34. Sebe' Suresi Meali

BÜTÜN ÖVGÜLER, tümüyle göklerde ve yerde var olan her şeyin gerçek sahibi Allah’a mahsustur;[3803] yine hamd öteki âlemde de, tümüyle O’na mahsus olacaktır:[3804] zira yalnız O’dur her hükmünde tam isabet kaydeden, her şeyden haberdar olan.
Toprağa giren ve oradan çıkan her şeyi, yine gökten inen ve göğe yükselen her şeyi O bilir;[3805] ne ki tarifsiz bağışlayan da, eşsiz merhametiyle muamele eden de, yine O’dur.
Ama küfürde direnenler “(Kıyamet) Saati asla gelip bizi bulmayacak!” dediler. De ki: “Hayır, Rabbime andolsun ki o mutlaka gelip sizi bulacaktır!” O, idraki aşan hakikatleri bilendir.[3806] Göklerde ve yerde zerre kadar bir şey bile O’nun bilgisinden kaçıp kurtulamaz:[3807] İster bundan daha küçük olsun, ister daha büyük; bütün bunlar kesin ve net bir yazılım ve yasayla kayıt altına alınmıştır.[3808]
Ki böylece O, iman eden ve imanla uyumlu eylem üretenleri ödüllendirecektir: işte böylelerini sınırsız bir bağış ve tarifsiz güzellikte bir rızık beklemektedir.[3809]
Ama mesajlarımızı amacından mahrum bırakmak için çaba gösterenlere gelince: işte böylelerinin hakkı, (bu) çirkinlikten dolayı elem verici bir azaptır.
KENDİLERİNE ilim verilmiş olanlar,[3810] Rabbinden sana indirilenin hakikatin ta kendisi olduğunu; ve O yüceler yücesi, O tüm övgülere lâyık olanın yoluna yönelteceğini görmektedirler.
Beri yanda inkâra saplanmış olanlar (şehre gelen yabancılara) derler ki: “Siz paramparça olup dağıldıktan sonra, size yeniden yaratılacağınızı haber veren bir adam gösterelim mi?
Kendi uydurduğu yalanı Allah’a mı isnat ediyor, yoksa deli midir nedir?” Hayır! Asıl âhirete inanmayan kimseler, yakıcı bir terk edilmişliğe[3811] ve en uç noktada bir sapıklığa mahkûm olacaklar.
Onlar gökten ve yerden ne kadarını önlerine serdiğimize, ne kadarını da kendilerinden gizlediğimize bakmazlar mı?[3812] Biz istersek onları yerin dibine geçirir, ya da göğü başlarında paralarız. Şüphe yok ki bütün bunlar, O’na yönelen her bir kulu uyaran bir delildir.[3813]
DOĞRUSU Biz Dâvud’u da katımızdan (işte bu nedenle) ödüllendirmiştik:[3814] “Ey dağlar! Onun sesine ses katın![3815] Siz de (öyle yapın ey) kuşlar!”[3816] Dahası, Biz ondaki bütün katılığı ve sertliği yumuşattık[3817] (ve dedik ki):
“işleri en güzel, en ideal bir şekilde hakkını vererek yap ve onlar arasındaki ölçü ve uyumu gözet!”[3818] Bakın, hepiniz ıslah edici iyilikler yapın! Çünkü Ben, yaptığınız her işi görmekteyim.
SÜLEYMAN’IN emrine de rüzgârı âmâde kıldık: onun sabahleyin gidişi bir aylık mesafeyi, akşamleyin dönüşü de bir aylık mesafeyi buluyordu.[3819] Ve ergimiş metal cevherini onun için akıttık;[3820] yine cinlerden[3821] bir kısmı, Rabbinin izniyle onun emri altında çalışıyordu; ve onlardan hangisi emrimizden çıkarsa, ona çılgın ateşin[3822] azabını tattırıyorduk.
