Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 2362, sondan 3875. ayet; 20. sure ve Tâhâ Suresinin 14. ayetidir. Tâhâ Suresi 14. ayetinin kelime sayisi 11, harf sayısı 45 ve toplam ebced değeri ise 1866 olarak hesaplanmıştır. Tâhâ Suresinin toplam ebced değeri 387758 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır. Bu sure طه hurufu mukatta harfleriyle başlamaktadır. Bu ayette ط (0) ه (2) bulunuyor.
Arapça Metin
انـني انا الله لا اله الا انا فاعبدني واقم الصلوة لذكري
Gerek Kitâb-ı Mukaddes’te gerekse Kur’ân-ı Kerîm’de kendisinden en çok söz edilen peygamber Hz. Mûsâ’dır. İlk inen sûrelerde Hz. Mûsâ’ya verilen “sahifeler”e gönderme yapan ifadeler yer almış olmakla beraber, Kur’an âyetlerinin kronolojik sıralamasına göre onun peygamberlikle onurlandırılmasına, Firavun’a gidip onu doğru yola çağırmakla görevlendirilmesine, bu arada kendisinin Allah’ın lutfuyla bizzat Firavun’un sarayında büyütülmüş olduğuna, Firavun’a yapılan nasihat ve gösterilen mûcizelere rağmen inatçı tavrını sürdürdüğü için İsrâiloğulları’nın Mûsâ’nın öncülüğünde kurtarılıp Firavun ve ordusunun boğulmasına, daha sonra Mûsâ vahiy almak üzere Tûr’a gittiğinde İsrâiloğulları’nın buzağı heykeline taparak nankörlük ettiklerine geniş biçimde değinilen ilk yer bu âyet kümesinin başından 98. âyete kadarki bölümdür (Hz. Mûsâ’nın hayatı hakkında Kur’an’da ve Kitâb-ı Mukaddes’te verilen bilgiler ve karşılaştırılması için bk. Bakara 2:49-59; Kasas 28:3 vd.). Burada dikkat çeken husus, anlatımın Hz. Mûsâ’nın doğumu ve yetiştirilmesiyle değil, hemen ona peygamberlik görevinin verilmesi ve tevhid mücadelesi içine sokulmasıyla başlamasıdır. Bu durumla, sûrenin tevhid mücadelesinin sıkıntılı dönemlerini yaşayan Resûlullah’a ve müminlere teselli ve moral desteği verme hedefi arasında sıkı bir bağ bulunduğu söylenebilir. Kur’an’ın başka sûrelerinde verilen bilgilerle beraber değerlendirildiğinde 10. âyette, Hz. Mûsâ’nın Medyen’de sekiz (veya on) yıl kayın pederinin yanında çalıştıktan sonra ailesiyle birlikte Mısır’a gitmek üzere yola çıktığı günlerden söz edildiği anlaşılmaktadır. Tefsirlerde bu olayın soğuk bir kış gecesinde ve Mûsâ’nın yolunu kaybettiği bir sırada meydana geldiği, ateş zannettiği ışığın gerçekte ilâhî nur olduğu belirtilir (Taberî, XVI, 142). Burada önemli olan, onun bir ışık görmesinin sağlanması ve bunun ilâhî huzura çağırılmasına vesile kılınmasıdır. Hz. Mûsâ bu mazhariyete eriştikten sonra, (11-24. âyetlerde belirtildiği üzere) kendisine vahiy gelmiş, mûcizelerle donatıldığı kendisine gösterilip Firavun’a gitmesi istenmiştir. Tevrat’ta Mûsâ’nın ateş görmesi olayı şöyle anlatılır: “Ve rabbin meleği bir çalı ortasında ateş alevinde ona göründü; ve gördü, ve çalı tükenmiyordu; ve Mûsâ dedi: Şimdi döneyim, ve bu büyük manzarayı göreyim, çalı niçin yanıp tükenmiyor...” (Çıkış, 3:2-3). 