BÜTÜN ÖVGÜLER, tümüyle göklerde ve yerde var olan her şeyin gerçek sahibi Allah’a mahsustur;[3803] yine hamd öteki âlemde de, tümüyle O’na mahsus olacaktır:[3804] zira yalnız O’dur her hükmünde tam isabet kaydeden, her şeyden haberdar olan.
[3803] Bir sonraki cümlede yer alan âhiret kelimesinin buradaki zımnî karşılığı “bu dünya”dır. Şükür sadece verince, hamd verince de alınca da yapılır. Zira: 1) Her şey O’nundur. 2) O verdiğinden bir kısmını alınca, geriye kalan yine O’nundur. 3) Daha büyüğünü vermek için alabilir. 4) Daha büyüğünü de alabilirdi. 5) Yeniden verecek biri varsa yine O’dur.
[3804] Bkz: “(cennete girince) diyecekler ki: Hüznü bizden gideren Allah’a hamdolsun!” (
35:34).
Toprağa giren ve oradan çıkan her şeyi, yine gökten inen ve göğe yükselen her şeyi O bilir;[3805] ne ki tarifsiz bağışlayan da, eşsiz merhametiyle muamele eden de, yine O’dur.
[3805] “İnen” ve “çıkan”, maddî-mânevî bir çokşeyi kapsar: yağmur-filiz, vahiy-dua, nüzul-miraç, melek-ruh, gazap-isyan, akıbet-eylem… Âyetin devamı, bu son iki şıkkı teyit eder.
Ama küfürde direnenler “(Kıyamet) Saati asla gelip bizi bulmayacak!” dediler. De ki: “Hayır, Rabbime andolsun ki o mutlaka gelip sizi bulacaktır!” O, idraki aşan hakikatleri bilendir.[3806] Göklerde ve yerde zerre kadar bir şey bile O’nun bilgisinden kaçıp kurtulamaz:[3807] İster bundan daha küçük olsun, ister daha büyük; bütün bunlar kesin ve net bir yazılım ve yasayla kayıt altına alınmıştır.[3808]
[3806] İlk âyetin sonundaki Allah’ı gösteren zamirin ikinci haberi olarak. Yok eğer Rabbî’nin sıfatı olarak okunursa, bu durumda bir önceki cümlenin anlamı şöyle olur: “Hayır, idraki aşan hakikatleri bilen Rabbime andolsun ki…” Ğaybın “idraki aşan hakikatler” anlamı için krş:
27:65, not 67.
[3807] Âyette geçen zerre, maddenin en küçük parçası ne ise odur. Zerre ile gerçekte neyin ifade edildiği, insanlığın bilgisi geliştikçe anlaşılmıştır. Benzer bir âyet için bkz:
10:61.
[3808] Fî kitâbin mubinindeki lugavî belirsizlik ve lafzî apaçıklığın izahı için bkz:
11:6.
Ki böylece O, iman eden ve imanla uyumlu eylem üretenleri ödüllendirecektir: işte böylelerini sınırsız bir bağış ve tarifsiz güzellikte bir rızık beklemektedir.[3809]
[3809] Mağfiretun ve rizkundaki belirsizlik, çeviriye “sınırsız” ve “tarifsiz” olarak yansımıştır.
Ama mesajlarımızı amacından mahrum bırakmak için çaba gösterenlere gelince: işte böylelerinin hakkı, (bu) çirkinlikten dolayı elem verici bir azaptır.
KENDİLERİNE ilim verilmiş olanlar,[3810] Rabbinden sana indirilenin hakikatin ta kendisi olduğunu; ve O yüceler yücesi, O tüm övgülere lâyık olanın yoluna yönelteceğini görmektedirler.
[3810] Lafzen: “bilgi verilmiş olanlar”. (‘İlm’in tarifi için bkz:
21:74, not 74)
Beri yanda inkâra saplanmış olanlar (şehre gelen yabancılara) derler ki: “Siz paramparça olup dağıldıktan sonra, size yeniden yaratılacağınızı haber veren bir adam gösterelim mi?
Kendi uydurduğu yalanı Allah’a mı isnat ediyor, yoksa deli midir nedir?” Hayır! Asıl âhirete inanmayan kimseler, yakıcı bir terk edilmişliğe[3811] ve en uç noktada bir sapıklığa mahkûm olacaklar.
[3811] ‘Azabın kök mânasına dayanarak (Bkz:
68:33, not 29). Açıktır ki dalâl ile bilikte, üstelik ondan önce kullanılan ‘azâb muhatapların âhiretteki değil dünyadaki halini ifade etmektedir. Dolayısıyla buradaki ‘azâb âhirette değil dünyada yaşanan ve kelimenin kök anlamıyla Allah’la ilişkinin kesilip, terk edilme cezasıdır. Bu da bir tür dünyada çekilen vicdan azabıdır (Krş: Elmalılı).
Onlar gökten ve yerden ne kadarını önlerine serdiğimize, ne kadarını da kendilerinden gizlediğimize bakmazlar mı?[3812] Biz istersek onları yerin dibine geçirir, ya da göğü başlarında paralarız. Şüphe yok ki bütün bunlar, O’na yönelen her bir kulu uyaran bir delildir.[3813]
[3812] Veya: “Ne o, yoksa onlar gök ve yerden duyularına sunulan ve duyularının ötesinde olan şeyleri görmeyecek kadar kör müdürler?” Bu anlamda duyularla algılananın ötesinde tabiatın duyularla algılanamayan bilgilerine de sahip olmak teşvik edilmektedir. Zımnen: İnsan maddî varlıkların dahi çok az bir kısmını biliyorsa, ya maddî olmayan varlıklar hakkındaki bilgi yetersizliğini varın siz düşünün.
