Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 1295, sondan 4942. ayet; 9. sure ve Tevbe Suresinin 60. ayetidir. Tevbe Suresi 60. ayetinin kelime sayisi 22, harf sayısı 119 ve toplam ebced değeri ise 5888 olarak hesaplanmıştır. Tevbe Suresinin toplam ebced değeri 738241 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır.
Arapça Metin
انما الصدقات للفقـراء والمساكين والعاملين عليها والمؤلفة قلوبهم وفي الرقاب والغارمين وفي سبيل الله وابن السبيل فريضة من الله والله عليم حكيم
Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Zekâtın farz oluşundan, kapsamından ve yükümlülerinden söz edilmemiş, sadece zekâtın harcama kalemleri sıralanmıştır (zekâtla ilgili diğer hususlar için bk. 103. âyetin tefsiri). Tamahkârlıkları sebebiyle Hz. Peygamber’in dahi adaletinden kuşku duyacak kadar bayağılaşan bir kısım münafıklar veya haksız istekleri ve serzenişleriyle Resûlullah’ı üzen kimseler, 58-59. âyetlerde eleştirildikten sonra burada, bir taraftan zekât gelirlerinin Resûlullah tarafından gelişigüzel dağıtılmadığına işaret edilmekte diğer taraftan da müslümanlara bunların harcama yerleri ayrı ayrı gösterilmektedir.
☼a) Âyet zekâtın harcama yerlerinin başında yoksulları ve düşkünleri zikretmiştir. Bu iki grubu ifade için âyette kullanılan fakîr ve miskîn kavramlarının anlamı ve burada kimlerin kastedildiği hususunda İslâm âlimleri farklı kanaatler ileri sürmüşlerdir. Çoğunluk bu iki terimi hiç malı veya geliri olmama ve geçimini sağlayacak ölçüde malı veya geliri olmama anlamlarıyla birbirinden ayırt etmeye çalışmışlar; ancak bunların bir kısmı fakiri miskinden, diğer bir kısmı ise miskini fakirden daha muhtaç kimse anlamında kabul etmişlerdir. Hz. Ömer’den nakledilen bir ifade, onun fakiri müslümanların, miskini ise gayri müslimlerin muhtaçları şeklinde anladığını göstermektedir; fakat İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu –başka delillere dayanarak– zekâtın ancak müslümanların muhtaçlarına verilebileceği kanaatine ulaşmışlardır. Bu iki kavramın iki ayrı sınıfı ifade etmediği görüşünü savunan fakihler de vardır. Bu arada bir yoksula en çok ne kadar zekât verilebileceği meselesini de tartışmışlar, bir grup bunu zekât yükümlülüğünün başlangıç sınırı olan nisap miktarı mala sahip olma ölçüsüne bağlarken, diğer bir grup kişinin durumuna göre onu muhtaçlıktan kurtaracak miktar şeklinde geniş bir ölçü vermişlerdir; bunlardan bazıları bunu ömür boyu bir daha zekât almaya muhtaç etmeyecek miktar şeklinde, bazıları da bir yıl boyunca zekâta ihtiyacı kalmayacak miktar şeklinde açıklamışlardır. Yoksulluğu sebebiyle evlenemeyen kimseye evlenmesini, ilim tahsili yapamayana tahsil yapmasını, meslek icra edemeyen kişiye mesleğini yapabilmesini sağlayacak yardımlar yüklü bir meblağ tutabilirse de bir yoksula verilebilecek zekât miktarının zekâtın sosyal yardımlaşma yönünü ihlâl edecek ve fakirin hakkını zengine aktaracak düzeyde olmaması gerektiğine dikkat edilmeli, zekât alan da kendisinin bu konudaki sorumluluğunun bilincinde olmalıdır. Hz. Peygamber’in “Zengine zekât helâl olmaz” (Ebû Dâvûd, “Zekât”, 25) anlamındaki hadisi bu hususta önemli bir uyarı niteliğindedir.
☼b) Zekât gelirlerinden pay alacaklar arasında bu gelirlerin toplanmasında görevli olanlar da sayılmıştır. Âyette bu anlamı karşılayan âmil kelimesi sözlükte “işçi, çalışan, zanaatkâr” gibi mânalara gelir. Hadislerde âmil kelimesi genel olarak “yönetici ve her türlü devlet gelirlerini toplamada görevli kişi” anlamında kullanıldığı gibi, özellikle “zekât gelirlerini toplayıp dağıtan görevli” mânasında da kullanılmıştır. Zekât âmillerinin ücrete veya zekâttan paya hak kazanabilmeleri için fakir olmaları şart değildir. Zira Hz. Peygamber zenginin zekât alamayacağına ilişkin hadisinde istisna ettiği kimseler arasında zekât âmillerini de saymıştır.
