Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 4597, sondan 1640. ayet; 48. sure ve Fetih Suresinin 14. ayetidir. Fetih Suresi 14. ayetinin kelime sayisi 14, harf sayısı 60 ve toplam ebced değeri ise 6338 olarak hesaplanmıştır. Fetih Suresinin toplam ebced değeri 181941 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır.
Arapça Metin
ولله ملك السموات والارض يغفر لمن يشاء ويعذب من يشاء وكان الله غفورا رحيما
“Savaşa katılmayan Arap kabileleri”, Medine civarında yaşayan Gıfâr, Müzeyne, Cüheyne, Eşca‘, Eslem ve Dîl isimli bedevî gruplarıdır. Bunlar daha önce Hz. Peygamber’le beraber sefere çıkma sözü verdikleri halde, imanları kişiliklerine yansımadığı, henüz şuur ve kararlarına yeterince hâkim olmadığı, müminlerin de bu seferden sağ kalarak dönemeyeceklerini sandıkları için sözlerinde durmadılar. Sonradan kendilerine hesap sorulunca da hayvanları ile çoluk çocuklarının bakımını bahane ettiler. Tevbe sûresinde (9:81-85), Tebük Seferi’ne katılmamak için bahaneler uyduran, özellikle havaların aşırı sıcak olduğu gerekçesine sığınan, fakat aynı zamanda müminleri de sefere çıkmaktan caydırmaya çalışan münafıkların âkıbetinin çok acı olacağı belirtilmiş; Hz. Peygamber’in bu kişilerden sağ kalanlarla karşılaşması halinde onların kendi maiyetinde bir sefere çıkmalarına müsaade etmemesi emredilmiş, ölenlerin ise imansız olarak can verdikleri bildirilip onlara karşı bir dinî vecîbe ifa etme cihetine gitmemesi istenmiştir. Burada geçen “savaşa katılmayanlar” ile orada geçenlerin aynı olduğunu; bunlardan münafıkların kastedildiğini düşünenler olmuşsa da, ileride açıklaması gelecek olan 16. âyet bu anlayışa mânidir. Ayrıca Tebük Harbi Hudeybiye’den üç yıl sonra olmuştur. Hudeybiye seferine katılmadıkları için kınanan, uyarılan, kendilerine öğüt verilen ve ceza olarak da “Hayber Savaşı’na katılmaktan mahrum bırakılan” gruplar, münafıklar değil, yeni iman etmiş fakat yeterince eğitim görmemiş bedevîlerdir.
Mehmet Okuyan
Göklerin ve yerin otoritesi yalnızca Allah’a aittir. (Allah) dileyeni (layık gördüğünü) bağışlar, dileyene (layık gördüğüne) de azap eder. Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Bu cümle “Allah dilediğini (layık olanı) bağışlar, dilediğine (layık olana) ise azap eder” şeklinde de tercüme edilebilir. Benzer mesajlar: Bakara 2:284; Âl-i İmrân 3:129; Mâide 5:18, 40; ‘Ankebût 29:21.
Bayraktar Bayraklı
Göklerin ve yerin mülkiyeti Allah'a aittir. O, dilediğini affeder, dilediğini cezalandırır. Allah affedicidir; merhamet sahibidir.
1- Yani, kişinin seçimine göre uygun olan karşılığı vererek. Azabı gerektirecek “şey”ler” yapana azap eder; bağışlanmayı gerektirecek “şey”ler” yapanı bağışlar.
Ahmet Akgül
(Herkesin imanı da inkârı da kendisinedir. İyiliği de kötülüğü de nefsi içindir. Kimse Allah’a kâr ve zarar ulaştıramaz.) Zira göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. O (layık olanlardan) dilediğini bağışlar, (müstahak olanlardan) dilediğine azap eder. Allah (C.C) çok Bağışlayan ve çok Merhamet buyurandır.
Göklerin ve yerin saltanat ve tedbiri Allah'ındır. O dilediğini bağışlar, dilediğini azaba uğratır. Gerçekten de Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
Göklerin ve yerin mülkü ve hükümranlığı Allah'ındır. Sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu varlıkları koruma kalkanına alır, bağışlar, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu varlıkları cezalandırır da. Allah çok bağışlayıcı ve engin merhamet sahibidir.
Bütün göklerin ve yerin mülkü (idare ve tasarrufu) Allah'ındır. Dilediği kimseyi bağışlar, dilediğine de azab eder. Allah Gafûr'dur= çok bağışlayıcıdır, Rahîm'dir= çok merhametlidir.
Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'a aittir. O, dilediğini (hak edeni kendi lütfuyla) bağışlar, dilediğine (layık olduğu kadar) ceza verir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
“Dilediğine ceza verir” ifadesi, “cezayı hak ettiği halde isterse affeder, isterse hak edilen cezayı verir” demektir. Yoksa “istediğini yakar, istediğini cennete koyar” demek değildir. Yani kişi cezayı hak edecek bir suç işler, Allah da bu suçun cezasını isterse verir isterse vermez anlamındadır.
Diyanet İşleri (Eski)
Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azabeder. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.
Hem göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. (O,) dilediğine (kendi lütfundan) mağfiret eder, dilediğine de (hak ettiği üzere) azâb eder. Ve Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm(çok merhamet eden)dir.
Göklerin ve yerin yönetim ve egemenliği Allah’a aittir. O,dilediğini bağışlar, dilediğini de cezalandırır. Fakat O’nun dilemesi, mutlak adâlet ve hikmet ölçülerine göredir. Şöyle ki, ilâhî lütfa nâil olmak isteyen ve bu yolda gereken çabayı harcayan her kuluna rahmet kapılarını sonuna kadar açar. Zulüm ve haksızlığı tercih edenleri ise, kim olursa olsun cezalandırır. Öyleyse, güzel davranışlar göstererek O’nun lütuf ve merhametine lâyık kullar olmaya çalışın. Hiç kuşkusuz Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.
Göklerin ve yerin hükümranlığı, dilediğini bağışlayan, dilediğini de cezâlandıran Allah’a aittir. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhamet edicidir.
Göklerin ve yerin hakimiyeti Allah'ındır: O, dilediğini bağışlar, dilediğini azaba uğratır; ve O, gerçekten çok bağışlayıcıdır, bir rahmet kaynağıdır. 13
Göklerin ve yerin mutlak hükümranlığı Allah’a aittir. O, hak edeni bağışlar hak edeni de cezalandırır. Zaten Allah eşsiz bir bağışlayıcı ve sonsuz rahmet sahibidir. 14/2, 15/49, 39/53...61
Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’a aittir; O tercih edeni/tercih ettiğini bağışlar, tercih edeni/tercih ettiğini de cezalandırır:[4601] Ama Allah zaten tarifsiz bir bağış, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.
Mustafa İslamoğlu Fetih Suresi 14. Ayet Açıklaması
[4601] Men ile birlikte gelen yeşâ’ fiileri biri insan (men) diğeri Allah (gizli huve) olan iki faili birlikte görür. Çevirimizin gerekçesi budur. Cümlenin bu dilsel yapısına rağmen ibareyi “Allah istediğini bağışlar, istediğini cezalandırır” diye çevirmek, iki özneye birden gören yeşâ’ fiilinin iki gözünden birini kör etmektir. Bununla da kalmayıp, “dosdoğru bir yol üzeredir.” (11:56) ve “takva/sorumluluk ehli olan” (74:56) Allah’ın keyfi ve sorumsuz davrandığını iddia etmektir. Hâşâ Allah’ı, gücünü keyfine göre kullanan, aklına eseni yapan, hiçbir ilkesi ve prensibi olmayan bir zorba kral ve tiran gibi tasavvur eden böyle bir anlayış, İsrailoğulları’nın Tanrı tasavvurunun bazı kelâmcılar eliyle İslam’a taşınmasından başka bir şey değildir. Zaten Kur’an vahyinin mücadele ettiği anlayışlardan biri de buydu. Dahası, “Rahmân ve Rahîm” sıfatlarını her sıfatının önüne alan bir Allah hakkında, bundan daha olumsuz bir tasavvur geliştirilemezdi. Bu âyetin zımnen sormamızı istediği soru şudur: Allah’ın bağışlama ve cezalandırmada gözettiği bir ilke yok mudur? Elbette vardır: Bu ibarenin bağlamında yer alan tüm insan eylemleri, onun affının ya da cezasının sebebidir.
Ömer Nasuhi Bilmen
Ve Allah'ındır, o göklerin ve yerin mülkü. Dilediğini yarlığar ve dilediğini de muazzeb kılar ve Allah çok yarlığayıcı, çok merhamet edici olmuştur.
Hz. peygamber (s.a.v), Hicretin altıncı yılında Hudeybiye'den döndükten sonra ertesi yılın başlarında Hudeybiye'ye katılanlarla birlikte çıktığı seferde Hayber'i fethetti. Bu fetihten müslümanlara hayli ganîmet düştü. Sefere katılmayanlar, tamah ettiler. Âyet, ileride vukubulacak bu durumu anlatıyor.
Süleymaniye Vakfı
Göklerde ve yerde tüm yetkiler Allah'ın elindedir. O, affı hak edeni affeder, azabı hak edene de azap eder. Çünkü Allah çokça bağışlar, ikramda bulunur.