Ey insanlar! Sizi tek bir [nefis]ten (candan/cevherden) yaratan, eşini de ondan yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayanRabbinize karşı [takvâ]lı (duyarlı) olun! Kendisiyle ilgili birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a ve yakınlara karşı [takvâ]lı olun! Şüphesiz ki Allah üzerinizde gözetleyicidir.
Benzer mesajlar: En‘âm
6:98; A‘râf
7:189; Zümer
39:6
İlk insan yani erkek türü nereden yaratıldıysa eşi de oradan yaratılmıştır; yani ilk kadın, ilk erkekten yaratılmamıştır; iki türün yaratıldığı kaynak aynıdır.,Bu cümle Rûm
30:20, Fâtır
35:11 ve Nebe’
78:8 ile okunmalıdır. Bu mesaj, ilk insanların pek çok erkek ve kadından oluşan çiftler hâlinde yaratıldığının delilidir. Böylece her türlü ensest iddiaları geçersiz olmaktadır.
Yetimlere (yetişkin olduklarında) mallarını verin! Temizi pis olanla değişmeyin! Onların mallarını kendi mallarınıza (katarak kendi malınızmış gibi) yemeyin! Şüphesiz ki o, büyük bir günahtır.
(Kendileriyle evlendiğiniz takdirde) yetimlerin haklarını gözetememekten korkarsanız beğendiğiniz (size helal olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın! Adil olamamaktan korkarsanız bir tane ile veya sahip olduğunuzla (yetinin)! Bu (davranış), adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.
Bu ayet Nisâ
4:129. ayetle birlikte okunmalıdır.
Kadınlara mehirlerini gönül rızası ile (cömertçe) verin! Ondan (verdiğiniz mehirden) bir kısmını (gönül hoşluğu ile) size bağışlarlarsa onu da afiyetle yiyin!
Allah’ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınızı aklı ermezlere (muhakemesi henüz gelişmemiş olanlara) vermeyin! Onlarla (kendi mallarıyla) onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin!
Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri (gözetip) deneyin! Onlarda yetişkinlik görürseniz hemen mallarını kendilerine verin! Büyüyecekler (de geri alacaklar) diye onları (yetimlerin mallarını) israf ile ve tez elden yemeyin! Zengin olan (veli, yetimin malına) tenezzül etmesin; fakir olan da (ihtiyacına) uygun olarak yesin! Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman onlarla ilgili şahit bulundurun! Hesap görücü olarak Allah yeter.
Bu ayetten açıkça anlaşılıyor ki evlilik çağı, [rüşd] yani yetişkinlik çağıdır. Ergenlik veya daha küçük yaşlarda evlilik kesinlikle Kur’an’dan destek alamaz.
Gerek azından, gerek çoğundan belirli bir hisse olmak üzere, ana babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır; ana babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır.
Bu ayette kişilere ana babaları ve yakınlarından kalan mal mülkte erkeklerle kadınlara eşit payın söz konusu olabileceğine işaret edilmektedir.
(Mirastan payı olmayan) yakınlar, yetimler ve yoksullar miras paylaşımında hazır bulunduğu zaman, bundan (mirastan) onları da rızıklandırın ve onlara güzel söz söyleyin!
Bu buyruk, mirastan yararlanmak için başkalarının da gözetilmesi hükmünü içermektedir.
Geriye gücü yetmez nesiller bıraktıkları takdirde (hâlleri ne olur) diye endişe edenler, (yetimlere haksızlık etmekten de) korkup titresinler! Allah’a karşı [takvâ]lı (duyarlı) olsun ve doğru söz söylesinler!
Benzer mesaj: Ahzâb
33:70.
Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler, şüphesiz karınlarında ancak ateş yemiş olur. Onlar, alevlenmiş ateşe girecektir.
Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli gibi (miras vermenizi) emreder. (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, (ölünün) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. (Mirasçı) tek bir (kadın) ise (mirasın) yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana babasından her birinin mirastan altıda bir payı vardır. Çocuğu yok da ana babası ona mirasçı olmuş ise annesine üçte bir (düşer). Ölenin kardeşleri varsa, annesine altıda bir (düşer. Bütün bu paylar, ölenin daha önce yapmış olduğu) vasiyetten ve/veya borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınız(dan) hangisinin size yarar bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. (Bunlar) Allah tarafından belirlenmiş farzlardır (paylardır). Şüphesiz ki Allah bilendir, doğru hüküm verendir.
Bu cümle Nisâ
4:7. ayet ışığında anlaşılmalıdır. Ayet, kişinin kendi kazancıyla ilgili oğluna verdiğinin en az yarısı gibi bir miktarı kızına da vermesini hükme bağlamaktadır. Kızların insandan sayılmadığı, diri diri gömüldüğü, mal gibi alınıp satıldığı bir ortamda erkeğe verilenin “en az” yarısı kadar bir miktarın kızlara da verilmesi öngörülmektedir. Bakara
2:177, 180, 215 ve İsrâ
17:26 ile okununca, ana baba ve yakınlar bağlamında kızlara da belirli bir miktar vasiyet ederek onlara katkı sağlanması gerekliliği de unutulmamalıdır. Yüce Allah’ın mutlak emri olan “adaleti” sağlamada gerekeni yapmak herkesin sorumluluğundadır. Erkeklere fazla verilmesinin nedeni kazanmadaki katkısı, ailenin bakımı, mehir vs. olabilir.
,Burada ve bir sonraki ayette geçen bu uyarı miras paylaşımının kişinin borcu ve vasiyetinden sonra olmasını hükme bağlamakta, dolayısıyla Bakara
2:180’de dikkat çekilen farzın göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koymaktadır.,Yüce Allah ayetin başında neden önceliği çocuklara verdiğini, sonrasında neden babaları ve annelerinden bahsettiğini, oranları neye göre belirlediğini, bu anlamda muhataplara kimlerin ne kadar yakın olduğunu insanların idrak edemeyeceğini bildirmektedir.
Çocukları yoksa eşlerinizin (hanımlarınızın) bıraktıklarının yarısı sizindir. Yapacakları vasiyetten ve/veya borçtan sonra, onların (eşlerinizin) çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Çocuklarınız yoksa bıraktıklarınızın dörtte biri onların (hanımlarınızın)dır. Çocuğunuz varsa, yapacağınız vasiyetten ve/veya borçtan sonra, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Bir erkek veya hanım bir [kelâle] (annesi, babası ve çocukları bulunmayan kişi)nin malı mirasçılara kalırsa ve (başka bir anneden) bir erkek kardeşi veya bir kız kardeşi varsa her birine altıda bir düşer. ([Kelâle] durumundakinin kardeşleri) bundan fazla iseler, yapılacak vasiyetten ve/veya borçtan sonra üçte bire ortaktırlar.
(Bu vasiyetler ve/veya borçlar) kimse zarara uğratılmaksızın ve Allah’tan size bir vasiyet (farz bir görev) olarak (yapılacak)tır. Allah bilendir, hoşgörülüdür.
[Kelâleh] kelimesi, “ana baba ve çocukları bulunmadan ölen kişi” veya “çocuk ve baba tarafından olmayan akrabalar”, bir anlamda “birinci dereceden bir mirasçısı bulunmayan kişi” demektir. [Kelâleh] hakkında bilgi için bkz. Nisâ
4:176, dipnot 1
Bu ifadeden anlaşılıyor ki miras paylaşımında herhangi bir tarafa zarar vermemek, yani bir mağdur oluşturmamak ve adaletten ayrılmamak gerekmektedir. Yüce Allah ayetin bu kısmında önceki ayette bir kez geçen, bu ayette ise üç kez geçen “vasiyyet ve/veya borçların” mirasçılara zarar verici boyutta olmamasını içermektedir. Hz. Muhammed’den nakledildiğine göre, kendisine vasiyetin ne kadar olabileceği sorusuna şu şekilde cevap verdiği rivayet edilmektedir: “Üçte biri, üçte biri de çoktur. Vârislerini zengin olarak bırakman, onları fakirlik ve ihtiyaç içinde bırakmandan hayırlıdır” (Buhârî, Vesâyâ, 2; Cenâiz, 37; Müslim, Vasıyyet, 5; Ebû Dâvûd, Vesâyâ, 2; Tirmizî, Vesâyâ, 1; Nesâî, Vesâyâ, 3; İbn Mâce, Mesâyâ, 5;imâm Mâlik , Muvatta’, Vasıyyet, 1). Ayette sözü edilen “zarar vermeme” işlemi, malın üçte birden fazlasını veya malının hepsini vererek, mirasçılara zarar vermek için gerçekte olmayan bir borcu varmış gibi göstererek veya sahip olmadığı alacağını almış gibi göstererek vs. şekillerde görülebilir.
İşte şu(nlar), Allah’ın (koyduğu) sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Elçisine gönülden itaat ederse, (Allah) onu, içinde [ebedî] kalıcılar olarak altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. İşte bu, büyük kurtuluştur.
Kur’an’da 14 kez geçen ve hepsi de Medine dönemi surelerinde yer alan [hudûd] sözcüğü [hadd] kelimesinin çoğuludur ve “sınırlar” manasına gelmektedir. Bu kelime Yüce Allah’a nispet edilerek [hudûdüllâh] yani “Allah’ın sınırları” manasında O’nun belirlediği hükümlerin sınırlarını ifade etmektedir.,Yüce Allah’a ve Elçisine itaatle ilgili olarak Kur’an’da çeşitli ayetler yer almakta ve konunun önemine dikkat çekilmiş olmaktadır. Her kim bağlam gereği miras konularında, genelde ise bütün emirleri ve yasakları bağlamında Yüce Allah’a ve mesajları ileten Elçisine gönülden itaat ederse, Allah onu altlarından ırmaklar akan ve içinde ebedi kalacakları cennetlere koyacağını müjdelemektedir. Kur’an’da cennetlerin altlarından ırmaklar akacağını bildiren pek çok ayetin yer aldığını hatırlatmak gerekir.
Kim Allah’a ve Elçisine isyan eder ve (Allah’ın) sınırlarını aşarsa, (Allah) onu, içinde [ebedî] kalacağı ateşe koyar. Onun için küçük düşürücü bir azap vardır.
Kadınlarınızdan çirkinlik (fuhuş) yapanlara karşı aranızdan dört şahit getirin!Şahitlik ederlerse, o (kadı)nları ölüm alıp götürünceye veya Allah onlar için bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin!
Buradaki “dört şahit”te, özel olarak cinsiyet göndermesi veya cinsiyet tahsisi yoktur. Ayetteki [minküm] “sizden” ifadesi, “siz müslümanlardan” anlamına alınmalıdır.,Burada sözü edilen “Allah’ın onlar için açacağı yol” onların lehine olmak üzere tevbe ettikten sonra evlenebilmeleri hükmüdür.,Bu ayet kadın kadına [fuhş]un cezasını içermektedir.
İçinizden onu (o fuhşu) yapan iki erkeği de cezalandırın! tevbe eder, kendilerini düzeltirlerse artık onlardan (kendilerine ceza vermekten) vazgeçin! Şüphesiz ki Allah tevbeleri çok kabul edendir, çok merhametlidir.
Bu ayet öncekinin zıddına bu defa “erkek erkeğe yapılan homoseksüellik” ahlaksızlığının cezasını içerir. Bu iki ayette bilinen anlamda kadın-erkek yapılan zinadan söz edilmemektedir. Zira bilinen anlamda zinanın cezası, Nûr
24:2’de 100 [celde] (değnek) olarak belirlenmektedir.,tevbe ve ıslahın cezaları düşürmesiyle ilgili bkz. Âl-i İmrân
3:89, dipnot 8.
Allah’ın kabul edeceği tevbe, sadece bilmeden kötülük edip sonra hemen tevbe edenlerin tevbesidir. İşte Allah bunların tevbesini kabul eder. Allah bilendir, doğru hüküm verendir.
Bu ayette Yüce Allah’ın kabul edeceği tevbenin bilgisizce yapılan bir hatadan hemen sonra gerçekleştirilen pişmanlık ve yöneliş olduğuna dikkat çekilmektedir. Hata işledikten hemen sonra tevbe etmek, günahın günah olduğunu idrak edebilmek ve günahı savunmamaktır. Zamana yayılan hata bir süre sonra kanıksanır, benimsenir, unutulur, alışkanlığa dönüşür ve kişiyi yaptığının hata olmadığı sonucuna götürür ki işte bu korkunç bir akıbettir. Ayette geçen [es-sûe] “kötülük” kelimesinin tekil getirilmesi, hatalara dalmamayı öğütlemektedir. Bilerek hatada ısrar etmek kişinin tevbe etmeden ölmesine yol açabilir ki bundan kurtulmak için hatadan hemen sonra tevbe etmek gerekmektedir. Benzer mesaj: Neml
27:11.
Kötülükleri (sürekli) yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çatınca “Ben şimdi tevbe ettim.” diyenler ile kâfir olarak ölmekte olanlar için (kabul edilecek) tevbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlamış (olacağ)ız.
Önceki ayette geçen [es-sû’] kelimesi yerine burada [es-seyyiât] sözcüğünün çoğul getirilmesi, bağışlanmayacak kötülüklerin hem sayısının fazla oluşunu göstermektedir hem de sıklıkla yapıldıkları için adeta alışkanlık haline getirildikleri anlaşılmaktadır. Kabul edilmeyen tevbelerle ilgili mesajlar için bkz. En‘âm
6:158; Yûnus
10:90-91; Secde
32:29; Sebe’
34:52; Mü’min
40:85; Duhân
44:13; Muhammed
47:18.
Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helal değildir. Apaçık bir çirkinlik yapmaları hariç, onlara verdiğinizin (mehrinizin) bir kısmını gidermeniz (geri almanız) için de onları sıkıştırmayın! Onlarla iyi geçinin! Onlardan hoşlanmazsanız, (bilin ki) sizin hoşlanmadığınız bir şeye Allah çok hayır koymuş olabilir.
Bir eşin yerine (başka) bir eş değiştirmek (yeni bir eş almak) isterseniz, onlardan birine yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile ondan hiçbir şeyi (geri) almayın! İftira ederek ve (böylece) apaçık bir günah işleyerek onu (verdiğiniz mehri) geri alır mısınız!
Daha önce birbirinizle içli dışlı olduğunuz ve (kendilerini koruyacağınıza dair nikâhta) sizden sağlam bir söz almış oldukları hâlde onu (verdiğiniz mehri) nasıl geri alırsınız ki!
Bu iki ayette, kadınların haklarının gözetilmesinin önemine vurgu yapıldığı görülmektedir.
Geçmişte olanlar hariç, babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin! Şüphesiz ki bu bir çirkinliktir; öfke (sebebi)dir ve çok kötü bir yoldur.
Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren (süt) anneleriniz, süt (emmekten dolayı oluşan) kız kardeşleriniz, kadınlarınızın (eşlerinizin) anneleri, kendileriyle (cinsel ilişki ile) birleştiğiniz kadınlarınızdan (eşlerinizden) olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız da size haram kılınmıştır. Onlarla (hanımlarla nikâhlanmış da) henüz (cinsel ilişki ile) birleşmemiş (ve onlardan boşanmış)sanız, (onların kızlarını almanızda) size herhangi bir vebal yoktur. Kendi neslinizden olan oğullarınızın helalleri (gelinleriniz) ve iki kız kardeşi (aynı anda) birlikte almak da (size haram kılındı). Ancak geçen geçmiştir. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Burada geçen “anneleriniz ve kızlarınız” ifadesi, yukarıya doğru anneanneleri ve babaanneleri içerdiği gibi kızları ve onların kızları olan torunları da elbette içerir.,Bu ifade süt kardeşliğinin bile evliliğe engel olduğu hükmünü içermektedir. Dolayısıyla Hz. Âdem’in çocuklarının farklı doğumlarda dünyaya gelmiş kardeşlerin birbiriyle evlendirildiği iddiası bu hüküm karşısında tümüyle geçersiz hale getirilmektedir.,[Rabîbe] kelimesinin çoğulu olan [rabâib] kelimesi “üvey kızlar” demektir. Yüce Allah bu cümlede evlenilip cinsel anlamda birleşilmiş olan hanımların başka erkeklerden yani önceki evliliklerinden olma kızlarıyla da evlenilemeyeceğini ifade etmektedir. Eğer nikâh yapılmış da henüz cinsel birliktelik yaşanmadan ayrılık gerçekleşmişse bu durumda o hanımların kızları yabancı durumunda olacakları için onlarla evlenilebileceği ifade edilmektedir.,Ayette geçen ve [halîleh] kelimesinin çoğulu olan [halâil] kelimesi “gelinler” demektir. Yüce Allah ayetin bu kısmında kişinin kendi öz çocuğunun boşadığı hanımıyla yani “gelinler”le evlenilemeyeceğini ifade etmektedir.,Buradaki vurgu iki kız kardeşin her ne sebeple olursa olsun aynı anda aynı kişinin nikahı altında bulundurulmasının haramlığıdır
Bu ifade, Kur’an hükümleri gelmeden önceki uygulamaları içermektedir. Kur’an geldikten sonra böyle bir izin söz konusu değildir.
Sağ ellerinizin (yeminlerinizin) sahip oldukları hariç, Allah’ın size bir yazısı (emri) olarak evli kadınlar da (size haram kılınmıştır). Bunların ötesinde (başkasını), namuslu olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini vererek) istemeniz size helal kılınmıştır. Onlardan yararlanmanıza karşılık, kararlaştırılmış olan mehirlerini verin! mehir kesiminden sonra (bir miktar indirim için) karşılıklı anlaşmanızda size herhangi bir vebal yoktur. Şüphesiz ki Allah bilendir, doğru hüküm verendir.
Bu ifade, hem bu ayette hem de Bakara
2:235’te belirtildiği üzere yeminlerle sahip olunacağı bildirilen aday eşler veya evlenilerek özgürlüklerine kavuşturulacak cariyeler anlamına gelmektedir
Ayette geçen [el-muhsanât] kelimesi namusu adeta bir kale gibi koruma altına alınmış kadınlar anlamında evli hanımların hem bizzat kendileri hem de eşleri tarafından korunmuşluğu demektir.,Nisâ
4:22-24. ayetlerde, kendileriyle evlenilmesi dinen haram olan kadınlar sayılmaktadır.,Bu ayette sözü edilen durum, geçici süreli birliktelik anlamında [mut‘a] nikâhı değildir. Ayetin bağlamına dikkat edildiğinde kastedilenin, evliliklerde hanımlara verilen mehir olduğu apaçık ortadadır.
İçinizden, imanlı özgür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kişi, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız (sayılan, yeminlerinizin sahip oldukların)dan (cariyelerinizden alsın)! Allah sizin imanınızı çok iyi bilendir. Hepiniz birbirinizdensiniz. Onları sahiplerinin izni ile nikâhlayın ve namuslu yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartı ile uygun bir şekilde mehirlerini de (bizzat) kendilerine verin! Evlendikten sonra bir çirkinlik (fuhuş) yaparlarsa, onlara hür kadınların cezasının yarısı (uygulanır). Bu (cariye ile evlenme emri), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için hayırlı olandır. Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Bu cümlede verilmek istenen mesaj, Nûr
24:2’de belirtildiği üzere, zinaya öngörülen 100 [celde] (değnek) sopa cezasının cariyelikten sonra evlilik yapan kadınlara zina yapmaları durumunda bunun yarısının yani 50 sopalık cezanın uygulanacağı hükmünü içermektedir.
Allah size (hükümleri) açıklamak, sizi sizden önceki (iyi)lerin yollarına ulaştırmak ve tevbenizi kabul etmek istiyor. Allah bilendir, doğru hüküm verendir.
Yüce Allah din konusunda bize kanun olarak belirlediği şeyleri daha önce Hz. Nuh’a da, Hz. Muhammed’e de, Hz. İbrahim’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya da emrettiğini bildirerek ilahi mesajlardaki kaynak ve ruh birlikteliğine dikkat çekmektedir. Şûrâ
42:13’te bahsedilen bu beş peygamberden Ahzâb
33:7’de de bahsedilmektedir. Aynı mesaj içeriğinde olmak üzere Âl-i İmrân
3:19, 52, 81, 85, En‘âm
6:83-90, A‘râf
7:126, Enbiyâ
21:92, Hacc
22:78, Mü’minûn
23:52, Şu‘arâ
26:192-196, Şûrâ
42:13, Ahkâf
46:9, Necm
53:36-41 ve A‘lâ
87:18-19 gibi ayetlerde çeşitli bilgiler verildiğini hatırlatmak gerekmektedir. Benzer ayetlerde vurgulanan husus, peygamberlerin ve getirdikleri mesaj içeriklerinin ruh ve amaç açısından birlikteliklerini ortaya koymaktır. Bu itibarla tekrar vurgulayalım ki önceki peygamberlere veya kitaplara atfedilen ilâhî mesajların doğruluk değeri veya ölçüsü, Kur’an’a uygunluk şartına bağlıdır. Kur’an’a uygun iseler doğrudurlar; aykırı iseler tahrife uğramışlardır.
Allah sizin tevbenizi kabul etmek istiyor; şehvetlerine uyanlar ise büyük bir sapkınlığa sapmanızı (tamamen yoldan çıkmanızı) istiyorlar.
Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek istiyor; (çünkü) insan zayıf yaratılmıştır.
Yüce Allah kullarının durumunu bildiği için verdiği bütün hükümlerinde onların yükünü hafifletmeyi amaçladığını ve onlara güçlerinin üstünde herhangi bir görev yüklemeyeceğini ifade etmektedir. Burada öncelikli konu evlilik, hatta cariyelerle evlilik olduğu için bu noktada bu tür evliliklere getirdiği esnekliklerin amacı bildirilmektedir. Bakara
2:286’da şöyle buyrulmaktadır: “Allah hiçbir canı gücünün yetmeyeceği şeyle sorumlu tutmaz.” Yüce Allah bu cümlede çok temel bir prensibe değinmekte ve hiç kimsenin üstesinden gelemeyeceği, gücünün yetmeyeceği herhangi bir şeyle yükümlü tutulamayacağını, yükümlü tutulmaması gerektiğini ilkeleştirmektedir. Böylece emrettiği ve yasakladığı her bir buyruğunun aslında kulların yapabileceği türden kolay şeyler olduğunu dolaylı olarak ifade etmiş olmaktadır.
Ey iman edenler! Velev ki aranızdaki rızaya dayalı ticaretle bile olsa mallarınızı [batıl] (yollar) ile aranızda yemeyin ve kendinizi öldürmeyin! Şüphesiz ki Allah size karşı çok merhametlidir.
Buradaki buyruk, malların batıl bir şekilde yenmemesi hükmünü içermektedir. Ayette yer alan [illâ] edatına bu nedenle “velev ki” şeklinde bir tercümeyi esas aldık. Aksi takdirde, yani edata bilinen yaygın anlamı olan “ancak, hariç” anlamı verilince, her razı olunan ticaret meşru görülebilir ki faiz, kumar, rüşvet, uyuşturucu, kara para aklama vs. işlemler bu noktada anlaşılmaz olur. Bir işlem batıl ise ticaret adıyla da olsa onu bu durumdan çıkarmak söz konusu olamaz (Esed, [Kur’an Mesajı,] Nisâ 29. ayetin dipnotu). [İllâ] edatına istisna anlamı verilecekse bu defa “aranızda razı olduğunuz ticaret hariç” ifadesinde ticaretin batıl olmayan yönüne vurgu yapılmalıdır.
Kim düşmanlık ve haksızlık ile bunu (bu yasakları) yaparsa (bilsin ki) onu ateşe atacağız; bu ise Allah’a çok kolaydır.
Yasaklandıklarınızın büyüklerinden (büyük günahlardan) kaçınırsanız, küçük günahlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere koyarız.
Bu ayet geleneksel algıda iddia edilen “şefaatin büyük günah sahiplerine olacağı” şeklindeki iddiayı geçersiz kılmaktadır. Bu mesaj, Şûrâ
42:37 ve Necm
53:32 ile okunmalıdır.
Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri arzu etmeyin! Erkeklerin de kazandıklarından bir payı vardır; kadınların da kazandıklarından bir payı vardır. Allah’ın lütfundan isteyin! Şüphesiz ki Allah her şeyi bilendir.
Buradaki mesaj insanların sahip kılındığı özelliklerin değişkenlik arz ettiği ve herkesin sahip kılındığı kadarıyla sorumlu tutulacağına dair bir bilinç inşasına yöneliktir.
(Erkek ve kadından) her biri için, ana, baba ve yakınların bıraktığından (paylarını alacak olan) vârisler kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kişilere (gelince), onlara da paylarını verin! Şüphesiz ki Allah her şeye şahittir.
Allah’ın onlardan (insanlardan) bir kısmını diğerlerine (farklı oldukları noktalarda) üstün kılması ve (bir de) mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler, kadınların koruyucusudur. (Onun için) iyi kadınlar, (Allah’a) itaatkâr; Allah’ın (kendilerini) korumasına karşılık gizliyi (namuslarını) koruyanlardır. Geçimsizliğinden endişe ettiğiniz kadınlara gelince, onlara öğüt verin; onları yataklarda yalnız bırakın ve kendilerini (kısa süreli yanınızdan) uzaklaştırın! Size gönülden bağlanırlarsa artık onların aleyhine başka bir yol aramayın! Şüphesiz ki Allah yücedir, büyüktür.
Bu ifade, [nüşûz]undan yani başkasıyla evlenmek düşüncesiyle hareket ederek hanımların gözlerini, bakışlarını kaldırması, başka birisiyle evlilik arayışına girmesi demektir.,Buradaki [darb] fiili “dayak atmak”, “dövmek” değil, “kısa süreli ayrılmak” demektir ki bu olayın nasıl uygulandığı noktasında Hz. Muhammed’in hayatında da iki örnek olayın yaşandığı rivayet edilmektedir. Bu konuda bir yaklaşımımızı daha hatırlatmakta yarar görmekteyiz. Ayette geçen [ıdribûhunne] ifadesi kelimenin anlamları içerisinde ilk belirttiğimiz anlam gereği boşanma öncesinde hanımlara “örnek verilmesi”, yani evliliği sürdürmenin gerekliliği noktasında sunulacak örnek uygulamaları ve örnek hayatları hanımlara bildirmek gerektiği şeklinde de bir yorum getirilebilir ki bu yorum [darabe] fiilinin anlam alanında zaten var olan bir boyutun tercih edilmesidir. Zira Ra‘d
13:17 ve Zuhruf
43:58’de bu kelimenin herhangi bir takı olmadan “örnek vermek” anlamında kullanıldığı bilinmektedir. Gerçekte ayette kastedilen anlamın dövmek olmadığı gün gibi aşikârdır
Burada sözü edilen “itaat”, gönülden sağlanan bağlılık, yani aile birlikteliğini sağlayacak olan sevgi bağlılığıdır. Kastedilen zoraki ve baskıcı zorbalık içerikli bir boyun eğdirme değildir.
