7. A'raf Suresi Meali

[Elif. Lâm. Mîm. Sâd.]
Kendisiyle uyarman için ve müminlere (gerçeği) hatırlatma olsun diye sana indirilen bu kitaptan dolayı kalbinde hiçbir sıkıntı olmasın!
Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun! O’nun peşi sıra (onu bırakıp da) başka dostlara uymayın! Ne kadar da azınız (gerçeği) hatırlıyor!
Nice şehirler vardı ki biz onları helak etmiştik. Azabımız onlara gece veya gündüz uyurlarken gelmişti.
Azabımız kendilerine geldiğinde “Biz zalimlermişiz!” diye sızlanıp yalvarmaktan başka sözleri kalmamıştı.
Elbette kendilerine elçi gönderilenleri de elçileri de sorgulayacağız.
Onlara (bütün olup bitenleri) tam bir bilgi ile elbette anlatacağız. Zaten biz onlardan habersiz değildik.
O günkü terazi tamamen hakka uygun olacaktır. Kimin terazi(de sevap)ları ağır gelirse, işte onlar kurtulanlardır.
Kimin de terazi(de sevap)ları hafif gelirse, işte onlar ayetlerimize karşı haksızlık ettiklerinden dolayı kendilerine yazık edenlerdir.
Yemin olsun ki sizi yeryüzüne biz yerleştirdik ve orada sizin için (gerekli) geçim vasıtaları sağladık. Ne kadar da azınız şükrediyor!
Yemin olsun ki sizi biz yaratmış, sonra size biçim vermiş, sonra da meleklere, “Âdem için (Allah’a) secde edin.” demiştik; onlar da hemen secde etmişlerdi. İblis hariç. O, secde edenlerden olmamıştı.
(Allah) şöyle demişti: “Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan neydi?”(İblis de) “Ben ondan hayırlıyım (üstünüm). Beni ateşten yarattın; onu çamurdan yarattın.” demişti.
(Allah) “İn oradan! Orada kibirlenmek senin haddine değildir. Çık, (git); şüphesiz ki sen aşağılıklardansın!” demişti.
14,15. (İblis) “Bana, (insanların) tekrar diriltilecekleri güne kadar zaman tanı.” deyince, (Allah da) “(Tamam), sen zaman tanınanlardansın.” demişti
14,15. (İblis) “Bana, (insanların) tekrar diriltilecekleri güne kadar zaman tanı.” deyince, (Allah da) “(Tamam), sen zaman tanınanlardansın.” demişti
(İblis) “Beni saptırmana karşılık, ben de onları (saptırmak) için senin doğru yolunun üzerine oturacağım.
Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından gelip (sokul)acağım; sen onların çoğunu şükredenler olarak bulamayacaksın!” demişti.
(Allah ise) şöyle demişti: “Yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan! İnsanlardan sana kim uyarsa, sizden hepinizi cehenneme dolduracağım.”
(Allah): “Ey Âdem! Sen ve eşin şu bahçede yerleşip dilediğiniz yerden (ürünlerden) yiyin! Şu ağaca yaklaşmayın; yoksa kaybedenlerden olursunuz!” (demişti).
(O sırada) şeytan, birbirine kapalı edep yerlerini kendilerine göstermek için onlara (Âdem ve eşine) vesvese vermiş, “Rabbiniz size bu ağacı ancak melek olursunuz veya çok uzun yaşayanlardan olursunuz diye yasakladı!” demişti.
“Doğrusu ben sizin için öğüt verenlerdenim!” diye yemin etmişti.
Onları aldatarak (yasağı işlemeye) sarkıtmış (sevk etmiş)ti. (Yasak) ağacı tattıklarında edep yerleri kendilerine görünmüştü. (Ardından) bahçenin yapraklarından üzerlerine örtmeye başlamışlardı. Rableri onlara “Ben sizi o ağaçtan engellememiş miydim ve size ‘Şeytan, sizin apaçık düşmanınızdır’ dememiş miydim?” diye seslenmişti.
(Âdem ve eşi) şöyle dua etmişlerdi: “Rabbimiz! Biz kendimize haksızlık ettik. Bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen elbette kaybedenlerden olacağız.”
(Bunun üzerine Allah) “Bir kısmınız diğerine düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde (bahçe dışında) belirli bir süre kalma ve geçim imkânları vardır.” demişti.
“Orada yaşayacak; orada ölecek ve oradan (diriltilip) çıkartılacaksınız.” demişti.
Ey âdemoğulları! Size edep yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise indirdik (verdik). Hayırlı olan ise [takvâ] (duyarlılık) elbisesidir. İşte bu, (gerçeği) hatırlasınlar diye Allah’ın ayetlerindendir.
Ey âdemoğulları! Şeytan, ana babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak o bahçeden çıkardığı gibi sizi de aldatmasın! Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz ki biz, şeytanları inanmayanların dostları yaptık.
Onlar bir çirkinlik yaptıkları zaman “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti.” derler.De ki: “Allah çirkinliği emretmez. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”
De ki: “Rabbim adaleti emretmiştir. Her secdede yüzlerinizi O’na yöneltin ve dini yalnız O’na (Allah’a) özgü kılarak O’na dua edin (yalvarın)! Başlangıçta sizi O yarattığı gibi (sonunda yine O’na) döneceksiniz.”
Bir kısmı(nız)ı doğru yola ulaştırmış olarak, bir kısmı(nız) hakkında da sapkınlık gerçekleşmiş olarak (O’na döneceksiniz). Şüphesiz ki onlar, kendilerinin doğru yolda olduğunu sanarak Allah’ın peşi sıra şeytanları kendilerine dostlar edinmişlerdi.
Ey âdemoğulları! Her secdede ziynetinizi takının! Yiyin, için, israf etmeyin! Şüphesiz ki O, israf edenleri sevmez.