[3813] Allah’a yönelenlere neler vaad edildiği, arkadan gelen Hz. Dâvud örneği üzerinden verilecektir.
DOĞRUSU Biz Dâvud’u da katımızdan (işte bu nedenle) ödüllendirmiştik:[3814] “Ey dağlar! Onun sesine ses katın![3815] Siz de (öyle yapın ey) kuşlar!”[3816] Dahası, Biz ondaki bütün katılığı ve sertliği yumuşattık[3817] (ve dedik ki):
[3814] Yani: Tevbe edip Rabbine yöneldiği için.. Bir önceki âyetin sonundaki “yönelme”, Hz. Dâvud’un tevbesine üstü kapalı bir atıf içermektedir (Bkz:
38:24).
[3815] Evb, “bir tür dönme, geri gelme”, te’vîb “sesin yankı yapıp daha gür dönmesi” (Krş:
21:79). İnsan, canlı cansız demeden bütün bir tabiatla derunî bir diyalog içinde olmaya çağrılmaktadır. Mezmurlar’dan: “Dağlar balmumu gibi eridi” (
97:5); “Ey dağlar, ey tepeler! Neden koçlar, kuzular gibi sıçrıyorsunuz?”; “Ey dünya, titre!” (
114:6 ve 8). Buradaki “dağlar” ile, Hz. Dâvud’un iktidarına boyun eğen “dağlı kavimler”, ya da “dağ gibi babayiğit adamlar” kastedilmiş olabilir.
[3816] Zımnen: Ey insanlar! Dağlar ve kuşlar gibi siz de varlık korosuna katılıp o varoluş ilâhîsini terennüm edin!
[3817] Lafzen: “onun için demiri yumuşattık”. Tercihimiz hadid kelimesinin mecazî anlamına dayanmaktadır. Kâf 22. âyette “bakışın bugün daha keskin” derken hadîd bu mecazî anlamıyla kullanılır (Bu anlama ulaşmamda Esed’in katkısını yad etmek zorundayım). Geleneksel tefsirin lafzî anlamda aldığı hadid (demir) kelimesi, Arap dilinde mecazen “sert mizaç, keskin tavır” için kullanılır. Türkçe’ye de geçmiş olan hiddet aynı anlama gelir (Lisân; Tâc ve hassaten Esâs).
“işleri en güzel, en ideal bir şekilde hakkını vererek yap ve onlar arasındaki ölçü ve uyumu gözet!”[3818] Bakın, hepiniz ıslah edici iyilikler yapın! Çünkü Ben, yaptığınız her işi görmekteyim.
[3818] Metindeki sâbiğât (t. sabiğah) “ideal, mükemmel, bol, tam, kapsamlı, dökümlü, o işin hakkını vererek yapmak” anlamına gelir ve çoğul kullanımda genellikle isim işlevine sahiptir (Lisân ve Külliyât). İ‘mel sâbiğâtin ibâresini, hemen arkadan gelen i‘melû sâlihan ibâresinin ışığında i‘mel sâlihâtin çağrışımıyla anlamak gerekir. Serd, “bir bütünü oluşturan parçaların birbiriyle uyumlu ilişkisi” anlamına gelir (Lisân). Bu ibâre “zırh imali” gibi zanaatla ilgili maddî bir içeriğe sahip olmaktan daha çok (aynı durum Enbiya 80 için de geçerlidir), vahyin eksenini oluşturan ahlâkî davranış kalıplarıyla ilgili mânevî bir içeriğe sahip olsa gerektir. Hemen ardından gelen “sâlih amel” talimatı da bunu teyit etmektedir. Âyetin sonu, hayatı dengeli yaşama çağrısıdır. Kur’an bu çağrıyı farklı yerlerde farklı formlarla yapar (
31:19;
2:143).
SÜLEYMAN’IN emrine de rüzgârı âmâde kıldık: onun sabahleyin gidişi bir aylık mesafeyi, akşamleyin dönüşü de bir aylık mesafeyi buluyordu.[3819] Ve ergimiş metal cevherini onun için akıttık;[3820] yine cinlerden[3821] bir kısmı, Rabbinin izniyle onun emri altında çalışıyordu; ve onlardan hangisi emrimizden çıkarsa, ona çılgın ateşin[3822] azabını tattırıyorduk.
[3819] Gemilerin rüzgâr gücüyle gidiş gelişini hayvanların sabah çıkıp akşam dönüşüne benzeten mecazî bir kullanım (Mecâz). Hz. Süleyman’ın inşâ ettirdiği dillere destan deniz ticaret filolarına atıf olsa gerektir.
[3820] Eski Ahid’de de geçtiği gibi Hz. Süleyman’ın bakır, demir ve bakır katkılı metal alaşımları kullanarak inşâ ettiği sanat şaheseri yapılara atıf (II. Tarihler 4: 1-18).