(Buna rağmen) onların (eşlerin) aralarının açılmasından korkarsanız, (hem erkeğin) ailesinden bir hakem, (hem de kadının) ailesinden bir hakem gönderin! Bunlar, (eşlerin arasını) düzeltmeyi isterlerse Allah aralarını bulur. Şüphesiz ki Allah bilendir, haberdardır.
Bu mesaj boşanmalarda hakemlik/hâkimlik kurumunun önemi ve vazgeçilmezliğini içermektedir.
Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın! Ana babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, sağ ellerinizin sahip olduklarına iyilik (edin)! Şüphesiz ki Allah, kendini beğenmiş, övünüp duranı sevmez.
Onlar, cimrilik edip insanlara da cimriliği emreden, Allah’ın kendilerine lütfundan verdiğini gizleyen kişilerdir. Biz, kâfirler için küçük düşürücü bir azap hazırlamış (olacağız).
Benzer mesaj: Hadîd
57:24.
Allah’a ve ahiret gününe inanmadıkları hâlde, mallarını, insanlara gösteriş için [infak] edenleri (verenleri) de (Allah sevmez). Şeytan bir kişiye arkadaş olursa, (bilsin ki) o, ne kötü bir arkadaştır!
Bu mesaj Bakara
2:264, Nisâ
4:142 ve Mâ‘ûn
107:6. ayetlerle birlikte okunmalıdır. Yüce Allah yaptıkları infak kendilerine yarar sağlamayacak olanlara dikkat çekmektedir.
Allah’a ve ahiret gününe iman edip Allah’ın kendilerine verdiğinden (O’nun yolunda) infak etselerdi (verselerdi) ya! Allah onları(n durumunu) bilendir.
Şüphesiz ki Allah zerre kadar haksızlık etmez. (Kulun yaptığı iş) iyilik olursa (Allah) onu katlar (kat kat artırır) ve katından bir de büyük bir ödül verir.
Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit olarak getirdiğimiz zaman (hâlleri) nasıl olacak!
Bu mesaj Bakara
2:144, Nahl
16:84, 89 ve Kasas
28:75. ayetlerle birlikte okunmalıdır.
İnkâr edip Elçi’ye isyan edenler, o gün yer(in dibin)e batırılmayı isterler; Allah’tan hiçbir haberi gizleyemezler.
Bu ayet peygambere isyanın ve peygambersiz din algısının sonuçlarından birisini vermektedir.
Ey iman edenler! Sarhoşken –ne söylediğinizi bilinceye kadar–, –yolcu olanlar hariç– cünüpken de yıkanıncaya kadar [salât]’a (namaza) yaklaşmayın! Hastaysanız veya yolculuktaysanız veya sizden biriniz tuvaletten gelmişse ya da kadınlara (cinsel olarak) dokunup da (bu durumlarda) su bulamamışsanız, o zaman temiz bir toprak arayın ve yüzlerinizi de ellerinizi de (onunla) [mesh] edin! Şüphesiz ki Allah çok affedicidir, çok bağışlayandır.
Burada geçen [salât] kelimesi Mâide
5:6’daki kullanım gereği “namaz”dır.,“[Mesh] etmek”, “dokunmak, temas etmek, sıvazlamak, sürmek” anlamlarına gelmektedir. Bu ayette kastedilen, su bulunamadığı durumlarda temiz toprağa sürülen ellerin, yüz ve kollara temas ettirilmesi ve bu şekilde abdest yerine geçecek şekilde teyemmüm yapılmasıdır.,Bu mesaj Mâide
5:6. ayetle birlikte okunmalıdır.
Kitaptan kendilerine bir pay verilenleri (kitap ehlini) görmedin mi? Sapkınlığı satın alıyor ve yoldan sapmanızı istiyorlar.
Yüce Allah kitap ehlinden olan Yahudilerin sapkınlığı satın aldıklarını ifade etmektedir. Ayette, gerçekleri bilmelerine rağmen Hz. Muhammed’in risaletini ve Kur’an’ın gerçek ilahi bir mesaj olduğunu kabul ve itiraf etmedikleri hatırlatılmaktadır. Hakikat yani Hz. Muhammed’in peygamberliği ve Kur’an’ın hak bir bilgi olduğu onlar için apaçık bir şekilde ortaya çıkmasına rağmen, müminlerin yeniden eski hallerine yani küfre dönmelerini istedikleri görülmektedir. Onların bu isteklerindeki asıl etken ise dindarlıkları veya kendi dinlerini çok sevip onu sahiplenmeleri değil peygamberin kendi içlerinden çıkmaması sebebiyle duydukları hasettir.
Allah düşmanlarınızı çok iyi bilendir. Dost olarak Allah yeter; yardımcı olarak da Allah yeter.
Yahudilerden bir kısmı kelimelerin yerlerini değiştirir; (Peygambere karşı) dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak “İşittik ve karşı geldik”, “Dinle, dinlemez olası!” ve (bir de) ‘[Râ‘ınâ]’ (bize çobanlık et) derler. Onlar “İşittik, itaat ettik”, “(Bizi) dinle.” ve “Bizi gözet.” deselerdi, (bu ifadeler) kendileri için hayırlı ve çok doğru olurdu. Fakat inkârları sebebiyle Allah onları lanetlemiştir; artık azı inanır.
Bir toplulukla ilgili bütüncül bir değerlendirme yapmamak gerektiği, kötüleri olduğu gibi iyilerinin de bulunabileceği bilinmelidir. Âl-i İmrân
3:69, 72, 75, 78, 113; Mâide
5:66; A‘râf
7:168.,Benzer mesajlar: Bakara
2:75; Mâide
5:13, 41.,Burada geçen [râ‘ınâ] kelimesi, “bizim çobanımız” gibi olumsuz anlamdaki bir kullanımdır ve bazı yahudilerin müslümanlara yönelik olumsuz ve hakaret içerikli ifadelerini içermektedir. Bu yüzden Yüce Allah bunu söylemeyi yasaklamaktadır. Bu mesaj, Bakara
2:104. ayetle birlikte okunmalıdır.,Lanet “sonuç”; inkâr ise “sebep”tir.
Ey kendilerine kitap verilenler! Birtakım yüzleri silerek arkalarına çevirmeden veya onları Cumartesi (yasağını çiğneyen) halk gibi lanetlemeden önce, elinizdekini (Tevrat’ın aslını) doğrulayıcı olarak indirdiğimize (Kur’an’a) iman edin! (Çünkü) Allah’ın emri yerine getirilmiştir.
Burada sözü edilen durum, umutları söndürülerek arkalarına baktırılmaları, geçmiş günlerin aranması anlamında bir pişmanlık hâli mecaz olarak ifade edilmek istenmektedir. Bu olay, Medine’de verdikleri sözün gereğini yerine getirmeyen, ihanete ve hainliğe başvuran Nadîroğullarının Medine’den sürülmelerine ve sürgün edilirken de hasretle geri dönüp bakmalarına işaret etmektedir.,Cumartesi Yasağı ile ilgili bkz. Bakara
2:65, dipnot 4.
Şüphesiz ki Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bundan başkasını, (diğer günahları) dilediği (layık olan) kimse için bağışlar. Allah’a ortak koşan kişi büyük bir günah(la) iftira etmiş olur.
Bu mesaj Nisâ
4:116. ayetle birlikte okunmalıdır. Demek ki Yüce Allah’ın bağışlamayacağını ilan ettiği tek günah şirk, yani Allah’a ortak koşmak üzere ölmektir.
Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Hayır! Allah dileyeni (layık gördüğünü) temize çıkarır ve (onlar) en küçük bir haksızlığa uğratılmazlar.
Benzer mesajlar: Nûr
24:21; Necm
53:32.,Ayette geçen [fetîl] kelimesi “kıl kadar, en küçük bir şekilde, zerre kadar, çekirdekteki ince zar kadar” demektir.
Bak, nasıl da Allah’a yalan uyduruyorlar! Apaçık bir günah olarak bu (onlara) yeter!
Her iftira, büyük günahtır. Ancak en büyük iftira, Yüce Allah’a yapılandır ve bu çok büyük bir günahtır. Bu konuda benzer mesajlar: Âl-i İmrân
3:94; En‘âm
6:21, 93, 144, 157; A‘râf
7:37; Yûnus
10:17; Hûd
11:18; Kehf
18:15; ‘Ankebût
29:68; Zümer
39:32; Saff
61:7.
Kitaptan kendilerine bir pay verilenleri (kitap ehlini) görmedin mi? Putlara ve [batıl]a (sahte ilahlara) iman ediyor; sonra da kâfir olanlar için “Bunlar, (Allah’a) iman edenlerden daha doğru yoldadır.” diyorlar!
Ayette geçen [el-cibt] kelimesi “putlar”, [et-Tağut] sözcüğü ise “batıl ve azgın olan her şey”dir.
İşte onlar, Allah’ın lanetlediği (merhametinden uzaklaştırdığı) kişilerdir. Allah’ın lanet ettiğine hiçbir yardımcı bulamazsın.
Yoksa onların otoriteden herhangi bir payları mı varmış! Öyle olsaydı insanlara çekirdek filizi (kadar bile) vermezlerdi.
Buradaki [nakîr] kelimesi “zerre kadar” demektir.
Yoksa onlar, Allah’ın lütfundan verdiği şeyler için insanlara haset mi ediyorlar! Elbette İbrahim’in soyuna Kitabı ve [hikmet]i (doğru hüküm verme yeteneğini) vermiş ve onlara büyük bir hükümdarlık lütfetmiştik.
Onlardan bir kısmı ona (İbrahim’e) inanmış; kimi de ondan yüz çevirmişti. (Onlara) kavurucu bir ateş olarak cehennem yeter.
Şüphesiz ki ayetlerimizi inkâr edenleri ileride ateşe atacağız. Derileri pişip dökülünce, onları başka derilerle değiştireceğiz ki azabı tatsınlar! Şüphesiz ki Allah güçlüdür, doğru hüküm verendir.
İman edip iyi işler yapanları da içlerinde [ebedî] kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır. Onları koyu (serinletici) bir gölgeye koyacağız.
Benzer mesajlar: Bakara
2:25; Âl-i İmrân
3:15.
Şüphesiz ki Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emretmektedir. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz ki Allah duyandır, görendir.
Bu iki buyruk yani “emanetleri ehline vermek” ve “insanlar arasında adaletle hükmetmek” İslam’ın toplumsal hayattaki hassasiyetini ve evrensel bakışını ortaya koymaktadır. Layık olmayan birisini bir göreve getirmek göreve de, o göreve getirilen ehliyetsiz kişiye de haklı olup hakkı verilmeyene de zulümdür. Ayrıca adalet de “devletin dini” olarak görülmelidir; bu yüzden tarafgirlikten kurtulup adaletin herkes için gerekliliğine ve herkesin hakkı olduğuna dair bir bilinç geliştirilmelidir. Bu iki değer için din, dil, ırk, milliyet, cinsiyet, coğrafya, mezhep, meşrep, meşguliyet vs. farkı söz konusu edilemez, edilmemelidir. Benzer mesajlar: Nisâ
4:135; Mâide
5:8, 42; En‘âm
6:152; Nahl
16:90; Mü’minûn
23:8; Hucurât
49:9; Mümtehine
60:8; Me‘âric
70:32.
Ey iman edenler! Allah’a itaat edin; Elçi’ye ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin! Bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve ahirete inanıyorsanız onu Allah’a ve Elçi’ye götürün! Bu (tutum) hem hayırlı olandır hem de sonuç itibarıyla daha güzeldir.
Herhangi bir konuyu Yüce Allah’a götürmek demek onu Kur’an’a arz etmek demektir. Elçi’ye götürmek de aynı şeydir; çünkü Nisâ
4:105’te Kur’an’ın Hz. Muhammed’e indiriliş amacı, Allah’ın kitabında kendisine gösterdiği şekilde insanlar arasında hüküm vermesi olarak belirlenmiştir. Bu arada konu Hz. Muhammed’in hakem tayin edilmesinden söz edilen Nisâ
4:65. ayetle de ilişkilendirilmelidir. Hem Nisâ
4:65’te hem de bu ayette Hz. Muhammed’in hakemliğine dikkat çekilmekte, Nisâ
4:105’te ise bunun ne anlama geldiği açıklanmaktadır. Bu arada En‘âm
6:114’te ise bütün bu bilgiler toparlanmakta ve asıl hakemin Yüce Allah olduğu, O’nun dışında hakem aranmaması gerektiği ifade edilmektedir.
Sana indirilene ve senden önce indirilen(ler)e inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Onu inkâr etmeleri emredilmiş olduğu hâlde [Tağut]’un (azgınlık edenin) önünde mahkemeleşmek istiyorlar. (Oysa) şeytan onları tamamen saptırmak istiyor.