☼c) Âyette sayılan gruplardan bir diğeri, kalpleri İslâm’a ısındırılacak kimselerdir. Buradaki “el-müellefetü kulûbühüm” ifadesinden hareketle Türkçe’de bu kesim, “müellefe-i kulûb” şeklinde anılmaktadır. Bunlar, kötülüklerinden emin olmak amacıyla veya müslümanlara yararlı olacağı umulduğu için kalpleri kazanılmaya ve İslâm’a ısındırılmaya çalışılan kimselerdir. Gayri müslim olanlar bakımından her iki amaç söz konusu olabilir. Bazı müslümanların müellefe-i kulûb arasına alınması ise daha çok şu düşüncelere dayanır: İslâm’ı tam mânasıyla benimsememiş olmakla beraber çevresinde sözü geçen kimselerin müslümanlarla kaynaşmalarını, böylece İslâmiyet’in yayılması için ciddiyetle çalışmalarını sağlamak; İslâm’a yeni girmiş olanların sebat etmelerine yardımcı olmak; sınır bölgelerinde görev yapan müslümanların görevlerine daha ciddi sarılmalarını temin etmek. Hz. Peygamber gerek zekât gerekse diğer devlet gelirlerinden kalplerini İslâm’a ısındırmak istediği kişilere pay ayırmıştı. Resûlullah’ın vefatından sonra bazı kimseler bu uygulamayla bağlantı kurarak Hz. Ebû Bekir’den kendilerine arazi tahsis edilmesini istediler. O da görüş bildirmesi için onları Hz. Ömer’e yolladı. Ömer “Resûlullah size İslâm’a ısındırmak için o payı veriyordu, artık İslâmiyet güçlenmiştir” diyerek onların talebini reddetti. Fakihlerin çoğunluğu Hz. Ömer’in bu ictihadı üzerine Hulefâ-yi Râşidîn döneminde müellefe-i kulûbe pay ayrılmamış olmasına dayanarak bu payın düştüğü sonucuna varmışlardır. İmam Şâfiî’nin, müslümanların savaş gibi felâketlerle karşılaştıklarında bu faslın tekrar kullanılabileceği görüşünde olduğu nakledilir. Gerektiğinde bu hükmün işletilebileceği yönünde başka ictihadlar da vardır. Hz. Ömer’in ve sahâbenin bu konudaki uygulamalarının âyetteki hükmün amacına göre verilmiş somut kararlar niteliğinde olduğu, bunlardan yola çıkarak âyetin hükmünün yürürlükten kaldırılması gibi soyut bir sonuca ulaşılamayacağı açıktır. Bu itibarla, fakihlerin ifadelerini de kendi dönemlerinin şartları içinde değerlendirmek gerekir.
☼d) Zekât gelirlerinin harcanacağı yerlerden biri de köle âzadıdır. Âyette geçen rikab kelimesi sözlükte “boyun” anlamına gelen rakabenin çoğuludur. Bu kelime Kur’an’da köle ve câriyeler için ve özellikle onların kölelikten kurtarılmaları söz konusu olduğunda kullanılmıştır. Zekâtın prensip olarak devlet eliyle toplanıp dağıtılmasını öngören Kur’an’ın (9:103), devlet bütçesinden kölelerin âzadı için bir fasıl ayrılmasını istemesi, geldiği dönemde toplumda kökleşmiş bir sosyal realite olarak bulduğu köleliğin bir an önce kaldırılması yönünde ortaya koyduğu tavrı açıkça göstermektedir. Bununla birlikte Kur’an’ın müslümanlara ve insanlığa verdiği bu güçlü işaretten gerekli sonucun vaktinde çıkarılamadığı tarihî bir gerçektir (kölelik hakkında bk. Nisâ 4:92).
☼e) “Borçlular” anlamına gelen gārimîn grubuna kimlerin gireceğine dair değişik ictihadlar vardır. Fakat Hz. Peygamber’in konuya ilişkin bazı hadislerini de (meselâ bk. Müslim, “Zekât”, 36) dikkate alan İslâm âlimleri genellikle, sadece kendi ihtiyacı için borçlanıp ödeyemez duruma düşenleri değil toplum yararına borçlananları da –fakir olmasalar bile– âyetin kapsamında düşünmüşler ve İslâm’daki sosyal dayanışma ruhunu yansıtmaya çalışan fetvalar vermişlerdir. Bununla beraber, ictihad ve fetvalarına bu yolun kötü niyetli kullanımlara açık tutulmasının getireceği sakıncaları önlemeye yönelik kayıtlar da koymuşlardır.
☼f) “Allah yolunda (çalışanlar)” şeklinde tercüme ettiğimiz fî sebîlillâh ifadesiyle, fakihlerin çoğunluğuna göre Allah yolunda bilfiil savaşanlar yani sıcak harbe katılanlar kastedilmiştir. Bu fasıldan sadece fakirlik ve teçhizat yetersizliği sebebiyle, savaşa katılamayanların mı yoksa zengin olsun fakir olsun bütün gazilerin mi yararlanabileceği hususunda görüş ayrılığı vardır. Hanefî mezhebinde bu imkân birinci durumla sınırlı tutulmuştur. Bazı İslâm âlimlerine göre ise bu fasıldan, hac ve umre yapacaklara, öğrenim görenlere zekât verilebilir, hatta cami, okul, hastahane yapımı gibi işleri üstlenmiş hayır kurumlarına ödenek ayrılabilir. Günümüz İslâm âlimlerinin birçoğu, âyetteki bu ifadeyi İslâm’ın ve müslümanların yararına olan her türlü faaliyet şeklinde anlamaktadırlar.
☼g) Zekâttan pay ayrılacak son grup âyette ibnü’s-sebîl diye ifade edilmiş olup, “yolda kalmış kimseler” anlamındadır. Ancak dinen günah olan bir amaç için yapılan yolculuk bu âyetin kapsamı dışında sayılmıştır. Fakihlerin çoğunluğuna göre gurbette herhangi bir sebeple muhtaç duruma düşen kimse memleketinde malı olsa da, –o maldan yararlanamadığı sürece– fakir gibi sayılır ve kendisine bu fasıldan zekât verilebilir. Ülkelerinde mal ve mülkleri olduğu halde çeşitli baskılarla orayı terketmek zorunda kalan mültecilere ve kalacak yeri, oturacak evi olmadığı için ortalıkta kalmış olan kimselere de bu zekât gelirlerinden pay ayrılabilir. Şâfiîler’e göre yolculuğa niyet eden kimse yol masrafına muhtaç ise, o da ibnü’s-sebîl kapsamında düşünülmelidir. Bu ictihadların ışığında, zorunlu veya faydalı seyahatlere yardımcı olmak amacıyla zekât gelirlerine dayalı bir fon oluşturulabilir.
