TÜM ÖVGÜLER gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur.[1012] Buna rağmen tevhid hakikatini inkâr edenler, başkalarını Rablerine denk tutarlar.[1013]
[1012] Zımnen: Bilinmeyen her şeyi temsil eden “karanlık” şer tanrısı değil, Allah’ın yaratığıdır. Giriş âyetleri, bazı müfessirlerin de tesbit ettiği gibi, Eski Ahid’in Tekvin kitabının girişi ile konu benzerliğine sahiptir (Buhârî).
[1013] Allah’tan bağımsız bir alan yoktur. Dolayısıyla, yokluk ve karanlığı kendisine nisbet edeceğimiz bir ‘şer ilâhı’ da yoktur.
O’dur sizi balçıktan yaratan, sonra bir ömür tayin eden; yalnızca O’nun bildiği bir ömür.[1014] Fakat hâlâ tereddüt içinde bocalıyorsunuz.
[1014] Âyetin başında insan soyunun yeryüzünde varoluşu dile getirildiği için, bu ecel’i insan tekinin değil, insan soyunun yeryüzünde varoluş süresi olarak anlamak daha uygundur.
Oysa O, göklerde de yerde de Allah’tır;[1015] gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir; dahası bütün işlediklerinizle neyi kazandığınızın da farkındadır.
[1015] Birinci âyetin mesajıyla bağlantılı: Allah her an hayata müdahildir.
Ne zaman Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmişse, ondan mutlaka yüz çevirmiş
ve kendilerine gelen hakikati yalanlamışlardır. Yakında onlar, alay ettikleri şeyin ne olduğunu öğrenecekler.[1016]
[1016] Lafzen: “ne olduğunun haberi kendilerine gelecek”.
Görmezler mi kendilerinden önceki nice nesilleri helâk ettiğimizi? Onları, sizi yerleştirmediğimiz verimli yurtlara yerleştirmiştik, üzerlerine semadan mütemadiyen rahmet göndermiştik, altlarından akan ırmaklar var etmiştik. Ama sonunda onları günahlarından dolayı helâk ettik ve onların yerine başka nesiller var ettik.[1017]
[1017] “Nesiller” anlamı verdiğimiz karn en geniş mânasıyla “uygarlıklara” tekabül eder. İnsan soyunu ve eylemlerini, insanın yeryüzünde varoluşuna karar veren makamın izlemeye aldığının ifadesi.
Eğer sana yazılı bir metin[1018] indirseydik ve ona elleriyle dokunmuş olsalardı dahi, inkârda direnenler ısrarla derlerdi ki: “Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir!”[1019]
[1018] Kırtâs, saz bataklıklarında yetişen kamıştan mamul kâğıt tomarlar. Muhtemelen Yunanca chartes veya Latince çoğul bir form olan chartas ile köken ortaklığına sahiptir.
[1019] Küfür en katı, en iflah olmaz önyargıdır.
Bir de, “Ona (görebileceğimiz) bir melek indirilseydi ya?” dediler. Ama eğer melek indirmiş olsaydık, iş bitirilmiş olurdu ve bir daha da süre verilmezdi.[1020]
[1020] Krş:
5:115, not 126.
Ve eğer Biz elçiyi melek yapsaydık, onu yine insan[1021] kılığında gönderirdik; böylece şimdi içine düştükleri şaşkınlığa onları yine düşürürdük.
[1021] Lafzen: “erkek”. Burada müşrik muhatapların dişi melek tasavvuruna ince bir gönderme ile birlikte, kendi hâllerine bakarak insan soyundan ümit kestiklerine dair zımnî bir atıf da görüyoruz.
Doğrusu senden önceki elçilerle de alay edildi. Ama onlarla alay edenler, alay ettikleri gerçek tarafından kuşatılıp yok edildiler.
De ki: “Dolaşın yeryüzünü, sonra görün gerçeği yalanlayanların sonunun nice olduğunu!”
“Kime aittir göklerde ve yerdeki her şey?” diye sor! “Kendisine rahmeti prensip edinen Allah’a” diye cevap ver![1022] Geleceğine dair hiçbir kuşku bulunmayan Kıyamet Günü’nde, elbet hepinizi bir araya toplayacaktır. Kendisine zarar veren kimselere gelince: onlar artık iman etmezler.
[1022] Buradaki ‘alâ edatıyla ilgili genel bir değerlendirme için bkz:
15:41, not 32. Gökler ve yer, bütün yaratılmışlar âlemini kapsayan bir anlam içerir. Zımnen: bütün bir mahlukat demektir.
Oysa gecenin ve gündüzün koynunda yatan her şey O’na aittir; ve yalnızca O’dur duyulmayanı duyan, varlığın sırrını bilen.[1023]
[1023] Duyma ve bilmenin zirvesini ifade eden belirlilik tercümeye böyle yansımıştır.
(Ey muhatab)! De ki: “Ben gökleri ve yeri bir çekirdeği yarar gibi yarıp çıkaran[1024] Allah’tan başkasını mı veli edineceğim? Ki O herkesi doyurur, fakat doyurulmaya muhtaç değildir.” “Ben Allah’a teslim olanların öncüsü olmakla emrolundum” de ve sakın şirk koşanlardan olma!
[1024] Fâtır için bkz:
35:1, not 1.
De ki: “Eğer Rabbime karşı gelirsem, elbet korkunç bir günün azabından korkarım.”
O gün kim azaptan esirgenirse, kesinlikle Allah ona rahmet etmiştir. Apaçık kurtuluş da budur.
Ve eğer Allah senin zarara uğramanı isterse, Zâtından başka kimse ona engel olamaz; yok eğer senin için bir hayır dilerse, unutma ki O her şeyi yapmaya kadirdir.
Zira yalnızca O’dur kulları üzerinde mutlak otorite sahibi olan; yine O’dur her hükmünde tam isabet kaydeden, her şeyden henüz kaynağındayken haberdar olan.
Sor onlara “En büyük şahit kimdir?” Cevap ver: “Benimle sizin aranızda Allah şahittir; ve bu Kur’an bana sizi ve onun ulaştığı kimseleri[1025] kendisiyle uyarayım diye vahyedildi. Size de (ulaştığına göre şimdi söyleyin bakalım): Allah’la birlikte başka ilâhlar olduğuna gerçekten şahitlik eder misiniz? De ki: “Ben buna şahitlik etmem.” Ve ekle: “Tek ilâh ancak O’dur; ve benim Allah dışında ilâhlık yakıştırdıklarınızla hiçbir bağım yoktur.”
[1025] “..sizi ve onun ulaştığı kimseleri” ifadesi, “Kur’an mesajının kendisine ulaşmadığı kimseler bu mesajdan sorumlu tutulacaklar mıdır?” sorusunun cevabı niteliğindedir. Bu âyet dolaylı olarak bu soruya “hayır” der. Elbette onlar fıtrat, selim akıl, iradelerinin gereğinden hesap vereceklerdir. Belki Kur’an’ı ulaştırma sorumluluğu olup da ulaştırmayanlar sorumlu tutulacaklardır.
Daha önce vahye muhatap kıldıklarımıza gelince: onlar onu[1026] kendi çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerine zarar veren kimseler var ya: işte onlardır inanmaya yanaşmayanlar.
[1026] Buradaki “o” zamiri teorik olarak Allah Rasûlü’nü gösterebileceği gibi, vahyi de gösterebilir (Krş:
2:146). Fakat zamirin doğrudan Allah Rasûlü değil de, “Yahudilerin elçi geleceğine dair irfanını/kanaatini” göstermesi çok daha isabetlidir. Zira bu âyetle birlikte okunması gereken Bakara 146’da men ‘arafû (tanıdıkları kimse) yerine mâ ‘arafû (tanıdıkları şey) gelmesi, “Yahudilerin “öz oğullarını tanıdıkları gibi tanıdıkları” (
6:20) şeyin, Hz. Muhammed’in şahsı değil, bir elçinin geleceğine dair kanaate dayalı itikatları olduğunu gösterir. Zamirin Kur’an’ı gösterdiği yorumu ise, bağlamla daha uyumludur.
Ya’rifûne fiilinin mastarı olan ma’rifet, ‘iz ve işaretlerine bakarak bir şey hakkında kanaate varmak’tır. Marifet dolaylı ve flu bilgidir. İlimle arasındaki fark budur. Bu nedenle Allah için Âlim kullanılır fakat Ârif kullanılmaz.
Hem, kendi uydurduğu yalanları Allah’a yakıştırandan ya da O’nun mesajlarını yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Gerçek şu ki zalimler asla iflah olmazlar.
Zira o gün tümünü bir araya toplayacağız, ardından ortak koşmakta ısrar edenlere soracağız: “Hani sizin (yardım edeceğini) iddia ettiğiniz ortaklarınız?”[1027]
[1027] Mekkeliler, ortak koştukları varlıklarda Allah’la aralarında “aracılık” vehmediyorlardı. Râzî’nin de tercih ettiği bu anlam daha isabetli görünüyor.
Bunun ardından, “Rabbimiz Allah’a yemin olsun ki, bizim amacımız O’na ortak koşmak değildi”[1028] demekten başka bir numara düşünemeyecekler.
[1028] Lafzen: “biz ortak koşmadık”. Tercih ettiğimiz bu anlam, âyetin iç ve dış bağlamıyla uygunluk arz eder. Onlar Allah dışındaki varlıklara “aracı” ve “şefaatçi” rolü yüklerken, bunun şefaat objesi olan varlıkları Allah’a ortak koşmak anlamına geldiğini göz ardı ediyorlardı. Onun için de, “bu anlama geleceğini bilmiyorduk” gibi bir mazeret ileri sürecekler. Zümer 3 bunun kanıtıdır. Kendisinden sonraki hemen tüm müfessirleri bu konuda etkileyen Katâde’nin fitne sözcüğünü “mazeret” olarak algılamasının nedeni de bu olsa gerek (Taberî). Bu âyet, Mekke müşriklerinin kendilerini Hz. İbrahim’in inanç vârisi olarak gördüklerine delâlet eder (Krş:
16:35 ve
39:3).