[3821] Veya: “cin (gibi ele avuca sığmayan) kimselerden”. Bu âyet, 41. âyet ışığında anlaşılmalıdır. Kur’an tıpkı şefaat konusunda olduğu gibi cin konusunda da ilk muhataplarının tasavvurunu reddeder. Tıpkı şeytan gibi cin kelimesini de, hem görünmeyen varlıklar hem de ender görünen türler için kullanır. Burada Hz. Süleyman’ın emri altında çalışan “cin gibi ele avuca sığmayan”, “cin fikirli” birileri kastedilse gerektir. Sâd 37’de aynı kimselerden “şeytanlar” diye söz edilmesi bu yorumu güçlendirir. Bu durumda cin, hem melekler gibi görünmeyen varlıklar hem de “cin gibi” zapt edilmesi zor ve bir o kadar da marifetli kimseler için kullanılan çok anlamlı bir kelimedir. Kur’an’da “cin” bir cins isim, “şeytan” ise bir sıfat olarak kullanılır. Bundan dolayı “Allah şeytanı lânetledi” denildiği halde, benzer bir ibâre cinler için gelmez. Cinnin bir anlamı da, bizatihî görünmez olmayıp o zamana kadar görülmemiş bölge insanın yabancısı olduğu garip kimseler veya yabancı varlıklardır (Msl:
46:29-32;
72:1). Bazen de ilk muhataplarının tasavvurundaki muhayyel ve efsanevî varlığı ifade eder (
34:12-14 ve
21:82). Kur’an’ın bu atıfları yapmaktan maksadı, cahilî geleneğin ürettiği görünmeyen varlıklarla ilgili vehmî tasavvuru onaylamak değil, bunun üzerinden ahlâkî öğüt vermektir.
Hz. Süleyman için inşaat ve taahhüt işleri yapan bu kişiler burada ‘cin’ olarak, Sâd 38’de ‘şeytanlar’ olarak geçer. Eski Ahid’de yer alan bilgilerin de ışığında, bunların görene “Sen cin misin, şeytan mısın?” dedirten maharetli ustalar olduğu anlaşılmaktadır. Klasik tefsirin bu konudaki spekülatif yorumları, cahili tasavvurun tortularını taşımaktadır. Bunların gerçekten “şeytanlar” olduğunda ısrar eden birine, şeytanların insanı saptırmak için çalışıp çabalamak yerine, nasıl olup da Hz. Süleyman’ın hizmetinde inşaat ve taahhüt işlerine soyunduklarını ikna edici delillerle açıklamak düşer.
[3822] Sa’îrin bu anlamı için bkz:
76:4, not 7.
Onlar, isteğine göre ona mabedler,[3823] heykeller,[3824] yekpâre dökümden göletlere benzer havuzlar ve yere tesbit edilmiş dev küvetler yapıyorlardı.[3825] (Biz de dedik ki): “Ey Dâvud’un inanç ailesi;[3826] şükretmek için çok çalışın! Ne ki, samimi kullarım arasında bile hakkıyla şükreden pek azdır.”[3827]
[3823] Lafzen: “mihraplar”. Mihrâb (ç. mehârîb), hem alet ismi hem de mübalağa kalıbıdır. “Korunan, uğruna savaşılan” anlamına gelir ve mabedi sembolize eder.
[3824] Eski Ahid’de şöyle bir ibare yer alır: “Ve altı basamak üzerinde iki tarafta 12 aslan duruyordu.” (I. Krallar 10: 20).
[3825] Bu yekpare dökümden havuzlar ve dev küvetler Eski Ahid’de de yer alır (II. Tarihler
4:1-6; II. Tarihler
4:6).
[3826] Âlin anlam alanı, kan bağına delâlet eden ehlden daha geniştir (Krş:
27:57, not 60).
[3827] Gereği gibi şükür, nimetin gerçek sahibini bilmektir. İktidar ve refahın devamı, nimetin gerçek sahibinin bilinmesi ve şükrünün eda edilmesiyle, yani onun bir emanet olduğunun bilincinde olarak üzerine tir tir titrenilmesiyle mümkündür. Buradaki hitap bu âyetin tüm muhataplarınadır. Çünkü her mü’min muhatap Dâvud’un inanç ailesine mensuptur.
(Süleyman’ın görkemli iktidarına rağmen) bir zaman geldi ölüm hakkındaki yasamız ona da hükmetti; bastonunu kemiren ağaç kurdu da olmasaydı, öldüğünü onlara bildiren bir delil asla olmayacaktı;[3828] nihayet (baston kırılıp) Süleyman devrilince, (bir gerçek) anlaşılmış oldu: eğer cinler gaybı biliyor olsalardı, o küçük düşürücü cezaya katlanmazlardı.[3829]
[3828] Zımnen: Cihana hükmeden Süleyman da olsa, her dünyevî iktidar gelip geçicidir. Allah her iktidara, onu yıkacak birilerini musallat eder. Nitekim Hz. Süleyman’dan sonra kurduğu muhteşem devlet oğlu Rehoboam’ın zevk ve sefahate dalması sonucu parçalanmıştı. Bu âyetten, Hz. Süleyman’ın ölümü üzerine, bir iç kargaşaya meydan vermemek için sanki yaşıyormuş izlenimi verme amacıyla siyasî bir tedbir alındığı da çıkarılabilir. Bu durumda âyet, bu tür tedbirlerin dünyevî iktidarın geçiciliği yasasını değiştirmediğini ifade eder. Öte yandan âyet nüzul ortamı insanının cinlerin gaybı bildiğine dair bâtıl inançlarını reddeder. Zımnen der ki: Eğer cinler gaybı bilselerdi, Süleyman’ın öldüğünü bilirler ve boşuna yorulmazlardı.
