52. âyetinde kullanıldığı anlamda mü’minlerin sıfatı olduğunu savunmuştur. Onların 14. âyetteki münafıklar gibi hareket etmedikleri vurgulanmıştır. Ona göre 4. âyet zaten ğayb kategorisini içermektedir. Ebu Müslim’i teyit eden bir husus da 48 yerde kullanılan ğaybın başka hiçbir yerde yu’minune bi şeklinde gelmemesidir (Benzer kullanım için bkz: 36:11 ve 50:33). Gayba iman, maddenin kaynağı olan manaya bağlılıktır. Bu bağı koparan, maddeye esir olur. Maddeye esaret, manevi bir tufandır. Ruhunu hayat gemisine kaptan yapan, kopacak tufandan niçin korksun?
[16] Yukîmu fiilini salât teriminin 23 yıllık nüzûl sürecinde zenginleşerek seyreden yapısına uygun olarak “istikamet üzre kılarlar” şeklinde çevirdik. Bu istikamet namazın tâdîl-i erkânından daha çok niyet ve maksadıyla alâkalıdır. Şatıbi ekâmeyi “devamlılık” olarak anlamıştır (el-Muvâfakât II, 242). Salâtın ikamesi, şeklinden çok amaç ve niyetiyle ilgilidir. Mâun sûresi, bu konuda hayli açıklayıcıdır. İman ve infakın arasında namazın zikredilmesi de oldukça anlamlıdır. O hâlde namazı istikamet üzre kılmak, namazı, 1) Uluhiyet tevhidinin bir gereği olarak salt Allah’a has kılmakla; 2) Rububiyet tevhidinin bir gereği olarak da namazla sosyal hayat arasındaki doğrudan ilişkiyi kabullenmekle mümkündür (Salât hakkında bkz: 87:15, not 15).
[17] İnfak için nüzûl sürecinde ilk geçtiği 36:47’nin 35 nolu notuna bkz. Bu sûrenin 219. âyetinden de anlaşılacağı
gibi, başlangıçta infak, yani Allah yolunda vermek, ihtiyaçtan artanı vermek olarak teşri kılınmıştı. Medine toplumu güçlendikçe bu yükümlülük sınırlandırılmış, zekât miktarı Allah Rasûlü tarafından zaman zaman yeniden düzenlenerek, nihayet 1:40 oranında istikrar bulmuştur. Bu ise, Hz. Ali’nin ifadesiyle “cimrilerin zekâtıdır.”
Ömer Nasuhi Bilmen
O müttakîler ki, gaybe inanırlar, namazı da doğruca kılarlar ve kendilerini merzûk ettiğimiz şeylerden de infakta bulunurlar.
Gayb sözlükte: “Görünmeyen, gözden gizli kalan şey” demektir. Terim olarak “Duyulardan ve insanın ilminden gizli kalan” şeye denilmiştir. Bir şeyin gayb olması, insanlar yönündendir; yoksa Allah için gayb yoktur. Allah Teâlâ da bize göre gaybdır, fakat O’nun hakkında “gâib” denilemez.
Süleyman Ateş
Onlar ki gaybde(gizlide, içtenlikle) inanıp namazlarını kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah rızası için) harcarlar.
(ellezîne yu'minûne bi'l-ğeybi) iki anlama gelebilir: 1) Korunanlar gaybe inanırlar, 2) Korunanlar, kimsenin görmediği yerde, içtenlikle inanırlar, Yahut görmedikleri halde kendilerine söylenen ğayb haberlerine inanırlar. Gözden gizli şeye (ğayb) dendiği gibi, duyularla algılanamayan, insan bilgisi dışında kalan şeye de ğayb denilir. Bir şey ancak yaratıklara oranla ğayb olur. Allah'a oranla ğayb yoktur. Herşeyi yaratan Allah'ın bilgisinden hiçbir şey kaybolmaz. Kur'ân-ı Kerîm'e göre varlıklar iki bölüme ayrılır: Ğayb âlemini oluşturan görülmez, algılanmaz varlıklar. Şehâdet âlemini oluşturan görülür, algılanır varlıklar. Bütün kâinât başlıca iki kategoriye ayrılmıştır. Bir kısmı beş duyudan gizli kalan ğayb âlemidir; bir kısmı da gözle, yahut beş duyu ile algılanan şehâdet âlemi. Ğayb âlemi, kâinâtın ruhu durumundadır. Ma'nevî varlıklar ğayb âlemindendir. Ğayb âlemi varlıkları da iki kısma ayrılır: 1) Bir kısmının delîli yoktur. Varlığını Allah'tan başka kimse bilmez. Kâinâtta, mevcudiyetini yalnız Allah'ın bildiği, duyularımızdan saklı nice yaratıklar vardır. "Ğaybin anahtarları O'nun yanındadır; onları O'ndan başka kimse bilmez" (En'âm: 59) âyeti, gaybın bu kısmına işâret etmektedir. Allah'ın sıfatları, melekler, cennet, cehennem gibi âhiret âlemi bu tür gaybe dahildir (Envâru't-Tenzîl: 1:21. İst 1298). Hz. peygamber(s.a.v.)i gören ashâbın en büyük meziyetleri, O'nun bu hususlara ilişkin sözlerini kabul