Bak, kendi kendilerine karşı nasıl yalan söylemişler; ve yamuk tasavvurları kendilerini nasıl aldatmış!
Onlar arasında öyleleri var ki, sana kulak verir(miş gibi yapar). Fakat kalplerinin üzerine, onları hakikati kavramaktan âciz bırakan örtüler yerleştirdik, kulaklarına da kurşun.[1029] Ve hakikatin bütün delillerini görseler dahi artık iman etmezler. Öyle ki, tartışmak için sana geldiklerinde inkâra saplanmış olanlar derler ki: “Bu eskilerin masallarından başka bir şey değildir.”[1030]
[1029] Lafzen: “ağırlık” (Krş:
10:42 ve
47:16). Âyette akleden kalbe örtülen örtü ve kulağa akıtılan kurşun Allah’a isnat ediliyor. Bir başka yerde ise “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; artık onlar dönemezler!” (
2:18) buyuruluyor. Bu iki âyeti birlikte okuduğumuzda şu sonuca ulaşırız: Akletmemekte direnerek akleden kalbi âtıl hâle getiren kimsenin akletme melekesi giderek ölür ve ölen aklın üzeri örtülür. Hakikati işitmemekte direnen kimsenin işitme melekeleri giderek dumura uğrar ve en sonunda kalbinin kulağı kurşun akıtılmış gibi sağırlaşır. Bu iki sonuç da Allah’ın yasası gereğidir. Onun için iki fiil de âyette bu sürecin kanununu koyan Allah’a isnat edilmiştir (Benzer bir yorum için bkz: Keşşâf).
[1030] “Eskilerin masalları” ile ilgili bkz:
16:24, not 28.
Onlar hem diğerlerini ondan mahrum eder hem de kendileri ondan yan çizerler. Başka değil, yalnızca kendilerini/birbirlerini helâke sürüklerler de bunun farkına dahi varmazlar.
Ateşin başında dikilecekleri zaman onları bir görmelisin. Derler ki: “Ah, keşke hayata bir daha döndürülsek! (O zaman) Rabbimizin mesajlarını yalanlamaz, mü’minlerden olurduk.”
Ama hayır, daha önce gizlemiş oldukları şey onlara apaçık göründü de ondan;[1031] ve eğer geri döndürülselerdi, kendilerine yasaklanan şeylere yine dönerlerdi:[1032] Şu kesin ki onlar, yalanı tabiat hâline getiren kimselerdir.
[1031] Bedâ lehum, âhirette için dışa döneceğini, maskelerin düşeceğini, insanın gerçek kişiliğiyle arz-ı endam edeceğini ifade eder.
[1032] Zımnen: Küfür, sahibini kör eden iflah olmaz bir önyargıdır.
Zira, “Bu dünyadakinden başka hayatımız yoktur, öldükten sonra da dirilecek değiliz” demişlerdir.
Yine sen onları, Rablerinin katına çıkarılıp O’nun “Bu gerçek değil miymiş?” diye sorduğu zaman görmeliydin. Onlar, “Kesinlikle… Rabbimiz hakkı için öyle!” diye cevap verecekler. O da diyecek[1033] ki: “Tadın azabı, ısrarlı inkârınıza karşılık!”
[1033] Lafzen: “dedi”. Âhiret bağlamında gelen geçmiş zaman formları yaşanmışlığa değil, yaşanacak olanın kesinliğine delâlet eder.
Doğrusu, Allah(‘ın yargısı) ile karşılaşacaklarını yalanlayanlar hüsrana uğrayacaklar. Son saat ansızın geliverdiğinde, günahlarının yükünü sırtlarında taşır bir hâlde[1034] diyecekler ki: “Ondan mahrum kaldığımız için yazıklar olsun bize!” Ah, o yüklendikleri şey ne fenadır!
[1034] Âyetteki sâ’ah, yeryüzünün değil, insanın “son saat”i olan ölüme atıf yapıyor gibidir.
(Tek başına) bu dünya hayatı geçici bir oyun ve eğlenceden ibarettir.[1035] Âhiret yurdu ise, sorumluluk bilincini kuşananlar için daha hayırlıdır: Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
[1035] Parantez içi açıklamamız için bkz:
29:64 not 84 ve
70:42, not 27.
Onların söylediklerinin seni üzdüğünü biliyoruz elbet. Şu bir gerçek ki, onların yalanladığı sen değilsin; bu zalimlerin kökten inkâr ettiği, asıl Allah’ın mesajlarıdır.
Doğrusu senden önce de elçiler yalanlanmıştı. Ama yalanlandıkları hakikat üzerinde direndiler ve bu yüzden eziyete uğradılar; nihayet kendilerine yardımımız yetişti: Zira hiçbir güç Allah’ın kesin ve keskin vaadini[1036] değiştiremez. Doğrusu rasullere dair bir kısım bilgiler daha önce de sana ulaşmıştı.
[1036] Kelimâtın “sıradan” değil, “etkili, iz bırakan, kesin ve keskin sözler” anlamı için bkz:
2:124, not 229.
Eğer onların yüz çevirmeleri ağırına gidiyorsa ve senin de yeri oymaya ya da göğe merdiven dayamaya gücün varsa, haydi bunu yap da (mucizevi) bir kudret delili getir bakalım! Oysa eğer Allah isteseydi, onların tümünü hidayet üzre buluştururdu, (ama istemedi).[1037] Öyleyse, sakın cahillerden olma!
[1037] Parantez içi açıklama hem sözgelimine, hem de Yûnus 99 gibi âyetlere dayanmaktadır (Krş:
11:34, not 41).
Şüphe yok ki, sadece yürekten dinleyenler davete icâbet edebilir. Ölülere gelince: Onları yalnızca Allah diriltebilir; en sonunda hepsi O’na dönecektir.[1038]
[1038] Allah’ın gör dediği yerden bakınca, “Ölü kim-diri kim?” sorusunun cevabı değişiyor.
Onlar “Ona Rabbinden (mucizevi) bir kudret delili indirilmesi gerekmez miydi?” derler. De ki: “Allah her tür kudret delilini indirmeye kadirdir.” Fakat onların çoğu bunun bilincinde değildir.
Oysa yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir varlık türü yoktur ki,[1039] sizin gibi bir ümmet olmasın:[1040] Biz ilâhî yasalarda hiçbir boşluk bırakmadık (ki, o boşluğu bekledikleri kudret delilleriyle dolduralım).[1041] Yine en sonunda o (inkârcılar), Rablerinin huzurunda toplanacaklar.
[1039] Âyetteki tâirîn en geniş mânasıyla başta kuşlar olmak üzere uçan tüm varlıkları kapsar. Bu âyette yürüyen hayvanlar gibi uçan kuşların ve diğer kanatlı varlıkların da “yeryüzüne” hamledilmesi hayli dikkat çekicidir. Daha başka bazı âyetlerde atmosfer içinin “gök” olarak nitelendirilmesi, Kur’an kozmoğrafyasının çeşitliliğine işaret eder (Krş:
25:25, not 33).
[1040] Başta Fâtiha olmak üzere Kur’an’da geçen ‘âlemîn’lerin kapsamına giren “her sınıf mahlukat” bir ümmettir. Burada ümmet, “varlık türlerinden bir tür” anlamına gelir.
[1041] Lafzen: “kitapta”. İbn Abbas’a göre burada geçen kitap her şeyin kendisinde yazılı olduğu Allah katındaki “ana bellek” (ummu’l-kitâb)’tir. Râzî’nin buradaki kitabı Kur’an olarak algılaması pek tutarlı görünmemektedir. Zira 35. âyette insan topluluklarının sosyolojik yasaları, 36. âyette ise insan tekinin psikolojik yasaları dile gelir. Buna göre kitâb bireysel, sosyal ve kozmik ilâhî yasalara tekabül eder.
Klasik tefsir, ‘ara söz’ olarak tire içine aldığımız bir sonraki cümleyi, “hayvanların haşri/yeniden dirilişi” tezine mesnet kılacak yorumların konusu yapmıştır. Bu cümlenin, rivayet edebiyatına dayalı tamamen spekülatif bir varsayım olan “hayvanların yeniden dirilişi” ile uzaktan yakından bir alakası yoktur. Çünkü: 1) Pasajın konusu hayvanlar değil, insanlardır. 2) Sözkonusu insanlar; vahye iman etmek için olağanüstü bir kudret delili isteyen (37), ilâhî yasalara bağlı olarak işleyen kâinattaki kusursuz düzenin bir mucize olduğunu görmemekte direnen (38), her biri bin mucizeye bedel olan ilâhî vahyi yalanlayan, hakikate kör ve sağır davranan, karanlığa mahkum İnkârcı tiplerdir (39). 3) Bağlam hayvanların haşriyle değil, İnkârcı insanların Rablerine vereceği hesapla ilgili bir bağlamdır. Dolayısıyla hayvanların bir ümmet oluşu ile ilgili ibarenin ardından gelen cümlenin öznesi “hayvanlar” değil, 37. âyette anılan ve Hesap Günü’nü İnkâr eden kâfirlerdir. Hayvanların ümmet olduğunu söyleyen cümlenin zımni açılımı şudur: ‘İnanmak için mucize bekleyen o kâfirler kâinat ve Kur’an gibi mucizevi kudret delillerini görmezden gelmenin hesabını vermek için, Rablerinin huzurunda toplanacaklar’. Âyetteki ara sözle verilen mesaj şudur: Yerde yürüyen hayvanlardan gökte uçan kuşlara kadar, Allah’ın kâinattaki yaratışına dönüp bir baksınlar. Hayvan ve kuş türlerinin dahi, tıpkı insanların olduğu gibi, bir ilâhî yasaya bağlı olduğunu görecekler. Eğer böyle yaparlarsa, O’nun yaratışında bir boşluk bulamayacaklar (Krş:
67:3). Zira kâinat kitabında her şey yerli yerindedir. Bu hakikatleri görmezden gelir de Hesap Günü’nü İnkârda direnirlerse, Rablerinin huzurunda hesap vermek üzere toplanacaklar.