Zekâtın ancak yukarıda sayılan gruplara dahil kimselere verileceği hususunda âlimler arasında görüş birliği vardır. Fakat bu sekiz grubun her birine ve aynı oranda mı verilmelidir yoksa bunlardan birine verilmesi yeterli olur mu? Hanefî ve Mâlikî mezhebine ve Ahmed b. Hanbel’den nakledilen bir görüşe göre, zekât yükümlüsü zekâtını bunlardan her birine verebileceği gibi sadece bir gruptaki kişi veya kişilere de verebilir. Zira âyetin baş kısmındaki “li” edatı hak sahipliğini bildirme değil zekâtın onlara verilebileceğini açıklama mânasındadır; bir başka anlatımla “zekât yoksullar... içindir” ifadesi zekâtın “yoksulluk...” sebebiyle verileceğini açıklamaktadır, yoksa gerçekte zekât –ibadet olması itibariyle– o sayılan kişilerin değil Allah’ın hakkıdır. Âyette sekiz grubun sayılması bunların dışındaki kimselere zekât verilmeyeceğini belirtme amacı taşımaktadır. Şâfiîler’e ve Ahmed b. Hanbel’den nakledilen diğer görüşe göre ise zekât yükümlüsü zekâtını bizzat veya vekili aracılığıyla dağıtıyorsa, zekât toplamakla görevli olanlar (âmiller) grubu dışındaki yedi gruba eşit olarak dağıtmalı ve her gruptan da en az üç kişiye vermelidir. Çünkü âyetteki “lâm” harfi hak sahipliği anlamı taşımaktadır ve bu kelimeler çoğul olarak kullanılmıştır (bu konuda bilgi için bk. Mehmet Erkal, “Zekât”, İFAV Ans., IV, 557-569).
Zekâtın dağılımıyla ilgili bu buyruğun amaçları ve içerdiği incelikler üzerinde değişik açıklamalar yapılmıştır. Bunlar genellikle, zekâtın hangi sebeple meydana gelmiş olursa olsun fakirlik sorununa mutlaka çözüm bulunması ve müslümanların güçlü olması gerektiği fikrini zinde tutan, bir yandan bireyler arasında dayanışma ruhunu diğer yandan da sosyal güvenlik fikrini besleyen bir kurum olduğu noktasında birleşmektedir.
Mehmet Okuyan
[Sadaka]lar Allah’tan bir farz olarak ancak yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, kalpleri (İslam’a) ısındırılmış olanlara, (özgürleşmek isteyen) kölelere, borçlulara, Allah yolunda olanlara, yolcuya mahsustur. Allah bilendir, doğru hüküm verendir.
Bu ayet “sadaka” özelinde bütün infak türlerinin farz olduğunu ve sekiz grup insana verilmesi gerektiğini hükme bağlamaktadır. Sadaka vermek sanıldığı gibi sünnet değil, farzdır. Sadaka da zekât da Tevbe 9:103, İsrâ 17:26, Rûm 30:38, Zâriyât 50:19 ve Me‘âric 70:24-25’te belirtildiği gibi “maldan” verilmelidir; konunun sadece “kâra” indirgenmesi doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü “infak bir iman kurumudur; imkanla sınırlı değildir.” İmanı olan herkesin infakı da olur, olmalıdır. Unutulmamalıdır ki “sadaka, bir müminin imanındaki sadakatinin görüntüsüdür;” asla ve asla hafife alınmamalı, geçiştirilmemeli ve görmezlikten gelinmemelidir.
Bayraktar Bayraklı
Sadakalar/zekâtlar Allah'tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, zekât memurlarına, gönülleri ısındırılmış olanlara, kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp cihad edenlere, yolda kalana/toplumun bitirilemeyen işlerine aittir. Allah hakkıyla bilen, işini yerli yerince yapandır.[176]
[176] Zekât verilecek kişiler hakkında geniş bilgi için bk. Bayraklı, KUR’ÂN TEFSÎRİ, VIII, 242-248.
Erhan Aktaş
Sadakalar¹, Allah'tan bir farz olarak; ancak yoksullara, düşkünlere, bununla ilgili görevlilere², kalpleri kazanılacak kimselere³, rikâb olanlara⁴, borçlulara, Allah yoluna ve yol oğluna5 aittir. Allah, Her Şeyi Bilen'dir, En İyi Hüküm Veren'dir.
1. Hak gözetirlik; sahip olunan malda başkasının hakkını gözetmek. Yardım etmek. Sadaka, kişinin sahip olduğu mal üzerinde, başkalarına ait olan haklardır. Maldan çıkarılan, verilen şey demektir.
2. Sadaka işi ile görevlendirilmişlere.
3. Gönülleri İslam'dan yana olduğu halde ekonomik sıkıntılar nedeniyle çıkmazda olanlara.
4. Boyunduruk altında bulunan kimseye, özgürlüğüne kavuşmasını sağlamak için yardım etmek. Rekâbe, boyun demektir; boyunduruk altında bulunan kimseler için de kullanılan bir sözcüktür. Sözcük olarak; gözetlenmek, gözetlemek, korumak, korunmak anlamlarına gelmektedir.
5. “İbnu's-sebili,” “yol oğlu” demektir. Bu bir deyimdir. Bu deyime, “yolda kalanlar” olarak anlam verilmesi doğru değildir. Zira sebil, üzerinde yürünen/gidilen “yol” demek değildir. Sebil, “iki şey, iki yol arasından birini seçmek anlamında “tercih edilen yol” demektir. Yani, Hakk veya Batıl yoldan “birinin tercih edilmesi” anlamına gelmektedir. Bu nedenle doğru anlam, “yolda kalanlar” değil, bütün zamanını “Allah yolunda” çalışmaya ayırmış ve bundan dolayı yardıma muhtaç olmuş olanlar anlamıdır. Diğer bir anlam da yaptığı şey imkânsızlık nedeni ile yarım kalan kimselerdir.