ve tasdîk etmeleridir. Peygamber'i görmeyen diğer ümmet ise, bunun yanında, görmedikleri halde Peygamber'e de inanma meziyetine sâhibdir. Gayba îmân, bazı insanlarda sezgi ve keşif ile, bazılarında da düşünce ve akıl yürütme ile oluşur. Düşünce târihinin başlangıcından beri birçok mutasavvıf ve filozofa göre asıl hakikat, gayb âlemidir. Görünen şekiller dünyâsı, o gerçekler dünyâsının tecellîsi(görüntüsü)dür. Modern felsefeye göre de dış görünüş, duyularımızın algılarından ibârettir. Meselâ ses, aslında bir titreşimdir. Atmosferin taşıdığı bu titreşim, kulağımızın zarına çarpınca mâhiyetini bilemediğimiz bir işlem ile beyne ses şeklinde intikal etmektedir. Demek ki ses, dışarıdaki görünmez hareketin bir tecellîsidir. Işık dediğimiz parıltı da dış dünyâdan bize gelen bir şey değildir. Dışarıdan bize gelen, sadece titreşimdir. İşte o titreşim, görme duyumuza çarpınca ışık haline dönüşmektedir. İmam Gazâlî'ye göre sıcaklık, soğukluk aslında birer titreşimdir. Bundan dolayı ısı ışığa, ışık ısıya dönüşebilmektedir. Koku ve tad da maddelerden gelen titreşimlerin, duyularımızda bıraktığı izlenimlerdir. Frekansları değişik olan titreşimlerin tecellîleri (izlenimleri, görüntüleri) de değişmekte, kimi bizde ses, kimi ışık, kimi koku, kimi de tad halinde görünmektedir. Hakîkat, izlenimler değil, bunların dayandığı titreşim, yâni harekettir. Biz hareketin kendisini değil, görüntüsünü algılarız. Hareket de kuşkusuz, görünmez bir hakikatin tecellîsidir. O halde beş duyumuzla algıladığımız şu âlem, mutasavvıfların dediği gibi, aslında bir tecellî(görüntü)den ibârettir (Bkz. Hamdi Yazır, Hak dîni Kur'ân Dili: 1:172-174; Muhamed İkbal, Reconstruction of the Religious Thought in Islam).
Süleymaniye Vakfı
Allah’a içten[1] inanan,[2] namazı düzgün ve sürekli kılan [3] ve verdiğimiz rızıkları yerli yerince harcayanlar,
Süleymaniye Vakfı Bakara Suresi 3. Ayet Açıklaması
[*] "İçten" diye anlam verdiğimiz kelime (الغيب) El-ğayb'dır. Ondaki el (ال) takısı, muzafun ileyhten ıvazdır; بغيبهم /biğaybihim = gayblarıyla demektir. Kişinin içindeki, başkası için gayb olduğundan ayete "içten inanırlar" meali verilmiştir. [2] İnanma, güvenmedir. Allah'ı herkes bilir, ama O'na herkes yeterince güvenip teslim olmaz. İnsanı kâfir yapan budur. Bu yüzden iman yerine bazen "inanma", bazen "güvenme", bazen de "inanıp güvenme" kelimeleri kullanılacaktır. [3] Âyetin metninde geçen es-salât = الصلاة'ın kök anlamı, bir şeyi bırakmamak ve sürekli arkasında olmaktır. (Lisan'ul-Arab) Her müminin sürekli yapması gereken ve hiç bir şart altında terk edemeyeceği tek ibadet, namaz olduğu için Kur'an'da ona salat denmiştir. Allah Teala şu ayetlerde, namazın bu özelliğine dikkatimizi çeker: "Namazları ve orta namazı özenle sürekli kılın; Allah'ın huzurunda saygıyla durun. Eğer korkarsanız, yürüyerek yahut binek üstünde kılın. Güvene kavuşunca, bilmediklerinizi öğreten Allah'ı, size öğrettiği gibi zikredin. (Namazı, Allah'ın âyetlerini kafanıza yerleştirmek için sürekli kılın) (Bakara 2:238-239). (Umduklarına kavuşacak olan müminler) namazlarını özenle sürekli kılanlardır. (Müminûn 23:9) Onlar namazlarını özenle sürekli kılanlardır. (Mearic 70:34)
Şaban Piriş
2,3. Hiç kuşkusuz bu kitap, kendilerini günahlardan korumaya çalışan, görmediği halde inanan, namazı kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcayanlar için yol göstericidir.
(3) Görünmeyen âlemlere dair Allah ve Resulü tarafından verilmiş olan haberlere de inanırlar; Allah’a ve bildirdiklerine de, görmedikleri halde, görmüş gibi inanırlar.(4) Sadece mal veya para değil, kendilerine nimet olarak ne verilmişse hepsinden.
Yaşar Nuri Öztürk
Ki onlar, gayba inananlar, namazı/duayı yerine getirenlerdir. Ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, başkalarına pay çıkaranlardır.