Hal bu iken, -parçacı yaklaşımla- âyetten koparılan bir parçadan, sadece vahyin ve gayba imanın konusu olan “yeniden diriliş” gbi bir alanda spekülasyon yapmak, Kur’an bilgi sisteminden kopuşun sayısız tezahüründen sadece biridir.
Mesajlarımızı yalanlayanlar, karanlığa mahkûm olmuş sağırlar ve dilsizlerdir. Allah isteyip hak edeni/istediğini saptırıyor; keza isteyip hak edeni/istediğini de dosdoğru bir yola yöneltiyor.
De ki: “Düşünsenize bir, eğer Allah’ın azabına uğrasanız ya da Kıyamet Günü gelip çatsa, Allah’tan başkasına yalvarabilir misiniz? Hadi (cevap verin), eğer dürüstseniz?
Aksine, koştuğunuz ortakları unutuverir, yalnızca O’na yalvarırsınız; O da eğer isterse sizi yalvartan sıkıntıyı giderir.
Doğrusu Biz, senden önceki topluluklara da mesajlarımızı göndermiştik. Onları da şiddetli zorluğa ve darlığa[1042] düşürdük ki, acziyetlerini itiraf etsinler.
[1042] el-Be’sâ’ korkunun baskın olduğu hayatî zorluk, ed-darra’ ekonomik sıkıntı (Furûk).
Onlara takdir ettiğimiz sıkıntı kendilerine eriştiği zaman acziyetlerini itiraf etmeliydiler, fakat yürekleri katılaştı. Çünkü şeytan yaptıkları her şeyi onlara güzel gösterdi.
Onlar kendilerine yapılan bütün uyarıları kulak ardı edince, Biz de nimet kapılarını ardına kadar açtık.[1043] Onlar kendilerine verilen nimetlerin hazzıyla sermest bir hâldeyken, kendilerini apansız yakalayıverdik: İşte o vakit, tüm umutlarını yitirdiler.[1044]
[1043] Zımnen: Darlıkla sınadıktan sonra bir de varlıkla sınadık.
[1044] Zımnen: Umut kesmek İblisleşmektir. Kur’an’da şeytandan Allah ile ilişkisinin anlatıldığı yerlerde “İblis” olarak söz edilir. Eblese, “umutsuzluğa düştü, umudunu yitirdi” anlamına gelir (Bkz:
2:34, not 57).
En sonunda[1045] zulümde ısrar eden toplum(ların) kökü kesilip atıldı.[1046] Neticede tüm övgüler, yalnızca âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.
[1045] Âyetin başındaki fâ edatı, normal bağlaç olmasının ötesinde kendisinden sonrasıyla öncesi arasındaki neden-sonuç, illet-hikmet bağına delâlet eder.
[1046] Bu âyet de 35 ve 36. âyetler gibi toplumların tâbi olduğu yasalara bir atıftır. Bilinen bir hakikattir ki, tabiatına yabancılaşan bireylerin baskın olduğu toplumlar, ahlâkî çözülmeye maruz kalırlar. Bu onların ve oluşturdukları uygarlıkların sonu demektir; sonunda tarih sahnesinden silinip giderler.
De ki: “Tutun ki Allah işitme yeteneğinizi ve görme duyularınızı[1047] elinizden aldı ve kalplerinizi de mühürledi; peki, onları size Allah’tan başka hangi ilâh geri verebilir? Bak, mesajlarımızı nasıl da her boyutuyla açıklıyoruz? Fakat hâlâ onlar katı bir önyargıyla diretiyorlar.
[1047] Kur’an’ın belâgat sırlarından biri de görme duyusunun çoğul, işitme duyusunun tekil gelmesidir.
De ki: “Tutun ki Allah’ın azabı aniden ya da göstere göstere geldi; (o zaman) hiç zalim halktan başkası helâk edilir mi dersiniz?
Biz elçilerimizi, yalnızca müjdeci ve uyarıcı olsunlar diye göndeririz. Bundan sonra da kim iman eder ve kendini düzeltirse, işte onların gelecekten endişe, geçmişten hüzün duymalarına gerek yoktur.[1048]
[1048] Tesbit, saygı, davet ve ihtarın hepsi bir arada: İnsanın inanç özgürlüğünü tesbit, onun özgür iradesiyle yaptığı seçime saygı, bunun karşılığında tercihinin sorumluluğunu üstlenmeye davet, yanlış tercihinin kendisi için fena olacağını ihtar.
Mesajlarımızı yalanlayan kimselere gelince: onlar yoldan çıkmaları sebebiyle azaba mahkûm olacaklar.
De ki: “Size ben ne ‘Allah’ın hazineleri bana aittir’ ne de ‘Gaybı ben bilirim’ diyorum; yine size, ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum: Benim görevim, sadece bana bildirilene uymaktır!”[1049] De ki: “Hiç görmeyenle gören bir olur mu? Siz hâlâ düşünmeyecek misiniz?
[1049] Sûrenin 37. âyetinde dile gelen mucize talebine red cevabı.
Kendilerini O’na karşı savunacak bir dost ya da O’nun katında şefaat edecek birileri olmadan Allah’ın huzuruna çıkmaktan korkanları vahiyle uyar ki, O’na karşı sorumluluk bilinciyle hareket etsinler.[1050]
[1050] Bu âyet bağlamı itibarıyla müslüman olsun ya da olmasın, âhirete iman ettiği hâlde bu imanı problemli olanlara hitap etmektedir (Taberî, Râzî ve Zemahşerî).
Ve Rablerinin rızası uğruna sabah akşam[1051] O’na kulluk eden (hiç) kimseyi huzurundan kovma! Ne onların yaptıkları şeyden dolayı sen hesaba çekilirsin ne de senin yaptıklarından dolayı onlar hesaba çekilirler. Sözün özü: onları kovarsan zalimlerden olursun.[1052]
[1051] Yani: “daima..”
[1052] Bizce bu âyet bir önceki âyetle doğrudan ilişkilidir. Önceki âyette, âhiret inancında pürüz olan insanların inanç problemlerinin çözümü için çaba gösterilmesi öğütlenmekteydi. Bu yüzden âyetin, esbâb-ı nüzûl rivayetleriyle sınırlanması yanlıştır. Allah Rasûlü’nün yoksul ve alt tabaka mensubu tâbilerinin zengin Mekkelilerle diyalog yolunu açma hatırına uzaklaştırılmasına dair bu atıflar, Abese sûresinin ilk pasajında nakledilenlere benzer. Oysa ki âyette ‘uzaklaştırılmaması istenenlerin’ toplumsal konumları değil de mânevi ve ahlâkî konumları dile getirilmektedir. Dolayısıyla iniş sebebi rivayetleri, âyetin içeriğiyle örtüşmemektedir.
İşte bu şekilde insanları birbiriyle sınarız ki, “Acaba Allah aramızdan bir tek bunlara mı ikramda bulundu?”[1053] diye sorsunlar. Kimin şükrettiğini en iyi bilen Allah değil midir?
[1053] Lafzen: ”aramızdan”. Min beyninâ, min dûninâ vurgusuna sahip olduğu için böyle çevrilmiştir (Zemahşerî). Burada inançların aynı selim kaynaktan çıktığı hâlde, nasıl anlayış ve kavrayış farklılıklarıyla bozulduğu dile getirilmektedir.
Mesajlarımıza yürekten inanan kimseler sana geldiğinde de ki: “Selam olsun size![1054] Rabbiniz, rahmeti kendi zâtı için prensip edinmiştir.[1055] Haberiniz olsun ki, sizden biri bilmeden bir kötülük işler ve ardından dönüş yapıp kendini düzeltirse, kesinlikle O’nu tarifsiz bağışlayıcılığı olan eşsiz bir merhamet kaynağı olarak (bulacaktır).
[1054] Ya da: “ne mutlu size!”
[1055] Buradaki ‘alâ edatıyla ilgili genel bir değerlendirme için bkz: 15.41, not 32.
Böylece Biz mesajlarımızı[1056] ayrıntılı aktarıyoruz ki, günahı hayat tarzı hâline getirenlerin yolu açık seçik ayırt edilebilsin.
[1056] Bu son pasajlar boyunca “mucizevi kudret delili” mânasındaki âyet ile “mesajlar” mânasındaki âyât aynı formla ifade edilir. Bunda, Allah Rasûlü’nden mucize isteyenlere “gerçek mucize bu âyetlerdir” vurgusu vardır (Krş:
29:51).
DE Kİ: “Ben, Allah’ı bırakıp yalvardığınız şeylere kulluk etmekten men olundum.”[1057] De ki: “Sizin keyfinize uymam! (Eğer uysaydım), asıl[1058] o zaman sapıtmış olurdum ve doğru yolda yürüyenlerden olmazdım!”
[1057] Zımnen: Dua kulluk, kulluk duadır (Krş:
40:60, not 43).
[1058] Sadece fiillerin başında gelen kad edatı, mazi fiilin başında bu ve buna benzer bir bağlamda geldiğinde bir beklentiye cevap olmanın yanında, haksız bir ithamı inkâr ve itham sahibine iade vurgularını da taşır. Burada ve özellikle izen ile birlikte kullanıldığı yerlerde “asıl” anlamını vermek isabetli görünüyor. Kur’an söyleminin genelinde gördüğümüz üslûptaki olağanüstü nezaketin bir sonucu olarak, “sapıtma” ithamının söyleyenin şahsı yerine, onun çağırdığı sapıklığa iade edildiğini görüyoruz.