Ahmet Akgül
Sadakalar (zekât; devlet vergisi harcamaları), -Allah'tan bir farz olarak- yalnızca fakirler, düşkünler, (amme hizmeti) işinde görevli kimseler, (örtülü ödenek bütçesinden) kalpleri (İslamiyet’e ve devlete) ısındırılmak istenenler, köleler (hapisten ve esaretten kurtulmak isteyenler), borcunu ödeyemeyenler, Allah yolunda (cihad edenler, savunma giderleri) ve yolculukta (muhtaç düşmüşler) içindir. Allah (her şeyi hakkıyla) Bilendir, Hüküm ve Hikmet sahibidir.
Söz budur ancak; sadakalar, yoksulların, hiçbir şeyi bulunmayanların, o malı toplayıp devşirmeye memur olanların, gönülleri Müslümanlıkla uzlaştırılmak istenen kişilerin, kölelerle tutsakların, borçluların, Allah yolunda savaşanların ve yolda kalmışların hakkıdır, Allah'ın hükmüdür bu ve Allah her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Zekâta aittir. Zekât verilenlerden "gönülleri Müslümanlıkla uzlaştırılmak istenen kişiler" bâzılarına göre Hz. Muhammed (s.a.a)'in zamanından sonra yoktur ve bu kısım kalkmıştır. Ebu-Hanife bu reyi kabul eder. Bazılarına göreyse bunlar, her zaman vardır. Şafii, bu reyi seçmiştir. "Zekat toplayanlar" da bugün yoktur, çünkü zekat, artık devlet müessesesi olmaktan çıkmıştır.
Abdullah Parlıyan
Devlet gelirlerinden olan zekatlar, Allah'tan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere, zekat toplamakla görevli memurlara, kalpleri İslâm'a ısındırılmak istenen kimselere boyunduruklarından kurtarılacak tüm insanlara, borçlarını ödeyemeyecek durumda olup, borca batmış kimselere, Allah uğruna girişilebilecek her türlü çabayı sarfedenlere ve yolda kalmış kimseler içindir. Allah herşeyi en iyi bilen ve herşeyi yerli yerince yapandır.
İmanda sadakatin ve kemalin ifadesi olan sadakalar, vicdanınızı, servetinizi, sosyal bünyenizi arındıran, berekete vesile olan zekâtlar, hazine gelirleri, ancak fakirler, çevresi, çaresi olmayan yoksullar, göçmenler, devlet memurları, müellefe-i kulûp-gönülleri, düşünceleri İslâm'a ısındırılacak olanlar-örtülü ödenekler,kölelikten kurtulma sözleşmesi yapanların borçlarını ödemek-borçtan dolayı mahkum olanları mahkûmiyetten kurtarmak, borçlular, Allah yolunda, İslâm uğrunda cihad edenler, faaliyet gösterenler, eğitim, tebliğ, sağlık ve askerî giderler, yolda kalan muhtaç yolcular, yol güvenliği ve yolcu sağlığı için kullanılır. Bu Allah tarafından farz kılınmıştır. Allah her şeyi bilir, hikmet sahibi ve hükümrandır.
Sadakalar (zekatlar) Allah tarafından bir farz olarak, yoksullara, düşkünlere, onların toplanmasında çalışanlara, gönülleri İslam'a ısındırılacak olanlara, kölelere, borçlulara, Allah yolunda olanlara ve yolda kalanlaradır. Allah alimdir, hakimdir.
Sadakalar, -Allah'tan bir farz olarakyalnızca fakirler, düşkünler, (zekat) işinde görevli olanlar, kalbleri ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalmış(lar) içindir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Sadakalar (zekâtlar), Allah tarafından bir farz olarak ancak şunlar içindir: Fakirler, miskinler, zekât toplayıcıları, kalbleri müslümanlığa ısındırılmak istenenler, mükâteb köleler, borçlular, Allah yolundaki gaziler ve yolda kalmışlar. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.
Zekât ancak; fakirlerin, miskinlerin, onda çalışan memurların, kalpleri (İslam’a) ısındırılacakların, (azad edilecek) kölelerin, borçluların, cihad edenlerin ve yolda kalanlarındır. Bu, Allah’tan bir tayin ve taksimdir. Şüphesiz Allah, her şeyi bilen ve her şeyi yerli yerinde yapandır.
Sadakalar ancak Allahın katından kesin olarak, yoksulların, miskinlerin, bu yolda çalışmış bulunanların, gönülleri alınacak olanların, salınacak kölelerin, borcu olanların, hak yolunda bulunanların, yolda kalmış kimselerindir; Allah bilicidir, Allah bilgedir
Zekâtlar yalnızca yoksullara, düşkünlere, zekât toplamakla görevli memurlara, kalpleri (İslam'a) ısındırılmak istenenlere, sözleşmeli (azad edilecek) köle ve esirlere, (borcunu vermeyecek kadar fakir düşen) borçlulara, Allah yolunda çalışanlara ve yolda kalmış kimselere verilir. Bu paylaştırma sırası Allah tarafından belirlenmiştir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.