De ki: “Allah’ın kulları için çıkarttığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmış ki!” De ki: “Onlar, kıyamet günü sadece kendilerine özel olmanın yanında dünya hayatında da (sadece inançsızların değil), müminlerindir de. Bilen bir topluluk için ayetleri işte böyle açıklıyoruz.”
De ki: “Rabbim ancak ve ancak açık ve gizli çirkinlikleri, günahı, azgınlık yapmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.”
Her ümmetin bir süresi vardır. Süreleri gelince ne bir saat (bir an) geri kalır ne de öne gelebilirler.
Ey âdemoğulları! Kendi içinizden size ayetlerimi anlatacak elçiler gelirse, kim [takvâ]lı (duyarlı) davranır ve (bozulmayı) düzeltirse, artık onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecek de.
Ayetlerimizi yalanlayıp onlara karşı kibirlenenler ise ateş halkıdır; onlar orada [ebedî] kalıcıdır.
Allah’a yalan uyduran veya O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir ki! Onlara, kitapta (yazılı olan azaptan) payları ulaşacaktır. Sonunda onları vefat ettirecek elçilerimiz (melekler) kendilerine geldiğinde “Allah’ın peşi sıra yalvardıklarınız nerede?” diyeceklerdir. Onlar da kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ederek “Bizden kaybolup gitmişler!” diyeceklerdir.
(Allah şöyle) diyecektir: “Sizden önce geçmiş (cehennemlik olan) cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin!” Her topluluk (ateşe) girdikçe yoldaşlarına lanet edecektir. Hepsi birbiri ardına cehennemde toplanınca, sonrakiler önce giren (önderleri) için “Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onlara kat kat ateş azabı ver!” diyeceklerdir. (Allah da) “Zaten herkes için kat kat azap vardır fakat siz bilmezsiniz!” cevabını verecektir.
Öncekiler sonrakilere şöyle diyecekler: “(Belli ki) sizin bizden hiçbir farkınız yokmuş. Siz de (bizim gibi) yaptıklarınıza karşılık azabı tadın!”
Ayetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenenlere göğün kapıları açılmayacak ve onlar halat/deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandıracağız!
Onların cehennem ateşinden yatağı, üstlerinden de (ateşten) örtüleri olacaktır. İşte zalimleri böyle cezalandırırız!
İman edip iyi işler yapanlara gelince –ki kimseye gücünün üzerinde bir görev yüklemeyiz–, işte onlar da cennet halkıdır; orada [ebedî] kalacaklardır.
(Cennette) altlarından ırmaklar akarken, göğüslerinde (kalplerinde) kinden ne varsa hepsini çıkarıp atmış olacağız. (İşte bu cennetlikler) şöyle diyeceklerdir: “Bizi bu (cennete) ulaştıran Allah’a [hamd]olsun; (çünkü) Allah bize yol göstermeseydi, biz yolumuzu bulamayacaktık. Şüphesiz ki Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler.” Onlara “İşte yaptıklarınıza karşılık miras olarak size verilen cennet burasıdır” diye seslenilecektir.
44,45. Cennet halkı ateş halkına “Biz Rabbimizin bize vadettiğini gerçekleşmiş bulduk; siz de Rabbinizin size vadettiğini gerçekleşmiş buldunuz mu?” diye seslenecekler; onlar da “Evet!” diyecekler. Aralarında bir çağrıcı “Allah’ın laneti, (insanları) Allah’ın yolundan alıkoyan, o (yol)u eğri gösteren ve ahireti de inkâr eden zalimlerin üzerine olsun!” diye seslenecektir.
44,45. Cennet halkı ateş halkına “Biz Rabbimizin bize vadettiğini gerçekleşmiş bulduk; siz de Rabbinizin size vadettiğini gerçekleşmiş buldunuz mu?” diye seslenecekler; onlar da “Evet!” diyecekler. Aralarında bir çağrıcı “Allah’ın laneti, (insanları) Allah’ın yolundan alıkoyan, o (yol)u eğri gösteren ve ahireti de inkâr eden zalimlerin üzerine olsun!” diye seslenecektir.
İki taraf (cennetlikler ve cehennemlikler) arasında bir perde ve [a‘raf]ta herkesi yüzlerinden tanıyan adamlar vardır. (Cennete girmeyi) arzulamalarına rağmen henüz oraya (cennete) giremeyen bu kişiler, cennet halkına “Selam üzerinize olsun!” diye seslenmiş (olacaklar)dır.
Gözleri ateş halkı tarafına döndürülünce de “Rabbimiz! Bizi zalimler topluluğu ile birlikte bulundurma!” diyecekler.
A‘raf halkı, yüzlerinden tanıdıkları (cehennemdeki) kişilere şöyle seslenecekler: “Çokluğunuzun da kibirlenmenizin de size hiçbir yararı olmadı.
(Haklarında) ‘Allah’ın merhameti onlara ulaşmaz!’ diye yemin ettiğiniz kişiler bunlar mı?” (Oysa onlara:) “Cennete girin! Size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de.” (denecektir).
50,51. Ateş halkı cennet halkına “Su veya Allah’ın size verdiği rızıklardan biraz da bize dökün!” diye seslenince, (cennetlikler) “Allah onları dinlerini bir eğlence ve oyun edinen, dünya hayatı da kendilerini aldatan kâfirlere haram kılmıştır.” diyecekler. Onlar bu günün karşılaşmasını nasıl unutmuş ve ayetlerimizi nasıl inkâr etmişlerse işte biz de bugün onları unutmaktayız.
50,51. Ateş halkı cennet halkına “Su veya Allah’ın size verdiği rızıklardan biraz da bize dökün!” diye seslenince, (cennetlikler) “Allah onları dinlerini bir eğlence ve oyun edinen, dünya hayatı da kendilerini aldatan kâfirlere haram kılmıştır.” diyecekler. Onlar bu günün karşılaşmasını nasıl unutmuş ve ayetlerimizi nasıl inkâr etmişlerse işte biz de bugün onları unutmaktayız.
Yemin olsun ki onlara, bilgiyle açıkladığımız ve inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olan bir kitap getirmiştik (göndermiştik).