Burada geçen [Tağut], gerçeğin karşısında azgınlığı yani batılı temsil eden herkestir ve her şeydir.,Medine’de bazı münafık kılıklı insanlar başkalarıyla davalaşınca esasında tartışma konusunu Yüce Allah’a ve Elçisine götürmekle emrolunmalarına rağmen bunu yapmadıkları, aksine [et-tâğût] denilen bir azgına müracaat ettikleri bildirilmektedir. Burada sözü edilen [et-tâğût] kelimesi Ka‘b b. Eşref, Ebû Bür-de el-Eslemî vs. kişiler olabilir; ancak bu kelimenin “azgınlıkla anılan herkesi” içerdiği bilinmelidir.
Onlara “Allah’ın indirdiğine (Kitaba) ve Elçi’ye gelin (onlara başvuralım)” dendiği zaman, münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.
Münafıkların Hz. Muhammed’den yüz çevirmesinin sebebi, onun adaletli davranacağının farkında olmaları, tarafgirlik yapmaması, rüşvet almaması, adam kayırmaması vs. hassasiyet gerektiren bir duyarlılıkla hareket edeceğini bilmeleridir. Bunu bildikleri için de ondan iyice uzaklaştıkları, bir anlamda yanına yöresine yanaşmadıkları ifade edilmek istenmektedir. Bu tür ifadelerde fiil ile [mef‘ûl] aynı kökten getirilerek sözü edilen eylemin tam anlamıyla gerçekleştirildiği anlamı devreye sokulmaktadır. Zira onların Hz. Muhammed’den kaçışlarının öfke/nefret içerikli olduğu bilinmektedir.
Elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir musibet gelince, “Sadece iyilik ve uzlaştırma istedik.” diye (yalan yere) yemin ederek nasıl da hemen sana gelirler!
Bu ayet Bakara
2:155, Nisâ
4:79, Kasas
28:47, Rûm
30:41, Şûrâ
42:30 ve 48. ayetlerle birlikte okunmalıdır.,Münafıkların bu türden yalan yeminleri hakkında Nisâ
4:62’de, ayrıca Tevbe
9:42, 56, 62, 74, 95, 96, 107, Mücâdele
58:14 ve 18’de bilgi verilmekte, hepsinde de aynı fiil yani [yahlifûne] kullanılmaktadır.
Onlar, kalplerindekini Allah’ın bildiği kişilerdir. Onlardan yüz çevir! Kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında etkili söz söyle!
Bu ayet tebliğ etmenin ve tebliğde etkili konuşmanın gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Biz her elçiyi –Allah’ın buyruğu gereği– ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Onlar kendilerine haksızlık ettikleri zaman sana gelselerdi de Allah’tan bağışlanma dileselerdi, Elçi de onlar için bağışlanma dileseydi, Allah’ı, tevbeleri çok kabul edici, çok merhametli bulurlardı.
Bu cümle insanların birbirleri için dua ve istiğfar edebileceklerinin delillerindendir.
Hayır (onların yaptığı doğru değildir); Rabbine yemin olsun: Aralarında çıkan anlaşmazlık hakkında seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tamamen kabulleninceye kadar iman etmiş olmazlar.
Bu ayet Nisâ
4:105, En‘âm
6:114, Nahl
16:44 ve 64. ayetlerle birlikte okunmalıdır.
Onlara “Kendinizi öldürün veya yurtlarınızdan çıkın.” diye emretmiş olsaydık, içlerinden azı hariç bunu yapmazlardı. Kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, (bu durum) onlar için hem hayırlı hem de (imanlarını) daha pekiştirici olurdu.
67,68. O zaman elbette kendilerine katımızdan büyük ödül verirdik ve onları elbette doğru yola ulaştırırdık.
Bu ayetler ödüle layık görülmenin ve doğru yola eriştirilmenin “sonuç”, fedakârlıklar yapmanın ise “sebep” olduğunun delilidir.
67,68. O zaman elbette kendilerine katımızdan büyük ödül verirdik ve onları elbette doğru yola ulaştırırdık.
Bu ayetler ödüle layık görülmenin ve doğru yola eriştirilmenin “sonuç”, fedakârlıklar yapmanın ise “sebep” olduğunun delilidir.
Kim Allah’a ve Elçi’ye itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, (gerçeği) doğrulayanlar, şahitler ve iyilerle beraberdir. Onlar, ne güzel arkadaştırlar!
Bu ayet Fâtiha
1:7’deki mesajın açılımıdır. Ayette sözü edilen [en-nebiyyîn] kelimesi “peygamberler”; [es-sıddîkîn] sözcüğü “gerçeği onaylayanlar”; [eş-şühedâ’] kelimesi “gerçeğe şahitlik edenler”; [es-sâlihîn] sözcüğü ise “sözü ve özü bir olanlar” demektir.
O lütuf Allah’tandır. Bilen olarak Allah yeter.
Ey iman edenler! Önleminizi alın; (ya) bölük bölük savaşa çıkın; veya (gerektiğinde) topyekün savaşın!
Yüce Allah müminlere emretmekte ve gerektiğinde küçük gruplar halinde, gerektiğinde topluca hareket ederek düşmana karşı konulmasını, hem kendilerini korumaları gerektiğini hem de karşı tarafı geri çekilmek zorunda bırakmak için güçlü, hazırlıklı, donanımlı ve teçhizat bakımından gereken her türlü önlemi almış olmayı bir zorunluluk olarak ortaya koymakta, bu anlamda fedakârlık yapılması için gerektiği şartlarda ve boyutlarda evrensel anlamda bütün müminlere seslenmektedir.
İçinizden (savaş konusunda) ağırdan alanlar vardır. Size bir musibet gelirse, (böyleleri) “Elbette Allah bana lütfetti de onlarla birlikte bulunmadım.” der.
Yüce Allah işte ayetin ilk cümlesinde sözünü ettiği kişilerin içlerindeki ikiyüzlü davranış özelliğini deşifre etmekte ve müslümanların başına herhangi bir musibet gelirse müslümanlarla beraber bulunmamalarını Allah’ın kendilerine lütfu ve ihsanı olduğunu söylediklerini haber vermektedir. Aslında kardeşlerini yalnız bıraktıkları ve muhtemelen bu davranışları yüzünden müslümanların başına sıkıntı geldiği için üzülecekleri yerde sevinen bu tipler, gerçek anlamda kalplerine iman henüz tam yerleşmemiş kişiler olmalıdır. Zira bu gibiler hakkında Âl-i İmrân
3:154, 156 ve 168’de geniş sayılabilecek bilgiler verilmekte ve Uhud’da savaşa katılmamaları yanlışına ilave olarak, katılanları kınadıkları ve “savaşa katılmasalardı öldürülmezlerdi” şeklinde sözler söyledikleri ifade edilmektedir.
Allah’tan size herhangi bir lütuf gelirse, sanki sizinle onun arasında (görünüşte) bir sevgi (problemi) yokmuş gibi “Ah, keşke onlarla birlikte olsaydım da büyük bir başarı elde etseydim.” der.
Ahiret karşılığında dünya hayatını satanlar (feda edenler) Allah yolunda savaşsınlar! Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona ileride büyük bir ödül vereceğiz.
Size ne oluyor da Allah yolunda ve “Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar; bize tarafından bir dost ver; bize katından bir yardımcı ver!” diyen zayıf düşürülmüş (zavallı) erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!
Bu ayet müslümanların sadece kendileriyle değil, zulüm gören herkesle ilgili fedakârlıkta bulunmaları gerektiği hükmünü içermektedir. Allah yolunda, O’nun davası için zalimlerle mücadele edilmesini de dahası zayıf düşürülmüş insanlar için de savaşılmasını hükme bağlamıştır.
İman edenler Allah yolunda; kâfir olanlar ise [Tağut] (azgınlık yapanın) yolunda savaşırlar. Şeytanın dostlarına karşı savaşın! Şüphesiz ki şeytanın tuzağı zayıftır.
Kendilerine “Ellerinizi (savaştan) çekin; namazı kılın ve zekâtı verin!” denen kişileri görmedin mi? Onlara savaş farz kılınınca, içlerinden bir grup hemen Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar da “Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen olmaz mıydı?” dediler. (Onlara) de ki: “Dünya geçimliği (hayatı) azdır; [takvâ]lı (duyarlı) olanlar için ahiret hayırlı olandır. En küçük bir haksızlığa da uğratılmayacaksınız.”
Buradaki [ev] edatı “veya” değil, “hatta”, “yani” anlamında yorumlanmalıdır.
Nerede olursanız olun, sağlam kalelerde bile olsanız ölüm size ulaşır. Kendilerine herhangi bir iyilik gelse “Bu, Allah’tandır.” derler. Kendilerine herhangi bir kötülük geldiğinde ise “Bu, sendendir.” derler. De ki: “Hepsi Allah’tandır. Bu topluluğa ne oluyor ki neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar!”
(Bu yüzden hâlâ şöyle diyorlar:) “Sana gelen her bir iyilik Allah’tandır. Başına gelen her bir kötülük ise [nefs]indendir.” Seni (bütün) insanlara elçi olarak gönderdik;(buna) şahit olarak Allah yeter.
Bu ayeti, önceki ayetin mesajıyla yani münafıkların Hz. Muhammed’e yönelik suçlaması olarak okumak gerekmektedir. 79. ayeti bir önceki ayetten bağımsız düşünürsek, o zaman şunu söylemeliyiz: İnsanın başına gelen iyilikler, hem nimet hem de yaratma olarak Allah’tandır. İnsanın başına gelen kötülükler ise, istek ve irade olarak insandan kaynaklanmaktadır. Yaratma önceki ayette olduğu gibi Yüce Allah için kullanılmaktadır. Bu ayet Bakara
2:155, Nisâ
4:62, Kasas
28:47, Rûm
30:41, Şûrâ
42:30 ve 48. ayetlerle birlikte okunmalıdır.,Hz. Muhammed’in peygamberliğinin yöreselden evrenselliğe doğru bir hareket içermesiyle ilgili benzer mesajlar: En‘âm
6:19; A‘râf
7:158; Enbiyâ
21:107; Sebe’
34:28; Yâsîn
36:6; Şûrâ
42:7; Cum‘a
62:2-3.,Yüce Allah Hz. Muhammed’in risaletiyle ilgili olarak kendisinin şahit olarak yeteceğini bildirmektedir. Konuyla ilgili olarak bkz. Ra‘d
13:43.
Kim Elçi’ye itaat ederse elbette Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, biz seni onların üzerine bekçi göndermedik.
(Münafıklar) “Başüstüne!” derler. Yanından ayrılınca onlardan bir kısmı, senin dediğinden başkasını gizlice kurar. Allah da onların gizlice kurduklarını yazmaktadır. Sen onlardan yüz çevir (aldırma) ve Allah’a güven! [Vekil] (güven kaynağı) olarak Allah yeter.
Onlar Kur’an’ı iyice düşünmüyorlar mı? O, Allah’tan başkası katından (gönderilmiş) olsaydı, elbette onda birçok çelişki bulurlardı.
[Tedebbür]le ilgili benzer mesajlar: Mü’minûn
23:68; Sâd
38:29; Muhammed
47:24.,Bu ayet Kur’an’da çelişki olmadığının delilidir. nesh konusu, Nisâ
4:82, Hacc
22:51, Sebe’
34:5, 38 ve Fussilet
41:42. ayetler ışığında değerlendirilmelidir.
Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar. (Oysa) onu, Elçi’ye veya aralarında yetki sahibi kişilere götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi. Allah’ın size bol lütfu ve merhameti olmasaydı, azınız hariç elbette şeytana uyardınız.
Allah yolunda savaş! Sen (öncelikle) sadece kendinden sorumlusun. Müminleri de (savaşa) teşvik et! Allah kâfir olanların gücünü elbette kıracaktır. Allah’ın gücü (azabı) daha ağır ve cezası daha şiddetlidir.
Bu emir, Bakara
2:190-193, Nisâ
4:88-91, Tevbe
9:5, Hacc
22:39-40 ve Mümtehine
60:7-9 gibi ayetlerde de belirtildiği gibi açılan bir savaşa karşı savunma içerikli bir çağrıdır; saldırmak demek değildir.,Benzer mesaj: Mâide
5:105.,Bu buyruk Enfâl
8:65. ayetle birlikte okunmalıdır. Burada amaç, saldırıya uğrayanların kendilerini savunmaları için hazırlıklı olmalarının gerekliliğine dikkat çekilmesidir; saldıran taraf olma kesinlikle öngörülmemektedir.,Bu ayette de olduğu gibi [‘asâ] fiili, Yüce Allah için kullanıldığında “ihtimal” değil de “kesinlik” anlamında da yorumlanabilir.
Kim güzel bir şekilde şefaat (iyi bir işe öncülük) ederse onun o işten bir payı olur. Kim de kötü bir şekilde şefaat (kötü bir işe öncülük) ederse onun da ondan bir payı olur. Allah her şeyin karşılığını vericidir.
Burada geçen “şefaat”le ilgili kelimeler, bilinen anlamda “şefaat” değil, “öncülük etmek, vesile veya sebep olmak” anlamındadır.
Bir selam ile selamlandığınız zaman, siz de ondan daha güzeli ile selamlayın; veya onu (o şekilde) karşılayın! Şüphesiz ki Allah her şeyin hesabını tutandır.
Buradaki [ev] edatı, Nisâ
4:77. ayette de olduğu gibi, “yani” anlamında yorumlanabileceği gibi “veya” anlamında da yorumlanabilir.,Bu ayette selam vermenin de almanın da dinî bir gereklilik olduğu ve öneminin büyüklüğü dile getirilmek istenmektedir. Bu buyruk, En‘âm
6:54 ve Nûr
24:62. ayetlerle birlikte okunmalıdır. Ayrıca bu ayette “Size barış teklif edildiği zaman, siz de ondan daha güzeli ile barışa karşılık verin” şeklinde bir mesaj da vardır.