De ki: “Çünkü ben Rabbimden gelen açık bir delile dayanmaktayım; ve siz bu tavrınızla onu da yalanlamış bulunuyorsunuz; sizin acele gerçekleşmesini istediğiniz şey (de) benim elimde değil. Hüküm yalnızca Allah’a aittir. O, hakikati haber verecektir; zira (hak ile bâtıl arasında) en iyi hükmü O verir.”
De ki: “Eğer acele gerçekleşmesini ısrarla istediğiniz şey benim elimde olsaydı, benimle sizin aranızda hüküm gerçekleşmiş olurdu. Ama Allah kimin zalim olduğunu daha iyi bilir.
Zira gaybın anahtarları[1059] yalnızca O’nun katındadır; onu başkası değil, yalnızca O bilir. O, karada ve denizde olan-biten her şeyi bilir; hiç bir yaprak düşmez ki O bunu bilmesin; yerin derinliklerinde bir tek tohum, yaş-kuru[1060] hiçbir şey yoktur ki O’nun apaçık yasasına dahil olmasın.[1061]
[1059] Mefâtîh ile ilgili bkz:
28:76, not 87.
[1060] “Net-brüt” diye de anlaşılabilir. Zımnen: Her şey O’nun yasasına dahildir.
[1061] Lafzen: “kitapta”. Buradaki kitâb ile, Allah’ın ilmi ya da Korunmuş Levha’nın (Levh-i Mahfuz) kastedildiği söylenmiştir (Taberî). Fakat “apaçık” vasfını taşıdığı göz önüne alınırsa, bu yorumların isabetli olmadığı sonucuna varılır (38. âyetin notuna bkz).
Nitekim, geceleyin sizi ölü (gibi) yapan ve gündüzün neler işlediğinizi bilen O’dur. Sonra tayin edilen ömrü yaşamak üzere, sizi her gün hayata O geri döndürür:[1062] En sonunda dönüşünüz O’nadır ve nihayet yaptığınız her bir şeyi size bildirecektir.
[1062] Krş: 78: 9-11, not 8.
Çünkü kulları üzerinde mutlak otorite sahibi olan yalnızca O’dur.[1063] İçinizden birine ölüm gelip de elçilerimiz onun canını alıncaya dek size koruyucular gönderir ve bunlar hiçbir şeyi gözden kaçırmazlar.
Sonunda onlar gerçek sahipleri olan Allah’a teslim edilirler: İşte mutlak hüküm yalnızca O’nundur; ve O hesabı en seri görendir.
De ki: “Siz, ta yüreğinizden ‘eğer O bizi bu (musibet)ten kurtarırsa kesinlikle şükredenlerden olacağız’ diye dua ettiğinizde, karanın ve denizin görünmez tehlikelerinden sizi kurtaracak olan biri var mı?”
De ki: “Sizi ondan ve diğer tüm sıkıntılardan kurtaracak olan yalnızca Allah’tır; ama hâlâ Allah’tan başkasına ilâhlık yakıştırmayı sürdürüyorsunuz.”
De ki: “Size üstünüzden ya da ayaklarınızın altından azap gönderme ya da sizi birbirinize düşürüp paramparça bir toplum hâline getirme gücü yalnızca O’nundur.”[1064] Bak, iyice kavrasınlar diye mesajlarımızı nasıl çok boyutlu dile getiriyoruz?
[1064] İlki doğal felaketlere, ikincisi sosyal felaketlere işaret eder.
O hakikatin ta kendisi olduğu hâlde, senin hitap ettiğin toplum bunu yalanlıyor. De ki: “Ben size vekalet etmekle yükümlü değilim.”[1065]
[1065] Vekîl, “birinin avukatlığını yapan” veya “onun yapması gerekenleri onun yerine kendisi yapan kimse” anlamındadır. Vekîl ismi her geldiği yerde Nebi’den nefyedilir ve Allah’a hasredilir. Bu türden her âyet sorumluluğun devredilemezliğini ifade eder.
Her haberin bir gerçekleşme süreci vardır; zaman gelecek, (bunu) siz de öğreneceksiniz.[1066]
[1066] Zımnen: ..fakat iş işten geçmiş olacak.
ÂYETLERİMİZ hakkında ileri-geri konuşanları gördüğün zaman, onlar başka konulara geçinceye kadar sen onlardan uzak dur! Ama eğer şeytan sana bunu unutturursa, hiç değilse hatırladıktan sonra, zulme gömülmüş böylesi bir toplulukla birlikte bulunma!
Gerçi, sorumluluk bilincini kuşananlar onlardan hiçbir şekilde sorumlu değildirler; fakat bir hatırlatmadır, umulur ki onlar da sorumluluk bilincini kuşanırlar.
Dünya hayatına dalarak eğlenceyi ve geçici zevklerini din hâline getiren kimseleri kendi hâline bırak.[1067] Fakat şunu da onlara hatırlat ki, her insan işlediklerine karşılık ipotek altına alınacak,[1068] ve ne kendisini Allah’a karşı koruyacak ne de kayıracak kimsesi olacaktır. Ve kendisi için en yüksek fidyeyi verse bile, bu ondan asla kabul edilmeyecektir. İşte bunlardır işlediklerine karşılık ipotek edilecekler; ısrarlı inkârları sebebiyle onların istihkakı, (gelecek için) yakıp kavuran zehir gibi bir (umutsuzluk), (geçmiş için) şiddetli bir azaptır.[1069]
[1067] Bu ibarenin iki anlamı vardır: “Dinlerini oyun ve eğlence hâline getiren kimseler” veya “Oyun ve eğlenceyi din hâline getiren kimseler.” Râzî, Kurtubî, Ebussuud ve Âlûsi bu ikinci anlamı alternatif bir anlam olarak anarlar. Dinlerin oyun ve eğlence edildiği yüzyılların ardından, günümüzde oyun ve eğlence din edinilmiş durumdadır. Dolayısıyla alternatif anlam, günümüz insanlığının zaaflarını resmetmesi açısından daha öncelikli hale gelmiştir.
[1068] Kur’an’da sadece bu âyette gelen en tubsele ve ubsilû kelimelerini ikisi de Arapça kökenli olan rehin ve hapis ile karşılamak, çeviride eşdeğerliliğe aykırıydı. Biz de, ‘kaynak dildeki nadir kelimeye hedef dilde nadir karşılık’ ilkemiz gereği “ipotek” ile karşıladık.
[1069] Yani: Geçmişleri azap, gelecekleri serap olacak. Bize göre bu ibare, yalnız Allah’ı veli edinen salih amel sahibi mü’minler için Kur’an’da muştulanan “onlar gelecekten dolayı endişe, geçmişten dolayı hüzün duymayacaklar” ifadesinin zıddı olarak okunmalıdır.
DE Kİ: “Biz, Allah’ı bırakıp da bize ne faydası dokunan ne de zarar veren şeylere mi yalvaralım? Ve tıpkı “bizimle gel!” diye kendisini doğru yola çağıran arkadaşları dururken şeytanların ayartmalarına kapılıp dünyevî zevklerin peşine tutkulu bir biçimde takılan kimse gibi, Allah bizi doğru yola ilettikten sonra topuklarımız üzerinde gerisingeri mi dönelim?” De ki: “Hiç şüphe yok ki yegâne rehberlik Allah’ın rehberliğidir[1070] ve biz Âlemlerin Rabbine kayıtsız-şartsız teslim olmakla emrolunduk;
[1070] Nahivcilere göre bu ibaredeki el-hudâ haber, hudallah ise mübtedadır. Bu yaklaşım bir ifadenin gramerini mânasına önceleyen bir yaklaşımdır. Her tür hidayetin Allah’a atfı Kur’an’daki uluhiyet anlayışına en uygun olandır ve bunun için de hudallah terkibini haber, el-huda lafzını ise mübteda olarak okumak Kur’an’ın genel üslûbuna daha uygun düşmektedir. Arap dilinin büyük otoritesi Sîbeveyh (ö.
180:769) el-Kitab’ında şöyle der: “Nahivcilerin çoğunluğu bir ifadenin gramerini düzelteceğim diye anlamını göz ardı ederler. Hâlbuki sözün anlamı irabından çok daha önemlidir.” İbn Hişam da şöyle der: “Metnin irabını gözeten dilciler mânanın gereğini göz ardı ettiler” (Nkl: İtkân II, 261). Nahivcilerin ön kabulleri dışına çıkmak zorunda kaldığımız çeviri örneklerimizin gerekçesi budur.
ve namazı hakkını vererek kılmak[1071] ve O’na karşı sorumluluk duymakla…” Çünkü sonunda huzurunda toplanacağınız varlık yalnızca O’dur.
[1071] Teslimiyet insanın Allah’a karşı esas duruşu, namaz bu duruşun pratiğidir (Salât için bkz:
87:15, not 15).
Zira gökleri ve yeri gerçek bir amaca mebni olarak yaratan O’dur. O ne vakit “Var ol!” derse, (varlık) hemen varoluş sürecine girer: O’nun sözü (sanal değil) tahakkuk eden som gerçekliktir.[1072] Ve Sur çalındığında, otorite yalnızca O’na ait olacaktır. O gerçekliğin algılanamayan kısmını da, algı kapsamına giren kısmını da bilendir: O her hükmünde tam isabet edendir, her şeyden haberdar olandır.
[1072] Kavluhu’l-hakk, maddî dünyanın sanallığına dair eşyanın hakikatini yok sayan tüm spekülatif yaklaşımları kökten dışlayan bir ifadedir.
HANİ bir zamanlar İbrahim babası Azer’e[1073] demişti ki: “Ne, sen putları ilâh ediniyorsun, öyle mi? Görüyorum ki, sen ve toplumun apaçık bir sapıklık içindesiniz!”
