[Elif. Lâm. Mîm. Sâd.]
Mukatta‘a harfleri hakkında bilgi için bkz. Bakara
2:1, dipnot 1.
Kendisiyle uyarman için ve müminlere (gerçeği) hatırlatma olsun diye sana indirilen bu kitaptan dolayı kalbinde hiçbir sıkıntı olmasın!
Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun! O’nun peşi sıra (onu bırakıp da) başka dostlara uymayın! Ne kadar da azınız (gerçeği) hatırlıyor!
Vahye uymayla ilgili ayetler için bkz. Âl-i İmrân
3:103, dipnot 1.,Buradaki emir Yüce Allah’tan başka ilah anlamında dost edinmemeyle ilgilidir. Çünkü Mâide
5:55-56 ve Tevbe
9:71 gibi ayetlerde müminlerin Hz. Muhammed ve diğer mümin dostlarına dikkat çekilmektedir.
Nice şehirler vardı ki biz onları helak etmiştik. Azabımız onlara gece veya gündüz uyurlarken gelmişti.
Azabımız kendilerine geldiğinde “Biz zalimlermişiz!” diye sızlanıp yalvarmaktan başka sözleri kalmamıştı.
Elbette kendilerine elçi gönderilenleri de elçileri de sorgulayacağız.
Elçilerin sorgulanması onlara iftira atan kişilerin yalancılıklarını ortaya çıkarmak içindir.
Onlara (bütün olup bitenleri) tam bir bilgi ile elbette anlatacağız. Zaten biz onlardan habersiz değildik.
O günkü terazi tamamen hakka uygun olacaktır. Kimin terazi(de sevap)ları ağır gelirse, işte onlar kurtulanlardır.
Kimin de terazi(de sevap)ları hafif gelirse, işte onlar ayetlerimize karşı haksızlık ettiklerinden dolayı kendilerine yazık edenlerdir.
Yemin olsun ki sizi yeryüzüne biz yerleştirdik ve orada sizin için (gerekli) geçim vasıtaları sağladık. Ne kadar da azınız şükrediyor!
Yemin olsun ki sizi biz yaratmış, sonra size biçim vermiş, sonra da meleklere, “Âdem için (Allah’a) secde edin.” demiştik; onlar da hemen secde etmişlerdi. İblis hariç. O, secde edenlerden olmamıştı.
Bu cümle “siz”, “sizi” zamirleri gereği ilk insanların en az üç kişi, Fâtır
35:11 ve Nebe’
78:8 gereği en az üç çift şeklinde yaratıldığının delillerindendir.,İblis’in secde etmemesiyle ilgili bkz. Bakara
2:34, dipnot 3.
(Allah) şöyle demişti: “Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan neydi?”(İblis de) “Ben ondan hayırlıyım (üstünüm). Beni ateşten yarattın; onu çamurdan yarattın.” demişti.
Bu ayet meleklere yönelik dile getirilen “Âdem için Yüce Allah’a secde” emrinin İblis’e de ayrıca yönlendirildiğinin delilidir.,Benzer mesajlar: Hicr
15:33; İsrâ
17:61; Sâd
38:76.
(Allah) “İn oradan! Orada kibirlenmek senin haddine değildir. Çık, (git); şüphesiz ki sen aşağılıklardansın!” demişti.
Bakara
2:36, 38 ve Tâhâ
20:123’te geçen [ihbit/ihbitâ/ihbitû] kelimeleri “dünyada bir yerden bir yere inmek” demektir. Bakara
2:61, 74 ve Hûd
11:48’de aynı kelimenin benzer kullanımları söz konusudur
Benzer mesajlar: Hicr
15:34-35; İsrâ
17:63; Sâd
38:77-78.
14,15. (İblis) “Bana, (insanların) tekrar diriltilecekleri güne kadar zaman tanı.” deyince, (Allah da) “(Tamam), sen zaman tanınanlardansın.” demişti
14,15. (İblis) “Bana, (insanların) tekrar diriltilecekleri güne kadar zaman tanı.” deyince, (Allah da) “(Tamam), sen zaman tanınanlardansın.” demişti
(İblis) “Beni saptırmana karşılık, ben de onları (saptırmak) için senin doğru yolunun üzerine oturacağım.
Bakara
2:34 ve Sâd
38:82’de de ifade edildiği üzere, İblis, kibir göstererek ve küfrü tercih ederek yüz çevirdiği ilâhî emrin faturasını Yüce Allah’a havale etmekte, aslında kendi sapmasını gizleyerek onu Allah’ın saptırdığını söylemekteydi. Bu apaçık bir yalan ve iftiraydı.
Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından gelip (sokul)acağım; sen onların çoğunu şükredenler olarak bulamayacaksın!” demişti.
(Allah ise) şöyle demişti: “Yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan! İnsanlardan sana kim uyarsa, sizden hepinizi cehenneme dolduracağım.”
Benzer mesajlar: A‘râf
7:12-18; Hicr
15:42; Nahl
16:99; İsrâ
17:61-63; Sebe’
34:21; Sâd
38:75-82. Cehennemin insanlarla doldurulması “sonuç”, insanların İblis’e uyması ise “sebep”tir. Ayrıca Hûd
11:119 ve Secde
32:13. ayetler de bu cümle ile birlikte okunmalıdır.
(Allah): “Ey Âdem! Sen ve eşin şu bahçede yerleşip dilediğiniz yerden (ürünlerden) yiyin! Şu ağaca yaklaşmayın; yoksa kaybedenlerden olursunuz!” (demişti).
(O sırada) şeytan, birbirine kapalı edep yerlerini kendilerine göstermek için onlara (Âdem ve eşine) vesvese vermiş, “Rabbiniz size bu ağacı ancak melek olursunuz veya çok uzun yaşayanlardan olursunuz diye yasakladı!” demişti.
Bu cümle Hz. Âdem’in ve eşinin cennetten çıkartılma nedeninin şeytan olduğunu göstermektedir. Sanıldığı veya iddia edildiği gibi söz konusu bahçeden çıkartılmaya sebep olan kişi Hz. Havva değil, İblis’tir. Benzer mesajlar: Bakara
2:36; Tâhâ
20:120.
“Doğrusu ben sizin için öğüt verenlerdenim!” diye yemin etmişti.
Onları aldatarak (yasağı işlemeye) sarkıtmış (sevk etmiş)ti. (Yasak) ağacı tattıklarında edep yerleri kendilerine görünmüştü. (Ardından) bahçenin yapraklarından üzerlerine örtmeye başlamışlardı. Rableri onlara “Ben sizi o ağaçtan engellememiş miydim ve size ‘Şeytan, sizin apaçık düşmanınızdır’ dememiş miydim?” diye seslenmişti.
(Âdem ve eşi) şöyle dua etmişlerdi: “Rabbimiz! Biz kendimize haksızlık ettik. Bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen elbette kaybedenlerden olacağız.”
Bu cümle Bakara
2:37’in açılımıdır.
(Bunun üzerine Allah) “Bir kısmınız diğerine düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde (bahçe dışında) belirli bir süre kalma ve geçim imkânları vardır.” demişti.
Bu cümle Bakara
2:36. ayetle birlikte okunmalıdır. Burada Hz. Âdem ve eşinin İblis’e yönelik düşmanlıkları belirtilmektedir. Cennetten inişle ilgili bkz. A’râf
7:13, dipnot 3.
“Orada yaşayacak; orada ölecek ve oradan (diriltilip) çıkartılacaksınız.” demişti.
Ey âdemoğulları! Size edep yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise indirdik (verdik). Hayırlı olan ise [takvâ] (duyarlılık) elbisesidir. İşte bu, (gerçeği) hatırlasınlar diye Allah’ın ayetlerindendir.
Bu cümle tesettürün gerçek, tastamam ve anlamlı olmasının ön şartını içermektedir.
Ey âdemoğulları! Şeytan, ana babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak o bahçeden çıkardığı gibi sizi de aldatmasın! Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz ki biz, şeytanları inanmayanların dostları yaptık.
Bu cümle cinlerin insanlar tarafından görülemeyeceğinin delilidir.,Bu ayet şeytanın kimlere dost kılınacağının delilidir. İman etmemek, Kur’an’dan yüz çevirmek “sebep”, şeytanın dost edinilmesi “sonuç”tur. Benzer mesajlar: Meryem
19:83; Şu‘arâ
26:221-222; Fussilet
41:25; Zuhruf
43:36.
Onlar bir çirkinlik yaptıkları zaman “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti.” derler.De ki: “Allah çirkinliği emretmez. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”
De ki: “Rabbim adaleti emretmiştir. Her secdede yüzlerinizi O’na yöneltin ve dini yalnız O’na (Allah’a) özgü kılarak O’na dua edin (yalvarın)! Başlangıçta sizi O yarattığı gibi (sonunda yine O’na) döneceksiniz.”
Bir kısmı(nız)ı doğru yola ulaştırmış olarak, bir kısmı(nız) hakkında da sapkınlık gerçekleşmiş olarak (O’na döneceksiniz). Şüphesiz ki onlar, kendilerinin doğru yolda olduğunu sanarak Allah’ın peşi sıra şeytanları kendilerine dostlar edinmişlerdi.
Bu ayet Kehf
18:104 ve Zuhruf
43:37. ayetlerle birlikte okunmalıdır.
Ey âdemoğulları! Her secdede ziynetinizi takının! Yiyin, için, israf etmeyin! Şüphesiz ki O, israf edenleri sevmez.
Bu buyruk, ibadetlerde temiz ve güzel giyimli olmanın şart olduğunu göstermektedir.,Benzer mesaj: En’âm
6:141.
De ki: “Allah’ın kulları için çıkarttığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmış ki!” De ki: “Onlar, kıyamet günü sadece kendilerine özel olmanın yanında dünya hayatında da (sadece inançsızların değil), müminlerindir de. Bilen bir topluluk için ayetleri işte böyle açıklıyoruz.”
Bu ayet A‘râf
7:33, 157, Enfâl
8:24, Tevbe
9:29, Kehf
18:26 ve Tahrîm
66:1. ayetlerle okunmalıdır. Bu cümle dinde haram kılma yetkisinin yalnızca Yüce Allah’a ait olduğunun delilidir. Diğer insanlar yasak koyabilirler; ancak kesinlikle haram kılamazlar. Çünkü Yüce Allah bu yetkiyi hiç kimse ile paylaşmamıştır.,Benzer mesaj: Zuhruf
43:35.,Ayetlerin açıkça ortaya konulmasıyla ilgili bkz. En‘âm
6:55, 97, 98, 114, 119, 126, 154; A‘râf
7:52, 145, 174; Tevbe
9:11; Yûnus
10:5, 24, 37; Hûd
11:1; Yûsuf
12:111; Ra‘d
13:2; İsrâ
17:12; Rûm
30:28; Fussilet
41:3, 44.
De ki: “Rabbim ancak ve ancak açık ve gizli çirkinlikleri, günahı, azgınlık yapmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.”
Ayette sayılanlar, çeşitli sebeplerle insanların yasakladığı şeylerin değil, Yüce Allah’ın haram kıldıklarının haram olduğunu ortaya koymaktadır. Hac esnasında bazı müşriklerin ileri sürdüğü birtakım yasaklara itibar edilmemesi gerektiği, asıl Yüce Allah’ın haram kıldıklarının dikkate alınması gerektiği üzerinde durulmaktadır. Bu mesaj En‘âm
6:120. ayetle birlikte okunmalıdır.
Her ümmetin bir süresi vardır. Süreleri gelince ne bir saat (bir an) geri kalır ne de öne gelebilirler.
Ey âdemoğulları! Kendi içinizden size ayetlerimi anlatacak elçiler gelirse, kim [takvâ]lı (duyarlı) davranır ve (bozulmayı) düzeltirse, artık onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecek de.
Ayetlerimizi yalanlayıp onlara karşı kibirlenenler ise ateş halkıdır; onlar orada [ebedî] kalıcıdır.