Onlar, isteğine göre ona mabedler,[3823] heykeller,[3824] yekpâre dökümden göletlere benzer havuzlar ve yere tesbit edilmiş dev küvetler yapıyorlardı.[3825] (Biz de dedik ki): “Ey Dâvud’un inanç ailesi;[3826] şükretmek için çok çalışın! Ne ki, samimi kullarım arasında bile hakkıyla şükreden pek azdır.”[3827]
(Süleyman’ın görkemli iktidarına rağmen) bir zaman geldi ölüm hakkındaki yasamız ona da hükmetti; bastonunu kemiren ağaç kurdu da olmasaydı, öldüğünü onlara bildiren bir delil asla olmayacaktı;[3828] nihayet (baston kırılıp) Süleyman devrilince, (bir gerçek) anlaşılmış oldu: eğer cinler gaybı biliyor olsalardı, o küçük düşürücü cezaya katlanmazlardı.[3829]
DOĞRUSU (bu),[3830] yurtlarında bir nice mesaj bulunan Sebe halkı için de geçerliydi:[3831] sağdan ve soldan boylu boyunca uzanan cennet (gibi bir doğa, hal diliyle sanki şöyle sesleniyordu): “Rabbinizin size bahşettiği rızıktan yiyin, ama O’na olan şükrünüzü de eda edin! (İşte) tarifsiz güzellikte bir yurt ve sınırsız bağışlayıcı bir Rab!”[3832]
Ne var ki onlar yüz çevirdiler. İşte bu yüzden Biz onların üzerine (barajlarını) yıkan şiddetli bir sel[3833] gönderdik ve o iki has bahçeyi, acı meyveli çalılar[3834] ve ılgınlarla[3835] kaplı, içerisinde birkaç sedir cinsi ağaç[3836] bulunan harap bir bahçeye çevirdik.
İnkârda inat etmelerinden dolayı onları işte böyle cezalandırdık: biz hiç nankörlerden başkasını cezalandırır mıyız?[3837]
Biz (bu helâkten önce) onlara, mübarek kıldığımız şehirlerle kendileri arasına birbirine nâzır beldeler inşâ ed(ecek kudret ver)dik; ve bunlar arasında düzenli ulaşımı temin ettik; (ve bu yolla) “Geceler ve gündüzler boyunca güvenli bir biçimde yolculuk yapın!” (demiş olduk).[3838]
Buna rağmen onlar “Rabbimiz! Sefer menzillerimiz arasındaki mesafeyi uzat!” de(meye getir)diler[3839] ve böylece kendilerine zulmetmiş oldular. Bunun üzerine Biz de onları, geçmişin efsanelerine döndürdük ve paramparça edip dağıttık.[3840] Hiç şüphesiz bütün bunlarda, derin bir şükran duygusuyla (O’na kullukta) direnen herkes için mutlaka alınacak dersler vardır.
Ve doğrusu İblis, onların aleyhinde tahmin yürütürken yanılmamıştı; nitekim bir gurup inanan hariç geri kalanların hepsi ona uydular.[3841]
Oysa ki onlar üzerinde onun hiçbir yaptırım gücü yoktu; sadece âhirete inanan kimselerin, ondan kuşku duyanlardan farkını belirleyelim diye (ona izin verdik): nitekim senin Rabbin, her şeyi görüp gözetendir.
DE Kİ: “Allah dışında, (kendilerinde tanrısal güç) vehmettiklerinizi çağırın. Ne göklerde ne de yerde onların zerre kadar bir gücü yoktur; üstelik onlar bu ikisinin (yönetiminde) bir ortaklığa da sahip değiller; dahası O onlar arasından kendisine bir yardımcı da atamamıştır.”[3842]
O’nun nezdinde, kendisi lehine izin verdikleri dışında hiç kimse için şefaat fayda vermez:[3843] nihayet (kıyametin) dehşeti (ödül tevdi edeceklerin) kalplerinden giderilince[3844] (ödüllendirilenler) soracaklar: “Rabbiniz (sizin hakkınızda) ne buyurdu?” Berikiler “Hak neyse onu: zaten mükemmel olan da, büyük olan da sadece O’dur”[3845] diyeceklerdir.