[3829] Yukarıdaki Dâvud ve Süleyman örnekleri, başta ilk muhatap Allah Rasûlü olmak üzere tüm mü’minlerin iktidarla ilişkilerine ibret olarak sunulmaktadır. Fakat aşağıdaki Sebe örneği, başta cahilî muhataplar olmak üzere tüm inkârcıların iktidar tasavvurlarına yönelik bir uyarıdır.
DOĞRUSU (bu),[3830] yurtlarında bir nice mesaj bulunan Sebe halkı için de geçerliydi:[3831] sağdan ve soldan boylu boyunca uzanan cennet (gibi bir doğa, hal diliyle sanki şöyle sesleniyordu): “Rabbinizin size bahşettiği rızıktan yiyin, ama O’na olan şükrünüzü de eda edin! (İşte) tarifsiz güzellikte bir yurt ve sınırsız bağışlayıcı bir Rab!”[3832]
[3830] Yani: ‘dünyevî iktidarın geçiciliği’ yasası. Krş: “o (iyi ve kötü) dönemleri Biz insanlar arasında döndürür dururuz” (
3:140).
[3831] Sebe (Eski Ahid’de Şiba), milattan önceki bin yılda Hadramevt, Yemen, Necran ve Habeşistan’ın bir bölümünü içine alan ve okyanusla Akdeniz arasındaki Baharat Yolu’nu elinde bulunduran gelişmiş bir su uygarlığı. Me’rib Barajı, kadim çağların en büyük yapay su göletiydi. İlk yıkılışı miladi 215 tarihinde Roma imparatoru Decius dönemine rastlar. Sebe halkını teşkil eden Kahtân kabileleri bu felaketin ardından dağılarak kuzeye göç ettiler.
Sebe kıssasının nüzul ortamında mutlaka bir karşılığı olmalı. O karşılık, Allah Rasûlü’nün Mekke’deki 13 yıllık davetinin bir bölümünü oluşturan; “kabileler nezdinde hicret yurdu arayışı” dönemidir. Bu dönem, risaletin yaklaşık 10-13. yıllarına tekabül eder. Allah Rasûlü bu arayışını, hac aylarına denk gelen panayır mevsiminde gerçekleştirdi. İşte o davet sırasında Yemenli kabilelerle diyaloğa girilmiş olmalı ki, onların tarihlerinin bir parçası olan Sebe kıssası anlatılıyor. Diyalog kurulan bu kabilenin Yesrib’deki Yemen kökenli Evs ve Hazrec olması daha akla yatkın görünmektedir.
[3832] Âyet sanki şöyle demektedir: Dünyadaki her güzellik cennetteki aslına atıftır.
Ne var ki onlar yüz çevirdiler. İşte bu yüzden Biz onların üzerine (barajlarını) yıkan şiddetli bir sel[3833] gönderdik ve o iki has bahçeyi, acı meyveli çalılar[3834] ve ılgınlarla[3835] kaplı, içerisinde birkaç sedir cinsi ağaç[3836] bulunan harap bir bahçeye çevirdik.
[3833] el-‘Arîm: ‘Arâmeden “şiddet ve çokluk”, ya da selin ismi olarak “Arim Seli” veya Yemen ve Habeş lügatinde “suyu tutmaya yarayan set, baraj” anlamına gelir (İbn Âşûr).
[3834] Dallarından misvak yapılan meyvesi acı olan erak/misvak türünden çöl iklimine özgü çalılar.
[3835] Yine çalı bitkilerinden olan bir ılgın (tamarix) türü.
[3836] Bunun bilinen sedir türleriyle bir yakınlığı olup olmadığını bilmiyoruz. Elmalılı bunu “kara yemiş” diye de bilinen “Arabistan kirazı” olarak niteler. Gölgesi en geniş ağaç olarak takdim edilmesi yaprağını dökmediğinin delilidir. Metinde “az” olduğu vurgulandığına göre, muteber bir bitki türü olmalıdır. Bir çeşit çam olan bilinen sedir türlerinden biri olması da muhtemeldir. Sedir için ayrıca bkz:
53:14, not 8.
İnkârda inat etmelerinden dolayı onları işte böyle cezalandırdık: biz hiç nankörlerden başkasını cezalandırır mıyız?[3837]
[3837] Nankörlüğün kendisi bir cezadır, nankörlük edenden nimetin alınması ikinci bir cezadır.
Biz (bu helâkten önce) onlara, mübarek kıldığımız şehirlerle kendileri arasına birbirine nâzır beldeler inşâ ed(ecek kudret ver)dik; ve bunlar arasında düzenli ulaşımı temin ettik; (ve bu yolla) “Geceler ve gündüzler boyunca güvenli bir biçimde yolculuk yapın!” (demiş olduk).[3838]
[3838] Verilen her nimet, tıpkı inen bir vahiy gibi okunup anlaşılması gereken bir mesaj taşır. Vahyin ilk muhatapları dolaylı olarak uyarılıyor; nitekim onlar doğrudan da uyarılmışlardı (
28:57 ve
106:1-4).
Buna rağmen onlar “Rabbimiz! Sefer menzillerimiz arasındaki mesafeyi uzat!” de(meye getir)diler[3839] ve böylece kendilerine zulmetmiş oldular. Bunun üzerine Biz de onları, geçmişin efsanelerine döndürdük ve paramparça edip dağıttık.[3840] Hiç şüphesiz bütün bunlarda, derin bir şükran duygusuyla (O’na kullukta) direnen herkes için mutlaka alınacak dersler vardır.