Allah –(ki) O’ndan başka ilah yoktur– sizi, varlığında şüphe olmayan kıyamet gününde elbette toplayacaktır. Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir ki!
Benzer mesaj: En’âm
6:12.,Bu cümle Nisâ
4:122. ayetle birlikte okunmalıdır.
Size ne oluyor da münafıklar hakkında iki gruba ayrılıyorsunuz? (Oysa) Allah onları kendi kazandıkları sebebiyle baş aşağı etmiştir. Allah’ın saptırdığı (bu kişileri) siz mi doğru yola getirmek istiyorsunuz! Allah’ın saptırdığı kimse için asla bir (kurtuluş) yolu bulamazsın!
Bu ayet (görünüşte) müslüman olarak Hz. Muhammed’e gelmiş olan bir topluluk hakkında inmiştir. Onlar Medine’de Yüce Allah’ın dilediği bir süre kadar kalmışlar, sonra da ‘Ya Rasûlallah biz çöle gitmek, (yerleşmek) istiyoruz; bu nedenle bize bu konuda izin ver!’ demişler. Allah’ın Elçisi de onlara müsaade etmişti. Yola çıktıklarında, konaklaya konaklaya gidiyorlardı. Derken müşriklere yetişmişler, böylece müminler o münafıklar hakkında konuşmaya başlamıştı. Bunun üzerine bir grup mümin, ‘şayet onlar da bizim gibi müslüman olsaydı, bizimle birlikte kalır, bizim sabrettiğimiz gibi sabrederlerdi’ demiş, diğer bir grup ise, ‘onlar müslümandırlar; durumları ortaya çıkıncaya kadar, onların hakkında kâfir diyemeyiz’ demiş, bunun üzerine Yüce Allah bu ayette onların münafık olduklarını bildirmiştir (Râzî, [Mefâtîhu’l-Ğayb], X, 218-219)
Benzer mesaj: Nisâ
4:143.
Kendileri inkâr ettikleri gibi sizin de inkâr etmenizi istediler ki onlarla eşit olasınız. Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan hiçbirini dost edinmeyin! Yüz çevirirlerse onları bulduğunuz yerde yakalayın ve öldürün; onlardan hiçbir dost ve yardımcı edinmeyin!
Bu cümle Mümtehine
60:2. ayetle birlikte okunmalıdır.
Ancak kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluma sığınanlar veya sizinle de kendi toplumlarıyla da savaşmak (istemediklerin)den yürekleri sıkılarak size gelenler hariçtir. Allah dileseydi onları da başınıza salardı da sizinle savaşırlardı. Onlar sizden ayrılır da sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse, (bu durumda) Allah size, onların aleyhinde bir yol(a girme hakkı) vermemiştir.
Hem sizden hem de kendi toplumlarından emin olmak isteyen başkalarını da bulacaksınız. Bunlar (münafıklar), her ne zaman Fitneye (Müslümanlara karşı savaşa) götürülseler ona hemen dalarlardı. Sizden uzak durmaz, size barış teklif etmez ve ellerini (sizden) çekmezlerse, bulduğunuz yerde onları yakalayın ve öldürün! İşte onlar aleyhinde (onlarla savaşmak için) size apaçık yetki verdik.
Bu mesaj Ahzâb
33:14. ayetle birlikte okunmalıdır.,Bu son dört ayet (88-91), Bakara
2:190-193, 256, Enfâl
8:39-40, Tevbe
9:2-4, 12, 36, 123; Hacc
22:39, Mümtehine
60:8-9 gibi ayetlerle birlikte okunmalıdır.
Hata (kaza) ile olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Hata ile bir mümini öldüren kimsenin, mümin bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Ancak (ölünün ailesinin o diyeti) bağışlaması başka. (Hata ile öldürülen kişi) mümin olduğu hâlde, düşmanınız olan bir toplumdan ise mümin bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması gerekir. (Hata ile öldürülen kişi) kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise ailesine teslim edilecek bir diyet ve bir mümin köleyi özgürlüğüne kavuşturması gerekir. (Bunları) bulamayan kimsenin, Allah tarafından tevbesi(nin kabulü) olarak iki ay peşpeşe oruç tutması (gerekli)dir. Allah bilendir, doğru hüküm verendir.
Bu ayette öncelikle görülmesi gereken konu, bir müminin bir başka mümini hiçbir şekilde öldürmemesi gerektiğidir. Mâide
5:32’de de belirtildiği gibi, şu veya bu sebeple, olur olmaz gerekçelerle, haksız yere bir cana kıymak bütün insanlığı öldürmekle eş değerdir. Bu yüzden hata dışında kalmak üzere hiçbir müminin bir başka bir mümini öldürmesi asla ve asla düşünülemez, düşünülmemelidir
Buradaki [keffaret], öncelikli köle azadı olarak belirlendiği için, Kur’an’ın köle azadına verdiği önem görülmelidir. Bu konuda ayrıca bkz. Bakara
2:177; Mâide
5:89; Mücâdele
58:3; Beled
90:13.
Kim bir mümini kasten öldürürse onun cezası, içinde [ebedî] kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamış (olacak)tır.
Yüce Allah hataen insan öldürmenin cezasını ifade ettikten sonra, sözü kasten bir mümini, bir insanı öldürmeye getirmektedir. Bu çerçevede her kim kasten bir mümini öldürürse, onun dünyevi karşılığının duruma göre ya kısas ya da diyet olduğu Bakara
2:178’de dile getirilmektedir. Böylelerinin mahşerdeki karşılığı ise içinde ebedi kalacakları ateş azabıdır. Üstelik Yüce Allah böylelerine “gazap etmiş olacağı” gibi “lanet de edecektir” ve “bunlar için çok büyük bir de azap hazırlamış olacaktır.” İnsanoğlu Yüce Allah’ın şaheseridir. Bu nedenle Mâide
5:32’de de belirtildiği gibi bir cana kıymak bütün insanlığı öldürmekle, bir cana hayat vermek bütün insanlara hayat vermekle eşdeğer tutulmuştur. İnsan canına kıymak Yüce Allah’ın bir ayetini yok etmek şeklinde bir cinayettir. Bu nedenle, çocuk veya yetişkin herhangi bir insanı öldürmek hem insan hakkını ihlaldir hem de Yüce Allah’ın hukukuna tecavüzdür; belirlediği hayat sistematiğine bir müdahaledir. Esasında insan öldürmek en büyük fesattır. Çünkü “bir cana kıymak cihana kıymak”tır. “Bir âdemi öldürmek âlemi öldürmek” gibidir.
Ey iman edenler! Allah yolunda (savaş) yolculuğuna çıktığınız zaman (durumu) iyice araştırın! Size selam verene (barış teklif edene), dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek “Sen mümin değilsin!” demeyin! (Çünkü) Allah’ın katında sayısız ganimetler vardır. Önceden siz de böyleyken Allah size lütfetmişti; (durumu) iyice araştırın! Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Bu ayet savaş yolculuklarında bile karşılaşılan insanların sözlerine itibar edilmesi ve onların mümin olmadıklarının söylenmemesi gerektiğini hükme bağlamaktadır.
95,96. Müminlerden –mazeret sahibi olanlar dışında– (savaşa katılmayıp evlerinde) oturanlarla, malları ve canlarıyla Allah yolunda [cihad] edenler (fedakârlık yapanlar) bir olmaz. Allah, malları ve canları ile [cihad] edenleri (fedakârlık yapanları), derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır. Allah hepsine en güzel olanı vadetmiştir. (Ancak) kendinden dereceler, bağışlama ve merhamet (şeklinde büyük bir ödül vererek), [cihad] edenleri (fedakârlık yapanları) oturanlardan çok daha büyük bir ödülle üstün kılmıştır. Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
95,96. Müminlerden –mazeret sahibi olanlar dışında– (savaşa katılmayıp evlerinde) oturanlarla, malları ve canlarıyla Allah yolunda [cihad] edenler (fedakârlık yapanlar) bir olmaz. Allah, malları ve canları ile [cihad] edenleri (fedakârlık yapanları), derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır. Allah hepsine en güzel olanı vadetmiştir. (Ancak) kendinden dereceler, bağışlama ve merhamet (şeklinde büyük bir ödül vererek), [cihad] edenleri (fedakârlık yapanları) oturanlardan çok daha büyük bir ödülle üstün kılmıştır. Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Melekler, canlarını alırken kendilerine yazık eden kişilere “Neredeydiniz?” derler. Onlar “Biz yeryüzünde güçsüzdük.” derler. Onlar (melekler) “Allah’ın arzı (yeryüzü) geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!” derler. İşte onların barınağı cehennemdir. Ne kötü varış yeridir (orası)!
Bu ve benzer ifadeler, insanların canını alan “melekler”den söz etmektedir. Ölüm melekleri içinde herkes için özel bir ölüm meleğinin varlığı da Secde
32:11’de ifade edilmektedir. Ölüm melekleriyle ilgili benzer kullanımlar için bkz. En‘âm
6:61, 93; A‘râf
7:37; Enfâl
8:50; Nahl
16:28, 32; Muhammed
47:27.,Küfür diyarında kalmayı tercih eden bu kişiler kendilerinin yaşadıkları yerde baskı altında, çaresiz, itilip kakılan, zayıf düşürülmüş bir güçsüzlük içerisinde, aciz bir halde bulunduklarını söyleyecekleri veya söyledikleri ifade edilmektedir. İlk etapta makul gibi görülen bu cevabın aslında geçerli olmadığı bir sonraki cümlede açıkça dile getirilmektedir.,Bu mesaj Nahl
16:28. ayetle birlikte okunmalıdır.
Hiçbir çareye gücü yetmeyen, (hicret için) hiçbir yol bulamayan zayıf düşürülmüş erkekler, kadınlar ve çocuklar hariç.
İşte umulur ki Allah onları affeder. Allah çok affedicidir, çok bağışlayandır.
Allah yolunda hicret eden kimse, yeryüzünde gidecek birçok yer ve bolluk (imkân) bulur. Kim Allah’a ve Elçisine (din uğrunda) hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse elbette onun ödülü Allah’a ait olmuştur. Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfir olanların size kötülük etmelerinden endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda size herhangi bir günah (sorumluluk) yoktur. Şüphesiz ki kâfirler, sizin için apaçık düşmandır.
Bu ayet savaş yolculuklarında düşman tarafından gelebilecek bir ölüm tehlikesi varsa namazların kısaltılabileceği ruhsatını içermektedir. Böyle bir ölüm tehlikesinin bulunmadığı yolculuklarda, namazlar kısaltılmamalı ve tam kılınmalıdır. Burada unutulmaması gereken nokta, savaş yolculuklarında iken eğer bir düşman tehlikesi varsa namazların kısaltılabilme ruhsatını içermesidir. Diğer yolculuklarda, üstelik bir düşman saldırısı tehlikesi de yokken namazların zorunlu olarak kısaltılması ve bunun Allah’ın bir ikramı olduğu yolundaki iddialar bu ayete aykırıdır.
Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle birlikte namaza durup, silahlarını alsınlar (kuşansınlar); böylece secde ettiklerinde (namazı kıldıklarında diğerleri) arkanızda olsunlar! (Ardından henüz) namazını kılmamış olan diğer grup gelip seninle birlikte namazı kılsın, onlar da önlemlerini ve silahlarını alsınlar! O kâfir olanlar sizin silahlarınızdan ve eşyanızdan habersiz olmanızı ve üstünüze birden baskın yapmayı isterler. Size yağmurdan (dolayı) bir eziyet dokunur veya hasta olursanız silahlarınızı bırakmanızda size herhangi bir vebal yoktur. (Yine de) önleminizi alın! Şüphesiz ki Allah kâfirler için küçük düşürücü bir azap hazırlamış (olacak)tır.
Bu ayet, cephedeyken bile namazın terk edilemeyeceğini, tek secdeli ve tek rekatlı olsa bile namazın mutlaka kılınması gerektiğini göstermektedir. Önceki ayetle birlikte bu ayette savaş yolculuğu ve savaş ortamında namaz konusu detaylı bir şekilde ele alınmaktadır.
Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken (daima) Allah’ı hatırlayın! Güvene kavuşunca namazı (tam) kılın! Şüphesiz ki namaz, müminler üzerine vakitle yazılmış (bir farz)dır.
Bu buyruk, hayatın her alanında Yüce Allah’ı hatırlamanın ve hayatı Allah bilinciyle yaşamanın gerekliliğini hatırlatmaktadır. Allah bilincinden yoksun bir hayatın aslında ölümden farkı yoktur.,Namazların vakitleri için bkz. Bakara
2:238; Hûd
11:114; Tâhâ
20:130; İsrâ
17:78; Rûm
30:17-18; Kâf
50:39-40.
O (düşman) topluluğu takip etmekte gevşeklik göstermeyin! Siz acı çekiyorsanız, onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çekmektedir. (Üstelik) siz Allah’tan, onların ümit etmedikleri şeyleri umuyorsunuz. Allah bilendir, doğru hüküm verendir.
Düşman ordusunu takipte bıkkınlık ve yılgınlık gösterilmemesi gerektiği ifade edilerek, müslümanlar savaş yorgunluğu noktasında sıkıntı çekmiş ve bitap düşmüş olsalar da düşmanlarının da aynı şekilde bitap durumda oldukları hatırlatılmakta, herhangi bir gevşeklik gösterilmemesi gerektiği özellikle tembihlenmektedir.
Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitabı (Kur’an’ı) bir amaç ile indirdik; hainlerden taraf olma!
Bu ayet Nisâ
4:65, En‘âm
6:114, Nahl
16:44 ve 64. ayetlerle birlikte okunmalıdır. Verilmek istenen mesaj açıktır: Hz. Muhammed de diğer insanlar da hüküm verirken Kur’an ile hüküm vermelidir; çünkü vahyin indiriliş amacı hayatın, Yüce Allah’ın gösterdiği şekilde yaşanmasıdır.,Müfessirler bu ayetlerin çoğunun, Tu‘me İbn Ubeyrık hakkında indirildiği konusunda ittifak etmişlerdir. Bu iniş sebebi olayının nasıl meydana geldiği konusunda değişik rivayetler vardır. Tu‘me bir zırh çalmıştı. Bu zırh kendisinden istendiği zaman, bu hırsızlığı yahudilerden birinin üzerine atmıştı. Onunla o yahudinin kavmi arasında davalaşma iyice kızışınca münafık Tu‘me’nin sülalesi Hz. Muhammed’e gelerek, bu dava konusunda kendilerine yardım etmesini ve bu hırsızlık işini o yahudinin yaptığına hükmetmesini istemişlerdi. Hz. Muhammed de (onların sözüne güvenerek) bunu yapmak isteyince, işte bu ayet nazil olmuştu (Semerkandî, [Bahru’l-‘Ulûm], I, 335-336).
Allah’tan bağışlanma dile! Şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Bir önceki ayetin yani 105. ayetin iniş sebebi rivayetinden de anlaşılacağı üzere, kendisine yanlış bilgi veren münafık Tu‘me lehinde, haklı olan yahudi aleyhinde hüküm verince bunun bir hata olduğunu ve bağışlanma dileğinde bulunması gerektiğini Yüce Allah Hz. Muhammed’e emretmektedir. Yüce Allah Hz. Muhammed’in bağışlanma dileğinde bulunmasını emredince, aslında benzer olaylarda hata yapanlara da seslenmiş olmakta ve kasten olmasa da hataen karşılaşılan böyle durumlarda işlenen bu türden günahları bağışlayabileceğini, çünkü kendisinin çok bağışlayan ve çok merhametli olduğunu bildirmektedir.,Hz. Muhammed’in de bir beşer olması itibariyle hata işleyebileceği, bu yüzden de bağışlanma dileğinde bulunması gerektiğiyle ilgili olan bu mesaj, Tevbe
9:43, Ahzâb
33:37, Muhammed
47:19, Fetih
48:2, Tahrîm
66:1, ‘Abese
80:1-10 ve Nasr
110:3. ayetlerle birlikte okunmalıdır.
Kendilerine ihanet edenleri savunma! Şüphesiz ki Allah günaha dalmış hainleri sevmez.
Yüce Allah hainleri savunmaması yönünde Hz. Muhammed’i uyarıp bağışlanma dileğinde bulunmasını emrettiği gibi kendilerine hıyanet edenleri de savunmamasını istemektedir. Burada sözü edilenler öncelikle bir yahudiye ait zırhı çalan Tu‘me adlı kişinin yalancı olduğunu bilmelerine rağmen onu savunan yakınlarıdır.,Ayette geçen [havvân] ile [esîm] sıfatları [mübâlağa] yani “abartı” kalıbındadır. Bu nedenle, söz konusu kişiler “sürekli ihanet edenler” ve “sürekli günah işleyenler”, adeta ihanetten ve günahtan beslenenler şeklinde nitelendirilmektedirler.
İnsanlardan gizlerler de Allah’tan gizleyemezler. (Oysa) geceleyin, O’nun razı olmadığı sözü düzüp kurarken, O onlarla beraberdir. Allah onların yaptıklarını çepeçevre kuşatandır.
Siz dünya hayatında onlara taraf olup savundunuz; peki kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak veya onlara kim [vekil] (güven kaynağı) olacakmış!
Kim bir kötülük yaparsa veya [nefs]ine haksızlık eder de sonra Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı, çok merhametli bulacaktır.
Kim bir günah kazanırsa onu sadece kendi aleyhine kazanmış olur. Allah bilendir, doğru hüküm verendir.
günahların ve suçların şahsiliğiyle ilgili olan bu mesaj Bakara
2:134, 141, 272, 286, En‘âm
6:52, 164, İsrâ
17:13-15, Lokmân
31:33, Fâtır
35:18, Zümer
39:7, Fussilet
41:46, Câsiye
45:15, Necm
53:38-39 ve Zilzâl
99:7-8. ayetlerle birlikte okunmalıdır.
Kim küçük veya büyük bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, şüphesiz ki büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.
Allah’ın sana lütfu ve merhameti olmasaydı, onlardan bir grup seni saptırmaya (şaşırtmaya) yeltenirdi. (Oysa) onlar, sadece kendilerini saptırır ve sana asla zarar veremezler. Allah sana Kitabı (Kur’an’ı) ve [hikmet]i (doğru hüküm verme yeteneğini) indirmiş, sana bilmediğini öğretmiştir. Allah’ın sana olan lütfu büyüktür.
Benzer mesaj: Âl-i İmrân
3:69.
Onların gizli toplantılarının birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir [sadaka] veya bir iyilik veya insanların arasını düzeltmeyi emredenin (öğütleyenin gizli toplantısı) hariç! Kim Allah’ın rızasını elde etmek için bunu yaparsa, biz ona ileride büyük bir ödül vereceğiz.
Ayette geçen [necvâ] kavramı hakkında bilgi için bkz. Mücâdele
58:7, dipnot 1.
Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Elçi’ye karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu (kendisinin) döndüğü yere döndürecek ve cehenneme atacağız. Ne kötü varış yeridir (orası)!
Şüphesiz ki Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bundan başkasını, (diğer günahları) dilediği (layık olan) kimse için bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse, elbette uzak bir sapkınlığa düşmüş (demek)tir.
Benzer mesaj: Nisâ
4:48. Demek ki Yüce Allah’ın bağışlamayacağını ilan ettiği tek günah, [şirk] yani şirk üzere ölmektir.
117,118. (Müşrikler) O’nun (Allah’ın) peşi sıra birtakım dişilerden (dişi isimli putlardan) başkasına yalvarmıyorlar. Onlar, Allah’ın kendisine lanet ettiği inatçı şeytandan başkasına yalvarmıyorlar ki o şöyle demişti: “Şüphesiz ki kullarından belirli bir pay edineceğim.
117,118. (Müşrikler) O’nun (Allah’ın) peşi sıra birtakım dişilerden (dişi isimli putlardan) başkasına yalvarmıyorlar. Onlar, Allah’ın kendisine lanet ettiği inatçı şeytandan başkasına yalvarmıyorlar ki o şöyle demişti: “Şüphesiz ki kullarından belirli bir pay edineceğim.
Onları mutlaka saptıracağım, elbette onları boş kuruntulara boğacağım; elbette onlara emredeceğim (fısıldayacağım) ve hayvanların kulaklarını yaracaklar; elbette onlara emredeceğim ve Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Kim Allah’ın dışında (O’nu bırakır da) şeytanı dost edinirse, elbette apaçık bir şekilde kaybetmiştir.
Bu ayette Yüce Allah’ın yaratma sistemine ve yarattığı şeylere sebepsiz yere müdahale etmenin şeytan kaynaklı bir işlem olduğuna ve bu türden uygulamalardan kaçınmak gerektiğine dair bilgi verilmektedir. [Sünnetüllah] denen “ilahi kanun”a müdahale anlamında her bir işlem bu ayetin kapsamına girebilir. ,Bu cümlede şeytanın dost edinilmesinin bir “alın yazısı” değil, isteyen kişilerin “tercihinin sonucu” olduğu belirtilmektedir. Şeytanın dostluğunu istemek “sebep”, şeytanın dost edinilmesi ise “sonuç”tur.
(Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir. (Oysa) şeytan, onlara aldanmadan başka bir şey vadetmemektedir.
Yüce Allah şeytanın insanlara çeşitli vaatlerde bulunduğunu, onlara boş ve anlamsız kuruntular fısıldadığını belirtmekte, onun bütün vaatlerinin aldatmadan başka bir şey olmadığını dile getirmektedir.
İşte onların barınağı cehennemdir; ondan (kaçabilecek) herhangi bir sığınak da bulamayacaklardır.
İman edip iyi işler yapanları, Allah’ın gerçek bir vaadi olarak ileride içlerinde [ebedî] kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir ki!
Yüce Allah şeytanın izini takip edip onun vaatlerine kanan, dolayısıyla onun güdümüne girenlerin feci akıbetlerini ifade ettikten sonra, Kur’an’daki “mesânîlik” üslubu gereği cennetliklerden bahsetmektedir. Bu çerçevede Nisâ
4:57’de de yer aldığı üzere, Yüce Allah iman edip salih ameller işleyenleri içlerinde ebedi kalacakları cennetlere koyacaktır. Kur’an’da kurtuluşun nasıl gerçekleşeceğiyle ilgili olarak verilen bilgiler “iman” ve “salih amel” çerçevesinde şekillenmektedir.,Benzer mesaj: Nisâ
4:87.
(Cennete giriş) sizin kuruntularınızla da kitap ehlinin kuruntularıyla da değildir. Kim bir kötülük yaparsa ona (yaptığının) karşılığı verilir ve kendisi için Allah’tan başka dost da yardımcı da bulamaz.
Bu mesaj Bakara
2:111. ayetle birlikte okunmalıdır. Yüce Allah gerek müslümanların, gerekse kitap ehlinin kuruntularının gerçek olmadığını, böyle kuruntulu davranmakla kurtuluşa ermenin mümkün olmadığını ifade etmektedir. Kuruntunun hiçbir işe yaramayacağıyla ilgili olarak Bakara
2:111’de şöyle buyrulmaktadır: (Kitap ehli:) “Yahudi olanlar veya hristiyanlar hariç kimse asla cennete giremeyecek.” demişlerdi. İşte şu (iddiaları), kendi kuruntularıdır. De ki: “Doğruysanız delilinizi getirin!”
Erkek veya kadın kim mümin olarak iyi işlerden yaparsa, işte onlar cennete girer ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.
Güzel davranarak yüzünü (benliğini) Allah’a teslim eden ve din bakımından [hanîf] (Allah’ı birleyen) İbrahim’in milletine (dinine) uyandan daha güzel kim olabilir ki! (Nitekim) Allah, İbrahim’i dost edinmişti.
Benzer mesajlar: Bakara
2:135; Âl-i İmrân
3:95; En‘âm
6:79, 161; Nahl
16:123; Hacc
22:78.,Ayette dikkat çekilen “din”, evrensel anlamda bütün peygamberlerin tebliğ ettiği “tevhid”dir.
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnızca Allah’a aittir ve Allah her şeyi çepeçevre kuşatandır.
Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar. De ki: “Onlarla ilgili fetvayı size Allah şöyle vermektedir: Kitapta, kendileri için yazılmışı (farz kılınan mirası, [mehr]i) vermeyip nikâhlamak istediğiniz kadınların yetimleri, zayıf bırakılmış (çaresiz) çocuklar ve yetimlere karşı adil davranmanız hakkında size [tilavet] edilmekte (okunup aktarılmakta) olan ayetler (Allah’ın hükmünü apaçık ortaya koymakta)dır. Her ne hayır (yardım) yaparsanız şüphesiz ki Allah onu bilendir.”
Bu sure, adını burada geçen ve “kadınlar” anlamına gelen [en-Nisâ’] kelimesinden almıştır.
Bir hanım, kocasının geçimsizliğinden veya kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, aralarında tamamen bir barış yapmalarında onlara hiçbir vebal yoktur. Barış hayırlı olandır. Zaten [nefis]ler kıskançlığa hazır kılınmıştır. Güzel davranır (iyi geçinir) ve [takvâ]lı (duyarlı) olursanız, şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Geçimsizlik olarak anlam verdiğimiz nüşûz kelimesi, erkek eşlerin, başkasıyla evlenmek düşüncesiyle hareket ederek gözlerini, bakışlarını eşinin üzerinden kaldırması ve başka biriyle evlilik arayışına girmesi demektir.,Bu mesaj Nisâ
4:34-35. ayetle birlikte okunmalıdır.
Ne kadar uğraşsanız da kadınlar arasında adil davranmaya asla güç yetiremezsiniz; (eşlerinizin birisine) tamamen yönelip (diğerini) askıdaymış gibi bırakmayın! Kendinizi düzeltir ve [takvâ]lı (duyarlı) davranırsanız, şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Bu mesaj Nisâ
4:3. ayetle birlikte okunmalıdır.
(Eşler birbirlerinden) ayrılırlarsa, Allah bol nimetinden her birini zenginleştirir. Allah imkânı geniş olandır, doğru hüküm verendir.
Bu mesaj Bakara
2:236-237. ayetlerle birlikte okunmalıdır. Yüce Allah eşler arasında adaletsizlik yapmamak için çıkabilecek problemleri ıslah eden, bozulan aile içi düzeni yeniden kurup ıslahı gerçekleştirenler, ayrıca takvâlı davranan yani sorumluluğunu bilip duyarlı davrananları yine de işleyecekleri hatalar noktasında bağışlayabileceğini ifade etmektedir.