[1073] Âzer, Eski Ahid’e göre Terah, Eusebius’a göre Aser (Athar) olarak geçer. Yaklaşık MÖ. 2100 (veya 2300) civarında Ur’da yaşamış bir saray heykeltıraşı. Bir Keldani devleti olan Ur, Ur-Nammu tarafından kurulmuştu. Muhtemelen “Nemrud” ismi de buradan mülhemdi. Urluların binlerce putu arasında “Ay Tanrısı” olan Nannar ve “Güneş Tanrısı” olan Şamaş en ünlüleri idi. Ayrıca yıldızlara da perestiş ediyorlardı. Pasajın ilerleyen âyetlerinde Hz. İbrahim’in “yaratan” değil “yaratılan” olduğunu isbat ettiği ay-güneş-yıldız teslisi, işte içinden çıktığı toplumun putlaştırdığı bu unsurlardı.
İşte böylece biz, İbrahim’e göklerin ve yerin hükümranlığı hakkında bir bakış açısı kazandırdık ki, kalben mutmain kimselerden olsun.[1074]
[1074] Îkân ile ilgili bkz:
2:4, not 9.
Ve gece karardığında bir yıldız gördü ve haykırdı: “Benim Rabbim bu!”[1075] Fakat yıldız batınca dedi ki: “Ben batanları sevmem”.[1076]
[1075] Farklı kelâm ekolleri, kendi savundukları ‘tenzih’ ve ‘ismet’ doktrinleri doğrultusunda bir anlam üretebilmek için bu ibareyi soru formuna çevirerek, alternatif anlam arayışına girmişlerdir. Bu ibare her türlü teolojik tartışmadan ve mülahazadan uzak bir biçimde okunduğunda bu anlama gelmektedir. Kaldı ki, Allah Rasûlü’nden bunun aksi bir anlamı destekleyen herhangi bir rivayet de nakledilmemiştir. Metnin görünen anlamını destekleyen Taberî’nin naklettiği İbn Abbas kaynaklı rivayet, bazı müfessirler tarafından sırf Eş’ari doktrinine aykırı olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir (Bkz: Râzî). Ne ki, bu ibareyi soru formuna taşımak bizi daha başka problemlerle yüz yüze getirecektir. 77. âyetin sonundaki “batınca dedi ki: ‘Doğrusu, eğer Rabbim beni doğru yola iletmezse, ben de kesinlikle sapıtan kimselerden olurdum!” ifadesi, “benim Rabbim bu” ibarelerini “istifhâmî” ya da “inkârî” yapmaya yetmez, ancak Hz. İbrahim’in, kendisini dinleyen bir gruba gerçek Allah inancını öğretebilmek için, tek kişilik bir temsil sergilediği akla gelebilir. Bu âyetlerin Hz. İbrahim’in imana davetini dile getiren 74 ve 75. âyetlerin ardından gelmesi, onun bu ilâhî yöntemi yine bir sevk-i ilâhî ile uyguladığını gösterir. 83. âyette geçen huccetunadan (isbat yöntemimiz) yola çıkarak, bu yöntemin Allah’ın kendi zâtına ait bir yöntem olduğunu anlıyoruz. Dolayısıyla bunun doğruyu bulmak için entelektüel bir muhakeme ve görünenlerden görünmeyene ulaşma yöntemi olduğu da anlaşılmış olmaktadır. Buradan hareketle, uluhiyyet ve vahdaniyyeti kavramak ve isbat etmek için kullanılan bu muhakeme tekniğiyle amaçlanan sonuca bakmak en doğru yaklaşım olacaktır.
[1076] “Ben batanları sevmem”in zımnî karşılığı şudur: iman etmek sevmektir; inandığınızı sevgi dünyanıza dahil etmek, hatta hâkim etmektir.
Sonra ayın doğuşunu görünce “İşte Rabbim bu!” dedi. Fakat o da batınca dedi ki: “Doğrusu eğer Rabbim beni doğru yola iletmeseydi, ben de kesinlikle sapıtan kimselerden olurdum!”
Nihayet güneşin doğuşunu gördü ve “Benim Rabbim bu; (zira) bu en büyüğü!” dedi. Fakat o da kaybolunca “Ey kavmim!” diye seslendi, “Ben sizin şirk koştuğunuz şeylerde yokum![1077]
[1077] Kuşeyri Hz. İbrahim’in tevhide yürüyüşü sırasındaki üç durak olan yıldız, ay ve güneş sembollerini İslâm’ın üç bilgi sistemine tatbik eder:
1) Akıl temeli üzerine kurulu Burhan Bilgi Sistemi.
2) Vahiy temeli üzerine kurulu Beyan Bilgi Sistemi.
3) Sezgi temeli üzerine kurulu İrfan Bilgi Sistemi (Risâle, Kahire, 1991, s. 287).
Artık ben, her türlü bâtıldan yüz çevirerek bütün varlığımla gökleri ve yeri yaratana yöneldim; ve ben O’ndan başkasına ilâhlık yakıştıranlardan değilim!”[1078]
[1078] Allah Rasûlü’nün belli bir dönem namazların girişinde subhâneke yerine okuduğu âyettir.
Ve toplumu onunla tartışmaya girdi. Dedi ki: “Beni doğru yola ileten O olduğu hâlde, siz Allah hakkında hâlâ benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin şirk aracı kıldığınız şeylerden korkmuyorum; Rabbimin istemediği hiçbir şey gerçekleşmez, Rabbim ilmiyle her şeyi kuşatır: siz hâlâ düşünüp ders almayacak mısınız?
Hem ben Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden neden korkacakmışım?[1079] Üstelik siz, Allah katından geçerli bir deliliniz olmadığı hâlde Allah’a şirk koşmaktan korkmazken? Şu hâlde eğer biliyorsanız, iki taraftan hangisi kendini güvende hissetmeye daha lâyıktır (söylesenize)?
[1079] Zımnen: Ey muhatap! Korktuğun korkulmaya değer olsun! Öyle birinden kork ki, ondan korkman seni tüm korkulardan emin eylesin! Eğer birinden büyük olduğu için korkuyorsan, Allah’tan kork! Zira en büyük Allah’tır. Eğer birinden güçlü olduğu için korkuyorsan, Allah’tan kork! Zira en güçlü Allah’tır. Eğer birinin desteğini ve sevgisi kaybetmekten korkuyorsan, Allah’tan kork! Zira seni en çok destekleyen ve en çok seven Allah’tır.
İmana ulaşan ve imanlarına zulüm[1080] bulaştırmayanlar var ya: işte onlardır güvene lâyık olanlar; zira onlar doğru yoldadırlar.”
[1080] Rasulullah, buradaki zulm sözcüğünü “şirk” olarak tefsir etmiş ve buna da Lokman 13’ü delil göstermiştir (Buhârî ve Müslim). Âyetin ibadet ya da isyanla değil imanla ilgili olan bağlamı bu rivayeti destekler (Râzî).
İşte bu, toplumuna karşı kullanması için İbrahim’e verdiğimiz isbat yöntemimizdi.[1081] Biz, istediğimiz kimseyi derece derece (hakikate) yüceltiyoruz.[1082] Hiç şüphesiz senin Rabbin her hükmünde tam isabet edendir, her şeyi tarifsiz bilendir.
[1081] Bu isbat yöntemi, hem her insana olduğu gibi Hz. İbrahim’e de doğuştan verilen muhakeme yeteneğine hem de bir sevk-i ilâhîye delâlet edebilir. Fakat 74-75. âyetler, bu yöntemi Hz. İbrahim’in ilâhî gözetim altında uyguladığını düşünmemizi gerektirir.
[1082] Burada, Hz. İbrahim’i Allah’ın varlığına ve birliğine ulaştıran muhakeme sırasında Mutlak Hakikate ulaşmada basamak olarak kullandığı araçlara bir atıf yapılmaktadır.
Ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık; ve daha önce Nûh’u ilettiğimiz gibi hepsini de doğru yola ilettik. Onun neslinden Dâvud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yusuf’u, Musa’yı ve Harun’u (seçtik).[1083] İşte Biz, iyilik yapanları böyle ödüllendiririz;
[1083] Bu isimler, Hz. İbrahim’in Bakara 124’te dile gelen duasına Allah’ın bir icâbeti gibidir.
ve Zekeriyya’yı, Yahyâ’yı, İsa’yı ve İlyas’ı[1084] da (seçtik): hepsi de dürüst ve erdemli kimselerdendi.
[1084] İlyas için bkz:
37:123, not 5. MÖ 880-850 arasında, zamanın moda sapması olan Baal putçuluğuna karşı destânî bir mücadele verdi.
İsmail’i, Elyesa’yı, Yûnus’u ve Lût’u da (seçtik). Ve Biz onlardan her birini cümle âleme üstün kıldık.
Onların atalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden kimilerini de… İşte onların hepsini Biz seçtik ve dosdoğru bir yola yönelttik.
Bu Allah’ın rehberliğidir: O bununla kullarından tercih edeni/tercih ettiğini doğru yola ulaştırıyor. Eğer onlar şirk koşmuş olsalardı, yapmış oldukları her şey kesinlikle boşa gitmiş olurdu.
(Ne ki) Biz onlara vahiy, (onunla) hükmedecek yetenek ve nübüvvet verdik. Eğer onlar bu hakikatleri inkâr ediyorlarsa, iyi bilsinler ki Biz (çoktan) onların yerine başka bir topluluğu vekil kıldık: onlar asla bu hakikatlerin inkârcısı olmazlar;
işte şu Allah’ın doğru yolu gösterdiği insanları… O hâlde sen de onların rehberliğine uy![1085] (Ve) de ki: “Sizden bunun için bir karşılık beklemiyorum. Unutmayın ki o, cümle âleme bir öğüt ve uyarıdan ibarettir!”[1086]
[1085] Hakikat kesintisiz, sürekli akan bir nehir gibidir. Ne yenidir, ne eskidir: eskimezdir.
[1086] Zikrâ: İlahî bir yadigâr.