12. âyette Hz. Mûsâ’dan niçin pabuçlarını çıkarmasının istendiği açıklanırken bazı müfessirler pabuçların yapıldığı malzeme üzerinde durmuşlarsa da, daha çok ayaklarının o kutsal mekâna doğrudan temas etmesinin ve bereketinden nasiplenmesinin istendiği yorumu tercih edilmiştir (bk. Taberî, XVI, 143-144). Fakat burada ilâhî vahye muhatap olacak olan Mûsâ’nın kendisini ruhen buna hazırlamasının amaçlandığı, dolayısıyla kendisine çeki düzen vermesi ve daha özel bir saygı göstermesi için uyarıldığı söylenebilir. İbn Atıyye de buna yakın bir yorum yapmaktadır (IV, 39). Âyetin son kısmına “Sen iki defa kutlu kılınmış vadidesin” mânasını veren Esed, âyetteki “tuvâ” (diğer okunuşuyla “tıvâ”) kelimesiyle ilgili olarak şu açıklamayı yapmaktadır: Ne var ki bazı müfessirler bu kelimenin “kutlu kılınan vadi”nin ismi olduğunu söylemişlerdir. Oysa Zemahşerî, “iki kere yapılan” anlamındaki tuvan yahut tıvan tabirinden yola çıkarak, sözcüğü “iki kere” anlamına yormuştur; yani “iki kere kutsanmış” yahut “iki kere kutlu kılınmış” (II, 624, 625). Halbuki Zemahşerî önce bu kelimenin yer adı olmasına ilişkin yoruma temas etmekte, daha sonra “İki defa anlamına geldiği de söylenmiştir” şeklinde kendi yorum ve tercihi olmaksızın bu görüşe işaret etmekte, ayrıca bu mânayı “iki defa kutsanma” yorumuna hasretmeyip “iki defa seslenilmiş olduğu” yorumundan da söz etmektedir (II, 429). Kaldı ki genellikle müfessirler –tercih belirterek veya belirtmeden– her iki yorumu (vadi ismi olduğunu ve iki kere mânasına geldiğini) nakletmektedirler (meselâ bk. Taberî, XVI, 145-147; İbn Atıyye, IV, 39). 14. âyetin “Beni hatırında tutmak için namazı kıl” şeklinde tercüme ettiğimiz kısmına “Hatırladığında namazı kıl” mânası da verilmiş ve bu yorum Hz. Peygamber’in “Bir namazı unutan kimse hatırladığında onu kılsın” buyurduktan sonra bu âyeti okuduğu rivayetiyle (Buhârî, “Mevâkît”, 37) desteklenmeye çalışılmıştır. Fakat Taberî âyetin lafzına göre ilk mânanın daha kuvvetli olduğunu belirtir (XVI, 147-148). 15. âyetteki “onu âdeta kendimden bile gizliyorsam da” diye çevirdiğimiz kıyamet günüyle ilgili yan cümle için değişik açıklamalar yapılmış, bu arada cümleye “Onu neredeyse açıklayacağım” mânası da verilmiştir. Fakat müfessirlerin çoğu, bu ifadenin Arap dilinde bilinen bir üslûp (mübalağa) olduğu, bizim tercih ettiğimiz “Âdeta kendimden dahi gizlemekteyim” anlamını taşıdığı ve Allah’ın bu bilgiyi kimseye vermediğini, o günün ansızın gelip çatacağını belirtmeyi hedeflediği kanaatindedir (bk. Taberî, XVI, 148-153; İbn Atıyye, IV, 40). Bu âyetin “herkes yapıp ettiğinin karşılığını görsün diye” şeklinde çevirdiğimiz kısmıyla bilinçli çabaların kastedildiği ve dolayısıyla –ahlâken iyi ya da kötü olduğuna bakılmaksızın– elde olmadan yapılan eylemlerle farkında olmadan yapılan ihmallerin hariç tutulduğu anlaşılmaktadır. Bu ilkeyi Hz. Mûsâ’nın kıssasını anlatırken telaffuz etmekle Kur’an, bütün gerçek dinlerin temelinde yatan ahlâkî kavram ve öğretilerin özde hep aynı olduğunu vurgulamaktadır. Esed bu inceliği daha belirgin hale getirme düşüncesiyle âyetin bu kısmına, “herkese (hayatta iken) peşinden koştuğu şeylere göre hak ettiği karşılık verilebilsin diye” şeklinde mâna vermiştir (II, 626-627). Kur’an’da değişik vesilelerle değinildiği üzere Hz. Mûsâ Firavun’a gönderilirken asâsının yılana dönüşmesi ve elini koynuna sokunca –kendisi esmer tenli olduğu halde– hastalık vb. bir sebeple olmaksızın elinin bembeyaz çıkması şeklinde iki mûcize ile desteklenmişti (ayrıca bk. A‘râf7:106-108; Kasas 28:31-32). 19-22. âyetlerde bunlara temas edildikten sonra 23. âyette bununla öncelikle Hz. Mûsâ’nın Allah’ın kudretine olan inancının pekiştirilmesinin amaçlandığı ifade edilmektedir.