[3839] Veya bir kıraatta inşâ değil haber olarak: “Rabbimiz sefer menzillerimiz arasındaki mesafeyi uzattı.” Tercihimiz şu anlama gelmekte: şükredecekleri yere fiilî nankörlük yaparak hal lisanıyla böyle demeye getirdiler. Üslûp bize, her nankörün nankörlüğünün “Bu nimeti benden al!” bedduası olduğunu öğretmektedir. 15. âyetle başlayan bu sembolik üslûpta, hal dilinin konuştuğu mecazî bir diyalog hakimdir.
[3840] Çölleşmenin getirdiği güneyden kuzeye doğru başlayan göç dalgaları kastedilmektedir.
Ve doğrusu İblis, onların aleyhinde tahmin yürütürken yanılmamıştı; nitekim bir gurup inanan hariç geri kalanların hepsi ona uydular.[3841]
[3841] İblis: “onların çoğunu nankörlük eden kimseler olarak bulacaksın” demişti (
7:17 ve
17:62).
Oysa ki onlar üzerinde onun hiçbir yaptırım gücü yoktu; sadece âhirete inanan kimselerin, ondan kuşku duyanlardan farkını belirleyelim diye (ona izin verdik): nitekim senin Rabbin, her şeyi görüp gözetendir.
DE Kİ: “Allah dışında, (kendilerinde tanrısal güç) vehmettiklerinizi çağırın. Ne göklerde ne de yerde onların zerre kadar bir gücü yoktur; üstelik onlar bu ikisinin (yönetiminde) bir ortaklığa da sahip değiller; dahası O onlar arasından kendisine bir yardımcı da atamamıştır.”[3842]
[3842] Şefaatin, yani Allah dostlarının ve din önderlerinin, Allah nezdinde birilerine torpil yapacağına ve aracılık edeceğine dair tüm tasavvurların reddi.
O’nun nezdinde, kendisi lehine izin verdikleri dışında hiç kimse için şefaat fayda vermez:[3843] nihayet (kıyametin) dehşeti (ödül tevdi edeceklerin) kalplerinden giderilince[3844] (ödüllendirilenler) soracaklar: “Rabbiniz (sizin hakkınızda) ne buyurdu?” Berikiler “Hak neyse onu: zaten mükemmel olan da, büyük olan da sadece O’dur”[3845] diyeceklerdir.
[3843] limenin hem şefaat edilen hem de şefaat edeni kastetme ihtimaline binaen “kendisine izin verdikleri dışında hiç kimsenin şefaati fayda vermez” anlamı da verilebilir. Fakat buradaki lâmın da gösterdiği gibi tenfa‘u filî tümlece geçmeyip özne üzerinde kaldığı için, şefaatin tür olarak tamamı olumsuzlanmıştır. Bu ve tüm şefaat âyetleri; “onlar, O’nun hoşnut ve razı olmadığı hiç kimseye şefaat edemezler” (
21:28) ve “De ki: şefaat yetkisi tamamıyla ve sadece Allah’a aittir” (
39:44) âyetleri ışığında anlaşılmalıdır. Bu da şefaatin Allah’a ait bir yetkinin kula devri değil, Allah’ın takdir ettiği ödülün sahibine tevdii olduğunu gösterir. Ödülü veren Allah’tır. Ödülü takdim izni verdiği kimseyi de böyle onurlandırır. Dolayısıyla ödülün asıl sahibinin onu sunan olmadığını ifade eder. Âyetin öncesi de ödülü gerçek sahibi dışında kimseden istememeyi ifade etmektedir (Şefaatle ilgili ayrıntılı bir sayım-döküm için bkz:
39:44, not 47).
[3844] Buradaki diyalog ödül verilenlerle o ödülü sahiplerine tevdi etmekle onurlandırılanlar arasında gerçekleşecektir. Anlaşılan o ki bu ikinciler de büyük korku ve endişe yaşayacaklardır. Fakat onların endişesi ödül takdim izni çıkınca giderilmiş olacaktır.
[3845] Hem “şefaat konusundaki hakikat neyse onu”, hem de “herkes neyi hak ettiyse onu” anlamına gelir. Ama özellikle ödül sahibinin sadece Allah olduğu ve bu nedenle de ödülün kime verileceğini belirleme hakkının da zâtına ait olduğu gerçeğini ifade eder.
Sor onlara: “Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir?” “Allah’tır!” de (ve ekle): “Şu takdirde biz ya da siz; ama mutlaka (ikimizden biri) doğru yoldaysa, diğeri de derin bir sapıklığa gömülmüş demektir.”
De ki: “Ne siz bizim suçlarımızın hesabını vereceksiniz, ne de biz sizin işlediklerinizin hesabını.”
De ki: “Rabbimiz bizi (bir gün) bir araya getirecek ve aramızda hükmünü hakkıyla verecektir: zira her hükmü hakkıyla veren, her şeyi ayrıntısıyla bilen O’dur.”
De ki: “O’na ortak olarak tasavvur ettiklerinizi bana bir gösterin bakayım! Asla yapamazsınız! Aksine O mutlak üstün ve yüce olan, her hükmünde tam isabet kaydeden Allah’tır.”
(EY NEBÎ!) Biz seni ancak, bütün insanlık için bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik; ama insanların çoğu bunun farkına dahi[3846] varmamış olacaklar
[3846] Yani: müjde ve uyarının ne anlama geldiğinin farkına dahi...
ki, “Bu vaad ne zaman gerçekleşecek; eğer sözünüze sadıksanız (söyleyin)?” diyorlar.[3847]
[3847] Bu sorunun cevabı verilmiştir: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır; onun vaktini O’ndan başka da ortaya koyacak kimse yoktur” (
7:187).