Allah’a yalan uyduran veya O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir ki! Onlara, kitapta (yazılı olan azaptan) payları ulaşacaktır. Sonunda onları vefat ettirecek elçilerimiz (melekler) kendilerine geldiğinde “Allah’ın peşi sıra yalvardıklarınız nerede?” diyeceklerdir. Onlar da kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ederek “Bizden kaybolup gitmişler!” diyeceklerdir.
(Allah şöyle) diyecektir: “Sizden önce geçmiş (cehennemlik olan) cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin!” Her topluluk (ateşe) girdikçe yoldaşlarına lanet edecektir. Hepsi birbiri ardına cehennemde toplanınca, sonrakiler önce giren (önderleri) için “Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onlara kat kat ateş azabı ver!” diyeceklerdir. (Allah da) “Zaten herkes için kat kat azap vardır fakat siz bilmezsiniz!” cevabını verecektir.
Son Saat, kıyamet-ahiret süreciyle ilgili olaylar için bazen geçmiş zaman kalıbı kullanılsa da bunların gelecek zaman anlamında yorumlanması gerekir ki bu tür kullanımlar Kur’an’ın bir üslubudur.,Benzer mesajlar: A‘râf
7:39; Kasas
28:63; Ahzâb
33:67-68; Sebe’
34:31-33; Sâffât
37:33; Mü’min
40:48; Zuhruf
43:37-39.
Öncekiler sonrakilere şöyle diyecekler: “(Belli ki) sizin bizden hiçbir farkınız yokmuş. Siz de (bizim gibi) yaptıklarınıza karşılık azabı tadın!”
Ayetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenenlere göğün kapıları açılmayacak ve onlar halat/deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandıracağız!
Burada sözü edilen “göğün kapıları” ifadesi, cehennemlikler için “ruhlarının yükselmemesi, biraz fırsat bulsalar da yükseklere nüfuz edememeleri, meleklerin sırlarına erememeleri, düşmeleri, dualarının reddedilmesi, üzerlerine bereket inmemesi” anlamlarına alınmaktadır.,Ayette geçen [el-cemel] “deve” kelimesinin [el-cümmel] “halat” şeklinde okunma ihtimali nedeniyle iki farklı anlamı vardır.
Onların cehennem ateşinden yatağı, üstlerinden de (ateşten) örtüleri olacaktır. İşte zalimleri böyle cezalandırırız!
İman edip iyi işler yapanlara gelince –ki kimseye gücünün üzerinde bir görev yüklemeyiz–, işte onlar da cennet halkıdır; orada [ebedî] kalacaklardır.
(Cennette) altlarından ırmaklar akarken, göğüslerinde (kalplerinde) kinden ne varsa hepsini çıkarıp atmış olacağız. (İşte bu cennetlikler) şöyle diyeceklerdir: “Bizi bu (cennete) ulaştıran Allah’a [hamd]olsun; (çünkü) Allah bize yol göstermeseydi, biz yolumuzu bulamayacaktık. Şüphesiz ki Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler.” Onlara “İşte yaptıklarınıza karşılık miras olarak size verilen cennet burasıdır” diye seslenilecektir.
Bu cümle Hicr
15:47. ayetle birlikte okunmalıdır.,Benzer şekilde mahşerde dile getirilecek bir [hamd] cümlesi de Yûnus
10:10, Fâtır
35:34 ve Zümer
39:74’te de yer almaktadır. Ayrıca Kasas
28:70 ve Sebe’
34:1’de ahirette de hamdin sadece Yüce Allah’a ait olacağı ifade edilmektedir.,Cennet, dünyada yapılan fedakarlıkların sonucudur. Fedakarlıklar “sebep”, cennet ise “sonuç”tur.,Benzer mesajlar: Enbiyâ
21:103; Sâd
38:54; Fussilet
41:30; Kâf
50:32.
44,45. Cennet halkı ateş halkına “Biz Rabbimizin bize vadettiğini gerçekleşmiş bulduk; siz de Rabbinizin size vadettiğini gerçekleşmiş buldunuz mu?” diye seslenecekler; onlar da “Evet!” diyecekler. Aralarında bir çağrıcı “Allah’ın laneti, (insanları) Allah’ın yolundan alıkoyan, o (yol)u eğri gösteren ve ahireti de inkâr eden zalimlerin üzerine olsun!” diye seslenecektir.
44,45. Cennet halkı ateş halkına “Biz Rabbimizin bize vadettiğini gerçekleşmiş bulduk; siz de Rabbinizin size vadettiğini gerçekleşmiş buldunuz mu?” diye seslenecekler; onlar da “Evet!” diyecekler. Aralarında bir çağrıcı “Allah’ın laneti, (insanları) Allah’ın yolundan alıkoyan, o (yol)u eğri gösteren ve ahireti de inkâr eden zalimlerin üzerine olsun!” diye seslenecektir.
İki taraf (cennetlikler ve cehennemlikler) arasında bir perde ve [a‘raf]ta herkesi yüzlerinden tanıyan adamlar vardır. (Cennete girmeyi) arzulamalarına rağmen henüz oraya (cennete) giremeyen bu kişiler, cennet halkına “Selam üzerinize olsun!” diye seslenmiş (olacaklar)dır.
Sureye adını veren [el-a‘râf] kelimesi, horozun ibiği veya atın yelesi gibi “yüksek yer”, “cennetle cehennem arasındaki yüksek surun en tepesi” veya “bilgililer” anlamına gelmektedir. Burası henüz cennete girememiş, ancak girmeyi çok isteyen kişilerin bir anlamda sıkıntı çektikleri ve özlem içerisinde cennete girmeyi bekledikleri yer olarak yorumlanabilir.
Gözleri ateş halkı tarafına döndürülünce de “Rabbimiz! Bizi zalimler topluluğu ile birlikte bulundurma!” diyecekler.
Bu ifade a‘raftakilerin cehennemlikler tarafına bakmak istemediklerini, ancak bir sıkıntı sebebi olsun, manevi anlamda belki de bir ceza şeklini oluştursun diye onların bakışları ilahi irade tarafından cehennemliklerin bulunduğu yere çevrileceği bilgisini içermektedir.
A‘raf halkı, yüzlerinden tanıdıkları (cehennemdeki) kişilere şöyle seslenecekler: “Çokluğunuzun da kibirlenmenizin de size hiçbir yararı olmadı.
(Haklarında) ‘Allah’ın merhameti onlara ulaşmaz!’ diye yemin ettiğiniz kişiler bunlar mı?” (Oysa onlara:) “Cennete girin! Size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de.” (denecektir).
Bu cümle dünya hayatında inkârcıların alay ettiği imanlılara Yüce Allah’ın ikramda bulunacağını, beğenmedikleri insanların cennete girdiklerini görerek alay edenlerin alaycılıklarının feci akıbetini bir kez de bu şekilde yaşayacaklarını ifade etmektedir.
50,51. Ateş halkı cennet halkına “Su veya Allah’ın size verdiği rızıklardan biraz da bize dökün!” diye seslenince, (cennetlikler) “Allah onları dinlerini bir eğlence ve oyun edinen, dünya hayatı da kendilerini aldatan kâfirlere haram kılmıştır.” diyecekler. Onlar bu günün karşılaşmasını nasıl unutmuş ve ayetlerimizi nasıl inkâr etmişlerse işte biz de bugün onları unutmaktayız.
Yüce Allah mahşer şartlarında azabı hafifletebilecek veya ateştekileri serinletebilecek her ne varsa onu cehennemliklerden uzak tutacağını, onları bu nimetlerden mahrum kılacağını ifade etmektedir.,Dünya hayatının aldatmasına kananlar aynı zamanda Yüce Allah’ın ayetlerini inkâr eden ve mahşerde Allah’ın huzurunda hesap vereceğini de unutanlardır. Yüce Allah bu tiplerin suçunu gündeme getirmekte ve onlar dünya hayatında böyle bir unutma yaşamışlarsa, kendilerinin de azapta unutulacağını kendilerine haber vermektedir. Benzer mesajlar: Tevbe
9:67; Tâhâ
20:126; Secde
32:14; Câsiye
45:34; Haşr
59:19.
50,51. Ateş halkı cennet halkına “Su veya Allah’ın size verdiği rızıklardan biraz da bize dökün!” diye seslenince, (cennetlikler) “Allah onları dinlerini bir eğlence ve oyun edinen, dünya hayatı da kendilerini aldatan kâfirlere haram kılmıştır.” diyecekler. Onlar bu günün karşılaşmasını nasıl unutmuş ve ayetlerimizi nasıl inkâr etmişlerse işte biz de bugün onları unutmaktayız.
Yüce Allah mahşer şartlarında azabı hafifletebilecek veya ateştekileri serinletebilecek her ne varsa onu cehennemliklerden uzak tutacağını, onları bu nimetlerden mahrum kılacağını ifade etmektedir.,Dünya hayatının aldatmasına kananlar aynı zamanda Yüce Allah’ın ayetlerini inkâr eden ve mahşerde Allah’ın huzurunda hesap vereceğini de unutanlardır. Yüce Allah bu tiplerin suçunu gündeme getirmekte ve onlar dünya hayatında böyle bir unutma yaşamışlarsa, kendilerinin de azapta unutulacağını kendilerine haber vermektedir. Benzer mesajlar: Tevbe
9:67; Tâhâ
20:126; Secde
32:14; Câsiye
45:34; Haşr
59:19.
Yemin olsun ki onlara, bilgiyle açıkladığımız ve inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olan bir kitap getirmiştik (göndermiştik).
Ayetlerin açıklanmasıyla ilgili bkz. En‘âm
6:55, 97, 98, 114, 119, 126, 154; A‘râf
7:32, 145, 174; Tevbe
9:11; Yûnus
10:5, 24, 37; Hûd
11:1; Yûsuf
12:111; Ra‘d
13:2; İsrâ
17:12; Rûm
30:28; Fussilet
41:3, 44.,Benzer mesaj: Nahl
16:89.
(Onlar), onun (kitabın) [tevil]inden (yorumundan) başka bir şey beklemiyorlar. Onun [tevil]i (yorumu, Son Saat) geldiği gün, önceden onu unutmuş olanlar şöyle diyecekler: “Elbette Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler. Şimdi şefaat edebilenler var mı ki bize de şefaat etsinler veya (dünyaya) geri gönderilsek de yaptıklarımızın tersini yapabilsek?” Onlar elbette kendilerine yazık etmişlerdir ve uydurdukları şeyler (putlar) da kendilerinden kaybolup gitmiş olacaktır.
Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde (dönemde) yaratan, sonra da [arş]a [istiva] eden, geceyi durmadan kendisini takip eden gündüze bürüyüp örten, emrine boyun eğdirilmiş olarak güneşi, ayı ve yıldızları da (yaratan) Allah’tır. Dikkat edin! Yaratmak da emretmek de yalnızca O’na aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!
Benzer mesajlar: Yûnus
10:3; Hûd
11:7; Furkân
25:59; Secde
32:4; Kâf
50:38; Hadîd
57:4.,[Arş]a [istivâ], Yüce Allah için kullanıldığında “O’nun mutlak otorite makamına kurulması, her şeyi düzenleyiciliğini elinde bulundurması” anlamlarını içermektedir. Ayetteki [el-‘arş/‘arş] kelimesi Yüce Allah’ın mutlak hükümranlık alanı anlamında 21 yerde geçmektedir. Bu kavramın Allah ile ilgili olduğunda hakikat anlamını elbette bilemeyiz. Benzer mesajlar: Yûnus
10:3; Ra‘d
13:2; Tâhâ
20:5; Furkân
25:59; Secde
32:4; Hadîd
57:4.
Rabbinize boyun eğerek ve gizlice dua edin! Şüphesiz ki O, haddi aşanları sevmez.
Benzer mesajlar: En‘âm
6:63; A‘râf
7:55-56, 205.
Düzenine kavuşturulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın! O’na (Allah’ın azabından) korkarak ve (merhametini) umarak dua edin! Şüphesiz ki Allah’ın merhameti güzel davrananlara çok yakındır.
Rahmetinin (yağmurun) önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen O’dur. Sonunda (o rüzgârlar), ağır bulutları yüklenince onu (bulutu) ölü (kurak) bir şehre sevk ederiz. Böylece onun sayesinde (bulut sebebiyle oraya) suyu indirir ve bütün meyvelerden çıkarırız. İşte ölüleri de (topraktan) böyle çıkaracağız. Umulur ki (gerçeği) hatırlarsınız.