(Onlar), onun (kitabın) [tevil]inden (yorumundan) başka bir şey beklemiyorlar. Onun [tevil]i (yorumu, Son Saat) geldiği gün, önceden onu unutmuş olanlar şöyle diyecekler: “Elbette Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler. Şimdi şefaat edebilenler var mı ki bize de şefaat etsinler veya (dünyaya) geri gönderilsek de yaptıklarımızın tersini yapabilsek?” Onlar elbette kendilerine yazık etmişlerdir ve uydurdukları şeyler (putlar) da kendilerinden kaybolup gitmiş olacaktır.
Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde (dönemde) yaratan, sonra da [arş]a [istiva] eden, geceyi durmadan kendisini takip eden gündüze bürüyüp örten, emrine boyun eğdirilmiş olarak güneşi, ayı ve yıldızları da (yaratan) Allah’tır. Dikkat edin! Yaratmak da emretmek de yalnızca O’na aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!
Rabbinize boyun eğerek ve gizlice dua edin! Şüphesiz ki O, haddi aşanları sevmez.
Düzenine kavuşturulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın! O’na (Allah’ın azabından) korkarak ve (merhametini) umarak dua edin! Şüphesiz ki Allah’ın merhameti güzel davrananlara çok yakındır.
Rahmetinin (yağmurun) önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen O’dur. Sonunda (o rüzgârlar), ağır bulutları yüklenince onu (bulutu) ölü (kurak) bir şehre sevk ederiz. Böylece onun sayesinde (bulut sebebiyle oraya) suyu indirir ve bütün meyvelerden çıkarırız. İşte ölüleri de (topraktan) böyle çıkaracağız. Umulur ki (gerçeği) hatırlarsınız.
Toprağı iyi olan şehrin bitkisi de Rabbinin izniyle (güzel) çıkar; kötü olanın ise yararsız bitkiden başka bir şeyi çıkmaz. Biz şükreden bir topluluk için ayetleri işte böyle açıklıyoruz.
Şüphesiz ki Nuh’u elçi olarak kavmine biz göndermiştik de “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin! Sizin için O’ndan başka ilah yoktur. Şüphesiz ki üzerinize gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum!” demişti.
Kavminden yöneticiler ona “Doğrusu biz seni apaçık bir sapkınlık içinde görüyoruz!” demişlerdi.
(Nuh da onlara) şöyle demişti: “Ey kavmim! Bende herhangi bir sapkınlık yoktur; aksine ben âlemlerin Rabbinin (seçtiği) bir elçiyim.
Size Rabbimin mesajlarını duyuruyor, size öğüt veriyorum ve ben sizin bilmediklerinizi Allah’tan (gelen vahiy ile) biliyorum.”
Sizi uyarsın, [takvâ]lı (duyarlı) olasınız ve size merhamet edilsin diye içinizden bir adama (bir kişiye) Rabbinizden bir hatırlatma gelmesine mi şaştınız?
(Kavmi Nuh’u) yalanlamış, biz de onu ve onunla birlikte olanları gemide kurtarmıştık; ayetlerimizi yalanlayanları da (denizde) boğmuştuk! Şüphesiz ki onlar kör bir toplumdu.
Âd (kavmine) de kardeşleri Hud’u (göndermiştik) de “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin! Sizin için O’ndan başka ilah yoktur. (Hâlâ) [takvâ]lı (duyarlı) davranmayacak mısınız?” demişti.
Kavminden kâfir olan yöneticiler şöyle demişti: “Doğrusu biz seni elbette bir beyinsizlik içinde görüyor ve yalancılardan olduğuna inanıyoruz.”
(Hud da onlara) şöyle demişti: “Ey kavmim! Bende herhangi bir beyinsizlik yoktur; aksine ben âlemlerin Rabbinin (seçtiği) bir elçiyim.
Size Rabbimin mesajlarını duyuruyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğüt vericiyim.”
Sizi uyarsın diye içinizden bir adama (bir kişiye) Rabbinizden bir hatırlatma gelmesine mi şaştınız! Hatırlayın ki O (Allah) sizi Nuh kavminden sonra onların yerine getirdi ve yaratılışta sizi onlardan güçlü kıldı. Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtulasınız.
(Kavmi ise) “Sen bize tek Allah’a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin? Doğru söyleyenlerdensen bize vadettiğini bize getir!” demişti.
(Hud da onlara) şöyle demişti: “Elbette üzerinize Rabbinizden gelecek bir bela ve azap gerçekleşmiştir. Haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın taktığı isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? (Öyleyse) bekleyin! Şüphesiz ki ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!”
(Bunun üzerine) onu (Hud’u) ve onunla birlikte olanları merhametimizle kurtarmış ve ayetlerimizi yalanlayanların ve iman etmeyenlerin kökünü de kesmiştik.
Semûd’a da kardeşleri Salih’i (göndermiştik de onlara) şöyle demişti: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin! Sizin için O’ndan başka ilah yoktur. Elbette size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir. İşte Allah’ın şu devesi sizin için bir delildir. Onu bırakın da Allah’ın (yarattığı bu) toprakta yesin (otlasın). Ona hiçbir kötülük etmeyin! Yoksa sizi elem verici bir azap yakalar.
(Allah’ın) Âd (kavmin)den sonra sizi halifeler (sorumlular) kıldığını ve yeryüzüne (bu topraklara) yerleştirdiğini hatırlayın! Ovalarında köşkler ediniyor ve dağlarından evler yontuyorsunuz. Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın!”
Kavminden kibirli yöneticiler zayıf düşürülmüşlere yani içlerinden iman edenlere “Siz Salih’in Rabbinden gönderilen bir (elçi) olduğunu (gerçekten) biliyor (buna inanıyor) musunuz?” diye sormuşlardı. Onlar da “Şüphesiz ki biz onunla gönderilen her şeye inanıyoruz.” demişlerdi.