Mehmet Okuyan
Şüphesiz ki ben -evet ben- Allah’ım. Benden başka ilah yoktur. Bana kulluk et ve beni hatırlamak için namaz kıl!
Bu cümle “Benim (seni) anmam için namaz kıl, bana yönel!” şeklinde de anlaşılabilir. Bu buyruk namaz, oruç, zekât, kurban vs. ibadetlerin eski ümmetlerden beri farz olduğunun delillerindendir. Benzer mesajlar: Bakara 2:83, 183; Âl-i İmrân 3:39; Mâide 5:12; Yûnus 10:87; İbrâhîm 14:40; Kehf 18:21; Meryem 19:31, 55, 59; Hacc 22:26-30, 34-37; Enbiyâ 21:73; Lokmân 31:17; Şûrâ 42:13.
Bayraktar Bayraklı
Şüphesiz ben Allah'ım; benden başka tanrı yoktur. Bana kulluk et, beni anmak için namaz kıl!
1- Öğüdün/vahyin duyulmasına destek ol, gayret göster. Ayetin içeriğinden, salat sözcüğünün namaz değil, bu sözcüğün birçok anlamından biri olan “yardım etmek,” “destek olmak” anlamına geldiği açıkça anlaşılmaktadır.
Ahmet Akgül
“Gerçekten Ben, (evet) Ben Allah'ım, Benden başka ilah yoktur; şu halde Bana ibadet et ve Beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl” (Çünkü namaz Allah’la irtibat aracıdır ve mü’minin mi’racıdır.)
“Benim, ben. Allah'ım. Yalnızca ben hak ilâhım. Beni ilâh tanı, candan müslüman olarak bana teslim ol, saygıyla bana kulluk ve ibadet et, benim şeriatıma bağlan, bana boyun eğ. Devamlı beni hatırında tutman, beni zikretmen; lütfumla, seninle ilgilenmem için namazı erkanına, şartlarına, vaktine riayet ederek âşikâre kıl.”
“Şüphesiz ki ben Allah'ım. Ben'den başka ilah yoktur. O halde sadece bana kulluk/ibadet et ve vahyin (öğüdümün) duyurulması/anlaşılması için salatı ikame et/gerekli desteği ver!”
Ayetin içeriğinden ve bir önceki ayetle sibakından anlaşılıyor ki; buradaki “salat” sözcüğü Kur’an’da daha pek çok yerde olduğu gibi destek anlamında kullanılmıştır. Yani “sana vahyolunan öğütleri anla ve insanlara ulaştırmak için olması gereken desteği ver.” anlamındadır.
Diyanet İşleri (Eski)
"Şüphesiz Ben Allah'ım, Benden başka tanrı yoktur; Bana kulluk et; Beni anmak için namaz kıl."
Bu ayet, namazın Mahammed peygamberden çok önce farzedildiğini bildiren ayetlerden biri olup Muhammed peygamberden sonra namazlara sokulan bazı hataları da düzeltmektedir. "Salat=Namaz" Tanrı ile bağlantı kurma anlamına gelmekte ve bu ayete göre namazda sadece Allah'ı anmalıyız. Bu yüzden ayaktayken sadece Sunuş (Fatiha) suresini okumalı.