Toprağı iyi olan şehrin bitkisi de Rabbinin izniyle (güzel) çıkar; kötü olanın ise yararsız bitkiden başka bir şeyi çıkmaz. Biz şükreden bir topluluk için ayetleri işte böyle açıklıyoruz.
Saf su ile dolu ağır bulutlar gibi, Kur’an’ın muhatap olduğu kalplerin sahibi insanlar da iki kısımdır: Topraklar gibi insanların da iyisi ve kötüsü, mümini ve kâfiri vardır. İyiler iyi düşünür, peygamberlerin tebliğ ettiği ilahi mesajlardan istifade eder, ayetleri [tefekkür] ve [tezekkür] ederek onlardan ibret alırlar; iman eder, hayat bulur, ilahi nimetler için şükrederler. Ahiret için sâlih ameller yapar ve güzel ürünler verirler. Çorak yer gibi fena olanlar ise Yüce Allah’ın nimetlerine karşı küfür içerisinde bulunur, nankörlük yaparlar ve bunlardan yararlanmaktan da mahrum kalırlar. Güzel iş üretmediklerinden ilahi irade onlar için olumlu şekilde tecelli etmez. Toprağı yeşerten su misali, vahyin prensiplerine kulak vermeyen bu kişiler için çorak benzetmesi gayet yerindedir. Toprakta verim kapasitesi yoksa su ne yapsın.
Şüphesiz ki Nuh’u elçi olarak kavmine biz göndermiştik de “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin! Sizin için O’ndan başka ilah yoktur. Şüphesiz ki üzerinize gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum!” demişti.
Kavminden yöneticiler ona “Doğrusu biz seni apaçık bir sapkınlık içinde görüyoruz!” demişlerdi.
Hz. Nuh’un karşıtları da diğer inkarcılar gibi peygamberi reddetmişlerdi.
(Nuh da onlara) şöyle demişti: “Ey kavmim! Bende herhangi bir sapkınlık yoktur; aksine ben âlemlerin Rabbinin (seçtiği) bir elçiyim.
Size Rabbimin mesajlarını duyuruyor, size öğüt veriyorum ve ben sizin bilmediklerinizi Allah’tan (gelen vahiy ile) biliyorum.”
Sizi uyarsın, [takvâ]lı (duyarlı) olasınız ve size merhamet edilsin diye içinizden bir adama (bir kişiye) Rabbinizden bir hatırlatma gelmesine mi şaştınız?
Bütün peygamberler aynı mesajı iletmişlerdir. Benzer mesajlar: A‘râf
7:68-69.
(Kavmi Nuh’u) yalanlamış, biz de onu ve onunla birlikte olanları gemide kurtarmıştık; ayetlerimizi yalanlayanları da (denizde) boğmuştuk! Şüphesiz ki onlar kör bir toplumdu.
Ayetteki ifadeye göre Hz. Nuh’un inkarcı kavminin körlüğünü bedensel ve fiziksel anlamda bir körlük değil de mecaz anlamında hak ve hakikati görmemek, onlara itibar etmemek anlamında manevi körlük olarak kabul etmek gerekir.
Âd (kavmine) de kardeşleri Hud’u (göndermiştik) de “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin! Sizin için O’ndan başka ilah yoktur. (Hâlâ) [takvâ]lı (duyarlı) davranmayacak mısınız?” demişti.
Kavminden kâfir olan yöneticiler şöyle demişti: “Doğrusu biz seni elbette bir beyinsizlik içinde görüyor ve yalancılardan olduğuna inanıyoruz.”
Benzer mesaj: A‘râf
7:60.
(Hud da onlara) şöyle demişti: “Ey kavmim! Bende herhangi bir beyinsizlik yoktur; aksine ben âlemlerin Rabbinin (seçtiği) bir elçiyim.
Size Rabbimin mesajlarını duyuruyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğüt vericiyim.”
Sizi uyarsın diye içinizden bir adama (bir kişiye) Rabbinizden bir hatırlatma gelmesine mi şaştınız! Hatırlayın ki O (Allah) sizi Nuh kavminden sonra onların yerine getirdi ve yaratılışta sizi onlardan güçlü kıldı. Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtulasınız.
Benzer mesaj: A‘râf
7:62-63.
(Kavmi ise) “Sen bize tek Allah’a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin? Doğru söyleyenlerdensen bize vadettiğini bize getir!” demişti.
Âd kavminin tevhidi reddetme sebebi “atalar dinini taklit”tir. İnkarcılar bir hatası olduğunda yani herhangi bir çirkinlik işlediğinde bahane olarak A‘râf
7:28’de belirtildiği gibi “atalarını böyle buldukları”, dahası “Allah’ın böyle emrettiği” yalanına sarılmışlardır. Mekkeli müşrikler işte bu ateşe çağıran hatalı yolu izleyenler olmuştur ancak mesaj onlarla sınırlı değildir. Şeytanın izini takip eden herkesin bu noktada muhatap olduğu unutulmamalıdır.
(Hud da onlara) şöyle demişti: “Elbette üzerinize Rabbinizden gelecek bir bela ve azap gerçekleşmiştir. Haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın taktığı isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? (Öyleyse) bekleyin! Şüphesiz ki ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!”
(Bunun üzerine) onu (Hud’u) ve onunla birlikte olanları merhametimizle kurtarmış ve ayetlerimizi yalanlayanların ve iman etmeyenlerin kökünü de kesmiştik.
Âd kavminin inkârcılarının akıbetiyle ilgili olarak da Kur’an’da çeşitli bilgiler yer almaktadır. Bu bağlamda “kendilerine köklerini kesen bir kasırga gönderildiği” (A‘râf
7:72; Zâriyât
51:41), “dünyada olduğu gibi kıyamet gününde de lanete uğratılacakları” (Hûd
11:60), “korkunç bir gürültünün onları yakaladığı, sel süprüntüsü haline getirildikleri” (Mü’minûn
23:41), “helak edildikleri” (Şu‘arâ
26:139), “üzerlerine uğursuz, uğultulu ve her şeyi alt üst eden kasırgaların gönderildiği” (Fussilet
41:16; Ahkâf
46:25) ve “köklerinden sökülmüş hurma kütükleri gibi oldukları” (Kamer
54:19-20), “üzerlerine azap kamçılarının salındığı” (Fecr
89:13) bildirilmektedir.
Semûd’a da kardeşleri Salih’i (göndermiştik de onlara) şöyle demişti: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin! Sizin için O’ndan başka ilah yoktur. Elbette size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir. İşte Allah’ın şu devesi sizin için bir delildir. Onu bırakın da Allah’ın (yarattığı bu) toprakta yesin (otlasın). Ona hiçbir kötülük etmeyin! Yoksa sizi elem verici bir azap yakalar.
[Nâkatullâh] ifadesi “Allah’ın devesi” demektir. Hayvan haklarını ve kamu hakkını temsil etmektedir. Ayette bir delil olarak bahsedilen bu özel deveye tabiatta beslenirken hiçbir şekilde dokunulmaması, aksi takdirde korkunç bir azabın gelebileceği haber verilmektedir.,Benzer mesaj: Hûd
11:64.
(Allah’ın) Âd (kavmin)den sonra sizi halifeler (sorumlular) kıldığını ve yeryüzüne (bu topraklara) yerleştirdiğini hatırlayın! Ovalarında köşkler ediniyor ve dağlarından evler yontuyorsunuz. Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın!”
Âd kavminin yaşadığı bölge Arabistan’ın güneyinde Ahkâf adıyla bilinen Umman ve Hadramevt taraflarıydı. Semûd kavmi ise Arabistan’ın kuzeyinde yaşamıştı. Semûd kavminin yaşadığı bölge bugün Medâin-i Sâlih adıyla bilinen ve Arabistan’ın kuzeyindeki Hicr bölgesidir. Kastedilen yöre Hz. Salih’in kavminin yaşadığı ve kayalardan oyularak şekillendirilen kaya şehirdir. Burada yaşamaları Yüce Allah’ın bir lütfuydu ve Hz. Salih de onlara bu nimeti hatırlamalarını öğütlemekteydi. Demek ki Semûd kavmi Âd kavminin yaşadığı topraklara yerleştirilmemişti; onların helakinden sonra yaşadıkları bölgenin sorumluları oldukları hatırlatılmaktadır.
Kavminden kibirli yöneticiler zayıf düşürülmüşlere yani içlerinden iman edenlere “Siz Salih’in Rabbinden gönderilen bir (elçi) olduğunu (gerçekten) biliyor (buna inanıyor) musunuz?” diye sormuşlardı. Onlar da “Şüphesiz ki biz onunla gönderilen her şeye inanıyoruz.” demişlerdi.
Bu ve benzer örneklerde sözü edilen “zayıf düşürülenler” her zaman bu baskıya boyun eğmiş de değillerdir. Nitekim Firavun’un karşısına dikilen büyücüler son derece net bir iman duruşu ortaya koymuş ve Firavun’un tehditlerine aldırış etmemişlerdi. İşte bu ayette de durum aynıdır. Semûd kavminin azgın yöneticileri içlerinden iman etmiş ve zayıf düşürülmüş müminlere soru sormuşlar ve belki de hiç tahmin etmedikleri bir cevapla karşılamışlardı.
Kibirlenenler “Biz sizin inandığınız şeyleri inkâr ediyoruz!” demişlerdi.
Rablerinin emrinden çıkarak o dişi deveyi boğazlamış ve “Ey Salih! Elçilerdensen bize vadettiğini bize getir!” demişlerdi.
Konuyla ilgili ayetlerde geçen [‘akarû] fiili, “hayvanın ayaklarının kesilerek veya kırılarak yere düşürülmesi, sonra da boğazlanması” anlamına gelmektedir. Bu tür bir işkenceyle hayvan boğazlama işleminin, İslam öncesi Araplarda da var olduğu ifade edilmektedir. Benzer mesajlar: Hûd
11:65; Şu‘arâ
26:157; Kamer
54:29; Şems
91:14.
(Bunun üzerine) onları bir sarsıntı yakalamıştı da yurtlarında diz üstü (hareketsiz) kalmışlardı.
Şu‘arâ
26:157’de ifade edildiği gibi, Semûd kavmi dişi deveyi hunharca katlettikten sonra pişman olmuşlardı; ancak iş işten geçtiği için bunun kendilerine hiçbir faydası dokunmamış, hak ettikleri azapla buluşturulmuşlardı.,Benzer mesajlar: A’râf
7:91; ‘Ankebût
29:37.
(Salih) onlardan yüz çevirip kendilerine şöyle demişti: “Ey kavmim! Şüphesiz ki ben size Rabbimin mesajını ulaştırdım ve size öğüt verdim fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.”
Lut’u da (peygamber göndermiştik de) kavmine şöyle demişti: “Sizden önce âlemlerden (insanlardan) kimsenin yapmadığı bir çirkinliği mi yapıyorsunuz?
Şüphesiz ki siz, kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz haddi aşan bir topluluksunuz.”
Bu ayetler Neml
27:54-55 ve ‘Ankebût
29:28-29. ayetlerle birlikte okunmalıdır.
Kavminin cevabı “Onları (Lut’u ve arkadaşlarını) şehrinizden çıkarın; çünkü onlar (güya) temizlik taslayan insanlarmış!” sözünden başka bir şey olmamıştı.
Bu söz açıkça alaycılık içermektedir; çünkü ahlaklı olmak onlar tarafından ayıplanacak bir husus olarak görülmekteydi. “Onlar temiz kalmak istiyorlarmış, bizim aramızda kalarak kirlenmesinler” demeye getirerek, kendilerince muhataplarını aşağılamaktan da geri kalmamışlardı. Benzer mesaj: Neml
27:56.
Bunun üzerine onu ve ailesini kurtarmıştık. Yalnız hanımı hariç; o, geride kalanlardandı.
Üzerlerine büyük bir bela yağmuru yağdırmıştık. Bak ki suçluların sonu nasıl olmuştu!