Kibirlenenler “Biz sizin inandığınız şeyleri inkâr ediyoruz!” demişlerdi.
Rablerinin emrinden çıkarak o dişi deveyi boğazlamış ve “Ey Salih! Elçilerdensen bize vadettiğini bize getir!” demişlerdi.
(Bunun üzerine) onları bir sarsıntı yakalamıştı da yurtlarında diz üstü (hareketsiz) kalmışlardı.
(Salih) onlardan yüz çevirip kendilerine şöyle demişti: “Ey kavmim! Şüphesiz ki ben size Rabbimin mesajını ulaştırdım ve size öğüt verdim fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.”
Lut’u da (peygamber göndermiştik de) kavmine şöyle demişti: “Sizden önce âlemlerden (insanlardan) kimsenin yapmadığı bir çirkinliği mi yapıyorsunuz?
Şüphesiz ki siz, kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz haddi aşan bir topluluksunuz.”
Kavminin cevabı “Onları (Lut’u ve arkadaşlarını) şehrinizden çıkarın; çünkü onlar (güya) temizlik taslayan insanlarmış!” sözünden başka bir şey olmamıştı.
Bunun üzerine onu ve ailesini kurtarmıştık. Yalnız hanımı hariç; o, geride kalanlardandı.
Üzerlerine büyük bir bela yağmuru yağdırmıştık. Bak ki suçluların sonu nasıl olmuştu!
Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (göndermiştik de onlara) şöyle demişti: “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin! Sizin için O’ndan başka ilah yoktur. Elbette size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir. Ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin! Düzenine kavuşturulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın! İnanırsanız böylesi sizin için hayırlı olandır.
İnananları tehdit ederek, onları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolu eğip bükerek her yolun başında oturmayın! Az iken (Allah’ın) sizi çoğalttığını hatırlayın! Bozguncuların sonu nasıl olmuş bir bakın!
İçinizden bir grup benimle gönderilene inanır, bir grup da inanmazsa, Allah aranızda hükmedinceye kadar sabredip bekleyin! O hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”
(Şuayb’ın) kavminden kibirli yöneticiler demişti ki: “Ey Şuayb! Ya mutlaka seni ve seninle birlikte inananları şehrimizden çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz!” (Şuayb şu) cevabı vermişti: “İstememiş olsak da mı?
Allah bizi o (yanlış inanış)tan kurtardıktan sonra sizin dininize dönersek Allah’a iftira etmiş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi hariç, ona (Medyenlilerin dinine) dönmemiz mümkün değildir. Rabbimiz ilim bakımından her şeyi kapsamıştır. Biz yalnızca Allah’a güvendik! Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında adaletle hükmü sen ver! Sen hüküm verenlerin en hayırlısısın.”
Kavminin kâfir olan yöneticileri “Şuayb’a uyarsanız bu durumda siz kaybedersiniz!” demişlerdi.
(Bunun üzerine) onları bir sarsıntı yakalamıştı da yurtlarında diz üstü (hareketsiz) kalmışlardı.
Şuayb’ı yalanlayanlar sanki yurtlarında hiç kalmamış gibiydiler; Şuayb’ı yalanlayanlar kaybedenlerin ta kendileridir.
(Şuayb) onlardan yüz çevirmiş ve şöyle demişti: “Ey kavmim! Ben size Rabbimin mesajlarını duyurmuş ve size öğüt de vermiştim. Artık kâfir bir kavme nasıl acırım!”
Her şehre bir peygamber gönderdiğimizde (gerçeğe) boyun eğsinler diye onları elbette çeşitli sıkıntı ve darlıkla denemiştik.
Sonra kötülüğü iyilikle değiştirmiştik de refah içinde yaşamışlardı. “Atalarımıza da elbette böyle sıkıntı ve sevinç (vesileleri) gelmişti.” demişlerdi. Biz de onları, hiç farkına varmadıkları bir şekilde ansızın yakalamıştık (cezalandırmıştık).
O şehirlerin halkı iman edip [takvâ]lı (duyarlı) olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bereketler açardık. Fakat yalanlamışlardı; biz de kazandıkları şeyler nedeniyle onları yakalamıştık (cezalandırmıştık).
O şehirlerin halkı, uyurlarken geceleyin kendilerine azabımızın gelmesinden güvende miydi!
Veya o şehirlerin halkı, eğlenirlerken kuşluk vakti kendilerine azabımızın gelmesinden güvende miydi!
Allah’ın tuzağından (ince düzeninden) güvende miydiler! Kendilerine yazık eden topluluktan başkası Allah’ın tuzağından (ince düzeninden) kendini güvende göremez.
Önceki sakinlerinden sonra yeryüzüne mirasçı olanlara şu gerçek yol göstermedi mi: Dileseydik günahlarından dolayı onlara da (sıkıntılar) isabet ettirirdik. Kalplerini mühürleriz de (gerçekleri) duyamazlar.
İşte o şehirler, haberlerinden sadece bir bölümünü sana anlatmakta olduklarımızdır. Yemin olsun ki elçileri onlara apaçık deliller getirmişlerdi. Fakat önceden yalanladıklarına yine de iman edecek değillerdi. İşte Allah kâfirlerin kalplerini böyle mühürler.
Onların çoğunda sözünde durma bulamamıştık; çoğunu yoldan çıkmış bulmuştuk.
Sonra onların ardından da Musa’yı delillerimizle Firavun ve yöneticilerine göndermiştik de onlara (delillerimize) haksızlık etmişlerdi. Bozguncuların sonu nasıl olmuş, bir bak!
Musa şöyle demişti: “Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim.
Allah hakkında gerçek(ler)den başka bir şey söylememek benim üzerime borçtur. Elbette Rabbinizden size apaçık bir belge getirdim; artık İsrailoğulları’nı benimle gönder!”
(Firavun) şöyle demişti: “Bir delil getirdiysen, doğru söyleyenlerdensen onu getir (göster)!”
(Musa) asasını atmıştı. Bir de ne görsünler, o (asa) apaçık bir yılan (olmuş)!