Bkz. 2:177, 215Ayette geçen sekiz kategori, zekâtın verilebileceği bütün alanları göstermektedir. Zekât ya da sadaka zenginlerin sekiz kategoride yer alan kesimlere bir ihsanı değil, zenginlerin malının üzerinde hakkı olan ihtiyaç sahiplerinin payıdır.Bu kategoride bulunanlar: Temel ihtiyaçlarını gideremeyecek kadar yoksul olanlar, hiç çalışamayacak durumdaki özürlü, hasta, yaşlı, yatalak ve benzeri durumda olanlar, zekât toplamakla memur olup ihtiyaçları topladıkları zekâtlardan karşılananlar, kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenen ve Müslüman olmaya meyilli kişiler, başkalarının boyunduruğu altında ezilen işçi, hizmetçi, esir ve köleler, borcunu ödeyemeyecek kadar sıkıntıya düşmüş ve acil paraya ihtiyacı olanlar, Allah’ın dinine hizmet için yola çıkmış ama ihtiyaçlarını karşılamakta zorlananlar, evinden, yurdundan uzak, memleketine dönemeyecek şekilde yolda kalmış kimselerdir.
Diyanet İşleri (Eski)
Zekatlar; Allah'tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere, onu toplayan memurlara, kalbleri Müslümanlığa ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarfedilir. Allah bilendir, hakimdir.
Sadakalar (zekâtlar) Allah'tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, gönülleri (İslâm'a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda olana, yolda kalana mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir.
Sadakalar, ALLAH'tan bir yükümlülük olarak, yoksullara, düşkünlere, bu konuda çalışan görevlilere, sempatizanlara, kölelerin özgürlüğü için, borçlulara, ALLAH yoluna ve yolda kalmışlara verilmeli. ALLAH Bilendir, Bilgedir.
Sadakalar ancak şunlar içindir: Fakirler, yoksullar, o işte çalışan görevliler, müellefei kulûb (kalbleri İslâm'a ısındırılacaklar), köleler, borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmışlar. Allah tarafından böyle farz kılındı. Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Sadakalar ancak şunlar içindir: fukara, mesâkîn, onun üzerine me'mur olanlar, müellefetülkulûb, rakabeler hakkında borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmışlar, Allah tarafından kat'î olarak böyle farz buyuruldu, ve Allah alîmdir, hakîmdir
Sadakalar, Allahdan bir farz olarak, ancak fakirlere, miskinlere, (sadakaların) üzerine me'mur olanlara, kalbleri (müslümanlığa) alışdırılmak istenenlere, kölelere, esirlere, (borcundan fazla nisaabı olmayan) borçlulara, Allah yolunda (harcamıya) ve yol oğluna (ya'ni memleketinde zengin bile olsa meşru' bir maksadla seyr-ü sefer ederken muhtâc kalmış olan yolculara) mahsusdur. Allah hakkıyle bilendir, tam hüküm ve hikmet saahibidir.
Sadakalar (zekâtlar), Allah'dan bir farz olarak ancak, fakirlere, yoksullara, (zekâtı toplamak için me'mur kılınmakla) onun üzerine çalışanlara, kalbleri (İslâm'a) ısındırılacak olanlara, (âzâd edilmek üzere efendisiyle belli bir bedel karşılığında anlaşmış olan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda olanlara ve yolda kalmışlara mahsustur.(1) Ve Allah, Alîm(menfaatinize olanı hakkıyla bilen)dir, Hakîm (en doğru hükmü veren)dir.
(1)“Havâs (yüksek tabaka) kısmı avâmdan (aşağı tabakadan), zengin kısmı fukarâdan(fakirlerden) hatt-ı muvâsalayı (kavuşma çizgisini) kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Bu tabakalar arasında muvâsalayı te’mîn eden, zekât ve muâvenettir (yardımlaşmadır). Hâlbuki vücûb-ı zekât ile hurmet-i ribâya (zekâtın farz, fâizin haramlığına) mürâat etmediklerinden (uymadıklarından), tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt-ı muvâsala kesilir, sıla-i rahim (akrabâlar arasındaki irtibat)kalmaz. Bu yüzdendir ki, aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtiram (hürmet), itâat, muhabbet yerine ihtilâl sadâları (sesleri), hased (kıskançlık) bağırtıları, kin ve nefret vâveylâları (çığlıkları) yükselir. Kezâlik(bunun gibi) yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsan, taltif (iltifât etmek) yerine zulüm ateşleri, tahakkümler (baskılar), şimşek gibi tahkīrler (hakāretler) yağıyor.” (İşârâtü’l-İ‘câz, 41)
İlyas Yorulmaz
Ancak sadakalar fakirlerin, çalışamayacak durumda olanların, sadakaları toplamakla görevlendirilen memurların, kalpleri Allah’ın dinine ısındırılanların, kölelerin kölelikten kurtulması için, borçlarını ödeyemeyecek duruma gelenlerin, Allah yolunda savaşmak için ve yolda kalmışların hakkıdır. Allah her şeyi bilen ve hükmünü ona göre verendir.
Sadakalar yalnız züğürtler ve yoksullara, sadakaları toplamaya memur olanlara [³], müellife-i kulübe [⁴], azat kılınacak kölelere, borçlulara, Allah yolunda sarfa [⁵] ve yolculara mahsustur. Bu ahkâm Allah tarafından farz kılınmıştır. Allah hakkıyle âlimdir, hakimdir.
İsmail Hakkı İzmirli Tevbe Suresi 60. Ayet Açıklaması
[3] Yani aylıkları buradan verilir.[4] İslâma ısınmak için islâmda sebat etmek için müslimlere, şeref-i İslâm ile müşerref olmak için gayr-i müslimlere verilir.[5] Levazim-ı harbiye burada dahildir.
Kadri Çelik
Sadakalar (zekâtlar); Allah'tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere, onu toplayan memurlara ve kalpleri Müslümanlığa ısındırılacaklar içindir ve de köleler, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolda kalanlar uğrunda verilir. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.