Sor onlara: “Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir?” “Allah’tır!” de (ve ekle): “Şu takdirde biz ya da siz; ama mutlaka (ikimizden biri) doğru yoldaysa, diğeri de derin bir sapıklığa gömülmüş demektir.”
De ki: “Ne siz bizim suçlarımızın hesabını vereceksiniz, ne de biz sizin işlediklerinizin hesabını.”
De ki: “Rabbimiz bizi (bir gün) bir araya getirecek ve aramızda hükmünü hakkıyla verecektir: zira her hükmü hakkıyla veren, her şeyi ayrıntısıyla bilen O’dur.”
De ki: “O’na ortak olarak tasavvur ettiklerinizi bana bir gösterin bakayım! Asla yapamazsınız! Aksine O mutlak üstün ve yüce olan, her hükmünde tam isabet kaydeden Allah’tır.”
(EY NEBÎ!) Biz seni ancak, bütün insanlık için bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik; ama insanların çoğu bunun farkına dahi[3846] varmamış olacaklar
ki, “Bu vaad ne zaman gerçekleşecek; eğer sözünüze sadıksanız (söyleyin)?” diyorlar.[3847]
De ki: “Sizin için bir gün tesbit edilmiştir: (o gün geldiğinde) ne onu bir an erteleyebilir, ne de atlatabilirsiniz.”
İnkârda ısrar edenler dediler ki: “Bizler ne bu Kur’an’a inanırız ne de geçmiş vahiylerden geriye kalanlara.” Sen o haddini bilmezlerin,[3848] Rablerinin huzuruna tutuklanmış olarak getirildikleri zaman suçu (nasıl) birbirlerine attıklarını bir görmeliydin! Mustaz’aflar[3849] büyüklük taslayanlara “Siz olmasaydınız eğer biz kesinlikle inananlardan olacaktık” diyecekler.[3850]
Büyüklük taslayanlar mustaz’aflara “Ne! Ayağınıza kadar gelen hidayetten sizi biz mi mahrum ettik yani? Asla! Siz zaten günahı hayat tarzı haline getirmiştiniz!” diye cevap verecekler.
Bu kez zayıf bırakılanlar büyüklük taslayanlara “Hayır” diye itiraz edecekler, “(İşiniz gücünüz) gece gündüz dolap çevirmek! Hatırlasanıza bir; bize Allah’a yabancılaşmamızı ve O’na eşdeğer rakip güçler[3851] tanımamızı dayatıyordunuz!” Derken onların tümü de asıl pişmanlığı, kendilerini bekleyen azabı görünce yüreklerinin en derinlerinde yaşayacaklar;[3852] zira Biz inkârda ısrar edenlerin boyunlarına halkalar geçireceğiz:[3853] hem yaptıklarının bunun dışında bir karşılığı mı var?
Ve ne zaman Biz bir topluma uyarıcı göndermişsek, oranın refah içinde şımarmış seçkinleri “Sizinle gönderilen şeyin ısrarlı inkârcısıyız” derler.
Yine, “Biz servet ve soy açısından sizden daha güçlüyüz: bu durumda bizim cezaya çarptırılmamız söz konusu olamaz” derler.
De ki: “Şüphe yok ki isteyene rızkı açmayı da, sınırlandırmayı da dileyen benim Rabbimdir; fakat insanların çoğu bunu(n hikmetini) dahi kavrayamaz.”
Sizleri Bizim katımıza yakın kılacak olan ne servetinizdir, ne de soyunuz; fakat iman eden ve imanla uyumlu iş işleyen kimseler var ya: işte onları yaptıklarına karşılık ödülün en katmerlisi beklemektedir; ve onlar yüce köşklerde,[3854] huzur ve güven ortamında yaşayacaklar.