Neml
27:58’de de bildirildiği üzere, Yüce Allah Hicr
15:73’te bu azap kasırgasından önce Hz. Lut’un kavminin helakiyle ilgili olarak gün doğarken korkunç bir gürültüyle meydana gelen depremin kendilerini yakaladığını haber vermektedir. Lut kavminin helak başlangıcının sabaha karşı gerçekleşen bu korkunç gürültü olduğu anlaşılmaktadır.
Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (göndermiştik de onlara) şöyle demişti: “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin! Sizin için O’ndan başka ilah yoktur. Elbette size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir. Ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin! Düzenine kavuşturulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın! İnanırsanız böylesi sizin için hayırlı olandır.
Medyen Hz. Şuayb’ın peygamber olarak görevlendirildiği şehirdi. [Medyene] kelimesi Kur’an’da 10 kez geçmekte, bir kısmında Hz. Musa ile ilgili kıssalarda yer almakta, diğer geçtiği yerlerde Hz. Şuayb’ın tebliği bağlamında yer almaktadır. Medyen’in aslında Hz. İbrahim’in çocuklarından birisi olduğu, nüfus artınca çocuklarının isminin şehre verildiği rivayet edilmektedir. Bu bağlamda Hz. Şuayb’ın nesebinin de Şuayb b. Nüveyb b. Medyen b. İbrahim Halîlullâh olduğu ifade edilmektedir.,Yüce Allah tıpkı Hz. Hud ve Hz. Salih’te olduğu gibi Hz. Şuayb’ı da kavmine göndermesiyle ilgili olarak [ehâhum] “kardeşleri” ifadesini kullanmakta, böylece her peygamberin kendi kavminden seçildiği mesajını vermektedir. Bu kardeşlik inançla ilgili değil, o toplumdan olduğunu ortaya koymak bakımındandır
Benzer mesajlar: Hûd
11:85; Şu‘arâ
26:183.
İnananları tehdit ederek, onları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolu eğip bükerek her yolun başında oturmayın! Az iken (Allah’ın) sizi çoğalttığını hatırlayın! Bozguncuların sonu nasıl olmuş bir bakın!
Yüce Allah Hz. Şuayb’ın tebliğindeki çok önemli noktaları ifade bağlamında insanları engellemek için doğru yolun üzerine oturmamayla ilgili uyarısını haber vermektedir. Bu tutum Yüce Allah’a karşı isyanının sonunda İblis’in söylediği “Beni saptırmanın karşılığında senin doğru yoluna oturacağım” şeklindeki sözünü hatırlatmaktadır. Demek ki Hz. Şuayb’ın kavmi de İblis’in yolundan gitmekte ve insanları saptırmak için doğru yolun üzerine oturup insanların istikamet sahibi olmalarını engellemeye çalışmaktalardı.
İçinizden bir grup benimle gönderilene inanır, bir grup da inanmazsa, Allah aranızda hükmedinceye kadar sabredip bekleyin! O hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”
(Şuayb’ın) kavminden kibirli yöneticiler demişti ki: “Ey Şuayb! Ya mutlaka seni ve seninle birlikte inananları şehrimizden çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz!” (Şuayb şu) cevabı vermişti: “İstememiş olsak da mı?
Medyenliler Hz. Şuayb’ı ve müminleri iki seçenekle baş başa bırakmışlardı. Seçeneklerden ilki tehdit idi. Buna göre, müminleri şehirden, yani ülkeden çıkarmakla tehdit etmişlerdi. Ülkeden sürülme tehdidi başka peygamberlerin kavimlerinde de görülen bir durumdu. Nitekim A‘râf
7:82, Şu‘arâ
26:167 ve Neml
27:56’da “Hz. Lut’un”; Şu‘arâ
26:116’da “Hz. Nuh’un”; Meryem
19:46’da “Hz. İbrahim’in” ve İbrâhîm
14:13 ve Yâsîn
36:18’de “bütün peygamberlerin” sürgünle tehdit edildikleri ifade edilmektedir
Benzer mesaj: İbrâhîm
14:13.
Allah bizi o (yanlış inanış)tan kurtardıktan sonra sizin dininize dönersek Allah’a iftira etmiş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi hariç, ona (Medyenlilerin dinine) dönmemiz mümkün değildir. Rabbimiz ilim bakımından her şeyi kapsamıştır. Biz yalnızca Allah’a güvendik! Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında adaletle hükmü sen ver! Sen hüküm verenlerin en hayırlısısın.”
Kavminin kâfir olan yöneticileri “Şuayb’a uyarsanız bu durumda siz kaybedersiniz!” demişlerdi.
(Bunun üzerine) onları bir sarsıntı yakalamıştı da yurtlarında diz üstü (hareketsiz) kalmışlardı.
Şuayb’ı yalanlayanlar sanki yurtlarında hiç kalmamış gibiydiler; Şuayb’ı yalanlayanlar kaybedenlerin ta kendileridir.
(Şuayb) onlardan yüz çevirmiş ve şöyle demişti: “Ey kavmim! Ben size Rabbimin mesajlarını duyurmuş ve size öğüt de vermiştim. Artık kâfir bir kavme nasıl acırım!”
Her şehre bir peygamber gönderdiğimizde (gerçeğe) boyun eğsinler diye onları elbette çeşitli sıkıntı ve darlıkla denemiştik.
Yüce Allah çeşitli peygamber kıssalarını anlatıp kavimlerinin helak edilme biçimlerini ve nedenlerini ifade ettikten sonra, insanlık tarihinde helak edilenlerin sadece kıssası anlatılanlar olmadığını belirtmekte ve genel kuralını hatırlatmaktadır.
Sonra kötülüğü iyilikle değiştirmiştik de refah içinde yaşamışlardı. “Atalarımıza da elbette böyle sıkıntı ve sevinç (vesileleri) gelmişti.” demişlerdi. Biz de onları, hiç farkına varmadıkları bir şekilde ansızın yakalamıştık (cezalandırmıştık).
Önceki nesillerdeki kâfirlerin peygamberlerine yönelik olarak birbirine benzer tepkiler vermeleri nedeniyle Kur’an’da onların bu durumu aynı anda yaşanmış gibi sunulmakta, küfrün tek millet olduğuna dikkat çekilmektedir. Bu konuda bkz. A‘râf
7:94-102; İbrâhîm
14:9-18; Mü’minûn
23:51-53; Sebe’
34:34-35; Yâsîn
36:13-32; Fussilet
41:14; Teğâbun
64:5; Fecr
89:11-12.
O şehirlerin halkı iman edip [takvâ]lı (duyarlı) olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bereketler açardık. Fakat yalanlamışlardı; biz de kazandıkları şeyler nedeniyle onları yakalamıştık (cezalandırmıştık).
O şehirlerin halkı, uyurlarken geceleyin kendilerine azabımızın gelmesinden güvende miydi!
Veya o şehirlerin halkı, eğlenirlerken kuşluk vakti kendilerine azabımızın gelmesinden güvende miydi!
Allah’ın tuzağından (ince düzeninden) güvende miydiler! Kendilerine yazık eden topluluktan başkası Allah’ın tuzağından (ince düzeninden) kendini güvende göremez.
Tuzak kurmak insanlar için bir acizliğin ifadesidir; mertçe yapılamayan bir mücadelenin kaçamak yolunu tercih etmektir. Yüce Allah ise her gücün üstündedir. Tuzak, karşıdakinin bilemeyeceği bir şekilde kurulur. Oysa Yüce Allah’ın bilemeyeceği, O’na gizli olan hiçbir alan ve hile söz konusu olamaz. Ayetlerde Yüce Allah için kullanılan bu tür ifadeler, O’nun cezalandırmasını ve yapılanlardan haberdar olduğunu bildirmesidir.
Önceki sakinlerinden sonra yeryüzüne mirasçı olanlara şu gerçek yol göstermedi mi: Dileseydik günahlarından dolayı onlara da (sıkıntılar) isabet ettirirdik. Kalplerini mühürleriz de (gerçekleri) duyamazlar.
Yüce Allah hiç kimsenin kalbini haksız yere mühürlemez. İnançla ilgili bütün mühürlenmelerin nedeni inkâr, küfür ve haddi aşmadır.
İşte o şehirler, haberlerinden sadece bir bölümünü sana anlatmakta olduklarımızdır. Yemin olsun ki elçileri onlara apaçık deliller getirmişlerdi. Fakat önceden yalanladıklarına yine de iman edecek değillerdi. İşte Allah kâfirlerin kalplerini böyle mühürler.
Benzer mesajlar: En‘âm
6:34; Hûd
11:120; Tâhâ
20:99; Kasas
28:3.,Bu cümle Yüce Allah’ın kimlerin iman etmeyeceğini önceden bildiğinin delillerindendir.,İnkârcıların kalplerinin mühürlenmesinin sebebi, inkârlarında ısrarcı olmalarıdır. Yani inkâr “sebep”, mühürlenme ise “sonuç”tur. Benzer mesajlar: Bakara
2:7, 88; Nisâ
4:155; A‘râf
7:101; Tevbe
9:87, 93, Yûnus
10:74; Nahl
16:108; Rûm
30:59; Mü’min
40:35; Muhammed
47:16; Münâfikûn
63:3.
Onların çoğunda sözünde durma bulamamıştık; çoğunu yoldan çıkmış bulmuştuk.
Sonra onların ardından da Musa’yı delillerimizle Firavun ve yöneticilerine göndermiştik de onlara (delillerimize) haksızlık etmişlerdi. Bozguncuların sonu nasıl olmuş, bir bak!
Hz. Musa’ya verilen ayetler, yani deliller, belgeler, mucizelerle ilgili bkz. Bakara
2:60; Nisâ
4:154; A‘râf
7:133, 160; Kehf
18:101; Tâhâ
20:18, 22, 77; Şu‘arâ
26:32, 33, 63; Neml
27:10; Kasas
28:31.
Musa şöyle demişti: “Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim.
Bu ayette Hz. Musa risaletle ilgili konumunu açıkça ortaya koymakta, söylemlerinin kendisine ait olmadığını, aksine âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu Firavun’un yüzüne baka baka adeta haykırmıştır.
Allah hakkında gerçek(ler)den başka bir şey söylememek benim üzerime borçtur. Elbette Rabbinizden size apaçık bir belge getirdim; artık İsrailoğulları’nı benimle gönder!”
Bu cümle Yüce Allah hakkında konuşurken sadece gerçeği söylemek gerektiğini vurgulu bir şekilde ortaya koymaktadır ki bunu başarmanın tek yolu vahiyden yani Kur’an’dan konuşmaktan geçmektedir. Benzer mesaj: A‘râf
7:169.,Ayette Hz. Musa’nın dile getirdiği [min rabbiküm] ifadesi başta Firavun olmak üzere diğer yönetici ileri gelenlere mesaj vermektedir. Bilindiği gibi Firavun kendisini ilâh diye tanıtmakta, İsrailoğulları’nın kendisinden başka ilahının bulunmadığını onlara dikte etmekteydi. İşte böyle korkunç bir kibrin sahibi olan Firavun’a ve yöneticilerine Yüce Allah’tan başka ilah olmadığını, üstelik Yüce Allah’ın onların da Rabbi olduğunu kendilerine bildirmiştir. Bu haliyle hem bu tebliği yapmış hem de tevbe etmeleri halinde Yüce Allah’ın onları da sahipleneceğini onlara hatırlatmış olmaktaydı.
(Firavun) şöyle demişti: “Bir delil getirdiysen, doğru söyleyenlerdensen onu getir (göster)!”
(Musa) asasını atmıştı. Bir de ne görsünler, o (asa) apaçık bir yılan (olmuş)!
Elini de (koynundan) çıkarmıştı. Bir de ne görsünler, o (eli) bakanlara bembeyaz (görünmüştü).
“Elin beyaz olması” ifadesi, “maddi anlamda bir beyazlık”tan ziyade, “manevi olarak arınmış olma”yı ifade etse gerektir. Tâhâ
20:22 ve Neml
27:12’de de aynı gerçeğe işaret edilmektedir.