Onlar “Allah’ın kimseye bir şey indirdiği yok” derken, Allah’ı hakkıyla takdir edemediler.[1087] De ki: “Kim indirdi Musa’nın insanlara bir ışık ve rehber olarak getirdiği ve sizin papirüs parçalarına dönüştürdüğünüz, çok gizlediğiniz hâlde sadece gösteriye açtığınız, sizin ve atalarınızın bilmediği birçok şeyi kendisi sayesinde öğrendiğiniz kitabı?” “Allah’tır!” diye cevap ver! Sonra da bırak, daldıkları boş laflarla oyalanıp dursunlar.
[1087] “Allah’ı hakkıyla takdir etmek”, Allah’ın hakkını bilmekle olur. Allah’ın hakkını bilen, Allah’a hakkını teslim eder. Bunun bir tek yöntemi vardır: Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmak. Yani müslüman olmak, Allah’a hakkını teslim etmektir.
Bu da, şehirlerin anasında[1088] ve onun çevresinde bulunanları uyarman için indirdiğimiz, bereket kaynağı, kendisine kadar gelen hakikatleri doğrulayan ilâhî bir kelâmdır. Âhirete inanan ve (Allah’a karşı esas duruş olan) namazlarını[1089] muhafaza eden kimseler, buna da inanırlar.
[1088] Bu âyetin indiği bölgede ‘anakent’ Mekke idi. Çünkü tüm Arabistan’da taşıdığı tarihî, dinî ve ticarî misyon gereği Mekke, kelimenin tam anlamıyla bir ‘merkez’ işlevi görüyordu. Bir çağın “anakenti” o çağı yöneten merkezdir. Bu âyet, “ilâhî mesajın taşınacağı öncelikli mekân neresidir” sorusuna bir cevap teşkil etmektedir. Ummu’l-Kurâ ifadesi Mekke’nin kutsallığıyla ilgili değildir. Bölgedeki merkezî yerleşim yeri olmasıyla alâkalıdır.
[1089] İkâme fiiline isnat edilmeden yalınkat kullanılan salâtlarda, kelimenin kök anlamına istinaden kulun Allah karşısındaki esas duruşu vurgusu baskındır (Krş:
87:15, not 15).
Allah hakkında yalan uyduran ya da kendisine hiçbir şey vahyedilmediği hâlde “Bana da vahyedildi” diyen ve “Allah’ın indirdiğine benzer şeyleri ben de indirebilirim” iddiasında bulunan kimseden daha zalim biri olabilir mi? Ölüm sancısıyla kıvranırken melekler ellerini uzatarak “Ruhlarınızı teslim edin! Allah’a doğru olmayan şeyler atfettiğiniz ve O’nun mesajlarına karşı kibrinizden dolayı bugün onur kırıcı bir cezaya çarptırılacaksınız!” dediklerinde, bir görmeliydin o zalimleri!
Ve (Allah diyecek ki): “İşte şimdi bize yapayalnız geldiniz, tıpkı sizi ilk yarattığımız gibi; dahası, size verdiğimiz her şeyi arkanızda bıraktınız. Sizin lehinize Allah’a ortak olduğunu sandığınız o şefaatçilerinizi neden şimdi yanınızda göremiyoruz? Artık aranızdaki bütün bağlar kopmuştur ve bütün dost sandıklarınız sizi yapayalnız bırakmıştır.”
KUŞKUSUZ Allah’tır tohumu ve çekirdeği yaran -böylece O bir süreç içinde ölüden diriyi çıkartmış oluyor- dahası O’dur diriden ölüyü çıkaran.[1090] İşte budur Allah! Peki, nasıl oluyor da böylesine savruluyorsunuz!
[1090] İnne edatının yapısı gereği nasbettiği ismine ‘tümleç’ vurgusu yüklemek gerektiği için, bu tür cümleler genellikle devrik çevrilmelidir. Bu tarz bir çeviri, Allah’ı, “Allah…yarandır” gibi mahdut bir eylemiyle tanımlamak yerine, eylemi Allah’tan bağımsız algılamama amacına matuf olan “Allah’tır…yaran” gibi doğru ve hikmetli bir yaklaşımı da öne çıkarmaktadır. Arap dilinde isim süreklilik ve sabitliğe delâlet ederken fiil bir süreç içinde yenilenmeye ve değişkenliğe delâlet eder (İtkân II, 316). Âyette ölüden diriyi çıkarmak fiille (yuhricu) ifade edilmiş, çünkü hayata gelmenin yasası bir sürece bağlı olarak sürekli yenilenme ve değişimdir. Diriden ölüyü çıkarmak ise isim (muhricun) olarak gelmiştir, çünkü ölmek, hayata gelmek gibi zorunlu bir sürece bağlı kılınmamıştır. Birbiri ardınca gelen fiil ve isim cümlelerindeki fiil (yuhricu) ve isim (muhricun) farkı, iki dil arasındaki yapısal farklılığın çıkardığı zorluğa rağmen, çeviriye yansıtılmaya çalışılmıştır. “Bir süreç içinde” ifadesi, fiil formunun bu özelliğinin çeviriye yansımasıdır.
O’dur tan yerini ağartan ve geceyi dinlenme vakti, güneşi ve Ay’ı zamanı tayin ölçüsü kılan.[1091] Bunlar, her şeyi bilen sonsuz kudret sahibinin iradesiyle tayin ve tesbit edilmiştir.
[1091] Bir önceki ve bir sonraki âyet de dikkate alındığında, burada sayılan şeyler insana olan yararları açısından ele alınmıştır.
Dahası, karanın ve denizin zifiri karanlığında onlara bakıp yolunuzu bulabilesiniz diye sizin için yıldızları var eden O’dur. Doğrusu Biz bu mesajları öğrenme sürecinde olan bir topluluk için açıklıyoruz.
Yine O’dur sizi bir tek canlıdan ortaya çıkaran; ve (her biriniz için) geçici ve kalıcı bir yer (tayin eden).[1092] Doğrusu Biz bu mesajları kavrama sürecinde olan bir topluluk için açık ve anlaşılır kılıyoruz.
[1092] Taberî, Ebu Ubeyde’den naklen mustekarın babanın sulbü, mustevda‘ın annenin rahmi olduğu görüşünü nakleder. İbn Abbas, Mücâhid ve Said b. Cübeyr’in yaklaşımları bunun tam tersidir (Taberî). Geçici yer-kalıcı yer ile anne karnı-hayat, dünya-âhiret kastedilmiş olabileceği gibi, insanın beşerî/geçici - ruhanî/kalıcı boyutu da kastedilmiş olabilir. Yahut erkek-dişi, sperma-yumurta. “Bazısının hanesi var, bazısı gurbette” şeklinde de anlaşılabilir (Krş:
11:6 ve
47:19).
O’dur gökten yağmur indiren. İşte Biz bu yolla her tür bitkiyi tomurcuklandırdık, ondan da yemyeşil bir çim meydana getirdik, ondan ise birbiri üzerine binmiş tahıl taneleri çıkarıyoruz. Yine hurma ağacının tomurcuğundan sık salkımlı hurmalar, üzüm bağları, zeytin ve nar ağaçları;[1093] biri diğerine çok benzeyen ve biri diğerinden çok farklı.[1094] Bir ürün verdiği, bir de olgunlaştığı zaman meyvesine bakın! Hiç kuşkusuz bütün bunlarda inanma sürecinde olan bir topluluk için derin mesajlar vardır.
[1093] Zeytin vahdeti, nar kesreti temsil eder. Nar holografik bir meyvedir. Her bir tanesi bütünü temsil ettiği gibi, bütün de taneyi temsil eder. Kesrette vahdetin timsalidir.
[1094] İkisi de kendi başına yetişir ve kültür bitkisi değildir. Fakat ikisinin de tadı, şekli, rengi, kullanım alanı farklıdır.
Fakat görünmez varlık türlerine Allah’a denk bir makam yakıp yakıştırdılar, oysa ki onları da O yaratmıştı. Bir de cehaletleri yüzünden O’na oğullar ve kızlar peydahladılar. O’nun aşkın ve yüce olan zâtı, insanların her tür tasavvur ve tahayyüllerinin üzerindedir.
Gökleri ve yeri, örneksiz yaratandır. O’nun hiçbir zaman bir eşi olmadığı hâlde nasıl çocuk sahibi olabilir? Kaldı ki, her şeyi yaratan O’dur ve O her şeyi bilmektedir.
İşte Rabbiniz Allah budur: O’ndan başka ilâh yoktur, her şeyin yaratıcısıdır. O hâlde yalnızca O’na kulluk edin! Çünkü O’dur her şeyi koruyup gözeten.
Hiçbir beşerî görüş ve tasavvur O’nu kuşatamaz, fakat O her türlü beşerî görüş ve tasavvuru çepeçevre kuşatır:[1095] Yalnızca O’dur her şeye nüfuz eden, her şeyden haberdar olan.[1096]
[1095] O’nun zâtı insanın sadece göz ufkunu aşmaz, aynı zamanda tasavvur ve tahayyül ufkunu da aşar.
[1096] Latîf ismi Habîr ile birlikte geldiğinde, ikincisi birincisini açıklar.
Doğrusu, Rabbinizden size basiret kaynağı (olan bir vahiy) gelmiştir.[1097] Artık kim (vahyin gösterdiği hakikati) görmek isterse kendi lehine, kim de körlüğü tercih ederse kendi aleyhinedir. Nitekim (siz kendinizi korumazsanız), asla Ben sizin koruyucunuz olmam.[1098]
[1097] Besâir için bkz:
7:203 ve
17:102, notlar.