De ki: “Sizin için bir gün tesbit edilmiştir: (o gün geldiğinde) ne onu bir an erteleyebilir, ne de atlatabilirsiniz.”
İnkârda ısrar edenler dediler ki: “Bizler ne bu Kur’an’a inanırız ne de geçmiş vahiylerden geriye kalanlara.” Sen o haddini bilmezlerin,[3848] Rablerinin huzuruna tutuklanmış olarak getirildikleri zaman suçu (nasıl) birbirlerine attıklarını bir görmeliydin! Mustaz’aflar[3849] büyüklük taslayanlara “Siz olmasaydınız eğer biz kesinlikle inananlardan olacaktık” diyecekler.[3850]
[3848] Zâlimûnun bağlama en uygun vurgusu (Bkz:
21:29, not 37).
[3849] Filîn kalıbı gereği hem toplumun zayıf görme isteğini ve zayıf bırakanların zulmünü hem de zayıflıklarını kendilerinin kabullenmişliğini ifade eder.
[3850] Kötüyü izlemek onların kendi tercihleriydi. Belli ki, kendilerini ezenlerin sahip oldukları güç ve servete gıpta ediyorlar, buna kavuşmanın yolunun onları izlemekten geçtiğini düşünüyorlardı. Onları böyle bir akıbetin beklediği hiç akıllarına gelmemişti. Bu nedenle mazeretleri geçersizdi. Kur’an’da üç tip mustaz’af yer alır: Sorumluluğunu yerine getirdikleri için övülenler (
28:5), buradaki gibi yerilenler, nötr olarak söz edilenler (
4:75). Buradaki mustaz’aflar, sırf sorumluluktan kaçmak için haklarından vazgeçenlerdir. Bu onları sadece ezilen değil, aynı zamanda onursuzlar sınıfına dahil etmiştir Ayrıca bkz:
14:21, not 23).
Büyüklük taslayanlar mustaz’aflara “Ne! Ayağınıza kadar gelen hidayetten sizi biz mi mahrum ettik yani? Asla! Siz zaten günahı hayat tarzı haline getirmiştiniz!” diye cevap verecekler.
Bu kez zayıf bırakılanlar büyüklük taslayanlara “Hayır” diye itiraz edecekler, “(İşiniz gücünüz) gece gündüz dolap çevirmek! Hatırlasanıza bir; bize Allah’a yabancılaşmamızı ve O’na eşdeğer rakip güçler[3851] tanımamızı dayatıyordunuz!” Derken onların tümü de asıl pişmanlığı, kendilerini bekleyen azabı görünce yüreklerinin en derinlerinde yaşayacaklar;[3852] zira Biz inkârda ısrar edenlerin boyunlarına halkalar geçireceğiz:[3853] hem yaptıklarının bunun dışında bir karşılığı mı var?
[3851] Çevirimizin gerekçesi için bkz:
41:9, not 11.
[3852] Bu ibâreyle ilgili ayrıntılı bir açıklama için bkz:
10:54, not 71.
[3853] Kölelik işareti olan halkalar: çünkü onlar benliklerine köle, kula ve eşyaya kul oldular.
Ve ne zaman Biz bir topluma uyarıcı göndermişsek, oranın refah içinde şımarmış seçkinleri “Sizinle gönderilen şeyin ısrarlı inkârcısıyız” derler.
Yine, “Biz servet ve soy açısından sizden daha güçlüyüz: bu durumda bizim cezaya çarptırılmamız söz konusu olamaz” derler.
De ki: “Şüphe yok ki isteyene rızkı açmayı da, sınırlandırmayı da dileyen benim Rabbimdir; fakat insanların çoğu bunu(n hikmetini) dahi kavrayamaz.”
Sizleri Bizim katımıza yakın kılacak olan ne servetinizdir, ne de soyunuz; fakat iman eden ve imanla uyumlu iş işleyen kimseler var ya: işte onları yaptıklarına karşılık ödülün en katmerlisi beklemektedir; ve onlar yüce köşklerde,[3854] huzur ve güven ortamında yaşayacaklar.
Ama âyetlerimizin amacını geçersiz kılmaya çalışan kimseler, azabın içerisinde (yaptıklarıyla) yüzleşecekler.[3855]
[3855] Muhdarûn, “hazır bulunmak, huzura çıkmak, yargılanmak için yargıç önüne çıkmak” gibi anlamlara gelen hudûrdan. İhdâr, yüzleştirmek üzere birini bir yerde hazır bulundurmak. Fî edatı zaten “içinde bulunmayı” ifade ettiği için muhdarûn mücerret tekitten öte bir anlam taşır (İbn Âşûr,
30:16’nın tefsirinde). Bu da bizce “yaptıklarıyla yüzleşme” ya da “kendisiyle yüzleşme” demektir.
Tekrar et: “Şüphe yok ki, isteyen kullarına rızkı açmayı da, onun lehine sınırlandırmayı da dileyen benim Rabbimdir;[3856] ama siz her ne infak ederseniz O onun yerini hemen doldurur;[3857] zira O rızık verenlerin en hayırlısıdır.[3858]
[3856] Buradaki lehu, metne parantez içindeki yan anlamı kazandırır. Bu, parçayı gören insanın, bütünü ve parçanın o bütün içerisindeki gerçek yerini gören Allah’a teslim olma îmâsını içerir (Krş:
2:216). Men yeşa’ formunu bu şekilde çevirimiz için
10:25 ve
24:21 ile ilgili notlara bkz. 36. âyette rızık olarak farklı iki kişiden, bu âyette ise bir kişinin rızık açısından iki farklı durumundan söz edilmektedir (Krş: Elmalılı).