109,110. Firavun’un kavminden yöneticiler şöyle demişlerdi: “Şüphesiz ki bu, sizi yurdunuzdan çıkarmak isteyen çok bilgili bir büyücüdür.” (Firavun) “Öneriniz nedir?” demişti.
109,110. Firavun’un kavminden yöneticiler şöyle demişlerdi: “Şüphesiz ki bu, sizi yurdunuzdan çıkarmak isteyen çok bilgili bir büyücüdür.” (Firavun) “Öneriniz nedir?” demişti.
111,112. (Yöneticiler) “Musa’yı ve kardeşini alıkoy! Bütün bilgin büyücüleri sana getirsinler diye şehirlere toplayıcı (görevli)ler gönderip haber sal!” demişlerdi.
111,112. (Yöneticiler) “Musa’yı ve kardeşini alıkoy! Bütün bilgin büyücüleri sana getirsinler diye şehirlere toplayıcı (görevli)ler gönderip haber sal!” demişlerdi.
Büyücüler Firavun’a gelmiş ve “Galip gelirsek bize ödül var, değil mi?” demişti.
(Firavun) “Tamam; siz gözdeler(im)den olacaksınız!” demişti.
(Büyücüler) “Ey Musa, ya (asayı önce) sen atacaksın ya da atanlar biz (mi) olalım?” demişlerdi.
(Musa) “Siz atın!” demişti. Onlar atınca, insanların gözlerini büyülemiş, onları korkutmuş ve (zanlarınca) büyük bir büyü getirmişlerdi (göstermişlerdi).
Bu ayet büyücülüğün insanların gözlerini boyamaktan başka bir şey olmadığının apaçık bir delilidir. Büyü ile ilgili bütün ayetleri bu bilgi ışığında değerlendirmek gerekir.,Bu cümle büyücülükte göz boyama ve insan korkutmanın esas olduğunu göstermektedir.
(Bunun üzerine) Musa’ya “Şimdi de sen asanı (yere) at!” diye vahyetmiştik. Bir de ne görsünler, (Musa’nın asası) onların uydurduklarını yutuyordu.
Böylece gerçek ortaya çıkmış ve onların yapmakta olduğu şeyler de yok olup gitmişti.
Bu ayet gerçeğin geldiği yerde batılın durmayacağını ortaya koymaktadır. Benzer mesajlar: İsrâ
17:81; Enbiyâ
21:18; Sebe’
34:49.
Orada kendilerini küçük düşüren bir yenilgiye uğramışlardı.
Büyücüler hemen secdeye kapanmışlardı.
Benzer mesaj: Şu‘arâ
26:46.
121,122. (Büyücüler) “Âlemlerin Rabbine, yani Musa ve Harun’un Rabbine inanıp güvendik.” demişlerdi.
Bu ifadenin benzerleri Tâhâ
20:70 ve Şu‘arâ
26:47-48’de geçmektedir. Büyücülerin imanı, ilk etapta normal, sıradan gibi görülse de aslında karşılarında Firavun gibi bir zalim varken bunu yapabilmek herkesin harcı değildir. Firavun onların rabbi olduğunu (Nâzi‘ât
79:24) ve kendisinden başka onlar için hiçbir ilah tanımadığını (Kasas
28:38) söylemişti. Bu bildirime karşı gelmek aslında Firavun’a savaş açmaktı.
121,122. (Büyücüler) “Âlemlerin Rabbine, yani Musa ve Harun’un Rabbine inanıp güvendik.” demişlerdi.
Firavun onlara şöyle demişti: “Ben size izin vermeden ona iman ettiniz (öyle mi)? Şüphesiz ki bu, halkını oradan çıkarasınız diye şehirde kurduğunuz bir tuzaktır. İleride (gerçeği) bileceksiniz.
Dönekliğinizden dolayı ellerinizi ve ayaklarınızı keseceğim, sonra da hepinizi asacağım!”
Burada mesaj, [min hılâfin] ifadesi gereği el ve ayakların çaprazlama kesilmesinden ziyade, döneklik nedeniyle bu cezanın verilmesidir. El ve ayakların kesilmesiyle ilgili olarak benzer mesajlar: Mâide
5:33; Tâhâ
20:71; Şu‘arâ
26:49.
(Büyücüler) şöyle demişlerdi: “Biz zaten Rabbimize döneceğiz.
Sen sırf Rabbimizin ayetleri bize geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun.” (Sonra) “Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver ve müslümanlar olarak bizi vefat ettir.” diye dua etmişlerdi.
Firavun’un kavminden yöneticiler: “(Büyücüleri kesip) Musa’yı ve kavmini hem seni hem de ilahlarını terk edip yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye serbest mi bırakacaksın?” demişlerdi. (Firavun) “(Hayır hayır), oğullarını öldürtüp kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onlara üstünüz (onları ezecek güçteyiz)!” demişti.
Kasas
28:38 ve Nâzi‘ât
79:29 gereği kendini tek ilah gören Firavun’un “ilahları” ifadesi onun peşi sıra belirlediği tanrıcıklar olabilir.,Benzer mesajlar: Bakara
2:49; A‘râf
7:141; İbrâhîm
14:6; Kasas
28:4; Mü’min
40:25.
(O sırada) Musa kavmine şöyle demişti: “Allah’tan yardım isteyin ve sabırlı olun! Şüphesiz ki yer, Allah’a aittir. Kullarından dilediğine (layık olana) onu mirasçı yapar. (Mutlu) son, [muttakî]ler (duyarlı olanlar) içindir.”
Onlar “Sen bize (peygamber olarak) gelmeden önce de eziyete uğratılmıştık; geldikten sonra da!” demişlerdi. (Musa ise): “Elbette Rabbiniz, düşmanınızı helak edecek ve onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır.” demişti.
Benzer mesajlar: A‘râf
7:137; İbrâhîm
14:14; Enbiyâ
21:105; Nûr
24:55; Kasas
28:5.,Burada, Yüce Allah’ın bakması ile kastedilen, durumun ne olacağını muhataplara göstermek, tutumlarını ortaya koymalarını sağlamaktır. Yoksa Allah’ın bilgilenmesi değildir. Çünkü Yüce Allah sonradan bilgilenmeye muhtaç değildir; ezelî ilmiyle her şeyi bilmektedir.
Yemin olsun ki biz de Firavun’un ailesini (destekçilerini gerçeği) hatırlasınlar diye kuraklık ve ürün kıtlığı ile cezalandırmıştık.
Onlara bir iyilik geldiğinde “Bu, sadece bizim hakkımızdır.” demişlerdi. Kendilerine bir kötülük geldiğinde onu da Musa ve beraberindekiler nedeniyle (gelen) uğursuzluğa bağlarlar(dı). Dikkat edin! Onların uğursuzluğu Allah katında(n)dır fakat çoğu bilmez.
(Mısırlılar) şöyle demişlerdi: “Bizi büyülemen için her ne ayet (mucize) getirirsen (getir), biz sana asla inanacak değiliz.”
Bunun üzerine biz de ayrı ayrı ayetler (mucizeler) olarak üzerlerine tufan, çekirgeler, haşereler, kurbağalar ve kan göndermiştik. Yine de kibirlenmeye devam etmişlerdi; zaten onlar suçlu bir toplumdu.
Tepelerine her bela indiğinde, “Ey Musa! Sana verdiği söz gereği bizim için Rabbine dua et! Bizden o azabı kaldırırsan, elbette sana inanacak ve elbette İsrailoğulları’nı seninle göndereceğiz.” demişlerdi.
Burada sözü edilen bela ve azap ifadeleri A‘râf
7:133. ayette sayılan şeylerdir.
Biz ulaşacakları bir süreye kadar onlardan o azabı kaldırınca hemen sözlerinden dönmüşlerdi.
(Buna karşılık) biz de onlardan intikam almış, ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan habersizmiş gibi davranmaları sebebiyle kendilerini denizde boğmuştuk.
Yüce Allah için kullanılan ve [intikam] kökünden gelen kelimelerin geçtiği bütün ayetlerde, zalimlerden, haddini aşanlardan, suçlulardan, suçtan beslenenlerden, yoldan çıkanlardan, kısaca azabı hak edenlerden söz edilmekte, işledikleri haksızlığın karşılığında Yüce Allah’ın onlardan intikam alacağı, hesap soracağı, bunların işlediği fiillerin karşılıksız bırakılmayacağı, kötülüklerinin yanlarına kâr kalmayacağı ifade edilmektedir. Çünkü hiç kimsenin Allah’a zarar vermeye gücü yetmez. Benzer mesajlar: Âl-i İmrân
3:4; Mâide
5:95; İbrâhim
14:47; Hicr
15:79; Rûm
30:47; Zümer
39:37; Zuhruf
43:25, 41, 55; Duhân
44:16
Bu ayette onların denizde boğulmalarının iki sebebi yer almaktadır: İlki Allah’ın ayetlerini yalanlamaları, diğeri ise o ayetlere karşı ilgisiz davranıp gafleti tercih etmeleriydi. Onlar haksız bir cezalandırmayı değil, hak edilmiş bir sonu yaşamışlardı.
Zayıf düşürülmüş olan o toplumu (İsrailoğullarını), bereketli kıldığımız yerin doğu ve batı taraflarına mirasçı kılmıştık. Sabırlarına karşılık Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz yerine gelmişti. Firavun ve kavminin yaptıkları (eserlerini) ve yükselttiklerini (çardaklarını, binalarını) yerle bir etmiştik.
Bazı âlimler burasının, “Şam ve Mısır topraklarının doğuları ve batıları” olduğunu, çünkü bu bölgenin Firavun’un yetkisi altında olan bölgeler olduğunu söylemişlerdir. Bir başka görüşe göre, kastedilen bütün yeryüzüdür. Çünkü Hz. Davud ve Hz. Süleyman da İsrailoğullarından olup, çok geniş bir coğrafyaya hâkim olmuşlardır. Bu da ayetteki [el-ard] “yer” kelimesi ile bütün “yeryüzünün” kastedildiğine delalet eder. Bu bölgenin daha önce Hz. İbrahim ve peygamber çocuklarının yaşadığı, şimdi israil’in işgal ettiği Filistin toprakları olma ihtimali de vardır. Yani İsrailoğulları’nın geçmişte mirasçı kılındığı topraklar Ürdün-Filistin-Suriye topraklarının doğusundan batısına kadar tamamı olabilir
Benzer mesajlar: A‘râf
7:129; İbrâhîm
14:14; Enbiyâ
21:105; Nûr
24:55; Kasas
28:5.
İsrailoğulları’nı denizden geçirmiştik. Orada kendilerine ait birtakım putlara tapan bir kavmin yanına gelmişlerdi. Bunun üzerine (Musa’ya) “Ey Musa! Onların ilahları olduğu gibi, sen de bizim için bir ilah yap!” demişlerdi. (Musa) şöyle demişti: “Şüphesiz ki siz cahillik eden bir toplumsunuz.”
Denizi geçtikten sonra kendilerine ait putlara tapmakta olan kavmin kimlerden oluştuğuna dair ayette herhangi bir bilgi yoktur. Müfessirlerimiz bu bağlamda çeşitli isimler ileri sürmekte, bir kısmı Lahm, bir kısmı Hz. Musa’nın kendileriyle savaşması emredilen Ken‘âniler olduğunu belirtmişlerdir. Haklarında Kur’an’da bilgi verilmemesinden hareketle, bu kavmin kimlerden oluştuğuna dair net bir şeyler söylemek durumunda değiliz. Bunların tapındığı putların “inek” şeklinde olduğu, daha sonra Sâmirî’nin de bunlardan esinlenerek bir buzağı putu yaptığı ifade edilmektedir. Çeşitli ayetlerde geçen [asnâm] kelimesi ise daha çok madeni bir kaynaktan yapılmış “putlar” anlamına gelmektedir. Burada önemli olan, denizden geçirilen İsrailoğulları’nın onlara bakarak ortaya koydukları çirkin tavırdır.
Şüphesiz ki bunların içinde bulundukları (yol) helak sebebidir; yapmakta oldukları işler de [batıl]dır.
“Sizi âlemlere (inançsızlara) üstün kılmışken, size Allah’tan başka bir ilah mı arayayım?” demişti.