Zekât malları ancak; Temel ihtiyaçlarını gideremeyen yoksulların, hiç çalışamayacak durumdaki hasta, yatalak, yaşlı, özürlü ve benzeri düşkünlerin, Zekât toplamak ve dağıtmakla görevli memurların, İslâm’a yeni giren veya girmesi umulan kişilerin, yani gönülleri İslâm’a ve Müslümanlara ısındırılması gereken kimselerin, Başkalarının boyunduruğu altında ezilen işçi, hizmetçi, esir ve kölelerin,meşrû yöntem ve amaçlarla borçlanmış olup da, elinde olmayan sebeplerle sıkıntıya düştüğü için, acil paraya ihtiyacı olanların, Allah yolunda çarpışan mücahitlerin, İslâm’ı anlamak, öğrenmek, öğretmek, duyurmak için yola çıkmış ama ihtiyaç içinde olanların, Ve evinden yurdundan uzak düşmüş, memleketine dönemeyecek şekilde yolda kalmış kimselerin hakkıdır. Bu düzenleme, bizzat Allah tarafından konulan ve hepinizin uyması gereken bir yasadır. Allah, her şeyi bilendir; sonsuz ilim ve hikmetiyle en mükemmel kanunları koyan bir hakîmdir.O hâlde, gücünüz yettiğince bu yasaları uygulamalı, birtakım çıkar hesaplarıyla buna engel olmaya çalışan ikiyüzlüleri iyi tanımalısınız:
Allah’tan bir farz olarak Sadakalar, Fakirler içindir; bir de Düşkünler, onu toplamaya Görevlendirilenler, Kalbleri Isındırılmışlar, Kölelik ve Ağır Borç içindekiler, Allah Yolundakiler ve Yolda Kalanlar içindir.
Allah hakîm alîmdir.
Sadakalar (zekâtlar)1 Allah’tan bir farz olarak2 ancak; fakirlere,3 düşkünlere,4 (zekât toplama) memurlarına,5 kalpleri İslâm’a ısındırılacaklara,6 kölelere, borçlulara, Allah yolunda7 yapılan hizmetlere ve yolda kalmışlara verilir. Gerçekten Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm (ve hikmet) sahibidir.8
1 Sadaka (Zekât): Bir Müslüman’ın malından sadece Allah için ihtiyacı olanlara temlik edilmek üzere verdikleridir. Sadakanın; “ihtiyaç, temlik ve Allah için olmak” üzere üç şartı vardır. Sadaka, farz ve nafile olmak üzere iki kısımdır. Farz olanına, “zekât” denilir. Her iki kısmın da bazı çeşitleri vardır. Mesela tarım ürünlerinden alınan zekâta "öşür" denilir. Ayrıca sevaim “hayvanlar”, ağnam “koyunlar”, ticaret, nukud “nakit paralar”, rikaz “defineler”, meadin “madenler” adı verilen bölümlerinin de özel zekât miktarları vardır. Bir de nefsin zekâtı olan "Sadaka-i fıtır" vardır. Görülen ve görülmeyen mallardan alınan bu zekâtların hepsi farz sadakalar cinsindendir. Âyetin sonundaki bağlantı karinesiyle burada asıl söz konusu olan şey farz olan sadakalar, yani zekât çeşitleridir. 2 Sadaka; zenginin fakirlere bir lütfu değil fakirlerin zenginlerin zimmetine geçmiş bir hakkı yani bir borcun iadesi demektir. Yani sadaka, Allah’ın hakkıdır. Bundan dolayı sadaka ancak Allah için verilir. Peygamberimizin ailesinden olan fakirlerin, zekât almaları ise haramdır. 3 Fakir: Kazancı ailesinin ihtiyacına yetmeyen ve çok az mala sahip olan kimse demektir. Bununla beraber, az bir gelire sahip de olabilir, böylece fakir ve muhtaç durumda olduğunu gizleyebilirler. Hatta bu yüzden "İffetli ve çekingen olduklarından, hallerini bilmeyenler onları zengin sanırlar." (Bakara: 273) âyetinin tarifi ile cahiller onları zengin bile sanabilirler.4 Miskîn: Çok daha düşkün, fakirliği açıkça belli olan, âciz kimse demektir. "Yersiz yurtsuz, evsiz barksız yoksul ve kimsesizler" (Beled: 16) âyetinin de işaretiyle yoksulluğu dışarıdan bakıldığı zaman da belli olan kişi demektir. Miskinlik fakirlikten daha aşağı bir durumda olmak anlamına gelir, ayrıca acizlik ve zillet mânâsını da ifade eder. 5 Zekât Memurları: Yani, İslâm Devletinde zekât toplama işinde çalışan tahsildarlar, kâtipler, koruyucular, bekçiler, mesela davar ve sığır cinsinden toplanan zekâtların çobanlığını yapanlar, toplanan zekâttan bu hizmetlerinin ücretini alabilirler. Bu ücretler, bunlar için sadaka olmaz, ücret olur. Ancak onların yaptıkları bu hizmetler, sonucu itibariyle fakirlerin ihtiyaçları ve onların menfaatleri yönünde yapılmış hizmetler olur.6 Müellefe-i Kulûb: Kalpleri İslâm’a ısınanlar, demektir. Bunlar; Müslümanlara yardımcı olan kâfirler, İslâm’a girme ihtimâli bulunanlar ve İslâm’a yeni giren kimselerdir ki bunlara, îmanları kuvvetleninceye kadar, zekât verilir. Bunlardan bir kısmı azılı kâfirler idi ki Rasulüllah (s.a.v), bunların şerlerini defetmek ve diğer kâfirlere ve zekât vermek istemeyenlere karşı çıkmalarını sağlamak için böyle ihsan ve yardımlarla kendilerini İslâm’a meyilli kişiler yapardı. Diğer bir kısmı ise kabile