Elini de (koynundan) çıkarmıştı. Bir de ne görsünler, o (eli) bakanlara bembeyaz (görünmüştü).
109,110. Firavun’un kavminden yöneticiler şöyle demişlerdi: “Şüphesiz ki bu, sizi yurdunuzdan çıkarmak isteyen çok bilgili bir büyücüdür.” (Firavun) “Öneriniz nedir?” demişti.
109,110. Firavun’un kavminden yöneticiler şöyle demişlerdi: “Şüphesiz ki bu, sizi yurdunuzdan çıkarmak isteyen çok bilgili bir büyücüdür.” (Firavun) “Öneriniz nedir?” demişti.
111,112. (Yöneticiler) “Musa’yı ve kardeşini alıkoy! Bütün bilgin büyücüleri sana getirsinler diye şehirlere toplayıcı (görevli)ler gönderip haber sal!” demişlerdi.
111,112. (Yöneticiler) “Musa’yı ve kardeşini alıkoy! Bütün bilgin büyücüleri sana getirsinler diye şehirlere toplayıcı (görevli)ler gönderip haber sal!” demişlerdi.
Büyücüler Firavun’a gelmiş ve “Galip gelirsek bize ödül var, değil mi?” demişti.
(Firavun) “Tamam; siz gözdeler(im)den olacaksınız!” demişti.
(Büyücüler) “Ey Musa, ya (asayı önce) sen atacaksın ya da atanlar biz (mi) olalım?” demişlerdi.
(Musa) “Siz atın!” demişti. Onlar atınca, insanların gözlerini büyülemiş, onları korkutmuş ve (zanlarınca) büyük bir büyü getirmişlerdi (göstermişlerdi).
(Bunun üzerine) Musa’ya “Şimdi de sen asanı (yere) at!” diye vahyetmiştik. Bir de ne görsünler, (Musa’nın asası) onların uydurduklarını yutuyordu.
Böylece gerçek ortaya çıkmış ve onların yapmakta olduğu şeyler de yok olup gitmişti.
Orada kendilerini küçük düşüren bir yenilgiye uğramışlardı.
Büyücüler hemen secdeye kapanmışlardı.
121,122. (Büyücüler) “Âlemlerin Rabbine, yani Musa ve Harun’un Rabbine inanıp güvendik.” demişlerdi.
121,122. (Büyücüler) “Âlemlerin Rabbine, yani Musa ve Harun’un Rabbine inanıp güvendik.” demişlerdi.
Firavun onlara şöyle demişti: “Ben size izin vermeden ona iman ettiniz (öyle mi)? Şüphesiz ki bu, halkını oradan çıkarasınız diye şehirde kurduğunuz bir tuzaktır. İleride (gerçeği) bileceksiniz.
Dönekliğinizden dolayı ellerinizi ve ayaklarınızı keseceğim, sonra da hepinizi asacağım!”
(Büyücüler) şöyle demişlerdi: “Biz zaten Rabbimize döneceğiz.
Sen sırf Rabbimizin ayetleri bize geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun.” (Sonra) “Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver ve müslümanlar olarak bizi vefat ettir.” diye dua etmişlerdi.
Firavun’un kavminden yöneticiler: “(Büyücüleri kesip) Musa’yı ve kavmini hem seni hem de ilahlarını terk edip yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye serbest mi bırakacaksın?” demişlerdi. (Firavun) “(Hayır hayır), oğullarını öldürtüp kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onlara üstünüz (onları ezecek güçteyiz)!” demişti.
(O sırada) Musa kavmine şöyle demişti: “Allah’tan yardım isteyin ve sabırlı olun! Şüphesiz ki yer, Allah’a aittir. Kullarından dilediğine (layık olana) onu mirasçı yapar. (Mutlu) son, [muttakî]ler (duyarlı olanlar) içindir.”
Onlar “Sen bize (peygamber olarak) gelmeden önce de eziyete uğratılmıştık; geldikten sonra da!” demişlerdi. (Musa ise): “Elbette Rabbiniz, düşmanınızı helak edecek ve onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır.” demişti.
Yemin olsun ki biz de Firavun’un ailesini (destekçilerini gerçeği) hatırlasınlar diye kuraklık ve ürün kıtlığı ile cezalandırmıştık.
Onlara bir iyilik geldiğinde “Bu, sadece bizim hakkımızdır.” demişlerdi. Kendilerine bir kötülük geldiğinde onu da Musa ve beraberindekiler nedeniyle (gelen) uğursuzluğa bağlarlar(dı). Dikkat edin! Onların uğursuzluğu Allah katında(n)dır fakat çoğu bilmez.
(Mısırlılar) şöyle demişlerdi: “Bizi büyülemen için her ne ayet (mucize) getirirsen (getir), biz sana asla inanacak değiliz.”
Bunun üzerine biz de ayrı ayrı ayetler (mucizeler) olarak üzerlerine tufan, çekirgeler, haşereler, kurbağalar ve kan göndermiştik. Yine de kibirlenmeye devam etmişlerdi; zaten onlar suçlu bir toplumdu.
Tepelerine her bela indiğinde, “Ey Musa! Sana verdiği söz gereği bizim için Rabbine dua et! Bizden o azabı kaldırırsan, elbette sana inanacak ve elbette İsrailoğulları’nı seninle göndereceğiz.” demişlerdi.
Biz ulaşacakları bir süreye kadar onlardan o azabı kaldırınca hemen sözlerinden dönmüşlerdi.
(Buna karşılık) biz de onlardan intikam almış, ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan habersizmiş gibi davranmaları sebebiyle kendilerini denizde boğmuştuk.
Zayıf düşürülmüş olan o toplumu (İsrailoğullarını), bereketli kıldığımız yerin doğu ve batı taraflarına mirasçı kılmıştık. Sabırlarına karşılık Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz yerine gelmişti. Firavun ve kavminin yaptıkları (eserlerini) ve yükselttiklerini (çardaklarını, binalarını) yerle bir etmiştik.