Hatırlayın ki (erkek) çocuklarınızı öldürtüp kadınlarınızı sağ bırakacak şekilde size işkencenin en kötüsünü yapan Firavun’un ailesinden (destekçilerinden) sizi kurtarmıştık. İşte bunda (size anlatılanlarda), Rabbinizden büyük bir imtihan vardır.
(Vahyetmek üzere) Musa’ya otuz gece belirlemiş ve ona on gece daha ilave etmiştik; böylece Rabbinin belirlediği zaman kırk geceyi bulmuştu. Musa, kardeşi Harun’a şöyle demişti: “Kavmimin arasında benim yerime geç; onları ıslah etmeye devam et; bozguncuların yoluna uyma!”
Bu cümle Bakara
2:51. ayetle birlikte okunmalıdır.
Musa, belirlediğimiz zamanda (Sînâ Dağı’na) gelip Rabbi ona konuşunca “Rabbim! Bana (kendini) göster de seni göreyim!” demişti. (Allah) “Sen beni asla göremeyeceksin. Fakat şu dağa bak; yerinde durabilirse sen de beni görebileceksin!” demişti. Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça etmiş, Musa da baygın düşmüştü. Ayılınca şöyle demişti: “Sen yücesin; sana yöneldim ve ben inananların öncüsüyüm.”
Bu cümlede Yüce Allah’ın asla ve asla görülemeyeceği ifade edilmektedir. Yüce Allah’ın görülmesi için O’nun kendini göstereceğini söylemesi gerekirdi. Bu noktada herhangi bir ayet yoktur. Benzer mesaj: En‘âm
6:103.,Hz. Musa’nın dile getirdiği “ben, inananların evveliyim/ilkiyim” ifadesi, onun kendisine gelen mesajlara ilk inanan olduğunu gösterdiği gibi, inananların öncüsü olduğunu da gösterir.
(Allah) “Ey Musa! Ben mesajlarımla ve hitabım sayesinde seni insanlar üzerine seçkin kıldım. Sana verdiklerimi al (onlara sımsıkı sarıl) ve şükredenlerden ol!” demişti.
Vahye uymayla ilgili ayetler için bkz. Âl-i İmrân
3:103, dipnot 1.,Rabbimizin bu ifadesi Hz. Musa’ya risalet öğretileri ve hitabı sayesinde onu peygamber kıldığının bir göstergesidir. Bunu hatırlatmasının sebebi Hz. Musa’nın Yüce Allah’ı göremeyince üzülmemesi gerektiğini, çünkü ona verdiği peygamberlik ve gerçekleştirdiği hitabın çok daha önemli olduğunu teselli cümleleriyle belirtmek istemesidir. Söylenmek istenen şudur: “Sen sana verilen nimetlerle ve büyük görevle meşgul ol; onlara sımsıkı sarıl ve onlar nedeniyle şükret!”
Her şeyle ilgili öğüt ve her şeyin açıklamasını levhalarda onun için (Musa için) yazmış ve “Onlara kuvvetle sarıl; kavmine de en güzel olanlarını almalarını emret!Yakında size, yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim.” (demiştik).
Ayetlerin açıkça ortaya konulmasıyla ilgili bkz. En‘âm
6:55, 97, 98, 114, 119, 126, 154; A‘râf
7:32, 52, 174; Tevbe
9:11; Yûnus
10:5, 24, 37; Hûd
11:1; Yûsuf
12:111; Ra‘d
13:2; İsrâ
17:12; Rûm
30:28; Fussilet
41:3, 44.,Bu cümleye “Bu hükümlere en güzel şekilde uymalarını emret!” veya “Kavmine de emret, en güzelini alsınlar.” şeklinde de anlam verilebilir.
Yeryüzünde kibirlenenleri delillerimden uzaklaştıracağım. (Çünkü) onlar, her bir delili görseler de onlara iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. (Fakat) azgınlık yolunu görürlerse yol olarak onu benimserler. Bu durum, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan habersizmiş gibi davranmalarından kaynaklanmaktadır.
(Oysa) ayetlerimizi ve ahiretle karşılaşmayı yalanlayanların yaptıkları boşa gitmiştir. Onlara, yaptıklarından başka karşılık verilir mi!
Bu ayette Kur’an’ın temel ilkelerinden birisine yer verilmekte, inkarcılığın “sebep”, sonrasında yaşanacakların da “sonuç” olduğuna dikkat çekilmektedir.
Musa’nın kavmi, ondan (Sînâ’ya gidişinden) sonra ziynet (eşya)larından boğuk bir sese sahip bir ceset şeklindeki buzağı heykelini (ilah) edinmişti. O (buzağının) kendilerine konuşamadığı ve onlara yol gösteremediğini görmediler mi? Onu (ilah olarak) benimsemişler ve zalimlerden olmuşlardı.
Sâmirî’nin İsrailoğulları için yaptığı bu buzağı heykeliyle ilgili bilgi için bkz. Tâhâ
20:88.
(Başları) ellerine düşünce (pişman olup) saptıklarını görüp anladıklarında “Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa elbette kaybedenlerden olacağız!” demişlerdi.
Musa, öfkeli ve üzgün bir hâlde kavmine dönünce, “Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeden) acele ettiniz, öyle mi?” deyip (Tevrat) levhaları(nı yere) bırakmış ve kardeşinin başını tutup kendine doğru çekmeye başlamıştı. Harun “Ey annemin oğlu! Bu toplum beni cidden zayıf gördü (bana baskı yaptılar), neredeyse beni öldüreceklerdi. Sen de (onları sevindirircesine) düşmanları bana güldürme ve beni bu zalim toplumla bir tutma!” demişti.
Benzer mesaj: Tâhâ
20:86.,Tâhâ
20:94’te de dile getirildiği gibi, her iki peygamber de kardeş olmasına rağmen Hz. Harun’un Hz. Musa’ya “annemin oğlu” diye hitap etmesinin muhtemel sebebi, onun şefkatini beklemesi olabilir. Elmalılı şöyle demiştir: “Ey benim ana gibi merhametli ve şefkatli olması lazım gelen sevgili (can) kardeşim!” (Yazır, [Hak Dini]., IV, 138). Râzî de onların “ana bir kardeş” olma ihtimalini dile getirmiştir (Râzî, [Mefâtîhu’l-Ğayb], XXII, 109).,Bu ayet Tâhâ
20:92-94. ayetlerle okunmalıdır.
(Bunun üzerine Musa), “Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla; bizi merhametine koy! Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” diye dua etmişti.
Kardeşine yaptığı davranışın, onu tartaklamasının hata olduğunu anlayan Hz. Musa, bunun için Yüce Allah’tan bağışlanma dileğinde bulunmuştu. Bazı âlimlerimiz bağışlanma dileğinin sebebini “levhaları yere atması” şeklinde yorumlamışlardır. Her iki ihtimal de doğrudur. Bu arada, Hz. Musa Hz. Harun’un bağışlanması için de dua etmiştir. Bunun muhtemel sebebi “kavminin putperestliğine yeterince engel olamaması” şeklinde yorumlanabilir.
Buzağıyı (ilah) edinenlere, Rablerinden (mutlaka) bir gazap ve dünya hayatında bir aşağılanma gelecektir. Biz, iftiracıların karşılığını işte böyle veririz.
Kötülükler yapıp sonrasında (Allah’a) yönelerek iman edenler(e gelince), bu (tevbelerin)den sonra şüphesiz ki Rabbin çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Musa’nın öfkesi dinince, içinde Rablerinden korkanlar için yol gösterme ve rahmet bulunan o levhaları (tekrar eline) almıştı.
Musa, belirlediğimiz zaman için kavminden yetmiş adam seçmişti. Kendilerini o müthiş deprem yakalamış ve (Musa) şöyle demişti: “Rabbim! Dileseydin onları da beni de daha önce helak edebilirdin. İçimizden bazı beyinsizlerin işlediği şeyler yüzünden hepimizi mi helak edeceksin? Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini (layık olanı) sapkınlıkta bırakır; dilediğini (layık olanı) doğru yola ulaştırırsın. Sen bizim dostumuzsun (sahibimizsin); bizi bağışla ve bize merhamet et! Sen bağışlayanların en hayırlısısın.
Benzer mesaj: En‘âm
6:39. Bu ayetteki saptırma ve hidayet fiilleriyle ilgili ifadeler, sonuçta Yüce Allah’ın yarattığı şeyler olarak görülmelidir. Ancak konuyla ilgili diğer pek çok ayette yer alan bilgilere bakıldığında Yüce Allah’ın yarattığı hidayet ve sapkınlık, kulların tercihinin (iradesinin) ve Yüce Allah’ın layık görmesinin sonucudur. Benzer mesajlar: Bakara
2:284; Âl-i İmrân
3:129; Mâide
5:18, 40; Ra‘d
13:27; İbrâhîm
14:4; Nahl
16:93; Hacc
22:16; Fâtır
35:8; Fetih
48:14; Müddessir
74:31.
Bizim için bu dünyada da iyilik yaz, ahirette de! Şüphesiz ki biz sana yöneldik.” (Allah da) şöyle demişti: “Dilediğime (layık olana) azap ederim. Merhametim ise her şeyi kapsamıştır ve onu [takvâ]lı (duyarlı) olanlara, zekâtı verenlere ve ayetlerimize inananlara yazacağım.
Bu ayet Bakara
2:201. ayetle birlikte okunmalıdır.,Bu cümle En‘âm
6:12, 54 ve 147 ile okunmalıdır.
(Yani) yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları Elçi’ye, o [ümmi] Peygamber’e uyanlara (yazacağım) ki (o Peygamber), onlara iyiliği emreder (öğütler), onları kötülükten engeller (sakındırır); onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri de haram kılar; kendilerinden ağır yüklerini ve üzerlerindeki zincirleri kaldırır (atar). Ona (o Peygamber’e) inanıp saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen [nur]’a (Kur’an’a) uyanlar, kurtulanların ta kendileridir.”
[Ümmî] kavramı “okuma-yazma bilmeyen” değil, “[el-Kitab]’ı (Tevrat’ı) bilmeyen”, “kitap ehlinden olmayan” veya “Mekkeli” demektir. Buna göre söz konusu kavram, [el-ümmiyyûn] şeklinde çoğul kalıpta Bakara
2:77’de “Kitabı (Tevrat’ı) bilmeyenler”, Âl-i İmrân
3:20, 75’te “kitap verilmeyenler, kitap ehlinden olmayanlar”, Cum‘a
62:2’de “Mekkeliler” anlamına gelmekte, bu ayetlerde ise [el-ümmî] şeklinde tekil kalıpta “Hz. Muhammed” için kullanılmaktadır. Hz. Muhammed’in ümmiliği, peygamberlikten önce Tevrat’ı yani dini metinleri bilmemesi ve onlar hakkında yazılı veya sözlü yorumda bulunmaması, kitap ehlinden olmaması ve Mekkeli oluşu anlamındadır; konunun okuma-yazma bilmemeyle ilişkisi yoktur
Bu cümle A‘râf
7:32-33, Enfâl
8:24, Tevbe
9:29 ve Kehf
18:26. ayetlerle birlikte okunmalıdır. Çünkü dinde helal ve haram kılma yetkisi sadece Yüce Allah’a aittir. Allah’ın Elçisi ise neyin helal, neyin haram kılındığını bildirir. Bu arada bir yetkili, devlet başkanı, komutan, aile babası vs. olması itibarıyla bazı yasaklar koyabilir; ancak bunlar haram kapsamında değerlendirilmemelidir. Aksi takdirde A‘râf
7:32-33 ve Tahrîm
66:1’deki mesajlar anlamını yitirir.,Buradaki [ısr] yani “ağır yük”, Âl-i İmrân
3:81’de geçen ve Hz. Muhammed’e kadar gönderilen bütün peygamberlerden alınan “yeni gelecek olan Elçi’ye iman edip ona yardım etmeleri” şeklindeki sözdür
Bu konuda örnek ayetler için bkz. Nisâ
4:174; Mâide
5:15; Tevbe
9:32; Hacc
22:8; Nûr
24:35; Lokmân
31:20; Şûrâ
42:52; Saff
61:8; Teğâbun
64:8.