[3857] Yani: “verilen şeyin azalacağı” önyargısı her zaman ve her şey için geçerli değildir. Akılcı bir bakış açısını aşan, azalma ve çoğalmanın tek ölçütünün rakamlar olmadığını anlar. Ve Allah’ın, kendi rızası için verilenin yerini bereketle, huzurla, iç enerjiyi artırarak doldurduğunu görür. Âhirette göreceği ise dile dahi getirilemez. Rasyonel matematikte 40’tan bir çıkarsa 39 kalır, iman matematiğinde 40’tan bir çıkarsa 400 kalır. Bunun adı “bereket”tir. Bunu anlamak için akıl tek başına yetmez, iman da gereklidir: “Allah faizin bereketini alır ve (emanete sadâkat için) yapılan hayrı (kattığı bereketle) artırır” (
2:276).
[3858] Bu durumda yalnızca eldekinin çoğalması değil, eldekinin azalması da rızık olmaktadır. Mal azalınca sabır artıyorsa, gelir azalınca kanaat artıyorsa, servet azalınca cennet artıyorsa, bu durumda rızık nedir? Daha da önemlisi, böylesi bir durumda kayıptan söz edilebilir mi?
Ama (o haddini bilmezlere gelince); bir gün onların tümünü bir araya getirecek ve ardından meleklere soracağız: “Bunlar size mi tapınıyorlardı?”[3859]
[3859] Metin, “Size tapınanlar bunlar mıydı?” şeklindeki bir çeviriye de izin verir. Fakat 41. âyette verilen cevap bu alternatifi devre dışı bırakmaktadır.
(Melekler): “Aşkın olan zatını tenzih ederiz ki onlar değil, Sensin bizim velimiz![3860] Hayır, onlar öteden beri cinlere tapıyorlardı; bunların çoğu onlara iman etmişti!” diyecekler.[3861]
[3860] Zımnen: İbadet, ibadet edenle ibadet edilen arasındaki velayet ilişkisidir.
[3861] Kur’an’da cin kavramının çok anlamlı kullanıldığına çarpıcı bir önek. Buradaki cinle “ins” ile birlikte kullanılan “cin” arasında fark olsa gerektir. Buradaki “cin” hakikî, vehmî, izafî ve mecazî tüm çağrışımlara sahiptir. Nüzul ortamı insanının görünmeyen ve bilinmeyene dair tapınma derecesindeki korku ve o korkudan kaynaklanan perestişi dile getirilmektedir. Değilse şehirli Arapların taptığı envai çeşit put arasında hassaten cinleri temsil eden bir put bilinmemektedir. Bazıları cinlere tapınma uygulamasının şehirlerde olmadığını, sadece bedevi Araplar arasında yaygın olduğunu söyler. Âyet bu tür rivayetleri teyit eder görünmektedir. Dikkat çekici bir başka nokta da sorunun meleklere soruluyor olmasıdır. Bu, nüzul ortamı insanının görünmeyen ve bilinmeyen konusunda kafasının hayli karışık ve evhamının esiri olduğunu gösterir.
Derken (Allah şöyle buyuracaktır): “Sizden hiçbiriniz bir diğerine bugün ne yarar, ne de zarar verecek güce asla sahip değilsiniz!” Ve o gün haddini bilmezlere şöyle sesleniriz: “Kendisini yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın bakayım!”
Ve âyetlerimiz onlara açık ve seçik olarak aktarıldığında dediler ki: “Bu sizi öteden beri atalarınızın taptıklarından uzaklaştırmaya çalışan birinden başkası değil.” Bir de şunu eklediler: “Bu (Kur’an) uydurulmuş düzme koşma bir (mesajdan) ibârettir.” Nihayet inkârda direnenler ayaklarına kadar gelen hakikat için, “Yok daha neler; bu basbayağı bir sihir yahu!” dediler.
Halbuki Biz onlara okuyup öğrenecekleri kitaplar vermedik, senden önce bir uyarıcı göndermiş de değildik.
Dahası onlardan öncekiler de yalanlamışlardı; ama onlara verilen (mânevî nimetler, bu ümmete) verilenin onda birine bile ulaşmamıştı;[3862] buna rağmen elçilerimi yalanladılar ve sonuçta Beni inkâr nasıl olurmuş gördüler.[3863]
[3862] Ya da: “bunlara verdiklerimiz onlara verdiklerimizin onda birine bile ulaşmamıştı”. Tercihimiz Râzî’nin alternatif olarak sunduğu kişisel yorumuna dayanmaktadır.
[3863] Krş:
22:44, not 65.
De ki: “Size tek bir öğüdüm var: ister başkalarıyla beraber ister tek başınayken, Allah’ın huzurunda bulunduğunuz gerçeğini asla (unutmayın)![3864] Sonra arkadaşınızda delilikten eser olmadığını düşünün: onun tek yaptığı, önünüzde bekleyen şiddetli mahrumiyete karşı sizi uyarmaktır[3865]
[3864] Veya: “Allah için ikişer ikişer ve teker teker dîvâna durun..” Bizim tercih ettiğimiz mana zımnen ‘Allah’a karşı esas duruşunuzu bozmayın!’ anlamına gelir. Bu bir tek öğüt, adeta kulluğun anahtarı mesabesindedir.