İsrailoğulları’nı denizden geçirmiştik. Orada kendilerine ait birtakım putlara tapan bir kavmin yanına gelmişlerdi. Bunun üzerine (Musa’ya) “Ey Musa! Onların ilahları olduğu gibi, sen de bizim için bir ilah yap!” demişlerdi. (Musa) şöyle demişti: “Şüphesiz ki siz cahillik eden bir toplumsunuz.”
Şüphesiz ki bunların içinde bulundukları (yol) helak sebebidir; yapmakta oldukları işler de [batıl]dır.
“Sizi âlemlere (inançsızlara) üstün kılmışken, size Allah’tan başka bir ilah mı arayayım?” demişti.
Hatırlayın ki (erkek) çocuklarınızı öldürtüp kadınlarınızı sağ bırakacak şekilde size işkencenin en kötüsünü yapan Firavun’un ailesinden (destekçilerinden) sizi kurtarmıştık. İşte bunda (size anlatılanlarda), Rabbinizden büyük bir imtihan vardır.
(Vahyetmek üzere) Musa’ya otuz gece belirlemiş ve ona on gece daha ilave etmiştik; böylece Rabbinin belirlediği zaman kırk geceyi bulmuştu. Musa, kardeşi Harun’a şöyle demişti: “Kavmimin arasında benim yerime geç; onları ıslah etmeye devam et; bozguncuların yoluna uyma!”
Musa, belirlediğimiz zamanda (Sînâ Dağı’na) gelip Rabbi ona konuşunca “Rabbim! Bana (kendini) göster de seni göreyim!” demişti. (Allah) “Sen beni asla göremeyeceksin. Fakat şu dağa bak; yerinde durabilirse sen de beni görebileceksin!” demişti. Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça etmiş, Musa da baygın düşmüştü. Ayılınca şöyle demişti: “Sen yücesin; sana yöneldim ve ben inananların öncüsüyüm.”
(Allah) “Ey Musa! Ben mesajlarımla ve hitabım sayesinde seni insanlar üzerine seçkin kıldım. Sana verdiklerimi al (onlara sımsıkı sarıl) ve şükredenlerden ol!” demişti.
Her şeyle ilgili öğüt ve her şeyin açıklamasını levhalarda onun için (Musa için) yazmış ve “Onlara kuvvetle sarıl; kavmine de en güzel olanlarını almalarını emret!Yakında size, yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim.” (demiştik).
Yeryüzünde kibirlenenleri delillerimden uzaklaştıracağım. (Çünkü) onlar, her bir delili görseler de onlara iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. (Fakat) azgınlık yolunu görürlerse yol olarak onu benimserler. Bu durum, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan habersizmiş gibi davranmalarından kaynaklanmaktadır.
(Oysa) ayetlerimizi ve ahiretle karşılaşmayı yalanlayanların yaptıkları boşa gitmiştir. Onlara, yaptıklarından başka karşılık verilir mi!
Musa’nın kavmi, ondan (Sînâ’ya gidişinden) sonra ziynet (eşya)larından boğuk bir sese sahip bir ceset şeklindeki buzağı heykelini (ilah) edinmişti. O (buzağının) kendilerine konuşamadığı ve onlara yol gösteremediğini görmediler mi? Onu (ilah olarak) benimsemişler ve zalimlerden olmuşlardı.
(Başları) ellerine düşünce (pişman olup) saptıklarını görüp anladıklarında “Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi bağışlamazsa elbette kaybedenlerden olacağız!” demişlerdi.
Musa, öfkeli ve üzgün bir hâlde kavmine dönünce, “Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeden) acele ettiniz, öyle mi?” deyip (Tevrat) levhaları(nı yere) bırakmış ve kardeşinin başını tutup kendine doğru çekmeye başlamıştı. Harun “Ey annemin oğlu! Bu toplum beni cidden zayıf gördü (bana baskı yaptılar), neredeyse beni öldüreceklerdi. Sen de (onları sevindirircesine) düşmanları bana güldürme ve beni bu zalim toplumla bir tutma!” demişti.
(Bunun üzerine Musa), “Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla; bizi merhametine koy! Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” diye dua etmişti.
Buzağıyı (ilah) edinenlere, Rablerinden (mutlaka) bir gazap ve dünya hayatında bir aşağılanma gelecektir. Biz, iftiracıların karşılığını işte böyle veririz.
Kötülükler yapıp sonrasında (Allah’a) yönelerek iman edenler(e gelince), bu (tevbelerin)den sonra şüphesiz ki Rabbin çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Musa’nın öfkesi dinince, içinde Rablerinden korkanlar için yol gösterme ve rahmet bulunan o levhaları (tekrar eline) almıştı.
Musa, belirlediğimiz zaman için kavminden yetmiş adam seçmişti. Kendilerini o müthiş deprem yakalamış ve (Musa) şöyle demişti: “Rabbim! Dileseydin onları da beni de daha önce helak edebilirdin. İçimizden bazı beyinsizlerin işlediği şeyler yüzünden hepimizi mi helak edeceksin? Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini (layık olanı) sapkınlıkta bırakır; dilediğini (layık olanı) doğru yola ulaştırırsın. Sen bizim dostumuzsun (sahibimizsin); bizi bağışla ve bize merhamet et! Sen bağışlayanların en hayırlısısın.
Bizim için bu dünyada da iyilik yaz, ahirette de! Şüphesiz ki biz sana yöneldik.” (Allah da) şöyle demişti: “Dilediğime (layık olana) azap ederim. Merhametim ise her şeyi kapsamıştır ve onu [takvâ]lı (duyarlı) olanlara, zekâtı verenlere ve ayetlerimize inananlara yazacağım.