De ki: “Ey insanlar! Ben göklerin ve yerin otoritesinin sahibi, kendisinden başka ilah bulunmayan, diriltebilen ve öldürebilen Allah’ın, sizin hepinize gönderdiği elçisiyim. Öyle ise Allah’a; kendisi de Allah’a ve sözlerine (mesajlarına) inanan [ümmi] Peygamber olan Elçisine inanın ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız.”
Benzer mesajlar: Nisâ
4:79; En‘âm
6:19; Enbiyâ
21:107; Sebe’
34:28; Yâsîn
36:6; Şûrâ
42:7; Cum‘a
62:2-3.,Bu ayet mahşerde kurtuluşa erebilmek için dünyada Hz. Muhammed’e tabi olmak gerektiğinin delilidir. Bu ayet Âl-i İmrân
3:31 ve Zuhruf
43:61. ayetlerle birlikte okunmalıdır.
Musa’nın kavminden de gerçeğe rehberlik eden ve onunla adil davranan bir topluluk vardır.
Hz. Muhammed dönemindeki ve sonrasındaki bütün insanlara gönderilmiş peygamberdir. Onun yaşadığı dönemde çevrede bulunan kitap ehli kişilerden Hz. Musa’nın izini takip edenler arasında bir topluluğun hak ve hakikati anladığı ve hayatı düzgün yaşadığı ifade edilmiş olmaktadır.
Biz İsrailoğullarını topluluk olarak on iki boya (oymağa) ayırmıştık. Kavmi kendisinden su isteyince, Musa’ya “Asanla taşa vur!” diye vahyetmiştik. Derhal ondan on iki pınar fışkırmıştı. Her kabile de içeceği yeri elbette bilmişti. Kendilerini bulutla gölgelendirip onlara kudret helvası ile bıldırcın eti indirmiş (vermiş),“Size rızık olarak verdiğimiz temiz şeylerden yiyin!” (demiştik). (Emirlerimizi dinlememekle) onlar bize zulmetmemişlerdi; ancak kendilerine yazık etmişlerdi.
Benzer mesajlar: Bakara
2:57; Tâhâ
20:80.,Bu üç ayet yani A‘râf
7:160-162. ayetler, aynı konu içeriğine sahip olan Bakara
2:58-60. ayetlerle birlikte okunmalıdır.
Hani onlara şöyle denmişti: “Şu şehirde yerleşin; onun (nimetlerinden) dilediğiniz gibi yararlanın; ‘[Hıttah]!’ (bizi bağışla) deyin ve kapıdan eğilerek girin ki hatalarınızı bağışlayalım.” Güzel davrananların (ödülünü) ileride daha da artıracağız.
Yüce Allah İsrailoğulları’na hitabına devam etmekte, [hıttatün] yani “af diliyoruz” demelerini ve kapıdan boyun eğerek girmelerini emretmektedir. Kapıdan secde ederek girmeleri, azgın, vurdumduymaz ve şımarık bir şekilde değil de mütevazı, alçak gönüllülükle, saygılı ve edepli bir edayla girmeleri anlamına gelmektedir. Ayette geçen [sücceden] kelimesi bilinen anlamda “secde” değil, secdenin asıl amacını gösterecek şekilde “boyun bükerek bir şeyi yapmak” anlamını vermektedir.
Fakat içlerinden bazı zalimler, kendilerinden (söylemeleri) istenen sözü başkasıyla değiştirmişlerdi. Biz de haksızlık etmeleri nedeniyle üzerlerine gökten bir azap göndermiştik.
Bu cümle şöyle de tercüme edilebilir: “Onların arasındaki zalimler bu emirleri kulak ardı edip kendilerine yönelik ilâhî emirlerin aksine işler yapmışlardı.” Bu takdirde İsrailoğulları’nın içindeki bu zalimlerin ilahi emirlere itibar etmedikleri, tam tersine işler yaptıkları, bu nedenle yoldan çıktıkları hatırlatılmış olmaktadır. Dahası, [hıttah] ve [hıntah] kelimeleri İbranice veya Aramice değil, Arapça oldukları için, ifadeler arasındaki bir harflik değişiklik üzerinden yorum yapmak da makul değildir.,A‘râf
7:133-134. ayetlerinde başka bir suç nedeniyle kendilerine uygulanan azap gibi, burada da zulmetmeleri nedeniyle üzerlerine gökten bir belanın ve azabın indirildiği ifade edilmektedir.
Onlara, deniz kıyısında bulunan şehir (halkının) durumunu sor! Hani balıklar o yöre halkının yasağa uymadığı cumartesi gelmeyip yasağa uydukları cumartesi günü akın akın (bolca) kıyıya geldiklerinde, haddi aşıp (avlanma) yasağını delmişlerdi. İşte biz yoldan çıkmalarından dolayı onları böyle imtihan ediyorduk.
Bu şehrin Medyen ve Tûr arasında bulunan Eyle olduğu, ancak Medyen veya Taberiyye de olabileceği bildirilmektedir (Taberî, [Câmi‘u’l-beyân], IX, 90-91; Zemahşerî, [el-Keşşâf], II, 164).,Cumartesi Yasağı ile ilgili bkz. Bakara
2:65, dipnot 4.
Hani içlerinden bir topluluk da “Allah’ın kendilerini (dünyada) helak edeceği veya (ahirette) şiddetli bir şekilde azap edeceği bir halka ne diye öğüt veriyorsunuz?” dediklerinde, (öğüt verenler) şöyle demişlerdi: “Rabbinize mazeret(imiz) olsun; bir de umulur ki [takvâ]lı (duyarlı) olurlar diye (öğüt veriyoruz).”
Ayetin bu cümlesinde sözü edilen kişiler “Cumartesi Yasağı”nı ihlal etmeyenler arasındaki bir gruptur. Bu kişiler yine aynı grupta yer alan ve yasağı ihlal edenlere öğüt veren gruba seslenerek, “Allah’ın kendilerini helak edeceği veya şiddetli bir azaba çarptıracağı bu topluluğa ne diye öğüt veriyorsunuz?” diyerek çıkışmıştı. Bu yoruma göre o toplumda biri isyankâr, diğeri de isyana karışmayan iki grup vardı. Ancak isyankâr olmayanlar da kendi aralarında ikiye ayrılmıştı. İşte bu ve devam eden cümledeki konuşmalar, isyankâr olmayan iki grup arasında gerçekleşmiş sayılmaktadır
Bu ayette uyarı görevinin sürdüğü dile getirilmektedir. Uyarının gerekliliği, amacı, uyarıdan kimlerin yararlanacağı vs. ile ilgili mesajlar için bkz. Bakara
2:6; Mâide
5:63, 79; En‘âm
6:69; Hûd
11:116; Yâsîn
36:10; Zâriyât
51:55; Tûr
52:29; Mürselât
77:5-6; A‘lâ
87:9; Ğâşiye
88:21.
Kendilerine yapılan uyarıları unutunca, kötülükten engelleyenleri kurtarmış, haksızlık edenleri de yapmakta oldukları kötülükler nedeniyle çok kötü bir azaba çarptırmıştık.
Yasaklanan şeyler nedeniyle haddi aşınca onlara “Aşağılık maymunlar (gibi) olun!” demiştik.
Buradaki mesajın şeklen ve bedenen değil de manevi ve mecaz olarak bir dönüşüm olduğu kanaatindeyiz. Benzer mesajlar: Bakara
2:65; Mâide
5:60.
Rabbin, kıyamet gününe kadar onlara (o tip insanlara) en kötü eziyeti yapacak kişiler göndereceğini ilan etmişti. Şüphesiz ki Rabbin, cezası hızlı olandır. Şüphesiz ki O çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Onları (yahudileri), çeşitli ümmetler hâlinde yeryüzüne dağıtmıştık. İyi olanları da bunun dışındakileri de (iyi olmayanları da) vardı. Gerçeğe dönerler diye onları iyiliklerle ve kötülüklerle denemiştik.
Benzer mesajlar: Âl-i İmrân
3:69, 72, 75, 78, 113; Nisâ
4:46; Mâide
5:66.
Onlardan sonra da şu değersiz (dünya) malını alıp, “(Nasıl olsa) bağışlanacağız!” diyerek Kitab’a (Tevrat’a) mirasçı olan birtakım kötü kişiler gelmişti. Onlara, benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlardı. (Peki), Allah hakkında gerçek(ler)den başka bir şey söylemeyeceklerine dair kendilerinden Kitap’ta (Tevrat’ta) söz alınmamış mıydı ve onlar (bunu Kitap’ta) okumamışlar mıydı? Ahiret yurdu [takvâ]lı (duyarlı) olanlar için hayırlı olandır. Akıl etmiyor musunuz?
Bu cümle Yüce Allah’ın azap etme sıfatını görmezlikten gelmenin korkunç bir hata olduğunu göstermektedir. Bu söz, kişileri Yüce Allah ile aldatan şeytanın sözüne benzemektedir. Benzer mesajlar: Lokmân
31:33; Fâtır
35:6; Hadîd
57:14.,Benzer mesaj: A‘râf
7:105.
Kitaba sımsıkı sarılıp namazı kılanlar(a gelince), şüphesiz ki biz kendilerini düzeltenlerin ödülünü ziyan etmeyeceğiz.
Bu cümle namaz ibadetinin en eski ibadetlerden olduğunun delilidir.
Hani üstlerine düşeceğini sandıkları (Sînâ) Dağı’nı onların üzerine gölge gibi kaldırmıştık. (Onlara) “Size verdiğimizi (Kitabı) kuvvetle alın (sıkıca tutunun) ve içinde olanı hatırlayın ki [takvâ]lı olabilesiniz.” (demiştik).
Buradaki dağın Sînâ Dağı olduğunun delili Mü’minûn
23:20 ve Tîn
95:2’dir.
Hani Rabbin âdemoğullarından, onların sırtlarından nesillerini çıkarıp (yaratıp) onları kendilerine şahit tutmuş ve “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (demiş), onlar da “Evet, buna şâhidiz” demişlerdi. Kıyamet gününde “Biz bundan habersizdik.” dersiniz diye,
Bu cümle Târık
86:6-7. ayetlerle okunmalıdır.,[Elest bezmi], bedenin yaratılmasından sonra ruha yerleştirilmiş fıtratın konuşturulması olabilir.,Bu cümle Rûm
30:30, Hucurât
49:7 ve Şems
91:8. ayetlerle birlikte okunmalıdır.
Veya “Daha önce atalarımız Allah’a ortak koşmuştu; biz de onlardan sonra gelen nesiller olduğumuz için; (yani) yanlış yapanlar nedeniyle bizi de mi helak edeceksin?” dersiniz diye (işte böyle yapmıştık).
Bu iki ayet En‘âm
6:156-157 ve Zümer
39:56-58. ayetlerle birlikte okunmalıdır.,Bu ayetler yani A‘râf
7:172-173. ayetler En‘âm
6:156-157 ve Zümer
39:56-58. ayetlerle birlikte okunmalıdır.
Ayetleri ayrıntılı bir şekilde işte böyle açıklıyoruz; umulur ki (gerçeğe) dönerler.
Ayetlerin açıkça ortaya konulmasıyla ilgili bkz. En‘âm
6:55, 97, 98, 114, 119, 126, 154; A‘râf
7:32, 52, 145; Tevbe
9:11; Yûnus
10:5, 24, 37; Hûd
11:1; Yûsuf
12:111; Ra‘d
13:2; İsrâ
17:12; Rûm
30:28; Fussilet
41:3, 44.
Onlara, kendisine delillerimizi verdiğimiz fakat onlardan sıyrılıp ayrılan, o yüzden şeytanın takip ettiği ve sonunda azgınlardan olan şu kimsenin haberini [tilavet] et (okuyup aktar)!
Dileseydik elbette onu bu deliller sayesinde yükseltirdik. Fakat o, arzusuna mahkûm olup dünyaya saplandı. Böylesi bir kişinin durumu, kovsan da kendi hâline bıraksan da dilini çıkartıp soluyan köpeğin durumuna benzer. İşte ayetlerimizi yalanlayan kavmin örneği de böyledir. Bu kıssayı anlat; umulur ki düşünürler.