reisi ve ileri gelen kimseler durumunda idi ki Hz. Peygamber (s.a.v), bunlara ikram ve ihsanda bulunur, kendi kabilelerinden İslâm’a girenlere eza ve cefa etmelerini önlemeye çalışırdı. Rasulüllah (s.a.v), tarafından birinci ve ikinci kısma verilen yardımların resmi sadakalardan verildiği hakkında sarih bir rivayet yoktur. Rivayetler bunun ganimetlerden Rasulüllah (s.a.v)’in hissesi olan beşte birden verildiğini gösteriyor. Bundan dolayıdır ki, İmam Şafii ve bazı imamlar, buradaki “Müellefe-i Kulub” vasfının, gayr-i Müslimlere değil, Müslümanlara ait olduğu görüşünü savunmuşlardır. Üçüncü kısım ise İslâm’a yeni girmiş, imanları henüz iyice pekişmemiş olan zayıf karakterli kişiler idi ki, fakir olmasalar da kalpleri iyice İslâm’a ısınsın, imanları pekişsin ve İslâm’ı iyice benimsesinler diye Rasulüllah (s.a.v) tarafından, ikram ve ihsan görüyorlardı. Uyeyne b. Hısn, Akra’ b. Hâbis ve Abbas b. Mirdas bunlar arasındaydı. Hz. Ebu Bekir’in hilafeti sırasında yukarıda adı geçenler gelmişler ve: “Ey Allah’ın Rasulü’nün halifesi, bizim tarafta otsuz, işe yaramaz bir kıraç arazi var, onu bize tahsis et.” demişler. Hz. Ebu Bekir de o araziyi onlara tahsis eylemiş ve buna dair bir de yazılı belge düzenleyip, şahitlere imzalatmış. Bunlar şahit olsun diye Hz. Ömer’e vardılar, durumu anlattılar. Hz. Ömer bunu işitince yazılmış olan yazıyı ellerinden aldı, yırttı ve: “Rasulullah sizi İslâm’a ısındırıyordu ve o gün Müslümanların sayısı azdı. Şimdi ise Allahu Teâlâ Müslümanların sayısını çoğalttı. Gidin gücünüz yettiği kadar çalışıp çabalayın, siz size düşeni yaparsanız Allah da sizi gözetir.” dedi. Bunun üzerine onlar tekrar Hz. Ebu Bekir’e müracaat ettiler ve: “Halife sen misin, Ömer mi?” dediler. Ebu Bekir de: “Bazen o, bazen ben” dedi, bu konuda Ömer’e muvafakat ettiğini gösterdi. Böylece “Müellef-i Kulub”a yapılan özel bağışların İslâm’ın azınlıkta ve zayıf olduğu zamanlara mahsus bir uygulama olduğu anlaşıldı ve buna ashaptan karşı çıkan da olmadı. Bu uygulama, İslâm Devlet Başkanı’nın yetkisi altındadır. Uygun görürse kaldırabilir. 7 Fî Sebilillah: Bu hizmetlerin; Allah için cihad, hac, ilim öğrenme için yolculuk etmek olabilirse de İslâmi örfte bunun, “cihad ibâdeti” olmasıdır. Ve bu anlamda da bütün müfessirler ittifak etmişlerdir. Bu kavram ayrıca Suffe Ashabı gibi din ilimlerinin tahsiline kendini adamış olanları da kapsamı içine alır. Fî sebîlillâh sadaka, bir özel harcama şeklidir ki, bilhassa “î’lâyı kelimetullah” (Allah’ın kelimesini yükseltme) yolunda olanlara verilen sadakadır. Bu farkın belli olmasından dolayıdır ki, bütün tefsir bilginleri ve önde gelen fıkıh âlimleri bu “fî sebîlillâh” harcama yerinden asıl murad olunanların “mücahidler” olduğunda görüş birliği içindedirler. Bir Hadis-i Şerifte Efendimiz (s.a.v): “Zengine sadaka ancak fî sebîlillâh veya yolcu veyahut kendisine verilen sadakayı yoksul komşusuna iletmesi durumunda helal olur” buyurmuştur.8 Bu âyete göre; Allah’ın farz kıldığı sadaka, bu sekiz sınıfın dışındakilere verilemez. Sünnetteki uygulama da zekât ibâdetinin tıpkı Cuma namazı ve Hac gibi, İslâm Devleti ve başkanı tarafından organize edilmesini ve herkesin keyfine bırakılmamasını gerektirmektedir.
Muhammed Esed
Allah için 83 sunulan şeyler, yalnızca yoksul ve düşkünler, bu konuyla ilgilenen görevliler, 84 kalpleri kazanılacak olan kimseler içindir; ve insanları boyunduruklarından kurtarmak için; ve borçlarını ödeyemeyecek durumda olanlar için; ve Allah uğruna girişilebilecek her türlü çaba için ve yolda kalmış kimseler için: bu, Allah'tan (uyulması zorunlu) bir yönergedir; çünkü Allah, doğru hüküm ve hikmetle yön gösteren mutlak ve sınırsız bilgi sahibidir. 85
Sadakalar Allah’ın kesin hükmü uyarınca yalnızca fakirlerin, düşkünlerin, bu uğurda çalışanların, kalpleri İslam’a ısındırılacak kimselerin kölelerin, borç yükü altında ezilenlerin, Allah yolunda savaşanların ve yolda kalmış kişilerin hakkıdır. Allah her şeyi bilen ve her hükmünde doğru karar verendir. 2/177, 4/36, 9/79- 103, 30/38, 51/19
Zekâtlar[1469] yalnızca yoksullara ve düşkünlere, bu işi yapan görevlilere ve kalpleri kazanılacak kimselere; özgürlükleri elinden alınanlar ve borç yükü altında ezilenler için, Allah yolunda gösterilen her türlü faaliyet ve yolda kalmışlar için[1470] verilir: bu Allah’ın koyduğu bir kuraldır. Ve Allah her şeyi bilir, her hükmünde tam isabet sahibidir.