(Yani) yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları Elçi’ye, o [ümmi] Peygamber’e uyanlara (yazacağım) ki (o Peygamber), onlara iyiliği emreder (öğütler), onları kötülükten engeller (sakındırır); onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri de haram kılar; kendilerinden ağır yüklerini ve üzerlerindeki zincirleri kaldırır (atar). Ona (o Peygamber’e) inanıp saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen [nur]’a (Kur’an’a) uyanlar, kurtulanların ta kendileridir.”
De ki: “Ey insanlar! Ben göklerin ve yerin otoritesinin sahibi, kendisinden başka ilah bulunmayan, diriltebilen ve öldürebilen Allah’ın, sizin hepinize gönderdiği elçisiyim. Öyle ise Allah’a; kendisi de Allah’a ve sözlerine (mesajlarına) inanan [ümmi] Peygamber olan Elçisine inanın ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız.”
Musa’nın kavminden de gerçeğe rehberlik eden ve onunla adil davranan bir topluluk vardır.
Biz İsrailoğullarını topluluk olarak on iki boya (oymağa) ayırmıştık. Kavmi kendisinden su isteyince, Musa’ya “Asanla taşa vur!” diye vahyetmiştik. Derhal ondan on iki pınar fışkırmıştı. Her kabile de içeceği yeri elbette bilmişti. Kendilerini bulutla gölgelendirip onlara kudret helvası ile bıldırcın eti indirmiş (vermiş),“Size rızık olarak verdiğimiz temiz şeylerden yiyin!” (demiştik). (Emirlerimizi dinlememekle) onlar bize zulmetmemişlerdi; ancak kendilerine yazık etmişlerdi.
Hani onlara şöyle denmişti: “Şu şehirde yerleşin; onun (nimetlerinden) dilediğiniz gibi yararlanın; ‘[Hıttah]!’ (bizi bağışla) deyin ve kapıdan eğilerek girin ki hatalarınızı bağışlayalım.” Güzel davrananların (ödülünü) ileride daha da artıracağız.
Fakat içlerinden bazı zalimler, kendilerinden (söylemeleri) istenen sözü başkasıyla değiştirmişlerdi. Biz de haksızlık etmeleri nedeniyle üzerlerine gökten bir azap göndermiştik.
Onlara, deniz kıyısında bulunan şehir (halkının) durumunu sor! Hani balıklar o yöre halkının yasağa uymadığı cumartesi gelmeyip yasağa uydukları cumartesi günü akın akın (bolca) kıyıya geldiklerinde, haddi aşıp (avlanma) yasağını delmişlerdi. İşte biz yoldan çıkmalarından dolayı onları böyle imtihan ediyorduk.
Hani içlerinden bir topluluk da “Allah’ın kendilerini (dünyada) helak edeceği veya (ahirette) şiddetli bir şekilde azap edeceği bir halka ne diye öğüt veriyorsunuz?” dediklerinde, (öğüt verenler) şöyle demişlerdi: “Rabbinize mazeret(imiz) olsun; bir de umulur ki [takvâ]lı (duyarlı) olurlar diye (öğüt veriyoruz).”
Kendilerine yapılan uyarıları unutunca, kötülükten engelleyenleri kurtarmış, haksızlık edenleri de yapmakta oldukları kötülükler nedeniyle çok kötü bir azaba çarptırmıştık.
Yasaklanan şeyler nedeniyle haddi aşınca onlara “Aşağılık maymunlar (gibi) olun!” demiştik.
Rabbin, kıyamet gününe kadar onlara (o tip insanlara) en kötü eziyeti yapacak kişiler göndereceğini ilan etmişti. Şüphesiz ki Rabbin, cezası hızlı olandır. Şüphesiz ki O çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Onları (yahudileri), çeşitli ümmetler hâlinde yeryüzüne dağıtmıştık. İyi olanları da bunun dışındakileri de (iyi olmayanları da) vardı. Gerçeğe dönerler diye onları iyiliklerle ve kötülüklerle denemiştik.
Onlardan sonra da şu değersiz (dünya) malını alıp, “(Nasıl olsa) bağışlanacağız!” diyerek Kitab’a (Tevrat’a) mirasçı olan birtakım kötü kişiler gelmişti. Onlara, benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlardı. (Peki), Allah hakkında gerçek(ler)den başka bir şey söylemeyeceklerine dair kendilerinden Kitap’ta (Tevrat’ta) söz alınmamış mıydı ve onlar (bunu Kitap’ta) okumamışlar mıydı? Ahiret yurdu [takvâ]lı (duyarlı) olanlar için hayırlı olandır. Akıl etmiyor musunuz?
Kitaba sımsıkı sarılıp namazı kılanlar(a gelince), şüphesiz ki biz kendilerini düzeltenlerin ödülünü ziyan etmeyeceğiz.
Hani üstlerine düşeceğini sandıkları (Sînâ) Dağı’nı onların üzerine gölge gibi kaldırmıştık. (Onlara) “Size verdiğimizi (Kitabı) kuvvetle alın (sıkıca tutunun) ve içinde olanı hatırlayın ki [takvâ]lı olabilesiniz.” (demiştik).
Hani Rabbin âdemoğullarından, onların sırtlarından nesillerini çıkarıp (yaratıp) onları kendilerine şahit tutmuş ve “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (demiş), onlar da “Evet, buna şâhidiz” demişlerdi. Kıyamet gününde “Biz bundan habersizdik.” dersiniz diye,
Veya “Daha önce atalarımız Allah’a ortak koşmuştu; biz de onlardan sonra gelen nesiller olduğumuz için; (yani) yanlış yapanlar nedeniyle bizi de mi helak edeceksin?” dersiniz diye (işte böyle yapmıştık).
Ayetleri ayrıntılı bir şekilde işte böyle açıklıyoruz; umulur ki (gerçeğe) dönerler.
Onlara, kendisine delillerimizi verdiğimiz fakat onlardan sıyrılıp ayrılan, o yüzden şeytanın takip ettiği ve sonunda azgınlardan olan şu kimsenin haberini [tilavet] et (okuyup aktar)!