Ama âyetlerimizin amacını geçersiz kılmaya çalışan kimseler, azabın içerisinde (yaptıklarıyla) yüzleşecekler.[3855]
Tekrar et: “Şüphe yok ki, isteyen kullarına rızkı açmayı da, onun lehine sınırlandırmayı da dileyen benim Rabbimdir;[3856] ama siz her ne infak ederseniz O onun yerini hemen doldurur;[3857] zira O rızık verenlerin en hayırlısıdır.[3858]
Ama (o haddini bilmezlere gelince); bir gün onların tümünü bir araya getirecek ve ardından meleklere soracağız: “Bunlar size mi tapınıyorlardı?”[3859]
(Melekler): “Aşkın olan zatını tenzih ederiz ki onlar değil, Sensin bizim velimiz![3860] Hayır, onlar öteden beri cinlere tapıyorlardı; bunların çoğu onlara iman etmişti!” diyecekler.[3861]
Derken (Allah şöyle buyuracaktır): “Sizden hiçbiriniz bir diğerine bugün ne yarar, ne de zarar verecek güce asla sahip değilsiniz!” Ve o gün haddini bilmezlere şöyle sesleniriz: “Kendisini yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın bakayım!”
Ve âyetlerimiz onlara açık ve seçik olarak aktarıldığında dediler ki: “Bu sizi öteden beri atalarınızın taptıklarından uzaklaştırmaya çalışan birinden başkası değil.” Bir de şunu eklediler: “Bu (Kur’an) uydurulmuş düzme koşma bir (mesajdan) ibârettir.” Nihayet inkârda direnenler ayaklarına kadar gelen hakikat için, “Yok daha neler; bu basbayağı bir sihir yahu!” dediler.
Halbuki Biz onlara okuyup öğrenecekleri kitaplar vermedik, senden önce bir uyarıcı göndermiş de değildik.
Dahası onlardan öncekiler de yalanlamışlardı; ama onlara verilen (mânevî nimetler, bu ümmete) verilenin onda birine bile ulaşmamıştı;[3862] buna rağmen elçilerimi yalanladılar ve sonuçta Beni inkâr nasıl olurmuş gördüler.[3863]
De ki: “Size tek bir öğüdüm var: ister başkalarıyla beraber ister tek başınayken, Allah’ın huzurunda bulunduğunuz gerçeğini asla (unutmayın)![3864] Sonra arkadaşınızda delilikten eser olmadığını düşünün: onun tek yaptığı, önünüzde bekleyen şiddetli mahrumiyete karşı sizi uyarmaktır[3865]
De ki: “Sizden hiçbir ücret talep etmiş değilim; o sizin olsun! Benim ücretimi takdir etmek sadece Allah’a düşer: zira O her şeye fazlasıyla tanıktır.”
De ki: “Rabbim (bâtılın başına) ebedî hakikati öyle bir geçirir ki...[3866] O kimsenin bilmediği (geleceğin, nelere gebe olduğunu) çok iyi bilir.”[3867]
De ki: “Ebedî gerçek (gündeme) gelmiştir: artık sahte ve yalan ne yeni bir şey ortaya koyabilir, ne de geçmişi geri getirebilir.”
De ki: “Ben yoldan sapmışsam, kendi aleyhime sapmışımdır; yok doğru yolu bulmuşsam, bu da Rabbimin bana yol göstermesi sayesindedir: şüphesiz O her şeyi işitir, O (kuluna şah damarından) çok daha yakındır.[3868]
ASIL sen onları, vicdanları[3869] tarafından yakalanıp, kaçacak delik bulamamış bir halde dehşetten panikledikleri zaman bir görmeliydin!
İşte onlar (o zaman) “Biz ona inandık!” diye haykırırlar.[3870] Ama bunca uzak mesafeden (kurtuluşa) zahmetsizce ulaşmak[3871] nasıl ve nereden mümkün olacak?
Oysa ki onlar daha önceden inkâr etmişler ve (dünya gibi) uzak bir noktadan (âhiret gibi) idraki aşan bir gerçeğe dil uzatmışlardı.
Artık kendileriyle arzu ve özlemleri arasına bir set çekilmiştir; tıpkı kendilerinden önce geçip gitmiş kafadarlarına yapıldığı gibi: çünkü ötekiler de korku ve endişeyle karışık bir kuşku içinde (helâk) olup gitmişlerdi.[3872]