Mustafa İslamoğlu Tevbe Suresi 60. Ayet Açıklaması
[1469] Lafzen: “sadakalar”. Bu sınıflardan ilk dördünde lâm son dördünde fî kullanılmıştır. Lâm harf-i cerrinde mülkiyet vurgusu vardır. İlk dört grubu oluşturan fukarâ, mesâkîn, ‘amilîne aleyhâ ve müellefe-i kulûb kendilerine sarf edilen zekât üzerinde mülkiyet sahibi olurlar. Yani zekât doğrudan kendilerine verilir. Fakat fî harf-i cerri ile gelen son dört madde böyle değildir. Mesela köle için verilen zekât efendisinin mülkiyetine, borçlu için verilen zekât alacaklısının mülkiyetine, “yol oğlu” için verilen zekât, yola terk edilmiş küçükler için anlaşıldığında onların bakımını üstlenecek özel ve tüzel kişiliklerin mülkiyetine geçer. Bu durum, “Allah yolu” için verilen zekâtlarda daha da belirgindir. Lâm ile fî farkı “falana vermek” ile “falanca için vermek” arasındaki farktır. Bu, sonuncuların daha müstehak olduklarına delâlet eder. Bu fark çeviriye yansıtılmıştır.
[1470] İbnu’s-sebîl, lafzen “yol oğlu”. Bu ifade sadece yolcuları değil, yola terk edilmiş bebek ve sokak çocukları gibi tüm “mekânsızları” kapsar.
Ömer Nasuhi Bilmen
Sadakalar, ancak fakirlere, miskinlere, onun üzerine memur olanlara, kalpleri telif edilmiş bulunanlara, azad edilecek kölelere, borçlulara, Allah yolunda cihada atılanlara ve yolculara Allah tarafından bir fariza olarak (mahsustur) ve Allah Teâlâ alîmdir, hakîmdir.
Zekâtlar sadece fakirlere, düşkünlere, zekât toplayan görevlilere, kalpleri İslâm'a ısındırılacak olanlara, esirlik ve kölelikten kurtulmak isteyenlere, borçlulara, Allah yoluna ve bir de muhtaç kalmış yolcu ve gariplere mahsustur. Allah tarafından kesin olarak böyle farz buyuruldu. Allah alîmdir, hakîmdir (her şeyi bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir). [2, 177. 215]
Zekât fonu bu sekiz sınıfa dağıtılır. Hz. Peygamberin ve yakın akrabaları Hâşimoğulları’nın zekât almaları haramdır. Zekât ahkâmının ayrıntıları fıkıh kitaplarında yer alır. Hz. Ömer (r. a)’ın nasdaki delâleti fark edip bildirmesi üzerine Hz. Ebû Bekir (r. a)’ın halifeliği sırasında, İslâma ısındırılacak olanların hisselerinin düştüğü hususunda ashab ittifak etti. Hanefî, Malikî ve Şafiî mezhepleri de bu icmaı aldılar. Müslümanların güçsüz olması halinde bu hissenin yine işletileceğini bu mezhep fakihleri bildirirler.“Allah yoluna” kısmına, sadece savaş giderleri değil, Allah’ın dinini yaymak için yapılan her türlü faaliyet dahildir.
Süleyman Ateş
Sadakalar, (zekatlar) Allah'tan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere, onlar üzerinde çalışan (zekat toplayan) memurlara, kalbleri (İslam'a) ısındırılacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya mahsustur (toplanan zekat, ancak bu sayılanlara verilir). Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Zekatlar (Sadakalar) sadece fakirler, çaresizler, bu işte çalışanlar[1] ve kalpleri ısındırılanlar[2] içindir. Bir de esirler, borçlular, Allah yolunda çalışanlar ve yolda kalanlar uğrunda harcanır. Bunlar Allah tarafından farz kılınmıştır. Allah bilir, doğru kararlar verir.
Süleymaniye Vakfı Tevbe Suresi 60. Ayet Açıklaması
[*] Sadaka toplama ve dağıtma işini meslek edinmiş müminler, kamu görevlilieri [2] İslam dinine kalpleri ısındırılanlar
Şaban Piriş
Sadakalar, Allah'tan bir farz olarak fakirler, düşkünler, onu toplayan memurlar, kalpleri (İslam'a) ısındırılanlar, köle ve esirler, borçlular, Allah yolunda ve yolda kalanlar içindir. Allah alimdir, hakimdir.
Sadakalar(16) ancak yoksullar, düşkünler, sadaka toplamakla görevli olanlar, kalpleri İslâma ısındırılacak olanlar, esaret altındakiler,(17) borçlular, Allah yolunda harcamalar ve yolcular(18) içindir. Bu Allah tarafından size böylece farz kılınmıştır. Allah herşeyi bilir, her hükmünü hikmetle verir.
(16) Genel anlamda her türlü bağışı kapsamakla birlikte, özel olarak zekât kastedilmekte ve zekât verilebilecek kimseler sayılmaktadır. Nitekim âyetin devamında, bunun Allah tarafından farz kılındığı belirtilmektedir ki, bu zekâtın tanımıdır.(17) Özgürlüğüne kavuşturulacak esir ve köleler.(18) Misafir olan, evinden uzakta bulunan, yolculuk yapan, yurdundan uzakta yaşamak zorunda olan.
Yaşar Nuri Öztürk
Sadakalar/zekât malları Allah'tan bir farz olarak sadece şunlar içindir: Fakirler, düşkünler, sadakalarla ilgilenmeye memur edilenler, kalpleri yakınlaştırılıp ısındırılacak olanlar, özgürlüğünü yitirmiş olanlar, borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmış kişi. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.