Dileseydik elbette onu bu deliller sayesinde yükseltirdik. Fakat o, arzusuna mahkûm olup dünyaya saplandı. Böylesi bir kişinin durumu, kovsan da kendi hâline bıraksan da dilini çıkartıp soluyan köpeğin durumuna benzer. İşte ayetlerimizi yalanlayan kavmin örneği de böyledir. Bu kıssayı anlat; umulur ki düşünürler.
Ayetlerimizi yalanlayan ve böylece kendilerine haksızlık etmiş olanların hâli ne kadar da kötüdür!
Allah’ın hidayet ettiği kişi doğru yola ulaş(tırıl)mıştır. Kimi saptırırsa işte onlar kaybedenlerin ta kendileridir.
Yemin olsun ki (akıl eden) kalpleri olmasına rağmen anlamayan, gözleri olmasına rağmen görmeyen, kulakları olmasına rağmen duymayan, sadece hayvanlar gibi, hatta daha da şaşkın bir hâlde bulunan ve sonunda habersizmiş gibi davranan pek çok cin ve insanı cehennem için hazırlamışızdır.
En güzel isimler yalnızca Allah’a aittir. O’na o (isim)lerle dua edin! O’nun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın! Yaptıklarının karşılığı ileride kendilerine verilecektir.
Yarattıklarımızdan gerçeğe rehberlik eden ve onunla adil davranan bir topluluk vardır.
Ayetlerimizi yalanlayanları, bilemeyecekleri şekilde yavaş yavaş helake yaklaştıracağız.
Onlara zaman tanıyorum. Şüphesiz ki benim tuzağım (ince planım) çok sağlamdır.
Arkadaşlarında hiçbir cinlenmişlik olmadığını hiç mi düşünmediler? O ancak apaçık bir uyarıcıdır.
Göklerin ve yerin egemenliği, Allah’ın yarattığı her bir şey ve ecellerinin yaklaşmış olabileceği hakkında hiç mi düşünmediler? Ondan (Kur’an’dan) sonra hangi söze inanıyorlar!
Allah’ın saptırdığına (sapkınlığını onayladığına) kimse yol gösteremez. (Allah) onları azgınlıkları içerisinde bocalar hâlde bırakır.
Sana, o (Son) Saat’in demir atma zamanından soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi, sadece Rabbimin katındadır. Onun zamanını O’ndan başkası ortaya koyamaz. (O olay) bütün ağırlığını göklerde ve yerde hissettirecektir. (Son Saat) size ancak ve ancak ansızın gelecektir.” Sanki sen onu bilebilirmişsin gibi sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi yalnızca Allah katındadır fakat insanların çoğu bilmez.”
De ki: “Allah’ın dilemesi hariç, kendime herhangi bir yarar da zarar da verecek güce sahip değilim. [Gayb]ı (bilinemeyeni) bilseydim elbette daha çok hayır yapardım ve bana hiçbir kötülük de dokunmazdı. İnanan bir toplum için yalnızca bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”
Sizi tek bir [nefis]ten (candan/cevherden) yaratan, (yine) ondan kendisiyle huzur bulsun diye eşini yaratan O’dur. Eşini kucaklayınca (eşi ile birleşince) eşi hafif bir yük yüklenir (hamile kalır) ve onu bir süre taşır. (Yük) ağırlaşınca “Bize iyi (sağlıklı) bir çocuk verirsen elbette şükredenlerden olacağız.” diye Rableri Allah’a dua ederler.
(Allah) onlara iyi (sağlıklı) bir çocuk verince, kendilerine verdiği (çocuk) hakkında O’na ortaklar koşarlar. Allah ise onların ortak koştuklarından yücedir.
Kendileri yaratılmakta olan ve hiçbir şey yaratamayan varlıkları mı (Allah’a) ortak koşuyorlar!
(Oysa putlar), onlara yardıma güç yetiremez, (kendilerine bile) yardım edemezler.
Onları doğru yola çağırırsanız size uyamazlar; onları davet etseniz de sussanız da sizin için birdir.
Allah’ın peşi sıra yalvardıklarınız da sizin gibi kullardır. Doğruysanız, kendilerini çağırın da çağrınıza cevap versinler!
(Putların) yürüyebilecekleri ayakları, tutacakları elleri, görecekleri gözleri veya duyacakları kulakları mı var (neleri var)! De ki: “Ortaklarınızı çağırın, sonra bana (istediğiniz) tuzağı kurun; bana göz bile açtırmayın!”
(De ki:) “Şüphesiz ki benim dostum, iyileri sahiplenen (koruyan) ve Kitabı (Kur’an’ı) indiren Allah’tır.
O’nun (Allah’ın) peşi sıra yalvardıklarınızın size yardıma güçleri yetmez; onlar kendilerine de yardım edemezler.”
Onları doğru yola çağırırsanız size kulak veremezler. Onları sana bakar görürsün; oysa onlar görmezler.
Sen af yolunu tut; iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir!
Sana şeytandan bir kışkırtma gelirse hemen Allah’a sığın! Şüphesiz ki yalnızca O duyandır, bilendir.
[Takvâ]lı (duyarlı) olanlara şeytandan bir vesvese ulaştığında hemen (Allah’ı) hatırlayıp (gerçeği) görürler.
(Şeytanların) kardeşleri ise onları azgınlığa sürükler; peşlerini bırakmazlar.
Onlara herhangi bir delil getirmediğin zaman, “Onu da derleyip getirseydin ya!” derler. De ki: “Ben sadece Rabbimden bana vahyedilene uyuyorum. Bu (Kur’an), Rabbinizden gelen öngörülerdir; (ayrıca) inanan bir toplum için yol gösterme ve merhamettir.”
Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size de merhamet edilsin!
İçinden yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam (gündüz gece) Rabbini an ve habersizmiş gibi davrananlardan olma!
Şüphesiz ki Rabbinin katındakiler (melekler), O’na (Allah’a) kulluk etmekten kibirlenmez, O’nu [tesbih] eder (yüceltir) ve yalnızca O’na secde ederler.