[1098] Tefsirler, hafîz sıfatını rakîb anlamına alarak, bu âyeti ya da en azından âyetin son cümlesini Allah Rasûlü’ne atfetmişlerdir. Âyetin ait olduğu pasajda söyleyen Allah’tır ve bunu değiştirecek başkaca bir gerekçe de bulunmamaktadır. Âyetin bu son cümlesi ise Allah’ın insana verdiği iradeyi yok saymayacağına, onun tercihine saygı göstereceğine, önce akıl verip sonra da yokmuş gibi davranmayacağına delâlet eder ve bunu en güzel veren anlam da şudur: “Asla Ben sizin koruyucunuz olmam”.
İşte böylece Biz, mesajlarımızı çok boyutlu olarak dile getiriyoruz. Varsın onlar “Sen (birilerinden) ders almışsın!” desinler; yine de Biz onu öğrenmeye gönüllü bir topluluğa açıklayalım.
Sen Rabbinden sana vahyedilene uy -O’ndan başka ilâh yoktur- ve başkalarına ilâhlık yakıştıranlardan yüz çevir!
Eğer Allah isteseydi, onlar Allah’a şirk koşamazlardı.[1099] Ne Biz seni onlara muhafız yaptık ne de sen onları korumakla yükümlüsün.[1100]
[1099] Zımnen: Eğer Allah onların dilemesi için irade verip sonucu onların tercihine bırakmak yerine onları kendi tercihine mecbur kılsaydı, onlar isteseler de şirk koşamazlardı. Fakat Allah bunu tercih etmedi. Bunu da açıkça kitabında şöyle ifade etti: “Eğer Rabbin isteseydi, yeryüzünde kim varsa hepsi de kesinkes iman ederdi. Şimdi sen insanları mü’min oluncaya kadar zorlayacak mısın?” (
10:99)
Bu ibarenin eliptik karakteri göz ardı edildiğinde, Kur’an’ı kendi kendisiyle çelişir göstermek işten bile değildir. Zira 148. âyette müşriklerin ağzından “Eğer Allah dileseydi biz şirk koşmazdık” ifadesi yerilerek nakledilir.
[1100] Olumsuzluk edatının haberi ba ile gelirse, olumsuzlanan işin istenilse dahi yapılmasının imkân ve/veya ihtimalinin yokluğuna delâlet eder. Bir eylemi fiille reddetmek onu öznenin zâtından değil sıfatından nefyetmektir. Fakat ism-i faille nefyetmek onu öznenin zâtından nefyederek imkân ve ihtimali dışlamaktır. Dolayısıyla “sen onları korumakla yükümlü değilsin” anlamının, “istesen de koruyamazsın” anlamını içerdiği kabul edilmelidir.
Allah’tan başkalarına yalvarıp yakaranlara sövmeyin ki, onlar da cehaletin verdiği nefretle Allah’a sövmesinler:[1101] Zira Biz her topluma kendi yaptıklarını güzel gösterdik.[1102] Sonuçta onlar Rablerine dönecekler: İşte o zaman yaptıkları kendilerine bir bir haber verilecektir.
[1101] Dilbilgisi kuralları dikkate alındığında âyetin doğru çevirisi budur. Âyet doğrudan Allah’tan başka kimselere dua edenlere sövmeyi yasaklamaktadır, onların Allah’ın astı olarak telakki ettiklerine değil. Davette küfür ve hakaret, küfür ve hakarette ise davet yoktur. Zira bu hem duyguları incitir hem de savunulan değerleri küfür ve hakarete açık hâle getirir.
[1102] Zımnen: Şirki anlayışla karşılamayın, fakat şirke bulaşmış insanın durumunu anlamaya çalışın!
Şimdi kendilerine (mucizevi) bir kudret delili gösterilmesi hâlinde bu vahye iman edeceklerine dair var güçleriyle yeminler ediyorlar. De ki: “Tüm kudret delilleri Allah katındadır!” Ve farkında değil misiniz ki,[1103] onlara bir (mucizevi) kudret delili gelmiş olsaydı dahi yine de inanmazlardı.
[1103] Alternatif anlamları: “iyi bildiğiniz bir şeydir”; ya da “Ah, bilemezsiniz siz” (İbn Atıyye); veya “siz farkına varamazsınız” (Zemahşerî).
Biz de onların gönüllerini ve gözlerini çeviriverirdik, tıpkı ilk başta ona inanmadıkları konumda olduğu gibi; ve Biz onları küstahça taşkınlıkları içinde kör ve şaşkın debelenmeye terkederiz.
Eğer Biz onlara melekleri indirmiş olsaydık, ölüler de onlarla konuşmuş olsalardı, (gerçeği isbat edecek) her şeyi de onların önüne sermiş olsaydık, Allah istemedikçe yine de iman etmezlerdi.[1104] Fakat onların çoğu (bunu) bilmezden gelirler.
[1104] “Allah insanın hidayetini ne zaman ister?” sorusunun doğru cevabı bellidir: “İnsan istediği zaman” (Bkz:
13:27;
14:4;
24:21 ve ilgili notlar).
Ve böylece Biz, görünür-görünmez şeytanları[1105] her nebiye düşman kıldık. Onlar aldatmak amacıyla birbirlerine yaldızlı yalanlar telkin ediyorlar.[1106] Ama eğer Rabbin isteseydi, onlar bunu yapamazlardı:[1107] o hâlde onlardan da, uyduruk teorilerinden de uzak dur!
[1105] İns ve cin 18 yerde birlikte kullanılır. Birlikte kullanıldığı yerlerde genellikle “görünen-görünmeyen” iradeli varlık çiftini ifade eder. İnsin kökü olan uns, “yakın olan, bilinen, görülen”dir ki vahşî olanın karşıtıdır (İnsan için bkz:
103:2, not 2). Nasıl ki insin karşıtı cinn ise, insanın (aslı insiyân) karşıtı da cânndır. “Toplum”u ifade eden nâs ise ferdin karşıtıdır. Görünen şey yakınlık ve ilgi, görünmeyen şey korku ve kaygı nedenidir. Birlikte geldiği her yerde “iradeli varlıkların hepsi” vurgusunu taşır. Görünen kısmında bir numarayı insân, görünmeyen kısmında bir numarayı cânn temsil eder. Âdem ve şeytan karşıtları da bu çiftle alâkalıdır. İns-cinn karşıtlığı mesela Rahmân sûresinin tekrar âyetlerindeki kumâ zamirlerinde olduğu gibi bir hakikatin iki yüzünü ihsas eder (Krş:
76:1, not 2).
[1106] Bu telkinin “vesvese” olduğunu, daha önce inmiş olması muhtemel olan Nâs sûresinden anlıyoruz (Krş. âyet: 121).
[1107] Sözgeliminden: “..ama istemedi”. Kötülüğün hep var olacağına dair yasaya atıf.
Zaten onların bundan amacı, âhirete inanmayanların gönüllerini o (yaldızlı yalanlarla) çelmektir ki, berikiler ondan hoşlansınlar ve ulaşmak için çabaladıkları kötü sonuca ulaşabilsinler.[1108]
[1108] “Ağacın ya da yaranın kavlayan kabuğu” anlamına gelen iktiraf, genellikle olumsuz anlamda kullanılır (Râğıb). Bu âyet bir üstteki âyetle bağlantılı olarak, âhirete inanmayan kimselerin parlak ve yaldızlı teorilere aldanarak, kendilerini aldatan görünür görünmez şeytanların ekmeğine yağ sürdüğünden söz eder. Esed, 112. âyette yer alan “aldanışa” atıf olan ileyhi ve yerdavhudaki zamirleri, ikna edici bir delil sunmadan Allah’a ait olarak yorumlar. Ne var ki, âyetin muhtevasını tersine çeviren böyle bir tasarrufun güçlü bir karineye dayanması şarttır.
(De ki): “Hakikati açık ve net bir biçimde ortaya koyan bu ilâhî kelâmı size gönderen O iken, (iyi ve kötüyü belirlemede) O’ndan başka bir hakem mi arayayım?” Dahası kendilerine önceden vahiy emanet ettiklerimiz bilirler ki, bu (Kur’an) Rabbin tarafından indirilmiş olan bir hakikattir: öyleyse (ey muhatab), sakın kuşku duyanlardan olma!
Zira Rabbinin sözü sadakat ve adalet bakımından mükemmeldir: O’nun sözlerini alıp da, yerine (ondan daha doğru ve adil) başka söz koyan biri olamaz: Zira her şeyi işiten, her şeyi bilen sadece O’dur.
Eğer yeryüzünde yaşayan kitlelerin ardına düşersen seni Allah yolundan saptırırlar: Onlar yalnızca zanna dayalı bâtıl inancın[1109] peşine takılırlar ve onlar sadece uyduruk spekülatif bilgiye[1110] dayanırlar.
[1109] Zann, burada “sahte din, bâtıl inanç” anlamında kullanılmaktadır. Bununla, yığınların sırf yaygın bâtıl inançlara ve varsayımlara dayalı olarak ortaya koydukları iyi ve kötü, helâl ve haram, sevap ve günah ölçütlerinin keyfiliğine dikkat çekilmektedir. Bu cümleden olarak cahiliyye Araplarının birtakım hayvanları bâtıl inançlarla kutsayarak onların etini yemeyi kendilerine yasaklamaları zikredilebilir. Devamındaki âyetler bunun ifadesidir.