Burada amaçlanan, ilahî iradenin bu şekilde yarattığı köpekleri kötülemek veya aşağılamak değil, yaratılış amacına uygun davranmayanların uyarılara itibar etmeme durumlarını eleştirmektir. A‘râf
7:179 ve Furkân
25:44’te de durum aynıdır.,Kıssaların anlatılma gerekçeleriyle ilgili bilgi için bkz. Hûd
11:120; Yûsuf
12:111; Tâhâ
20:99; Kâf
50:37; Hâkka
69:12; Nâzi‘ât
79:26.
Ayetlerimizi yalanlayan ve böylece kendilerine haksızlık etmiş olanların hâli ne kadar da kötüdür!
Allah’ın hidayet ettiği kişi doğru yola ulaş(tırıl)mıştır. Kimi saptırırsa işte onlar kaybedenlerin ta kendileridir.
Bu cümle “Kimin sapkınlığını onaylarsa” yani “kimin sapmasına fırsat verirse”, “kimin sapma kararını onaylarsa” şeklinde anlaşılmalıdır. Konuyla ilgili bütün kullanımlar bu şekilde yorumlanmalıdır. ,Bu ayet İsrâ
17:15, 97 ve Kehf
18:17. ayetlerle birlikte okunmalıdır.
Yemin olsun ki (akıl eden) kalpleri olmasına rağmen anlamayan, gözleri olmasına rağmen görmeyen, kulakları olmasına rağmen duymayan, sadece hayvanlar gibi, hatta daha da şaşkın bir hâlde bulunan ve sonunda habersizmiş gibi davranan pek çok cin ve insanı cehennem için hazırlamışızdır.
Bu ayet Furkân
25:44. ayetle birlikte okunmalıdır.,Bu ayette gerçeğe itibar etmemek, hakikati görüp dinlememek “sebep”, cehenneme gidiyor olmak ise “sonuç”tur.
En güzel isimler yalnızca Allah’a aittir. O’na o (isim)lerle dua edin! O’nun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın! Yaptıklarının karşılığı ileride kendilerine verilecektir.
[Esmâ-i Husnâ] “en güzel isimler”le ilgili benzer mesajlar: İsrâ
17:110; Tâhâ
20:8; Haşr
59:24.
Yarattıklarımızdan gerçeğe rehberlik eden ve onunla adil davranan bir topluluk vardır.
Ayetlerimizi yalanlayanları, bilemeyecekleri şekilde yavaş yavaş helake yaklaştıracağız.
Onlara zaman tanıyorum. Şüphesiz ki benim tuzağım (ince planım) çok sağlamdır.
Benzer mesajlar: Kalem
68:44-45. İnkârcılara zaman tanınmasıyla ilgili olarak bkz. Kalem
68:45; Müzzemmil
73:11; Târık
86:17.
Arkadaşlarında hiçbir cinlenmişlik olmadığını hiç mi düşünmediler? O ancak apaçık bir uyarıcıdır.
Göklerin ve yerin egemenliği, Allah’ın yarattığı her bir şey ve ecellerinin yaklaşmış olabileceği hakkında hiç mi düşünmediler? Ondan (Kur’an’dan) sonra hangi söze inanıyorlar!
Allah’ın saptırdığına (sapkınlığını onayladığına) kimse yol gösteremez. (Allah) onları azgınlıkları içerisinde bocalar hâlde bırakır.
Yüce Allah’ın saptırdığını, yani sapma kararı verenin bu kararını onayladığı hiç kimsenin artık doğru yola ulaşamayacağıyla ilgili benzer mesajlar: Ra‘d
13:33; Rûm
30:29; Zümer
39:23, 36; Mü’min
40:33; Câsiye
45:23.,Benzer mesaj: Bakara
2:15, En‘âm
6:110; Yûnus
10:11; Hicr
15:72; Mü’minûn
23:75; Neml
27:4.
Sana, o (Son) Saat’in demir atma zamanından soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi, sadece Rabbimin katındadır. Onun zamanını O’ndan başkası ortaya koyamaz. (O olay) bütün ağırlığını göklerde ve yerde hissettirecektir. (Son Saat) size ancak ve ancak ansızın gelecektir.” Sanki sen onu bilebilirmişsin gibi sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi yalnızca Allah katındadır fakat insanların çoğu bilmez.”
De ki: “Allah’ın dilemesi hariç, kendime herhangi bir yarar da zarar da verecek güce sahip değilim. [Gayb]ı (bilinemeyeni) bilseydim elbette daha çok hayır yapardım ve bana hiçbir kötülük de dokunmazdı. İnanan bir toplum için yalnızca bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”
Bu ayette Hz. Muhammed’in de gaybı bilemediği ifade edilmektedir. Benzer mesajlar: En‘âm
6:50; Neml
27:65.,Ayetin bu cümlesinde Hz. Muhammed’in gaybı bilemediği, eğer bilseydi bir sıkıntıyla karşılaşmadan önce vaktinde önlemini alabileceği, böylece sıkıntılara maruz kalmayıp muhtemel zararlardan kurtulabileceği kendisine söylettirilmektedir. Eğer gaybı bilseydi artık bir insan ve kul olmanın gereklerini aşıp geçebileceği, bunun da imkânsız olduğu dolaylı olarak vurgulanmaktadır.
Sizi tek bir [nefis]ten (candan/cevherden) yaratan, (yine) ondan kendisiyle huzur bulsun diye eşini yaratan O’dur. Eşini kucaklayınca (eşi ile birleşince) eşi hafif bir yük yüklenir (hamile kalır) ve onu bir süre taşır. (Yük) ağırlaşınca “Bize iyi (sağlıklı) bir çocuk verirsen elbette şükredenlerden olacağız.” diye Rableri Allah’a dua ederler.
Burada verilmek istenen mesaj ilk nesil erkekler nereden yaratıldıysa eşlerinin de aynı şeyden yaratıldığını bildirmektir. Benzer mesajlar: Nisâ
4:1; En‘âm
6:98; Zümer
39:6.
(Allah) onlara iyi (sağlıklı) bir çocuk verince, kendilerine verdiği (çocuk) hakkında O’na ortaklar koşarlar. Allah ise onların ortak koştuklarından yücedir.
Burada sözü edilen durum, insanın nimete karşı şükürsüzlüğünü ortaya koymayla ilgilidir; Hz. Âdem ve eşi üzerinden onların şirke düşmüşlüğü mesajı ayette kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü ayetin sonunda ve devam eden bölümlerdeki ifadeler, [tesniye] “ikili” değil, çoğuldur.
Kendileri yaratılmakta olan ve hiçbir şey yaratamayan varlıkları mı (Allah’a) ortak koşuyorlar!
(Oysa putlar), onlara yardıma güç yetiremez, (kendilerine bile) yardım edemezler.
Bu ayet “Hâlbuki (ortak koştukları varlıklar) ne onlara yardım edebilirler ne de kendilerine yardımları olur” şeklinde de tercüme edilebilir.
Onları doğru yola çağırırsanız size uyamazlar; onları davet etseniz de sussanız da sizin için birdir.
Buradaki mesaj tebliğin gereksizliğini göstermez; aksine muhatap varlıklar cansız, duymaz, görmez putlar oldukları için onlarla iletişimin mümkün olmadığı, dolayısıyla putperestleri de duyamadıkları, onları ödüllendirme veya cezalandırma vs. konularda güçsüzlükleri, imkânsızlıkları dile getirilmek istenmektedir.
Allah’ın peşi sıra yalvardıklarınız da sizin gibi kullardır. Doğruysanız, kendilerini çağırın da çağrınıza cevap versinler!
(Putların) yürüyebilecekleri ayakları, tutacakları elleri, görecekleri gözleri veya duyacakları kulakları mı var (neleri var)! De ki: “Ortaklarınızı çağırın, sonra bana (istediğiniz) tuzağı kurun; bana göz bile açtırmayın!”
(De ki:) “Şüphesiz ki benim dostum, iyileri sahiplenen (koruyan) ve Kitabı (Kur’an’ı) indiren Allah’tır.
O’nun (Allah’ın) peşi sıra yalvardıklarınızın size yardıma güçleri yetmez; onlar kendilerine de yardım edemezler.”
Onları doğru yola çağırırsanız size kulak veremezler. Onları sana bakar görürsün; oysa onlar görmezler.
Bu ayet grubunda putların çaresizliği, acizliği, cansızlığı, iradesizliği vs. noktalarda bilgi verilmektedir.
Sen af yolunu tut; iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir!
Bu ve sonraki ayetlerdeki hitap, her ne kadar Hz. Muhammed’e yönelik olsa da amaç, bir davranış modeli olarak bütün müminleri bilinçlendirmektir. Benzer mesajlar: Âl-i İmrân
3:104, 110; Mâide
5:79; A‘râf
7:164; Tevbe
9:71; Hûd
11:116.
Sana şeytandan bir kışkırtma gelirse hemen Allah’a sığın! Şüphesiz ki yalnızca O duyandır, bilendir.
Bu ayette şeytanın müdahalesinden kurtulmak için Yüce Allah’ın yardımına sığınmanın gerekliliğine dikkat çekilmektedir. Kişi peygamber bile olsa kendi başına şeytanın müdahalesinden kurtulamaz. Benzer mesajlar: Nahl
16:98; Mü’minûn
23:97-98; Fussilet
41:36.
[Takvâ]lı (duyarlı) olanlara şeytandan bir vesvese ulaştığında hemen (Allah’ı) hatırlayıp (gerçeği) görürler.
Bu ayette takvânın insana kazandırdığı en önemli değerlerden birisi olan “şeytan kaynaklı müdahaleleri tanıyabilme ve onlara karşı dikkatli davranma imkanı” dile getirilmektedir.
(Şeytanların) kardeşleri ise onları azgınlığa sürükler; peşlerini bırakmazlar.
Onlara herhangi bir delil getirmediğin zaman, “Onu da derleyip getirseydin ya!” derler. De ki: “Ben sadece Rabbimden bana vahyedilene uyuyorum. Bu (Kur’an), Rabbinizden gelen öngörülerdir; (ayrıca) inanan bir toplum için yol gösterme ve merhamettir.”
Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size de merhamet edilsin!
İçinden yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam (gündüz gece) Rabbini an ve habersizmiş gibi davrananlardan olma!
Benzer mesajlar: En‘âm
6:63; A‘râf
7:55-56.,Benzer mesaj bkz. İsrâ
17:110.
Şüphesiz ki Rabbinin katındakiler (melekler), O’na (Allah’a) kulluk etmekten kibirlenmez, O’nu [tesbih] eder (yüceltir) ve yalnızca O’na secde ederler.
“Rabbinin yanındakiler”den kastedilen, muhtemelen O’na yakın olan meleklerdir. Bunlar Zümer
39:75’te geçen “Arş’ın çevresini kuşatan melekler” olabilir. Nisâ
4:172’deki ifadeden bu meleklerin [el-mukarrabûne] yani Hakk’a yakınlaştırılmış melekler olduğunu söyleyebiliriz.,Meleklerin [tesbih]i ve ibadetiyle ilgili benzer mesajlar: Nisâ
4:172; Ra‘d
13:13; Nahl
16:49; Enbiyâ
21:19, 20; Zümer
39:75; Mü’min
40:7; Fussilet
41:38.,Bu ayet Kur’an’daki 14 [tilavet] secdesinden birisidir. Secde içerikli ayetlerde ilahî buyruklara boyun eğmenin bir göstergesi olarak fiziksel anlamda yapılan boyun eğişlere “secde” denmektedir ki bu eylem, bir tek secdeden oluşmaktadır. Secde ayetleri için bkz. A‘râf
7:206; Ra‘d
13:15; Nahl
16:49; İsrâ
17:107; Meryem
19:58; Hacc
22:18; Furkân
25:60; Neml
27:25; Secde
32:15; Sâd
38:24; Fussilet
41:37; Necm
53:62; İnşikâk
84:21; ‘Alak
96:19.