Bu cümlenin irabında ihtilaf edilmiştir. Sebeb-i nûzul rivayetine bağlı okuma ısrarı, işi karıştırmıştır. Zemahşerî en-tekûmûnun bi-vâhidetini tefsir eden atf-ı beyan olduğu görüşündedir. Ebu Hayyan buna dil açısından haklı olarak karşı çıkar. Dilci Ebu Ali (el-Fârisi) en-tekûmûyu vahidetinden bedel olarak okumuştur (Bahr). Bu tercihe şayandır. Bi-vâhidetini Süddi uluhiyyet tevhidine yorarak müstakil olarak lâ-ilâhe illallah ile açıklamıştır. Bu, kelimenin belirsiz olmasından dolayı isabetsizdir. İbn Âşûr’un dediği gibi bu bi-hasletin, bi-kadiyyetin mânasına gelir (et-Tahrir). Mesnâ ve furâdâ haldir. Cümlenin burada tamamlandığı görüşünü tercih ettik. Fakat bir kısım kariler summe tetefekkerû ile başayan cümleyi de öncekinin devamı saymışlardır. Biz bu ikincinin müstakil bir cümle olduğu görüşüne dahil olduk (Bkz: Ebu Hayyan ve İbn Âşûr).
[3865] Azâbın kök mânası olan “terk ve mahrumiyet”e dayanarak (
68:33, not 29).
De ki: “Sizden hiçbir ücret talep etmiş değilim; o sizin olsun! Benim ücretimi takdir etmek sadece Allah’a düşer: zira O her şeye fazlasıyla tanıktır.”
De ki: “Rabbim (bâtılın başına) ebedî hakikati öyle bir geçirir ki...[3866] O kimsenin bilmediği (geleceğin, nelere gebe olduğunu) çok iyi bilir.”[3867]
[3866] Veya: “Rabbim başınıza vura vura hakkı size duyurmak istemektedir”.
[3867] Lafzen: “gaybı”. Ğaybın bu bağlamdaki açılımı “gelecekte olacaklardır”. Bu mucizevî bir haberdir ve tarih vahyin muştusunun fazlasıyla gerçekleştiğine şahit olmuştur.
De ki: “Ebedî gerçek (gündeme) gelmiştir: artık sahte ve yalan ne yeni bir şey ortaya koyabilir, ne de geçmişi geri getirebilir.”
De ki: “Ben yoldan sapmışsam, kendi aleyhime sapmışımdır; yok doğru yolu bulmuşsam, bu da Rabbimin bana yol göstermesi sayesindedir: şüphesiz O her şeyi işitir, O (kuluna şah damarından) çok daha yakındır.[3868]
[3868] Krş: “Biz insana şahdamarından yakınız” (
50:16).
ASIL sen onları, vicdanları[3869] tarafından yakalanıp, kaçacak delik bulamamış bir halde dehşetten panikledikleri zaman bir görmeliydin!
[3869] Mekânin karîb, “vicdan”ın ta kendisidir.
İşte onlar (o zaman) “Biz ona inandık!” diye haykırırlar.[3870] Ama bunca uzak mesafeden (kurtuluşa) zahmetsizce ulaşmak[3871] nasıl ve nereden mümkün olacak?
[3870] Geçmiş zaman kipi kullanılmasına rağmen, buna benzer tüm bağlamlarda olduğu gibi bununla murad edilen gelecek zamandır. Geçmiş zamanın kullanılması, “olup bitmiş gibi kesin bilin” mesajı vermek içindir (Krş: Zemahşerî).
[3871] Tenavuş, “devenin suya kolayca dudak uzatıp birkaç yudum alması”. Dolayısıyla, kelimenin kendisinde “zahmetsizce” anlamı mevcuttur.
Oysa ki onlar daha önceden inkâr etmişler ve (dünya gibi) uzak bir noktadan (âhiret gibi) idraki aşan bir gerçeğe dil uzatmışlardı.
Artık kendileriyle arzu ve özlemleri arasına bir set çekilmiştir; tıpkı kendilerinden önce geçip gitmiş kafadarlarına yapıldığı gibi: çünkü ötekiler de korku ve endişeyle karışık bir kuşku içinde (helâk) olup gitmişlerdi.[3872]
[3872] Şekk ve murîbin birlikte aynı âyette kullanılması ikisinin eş anlamlı olduğunu söyleyenleri reddeder. Bu farkı korumak için tüm çevirimiz boyunca şekki “şüphe” raybı “kuşku” olarak çevirmeye özen gösterdik. Şekk, “iki eşit ihtimal karşısında bocalamak” demektir. Yakînin karşıtıdır. Daha çok seçememekten dolayı karıştırmaya delâlet eder. Ayırdına varmamakla alâkalıdır. Rayb Kur’an’da geldiği 17 yerde de “yeniden diriliş” ve “âhiret” bağlamında kullanılmıştır. İçinde “ya öyleyse” endişesi bulunan kaygılı ve korkulu şüphedir. Âhiret bağlamında bu, “ya öldükten sonra bir hayat varsa” endişesine tekabül eder. Benzetme yapacak olursak: Şekk ufukta görülen belli belirsiz bir karaltı hakkında duyulan histir. Karaltı gibi görülen şey, aslı faslı olmayan bir yanılsama da olabilir, olmayabilir de. Eğer aslı varsa dost da olabilir düşman da, taş da olabilir insan da... Fakat rayb bakmaya gidenin geri dönmediği gizemli bir dağın arkası hakkında duyulan his gibidir. Endişeli bir kuşkudur.