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnızca Allah’a aittir. Yemin olsun ki sizden önce kendilerine Kitap verilenlere de size de “Allah’a karşı [takvâ]lı (duyarlı) olun!” diye emrettik. İnkâr ederseniz (bilin ki) göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnızca Allah’a aittir. Allah zengindir, övgüye layık olandır.
Yüce Allah özelde evlilik ve boşanma hukuku, genelde ise dile getirdiği bütün prensiplerle ilgili olarak evrensel anlamda bütün risalet öğretilerini aynı içerikte şekillendirdiğini bildirmektedir. Burada hem müslümanlardan önce kendilerine kitap verilen yahudiler ve hristiyanlar gibi kitap ehline, hem de bu son ilahi mesajın muhatabı olan müminlere yönelik olarak “Allah’a karşı muttakî (duyarlı) olmaları” gerektiğini bildirdiğini ifade etmektedir.,Benzer mesaj: Nisâ
4:170.
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnızca Allah’a aittir. [Vekil] (güven kaynağı) olarak Allah yeter.
Ey insanlar! Allah dilerse sizi giderir (yok eder) ve (yerinize) başkalarını getirir; Allah’ın buna gücü yeter.
Benzer mesajlar: Mâide
5:54; En‘âm
6:133; Tevbe
9:39; Hûd
11:57; İbrâhîm
14:19; Fâtır
35:16; Muhammed
47:38. Bu ayetlerde genelde insanlara, özelde ve bağlam gereği inkârcı nankörlere seslenilmekte ve Allah için vazgeçilmez olmadıkları ifade edilmek istenmektedir. Yüce Allah’a muhtaç olanlar insanlardır; Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur; İhlâs
112:2’de geçtiği üzere [es-Samed] oluşunun anlamı da budur. Öyleyse sınırsız gücün sahibi olan Yüce Allah insanları yok edebilir ve yerlerine yenilerini elbette yaratabilir.
Kim dünya sevabını (ödülünü) isterse (bilsin ki) dünyanın da ahiretin de sevabı (ödülü) yalnızca Allah katındadır. Allah duyandır, görendir.
Ey iman edenler! Adaleti (titizlikle) ayakta tutan, kendiniz, ana baba(nız) ve yakınlar(ınız) aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kişiler olun! (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin de fakir de olsalar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Adalet(ten sapma) konusunda arzular(ınız)a uymayın! (Şahitliği) eğip büker (doğru şahitlik etmez) veya şahitlik etmekten kaçınırsanız, (bilin ki) şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Burada muhataplar hem yönetici veya yargıç makamında bulunanlardır; hem de şahitlik etmesinden söz edilen herkestir. Nisâ
4:3 ve 127’de yetimler ve kadınlarla ilgili özel bazı konularda adaletle ilgili uyarılara yer verilmişken, Nisâ
4:58’de genel anlamda adaletle hükmedilmesi gerektiği dile getirilmişti. Burada adaletin sağlanması için insanlar arasındaki davalarda Yüce Allah için şahitler olunması gerektiği değişik boyutlar üzerinden ifade edilmektedir. Benzer mesajlar: Nisâ
4:58; Mâide
5:8, 42; En‘âm
6:152; Nahl
16:90; Hucurât
49:9; Mümtehine
60:8.
Ey iman edenler! Allah’a, Elçisine, Elçisine indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği kitaba (vahiylere) iman edip güvenin! Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve son günü (ahiret gününü) inkâr ederse elbette uzak bir sapma ile sapmıştır.
Bu ayette imanla ilgili iki kelime geçtiği, ilkinde hitap “ey iman edenler” şeklinde belirlendiği için ikincisine “inanıp güvenin” veya “imanda devamlı olun” anlamı verilmelidir.
Şüphesiz ki iman edip sonra inkâr edenler, sonra yine iman edip tekrar inkâr edenler, sonra da inkârlarını artıranlar var ya, Allah (işte) onları bağışlamayacak ve onları doğru yola ulaştırmayacaktır.
Münafıklara, kendileri için elem verici bir azap olduğunu müjdele!
Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların (kâfirlerin) yanında itibar mı arıyorlar? Bilsinler ki itibar bütünüyle ve yalnızca Allah’a aittir.
(Allah) Kitapta size şöyle (bir hüküm) indirmiştir: “Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve/veya onlarla alay edildiğini duyduğunuz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya kadar onlarla birlikte oturmayın! (Aksi takdirde) şüphesiz ki siz de onlar gibi olursunuz. Şüphesiz ki Allah münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.”
Bu ayet En‘âm
6:68, Tevbe
9:69 ve Müddessir
74:45. ayetlerle birlikte okunmalıdır.,Yüce Allah’ın ayetlerinin inkâr edilerek alaya alınmasına göz yummak ve o ortamda bulunmaya devam etmek, bu inkâr ve alaya rıza göstermek ve onlar gibi davranarak bu günaha ortak olmak demektir. Gerçek anlamda inanan birinin, cehennemde bir araya toplanacak ve cezalandırılacak olan münafıklara ve kâfirlere uymaması gerekir.
(Münafıklar) sizi gözetleyip dururlar. Size Allah’tan bir zafer (nasip) olursa, “Sizinle birlikte değil miydik?” derler. Kâfirlerin (zaferde) bir payları olursa (bu sefer de onlara), “Sizi yenip (öldürebileceğimiz hâlde öldürmeyip) müminlerden korumadık mı?” derler. Allah kıyamet gününde aranızda hükmedecektir. Allah kâfirler için müminler aleyhine asla bir yol vermeyecektir.
Bu ayet Âl-i İmrân
3:154 ve 167. ayetlerle birlikte okunmalıdır. Yüce Allah münafıkların müminleri sürekli takip ettiklerini, içinde bulundukları her olayı, attıkları her adımı izlediklerini, duruma göre bir tavır içerisine girdiklerini bildirmektedir. Yaşanan herhangi bir savaşta eğer müslümanlar zafer elde etmişlerse “biz de sizinle birlikteydik” dedikleri ifade edilmektedir. Yüce Allah münafıkların ikiyüzlülüklerini ortaya koymak üzere, inkârcılar herhangi bir savaşta üstünlük sağlarlarsa bu defa onlara dönerek kendilerine destek verdiklerini, güçlü olmalarını sağladıklarını ve onları müminlerin saldırılarından koruduklarını söylediklerini ifade etmektedir.
Şüphesiz ki münafıklar, Allah’ı aldat(tıklarını san)ıyorlar; (Oysa) O onları(n kendilerini) aldat(masını sağlayand)ır. Onlar namaza kalktıkları zaman insanlara gösteriş yaparak üşenerek kalkarlar; azı hariç Allah’ı hatırlamazlar.
Bu ayet Bakara
2:9. ayetle okunmalıdır. Bu tür ayetlerde kullanılan fiil insanlar için kullanıldığında olumsuz bir anlama gelirken, Allah için kullanıldığında kastedilen Allah’ın o fiilin cezasını vereceğini bildirmesidir. Benzer kullanımlar için bkz. Bakara
2:15; Âl-i İmrân
3:54; Enfâl
8:30; Tevbe 9: 67, 79.,Bu ayet Bakara
2:264, Nisâ
4:38 ve Mâ‘ûn
107:6. ayetlerle birlikte okunmalıdır.
Bunların arasında bocalayıp durmaktalar; ne onlara (yakınlar) ne de bunlara! Allah’ın saptırdığı kimse için asla bir (kurtuluş) yolu bulamazsın.
Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin! (Bunu yaparak) Allah’a, aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz!
Bu ayet Âl-i İmrân
3:28, 118, Mâide
5:51, 57, Mücâdele
58:22 ve Mümtehine
60:1. ayetlerle birlikte okunmalıdır.
Şüphesiz ki münafıklar, ateşin en alt tabakasındadır. Onlar için asla hiçbir yardımcı bulamazsın.
Kur’an’da sadece burada geçen [ed-derkü’l-esfelü] tamlaması “en aşağı tabaka”, “en dip”, “en aşağı yer” gibi anlamlara gelmekte ve münafıkların küfür noktasında en kötü insanlar olduğu ifade edilmektedir. Küfrün her çeşidi elbette kötüdür, akıbeti fecidir; ancak küfrün mahşerdeki azabı en korkunç olanı, sahibini ateşin en alt tabakasına sokacak olan “münafıklık”tır.
Ancak tevbe edip kendilerini düzeltenler, Allah’a sımsıkı sarılıp dinlerini (ibadetlerini) yalnız onun için yapanlar başkadır. İşte bunlar, müminlerle beraberdir. Allah müminlere ileride büyük bir ödül verecektir.
tevbe ve ıslahın cezaları düşürmesiyle ilgili bkz. Âl-i İmrân
3:89, dipnot 8.,Bu ayet Âl-i İmrân
3:103 ve Zuhruf
43:43. ayetlerle birlikte okunmalıdır.
Siz şükredip iman ederseniz, Allah size neden azap etsin ki! Allah şükre çok karşılık verendir, bilendir.
Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; haksızlığa uğrayan(ın sözü) hariç!Allah duyandır, bilendir.
Bu ayet haksızlığa uğratılanların verebileceği bazı tepkileri içerir. En‘âm
6:108 gereği, hiçbir şekilde sövgü serbestisi söz konusu değildir.
Bir iyiliği açıklar veya gizlerseniz veya bir kötülüğü affederseniz (Allah bunları da bilir). Şüphesiz ki Allah çok affedicidir, gücü yetendir.
Allah’ı ve elçilerini inkâr edenler ve Allah ile elçilerini birbirinden ayırmak isteyip “Bir kısmına iman eder, bir kısmını inkâr ederiz!” deyip (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler var ya,
Benzer mesaj: Bakara
2:85.
İşte onlar gerçek kâfirlerdir. Biz, kâfirler için küçük düşürücü bir azap hazırlamış (olacağız).
Allah’a ve elçilerine iman edip onlardan hiçbiri arasında ayrım yapmayanlara (gelince), işte Allah onlara ileride ödüllerini verecektir. Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Benzer mesajlar: Bakara
2:136, 285; Âl-i İmrân
3:84.
Kitap ehli, senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyor. Onlar Musa’dan bunun daha büyüğünü istemiş ve “Bize Allah’ı apaçık göster.” demişlerdi de haksızlıkları sebebiyle onları hemen yıldırım çarpmıştı. Ardından kendilerine apaçık ayetler (mucizeler) geldikten sonra buzağıyı (ilah) edinmişlerdi. Biz bunu da affetmiş, Musa’ya da apaçık bir delil vermiştik.
Benzer mesaj: Ahzâb
33:70.,Benzer mesajlar: Bakara
2:55; İsrâ
17:92; Furkân
25:21.,Benzer mesajlar: Bakara
2:51, 92. Yüce Allah Hz. Musa’nın Sînâ Dağı’na çıkışının ardından İsrailoğulları’nın bir buzağıyı ilah edinerek zalimler olduklarını ifade etmektedir. Ayrıca bkz. A‘râf
7:142.
Söz vermeleri (ve sözlerinde durmamaları) nedeniyle üzerlerine (âdeta Sînâ) Dağı’nı kaldırmıştık. (Başka bir sefer) onlara, “Baş eğerek kapıdan girin!” demiştik. (Bir başka zaman da) onlara, “Cumartesi günü sınırı aşmayın!”demiştik. Kendilerinden sağlam bir söz almıştık.
Buradaki dağın Sînâ Dağı olduğunun delili Mü’minûn
23:20 ve Tîn
95:2’dir.,Benzer mesajlar: Bakara
2:63, 93; A‘râf
7:171.,Benzer mesajlar: Bakara
2:65; A‘râf
7:163; Nahl
16:124. İsrailoğulları, cumartesi günleri hiçbir işle ilgilenmeyip sadece ibadetle emrolunmuşlardı. Bu durum İsrailoğulları’nın, cumartesi günü dünya işleri ile uğraşmamaları gerektiğini ifade etmektedir. Bölgedeki balıklar da cumartesi günü (Allah’ın imtihanı olarak) açıktan açığa sürüler halinde kıyıya geliyorlardı. İsrailoğulları balıkların kıyıya akın akın gelmelerine imrenerek hırslarına mağlup olmuşlar, bu yasağı dinlemeyip cumartesi günlerinde de avlanmaya devam etmişlerdi. Böylece ilahi bir emre itibar etmeyip onu çiğnemişler, “Cumartesi Yasağı”nı ihlal etmişlerdi.
Sözlerinden dönmeleri, Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri ve “Kalplerimiz perdelidir!” demeleri sebebiyle (onları cezalandırmıştık). Aksine (dahası), küfürleri sebebiyle Allah onlara (kalplere) mühür vurmuştur; azı hariç artık iman etmezler.
Yüce Allah kitap ehlinin verdikleri sözleri çeşitli zamanlarda sürekli bozmaları, taahhütlerini çiğnemeleri sebebiyle onları cezalandırdığını bildirmektedir
Benzer mesajlar: Bakara
2:61; Âl-i İmrân
3:21, 112, 181.,İnkârcıların kalplerinin mühürlenmesinin sebebi, inkârlarında ısrarcı olmalarıdır. Yani inkâr “sebep”, mühürlenme ise “sonuç”tur. Benzer mesajlar: Bakara
2:7, 88; A‘râf
7:100, 101; Tevbe
9:87, 93; Yûnus
10:74; Nahl
16:108; Rûm
30:59; Mü’min
40:35; Muhammed
47:16; Münâfikûn
63:3.