Elmalılı Hamdi Yazır
Şüphesiz ben Allah'ım, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Onun için bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl.
(Allah Mûsa’ya): “Gerçekten Ben, Allah’ım (ve) Ben’den başka ilâh yoktur; şu halde Bana ibâdet et ve Beni (en doğru şekilde) anmak için namazı dosdoğru ve devamlı kıl.”
“Gerçek şu ki Ben, evet Ben Allah’ım! Benden başka ilâh yoktur: artık sadece Bana kulluk et ve adımın anılıp şanımın yücelmesi[2558] için tüm destek ve çabanı seferber et.[2559]
[2558] Zikr, hem “anmak” hem de “şanını yüceltmek, namını yürütmek” mânasına gelir (Bkz: 21:10, not 13).
[2559] Salatın türetildiği kök anlam olan es-salâ, insanın baş kökünden kuyruk sokumuna kadar dik durmasını ve oturmasını sağlayan omurgasına veya oyluklarına verilen isimdir (Lisân ve Tâc). Kur’an’da salât çokanlamlı bir kelimedir (Msl: 5:12,58,106; 11:87; 19:59 vd.) Salât, hem derinlik açısından oldukça zengin bir çağrışıma (“destek, yardım, yardım çağrısı, davet” gibi), hem de biri diğerinin içerisinde yer alan anlam katmanlarına (“dua, namaz, ibadet, dindarlık” gibi) sahiptir. Ekım emri “kalktı” anlamına gelen kâme kökünden türetilmiş geçişli bir fiildir ve “kaldır, istikamet ver, yükselt” lafzî anlamlarının yanında “dirilt, gücünü seferber et” gibi mecazî anlamlara da sahiptir. Adının yüceltilmesi için kulun desteğini seferber etmesi emri, Muhammed sûresinin 7. ve Âl-i İmran sûresinin 52. âyetleri çerçevesinde anlaşılmalıdır. Zaten salât’ın sık kullanıldığı anlamlardan biri olan “namaz” da, Allah’ın adını yüceltmek için desteğini seferber edecek olan mü’minin inanç sisteminin omurgasıdır ve mü’min Allah karşısındaki has ve esas duruşunu bu ‘omurga’ sayesinde gerçekleştirebilir. Sözün özü namaz: İnsanın Allah karşısındaki esas duruşudur. Tercih ettiğimiz anlamı, bir sonraki âyet doğrudan destekler.
Ömer Nasuhi Bilmen
«Şüphe yok ki ben, ben Allah'ım, benden başka ilâh yoktur. İmdi Bana ibadette bulun ve Beni anmak için namaz kıl.»
[*] "Namazı benim zikrim için kıl.": Zikir Arapça'da 'doğru bilgi' anlamına gelir. Allah'ın doğru bilgisi Kur'an-ı Kerim ve onun içinde bize indirdiği ayetler ile tabiatta yaratmış olduğu ayetlerdir. "Namazı benim zikrim için kıl." buyurmasından anlaşılacağı üzere her namaz Allah'ı ve onun bize gönderdiğini hatırlamak, sürekli akılda tutmak için kılınmalıdır. Zikir, zeka ile yapılan bir eylemdir. Zeka çalışmak için kelimeleri kullanır. Dolayısıyla Allah'ın emrine uygun şekilde namaz kılabilmek için ya okuduğumuz dua ve ayetlerin Türkçe anlamlarını çok iyi bilmeli ya da Türkçe dua ve ayetlerle namazı kılmalıyız. Aksi takdirde namazı Allah'ın zikri için kılmak mümkün olmaz. الصَّلَاةَ (o namaz) arapçada ال bilenen bir şeye eklenir. Türkçede "O" zamiri ile bu sağlanır. Yani Hz Musa'ya (as) emredilen namaz Hz Adem'e (as) emredilen ile aynı namazdır.
Şaban Piriş
Şüphesiz ben, Allah'ım. Benden başka ilah yok! Bana kulluk et, beni anmak için namaz kıl.