(Bir de) inkâr etmeleri ve Meryem’e büyük bir iftira atmalarından dolayı (onları cezalandırmıştık).
Bu ayet Meryem
19:27. ayetle birlikte okunmalıdır.
(İsrailoğulları’nın) “Allah elçisi (olduğunu sanan) Meryem’in oğlu İsa’yı öldürdük!” demeleri yüzünden (onları cezalandırmıştık). (Oysa) onu öldürememiş ve çarmıha gerememişlerdi fakat kafaları karıştırılmıştı. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedir; bu konuda Zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktu. Kesin olarak onu öldürememişlerdi.
Aksine Allah onu (İsa’yı) kendine (katına) yükseltmiştir. Allah güçlüdür, doğru hüküm verendir.
Bu ayet Âl-i İmrân
3:55 ve Mâide
5:116-117. ayetlerle birlikte okunmalıdır. Ayette Hz. İsa’nın ölmediği değil, düşmanları tarafından asılamadığı ve öldürülemediği dile getirilmektedir.
Kitap ehlinden her biri, (kendi) ölümünden önce ona (İsa’ya) elbette iman edecektir. Kıyamet gününde de (İsa), onlara (aleyhte) şahit olacaktır.
Bu inanç kitap ehlinden olan kişinin ölümü esnasında gerçekleşeceği için geçerli değildir. Bu mesaj, Nisâ
4:18, En‘âm
6:158, Yûnus
10:90-91 ve Mü’min
40:85. ayetle birlikte okunmalıdır.
Yahudilerin (yaptıkları) haksızlıktan, bir de çok kimseyi Allah yolundan engellemelerinden dolayı kendilerine (daha önce) helal kılınmış bulunan temiz şeyleri onlara haram kılmıştık.
Bu mesaj Âl-i İmrân
3:93 ve En‘âm
6:146. ayetlerle birlikte okunmalıdır.
Kendilerine yasaklanmasına rağmen faizi almaları ve insanların mallarını [batıl] yollarla yemelerinden dolayı içlerinden kâfirler için elem verici bir azap hazırladık.
Bu ayete göre inkâr ve yasakları işlemek “sebep”, elem verici azaba çarptırılmak ise “sonuç”tur.
Fakat içlerinden ilimde derinleşmiş olanlar ve müminler, sana indirilene ve senden önce indirilen(ler)e iman eden, namazı kılan, zekâtı veren, Allah’a ve ahiret gününe inananlar var ya, işte onlara ileride büyük bir ödül vereceğiz.
Âl-i İmrân
3:69, 72, 75, 78, 100, 110, 113-115. ayetlerde de geçtiği üzere, Allah kitap ehlinin hepsinin aynı duyarsızlıkta olmadığını, kötüleri çoğunlukta olsa da içlerinde iyilerin de bulunduğunu, toptancı bir değerlendirme yapmamak gerektiğini bu ayette de çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Biz Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a, (onların) torunlarına, İsa’ya, Eyüp’e, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahyetmiştik. Davud’a da Zebur’u vermiştik.
Daha önce sana kıssasını anlattığımız elçilere de kıssasını sana anlatmadığımız elçilere de (vahy etmiştik). Allah Musa’ya da tam anlamıyla konuşmuştu.
Kur’an’da yer alan kıssaların tüm peygamberleri içermediği, çünkü kıssası anlatılmayan peygamberlerin de olduğuyla ilgili benzer mesaj: Mü’min
40:78.
Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak (gönderilen) elçilere de (vahy etmiştik) ki elçilerden sonra insanların Allah’a karşı herhangi bir delili (bahanesi) olmasın! Allah güçlüdür, doğru hüküm verendir.
Fakat Allah sana indirdiğini kendi ilmi ile indirdiğine şahitlik eder; melekler de (buna) şahitlik ederler. Şahit olarak Allah yeter.
Yüce Allah vahiy ve risalet sisteminde keyfiliğin değil, bir sistemin var olduğunu ifade etmek üzere sözü genel anlamda bütün peygamberlerin tâbi kılındığı sisteme getirmektedir. Nisâ
4:152’de de belirtildiği gibi, kitap ehli Hz. Muhammed’den kendilerine gökten bir kitap indirmesini istemişti. Yüce Allah işte bu ayette kişilere özel vahiy indirmediğini ifade ederek vahyi indirmenin de peygamberlerin işi değil Allah’ın kudretiyle şekillendirildiğini ilan etmektedir. Hz. Muhammed’den gökten kendilerine bir kitap indirmesini isteyenlere cevap verilmekte, Hz. Nuh’a ve sonraki peygamberlere vahyedildiği gibi Hz. Muhammed’e de vahyi Yüce Allah’ın göndermekte olduğu ifade edilmekte, böylece hem risalet kurumuna ait bir sisteme değinilmekte hem de vahyi Allah’ın sahiplendiği bildirilmektedir.
Şüphesiz ki inkar edip (insanları) Allah yolundan alıkoyanlar elbette (doğru yoldan) tamamen uzaklaşmışlardır.
Benzer Mesajlar: Muhammed
47:32, 34.
168,169. İnkâr edip haksızlık edenleri Allah asla bağışlayacak değildir. Onları içinde [ebedî] kalacakları cehennemin yolundan başka bir yola ulaştıracak da değildir. Bu, Allah’a çok kolaydır.
Benzer mesajlar: Bakara
2:161-162, 217; Âl-i İmrân
3:86; Nisâ
4:137; Muhammed
47:34.,Cehennemin ebedî oluşuyla ilgili bkz. Bakara
2:39, 81, 162, 217, 257, 275; Âl-i İmrân
3:88, 116; Nisâ
4:14, 56, 93; Mâide
5:37, 80; En‘âm
6:128; A‘râf
7:36; Tevbe
9:17, 63, 68; Yûnus
10:27, 52; Hûd
11:8, 107; Ra‘d
13:5; Nahl
16:29; Tâhâ
20:101; Enbiyâ
21:99; Mü’minûn
23:103; Furkân
25:69; Secde
32:14; Ahzâb
33:65; Sâffât
37:9; Zümer
39:72; Mü’min
40:76; Fussilet
41:28; Zuhruf
43:74; Muhammed
47:15; Mücâdele
58:17; Haşr 5
9:17; Teğâbun
64:10; Cinn
72:23; Müddessir
74:28; Nebe’
78:23; İnfitâr
82:16; Beyyine
98:6.
168,169. İnkâr edip haksızlık edenleri Allah asla bağışlayacak değildir. Onları içinde [ebedî] kalacakları cehennemin yolundan başka bir yola ulaştıracak da değildir. Bu, Allah’a çok kolaydır.
Benzer mesajlar: Bakara
2:161-162, 217; Âl-i İmrân
3:86; Nisâ
4:137; Muhammed
47:34.,Cehennemin ebedî oluşuyla ilgili bkz. Bakara
2:39, 81, 162, 217, 257, 275; Âl-i İmrân
3:88, 116; Nisâ
4:14, 56, 93; Mâide
5:37, 80; En‘âm
6:128; A‘râf
7:36; Tevbe
9:17, 63, 68; Yûnus
10:27, 52; Hûd
11:8, 107; Ra‘d
13:5; Nahl
16:29; Tâhâ
20:101; Enbiyâ
21:99; Mü’minûn
23:103; Furkân
25:69; Secde
32:14; Ahzâb
33:65; Sâffât
37:9; Zümer
39:72; Mü’min
40:76; Fussilet
41:28; Zuhruf
43:74; Muhammed
47:15; Mücâdele
58:17; Haşr 5
9:17; Teğâbun
64:10; Cinn
72:23; Müddessir
74:28; Nebe’
78:23; İnfitâr
82:16; Beyyine
98:6.
Ey insanlar! Elbette Elçi size Rabbinizden gerçeği getirdi; kendi iyiliğinize olarak (ona) iman edin! İnkâr ederseniz, göklerde ve yerde ne varsa şüphesiz ki hepsi yalnızca Allah’a aittir. Allah bilendir, doğru hüküm verendir.
Benzer mesaj: Nisâ
4:131.
Ey kitap ehli! Dininiz hakkında aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçek(ler)den başkasını söylemeyin! [Mesih] (yani) Meryem oğlu İsa, sadece Allah’ın elçisidir; (o) Allah’ın, Meryem’e ulaştırdığı kelimesidir; O’ndan bir [rûh]tur (mesajdır). Allah’a ve elçilerine iman edin! “(Tanrı) üçtür!” demeyin; sizin için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin! Yalnızca Allah’tır tek ilah. O, çocuk sahibi olmaktan yücedir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnızca O’na aittir. [Vekil] (güven kaynağı) olarak Allah yeter.
Ayetteki hitap hristiyanlara yönelik olsa da ayet “Ey kitap ehli! Dininizde aşırı gitmeyin” diye başlamakta. Çünkü yahudiler, annesine iftira atarak nesebini dile dolamışlar, hristiyanlar ise Hz. İsa’yı insan olmaktan çıkarıp ilah olduğu iddiasında bulunmuşlardı. Ayette bu iki hatanın fark edilerek terk edilmesi hedeflenmiş olsa gerektir. Kitap ehlinin, dinde aşırıya kaçmamaları noktasında Mâide
5:77’de de uyarıldığı görülmektedir
Bu mesaj Âl-i İmrân
3:39 ve 45 ile okunmalıdır.
[Mesih] (İsa) ve (Allah’a) yakınlaştırılmış melekler, Allah’ın kulu olmaktan geri durmazlar. Kim O’na kulluktan geri durup kibirlenirse, (bilsin ki Allah) hepsini ileride huzuruna toplayacaktır.
Meleklerin [tesbih]i ve ibadetiyle ilgili benzer mesajlar: A‘râf
7:206; Ra‘d
13:13; Nahl
16:49; Enbiyâ
21:19, 20; Zümer
39:75; Mü’min
40:7; Fussilet
41:38.,Yüce Allah Hz. İsa’ya kulluk edenler başta olmak üzere Yüce Allah’tan başkalarına kulluk edenlere hitap etmekte, gerek Hz. İsa’nın, gerekse Yüce Allah’a yakınlaştırılmış meleklerin Allah’a kulluktan geri durmadıklarını, çekinmediklerini bildirmektedir.
İman edip iyi işler yapanlara (Allah) ödüllerini tam olarak verecek ve onlara lütfundan daha fazlasını da verecektir. (Kulluğundan) kaçınan ve kibirlenenlere gelince, (Allah) onlara elem verici bir şekilde azap edecektir. Onlar kendileri için Allah’a rağmen hiçbir dost da yardımcı da bulamayacaklardır.
Kur’an’da kurtuluşun nasıl gerçekleşeceğiyle ilgili olarak verilen bilgiler “iman ve salih amel” çerçevesinde şekillenmektedir. Kur’an’a göre kişinin kurtuluşu iman ve salih amel birlikteliğine bağlanmaktadır. İman bir güven kurumudur ve bir inancın iman adını alması salih amellerle desteklenmesine ve ispatlanmasına bağlıdır. Salih amelin imandan ayrılamayacağı İsrâ
17:9, Kehf
18:2 ve Tâhâ
20:75’te açıkça ifade edilmektedir. Salih amel yoksa inanç “iman” olmaz; iman yoksa da davranışa “sâlih amel” denmez.,Benzer mesaj: Ahzâb
33:17.
Ey insanlar! Elbette size Rabbinizden kesin bir delil geldi ve size apaçık bir [nûr](Kur’an) indirdik.
Yüce Allah bütün insanlığa [nûr-u mübîn] yani “apaçık bir nur” yani “Kur’an”ı indirdiğini bildirmektedir. Kur’an’ın “ışık” anlamına gelen bu ismiyle, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için gönderilmiş olduğu ortaya konulmaktadır. Bu konuda örnek ayetler için bkz. Mâide
5:15; A‘râf
7:157; Tevbe
9:32; Hacc
22:8; Nûr
24:35; Lokmân
31:20; Şûrâ
42:52; Saff
61:8; Teğâbun
64:8.
Allah’a iman edip O’na (vahyine) sımsıkı sarılanlara gelince, (Allah) onları kendinden bir merhamete ve lütfa koyacaktır; onları kendine (varan) doğru yola ulaştıracaktır.
Vahye uymayla ilgili ayetler için bkz. Âl-i İmrân
3:103, dipnot 1.
Senden fetva istiyorlar. De ki: [Kelâle](nin mirası hakkında) Allah size fetvayı (şöyle) vermektedir: Çocuksuz bir kişi ölürse ve onun bir kız kardeşi varsa, bıraktığının yarısı onundur (kız kardeşindir). Çocuksuz bir kadın (ölür ve onun bir erkek kardeşi olursa) o (erkek kardeş) ona mirasçı olur. Kız kardeşler iki tane olursa (erkek kardeşlerinin) geride bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Şayet erkek ve kadın daha fazla kardeş var ise bir erkeğin payı iki kadının payı gibidir. Şaşırırsınız diye Allah size açıklıyor. Allah her şeyi bilendir.
Nisâ
4:12’de de geçen [kelâleh] kelimesi, “ana baba ve çocukları bulunmadan ölen kişi” veya “çocuk ve baba tarafından olmayan akrabalar”, bir anlamda “birinci dereceden bir mirasçısı bulunmayan kişi” demektir. [Kelâle] bazen mirasçı olanların, bazen de mirasçı olunanların niteliği olarak kullanılabilir. Bunlar, birinci derece akrabalığa göre daha zayıftır.