[1110] Yahrusûn fiili, “kesin bilgi” olan yakîn yerine zan ve tahmine dayalı spekülatif bilgiyle hareket etmeyi ifade eder. Bu âyette, sosyal bir kanun dile gelmektedir: ‘Yeryüzünde yaşayan insanların çoğunun inancı sağlam bilgiye değil çürük ve spekülatif bilgiye dayanır.’ İnsanların çoğu inanmadığı için değil, inancını sağlam kaynaklara dayandırmadığı için saparlar. Kur’an insanlığın bu kadim hastalıktan kurtulması için, muhatabını iki ayaklı bilgi sistemini kabule davet eder: “gayb” ve “şehadet” (
59:22). Vahyin konusu olan “gayb” ancak Allah’ın bildirdiği kadar bilinir. Aklın konusu olan “şehadet” ise ilim ve tecrübeyle bilinir. İnanç alanında bu ikisine aykırı her şey zan ve spekülatif bilgi kapsamına girer. Bu sahte bilgidir. Sahte bilgiye dayalı dindarlık ise sahte dindarlıktır. Bir dine en büyük kötülüğü onu İnkâr edenler değil, spekülasyona dayalı zanni bilgilerini din ve iman boyasıyla boyayanlar yapar. Kur’an, zanni ve spekülatif bilgiyi din ve iman boyasıyla boyayıp pazarlayanlara harrâsun adını veriyor ve onlara lanet okuyor: “Kahrolsun zan ve spekülatif bilgiye din kılıfı geçirenler...” (
51:10)
Hiç kuşkusuz senin Rabbin, kimin kendi yolundan saptığını kimin de doğru yolda olduğunu en iyi bilendir.
O hâlde, üzerine Allah’ın adının anıldığı şeylerden yiyin;[1111] tabii ki O’nun âyetlerine içten inanıyorsanız!
[1111] Bir sonraki âyetle birlikte zımnen: İnsan kim adına yaşıyorsa, onun adına hayvan kesmiş olur.
Kaldı ki Allah, -mecbur kaldığınız hâller dışında- yasakladığı şeyleri size ayrıntılı olarak açıkladığı hâlde,[1112] O’nun adının üzerlerine anıldığı şeyleri niçin yemiyorsunuz? Fakat (bu tür konularda) birçokları, sahih bir bilgiye dayanmaksızın sırf kendi kişisel görüşleriyle (yasak alanını genişleterek) başkalarını saptırmaktadır: Kuşkusuz Rabbin haddini aşanları çok iyi bilmektedir.[1113]
[1112] Ayrıntılı olarak açıklandığı ifade edilen şeylerin, bu sûreyle neredeyse eşzamanlı olarak inen
16:114-116. âyetlerde yer aldığı görülmektedir. Sûre olarak En’âm’ın Nahl’den önce indiği yaygın olarak kabul görse de, en azından bu âyetlerin Nahl sûresinin ilgili âyetlerinden sonra indiği kesindir.
[1113] Bu âyet eşyada asıl olanın mubahlık olduğu ilkesine zemin teşkil eden âyetlerin başında gelir (Krş:
3:93). Burada vahiy, açıkça yasak sınırlarının keyfî ve bâtıl inanca dayalı olarak genişlemesine karşı çıkıyor. Yasakların ayrıntılı olarak açıklandığını ifade eden âyet, bunların dışında kalanları ‘haram’ saymada ısrar edenleri açıkça yeriyor. Bu âyette “haddi aşma” ifadesi, genel kullanımın aksine “yasak sınırlarını genişletme, Allah’ın haram kılmadıklarını haram kılma” eylemine karşılık olarak kullanılıyor.
Ve günahın açığını da gizlisini de bırakın! Unutmayın ki, günahkâr kimseler işledikleri yüzünden cezalandırılacaktır.
Üzerine Allah’ın adı anılmayıp (başkasının adı anıldığı için) fısk olduğu muhakkak olan şeylerden yemeyin![1114] Ve şeytanlar kendi dostlarına, sizi (haramı-helali belirleme konusunda) tartışmaya çekmeyi telkin ederler;[1115] ve eğer onlara uyarsanız, hiç kuşkusuz siz Allah’tan başkasına ilâhlık yakıştırmış olursunuz.
[1114] Ya da: “Üzerine Allah’ın adının anılmadığı şeylerden yemeyin, muhakkak bu fısktır.” Fakat bu tür bir çeviri dil açısından problemlidir. Şöyle ki: Bu ibareyi oluşturan iki cümleden birincisi fiil, ikincisi isim cümlesidir. Bu ikisinin arasında bağlaç bulunmaktadır. Dilde farklı türde iki cümleyi birbirine atfetmek hoş karşılanmamıştır. Bu da iki cümle arasındaki vavın atıf ya da başlangıç vavı olma seçeneklerini zayıflatmaktadır. Geriye vavın hâl olma seçeneği kalmaktadır ki; bu en isabetli seçenektir ve tercihimiz de bu gerekçeye dayanmaktadır (Bkz: İtkân II, 322; krş: Râzî). Dahası burada ifade edilenle “Allah’tan başkası adına kesilenlerin haram kılındığını” ifade eden bu sûrenin 145. âyeti arasındaki farklılık da böylece giderilmiş olmaktadır. Bu anlama göre kesilen bir hayvanda, “üzerine Allah’ın adının anılmış olması” değil, “O’ndan başkası adına kesilmemiş olması” yeter-şart olarak görülmektedir. Allahu a‘lem.
[1115] Bu ifade, insanın kendisine en yakın duyguları olan şeytanî ve ayartıcı güdülerini de doğal olarak kapsamaktadır. Burada insan, kendisine sürekli kötülüğü telkin eden benliğinin çekim alanına girme tehlikesine karşı uyarılmaktadır.
HİÇ (manen) ölüyken hayat verdiğimiz ve insanlar arasında yolunu bulması için kendisine ışık tuttuğumuz kimse, içinden çıkma imkânı bulamayacağı[1116] zifiri karanlıklara gömülüp giden kimse gibi olur mu?[1117] İşte inkârcılara yaptıkları böyle güzel görünür.
[1116] Nefyin haberi bâ ile gelirse imkân ve/veya ihtimal yokluğuna delâlet eder.
[1117] Allah’ın gör dediği yerden bakınca ölüm ve hayatın tarifi değişiyor. Tıpkı burada olduğu gibi.
Ve böylece her ülkede, entrika ve hile düzenini kuran düzenbaz suçluları oranın el üstünde tutulan kimseleri yaparız: Fakat çevirdikleri entrikalar yalnız kendi aleyhlerine olur da, onu dahi anlamazlar.
Ne zaman onlara (mucizevi) bir kudret delili gelse, “Allah’ın rasullerine verdiklerinin benzeri (deliller) bize de verilmedikçe inanmayız” derler. (Oysa) risaletini kime vereceğini Allah daha iyi bilir. Suç işlemekte ısrar edenler, Allah katında aşağılanacak ve entrikalarından dolayı şiddetli bir azaba çarptırılacaklardır.
Allah kimi doğru yola ulaştırmak isterse, onun kalbini teslimiyet için genişletir; kimin de sapmasına izin verirse, onun kalbini de adeta semada yukarı tırmanıyormuş gibi daraltıp sıkıştırır:[1118] Allah, inanmamakta direnen kimselerin üzerine pisliği[1119] işte böyle boca eder.
[1118] İrtifa arttıkça oksijenin azaldığı gerçeği üzerinden, inkârcının iç daralmasının tasviri.
[1119] Bunların inanmamakta direnmelerinin arkasında yatan gerçek nedenin “aklını kullanmamak” olduğuna dair bir âyet için bkz:
10:100.
Ve bu Rabbinin dosdoğru yoludur. Doğrusu Biz mesajlarımızı, ders alacak insanlara[1120] açık ve net olarak anlatıyoruz.
[1120] Âyet 97 ve 98’de hitap tefakkuh edenlere iken, burada tezekkür edenleredir. Çünkü ilkinde dile gelen derin düşünülerek sonuca varılabilecek maddî varlıklar, burada dile gelense hidayet ve nübüvvet gibi ancak vahyin hatırlatmasıyla (zikr) ulaşılabilecek mânevî değerlerdir.
Rableri katında barış ve saadet yurdu onların olacak; ve O, yapıp ettiklerinden dolayı onların velayetini üstlenecek.
Yine O, onların tümünü bir araya topladığı o gün, “Ey görünmez (şerli) varlıklar! Siz insanlardan birçoğuna epey çektirdiniz!” (diyecek). Onları veli edinen insanlarsa; “Rabbimiz! Biz birbirimizden epey yararlandık, nihayet senin bizim için tayin ettiğin sürenin sonuna geldik!” diyecekler. (Ve) O, “Ateş sizin içinde yerleşip kalacağınız ikametgâhınız olacaktır; tabii ki Allah aksini dilemedikçe”[1121] diyecektir. Kuşkusuz Rabbin her hükmünde tam isabet eder, her şeyin hakikatini bilir.
[1121] Cehennemliklere ilişkin bu istisna cümlesinin bir benzeri Hûd sûresinin 108. âyetinde cennetlikler söz konusu olduğunda da kullanılır. Âyetin üslubu, cehennemin “dâru’t-terbiye” olduğu görüşünün teyidi sayılabilir (Bkz:
11:107-108).
Ve işte Biz zalimleri, işledikleri yüzünden birbirinin başına böyle sararız.
(Allah diyecek ki): “Ey görünmeyen ve görüneniyle tüm iradeli varlık türleri![1122] Kendi içinizden, mesajlarımı size anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınız konusunda sizi uyaran rasuller gelmedi mi?”[1123] Onlar, “Biz kendi aleyhimize şahitlik yaparız!” diyecekler; zira bu dünya hayatı onları aldatmıştır; ve böylece onlar kendilerinin inkârcı olduklarına yine kendileri şahitlik yapmış olacaklar.
[1122] İns ve cinne verdiğimiz “görünen ve görünmeyen” anlamı için 112. âyetin notuna bkz. ‘Âşerahu, “biriyle birlikte oldu, onun sınıfında yer aldı” (Lisân). Bu âyetle birlikte 128. âyette de aynı form kullanılmaktadır. Ma’şer “sınıf” ve “tür”e delâlet eder.
[1123] Bu âyet, insan ve cinlere kendi içlerinden, eğer bunları iki ayrı tür sayarsak kendi türlerinden elçi gönderildiğini açıkça ifade eder.
Bunun nedeni şudur: bir toplumun bireyleri (ilâhî sınırlardan) habersiz oldukları sürece, senin Rabbin o (tür) toplumları zulmile asla helâk edici değildir.[1124]
[1124] Krş:
15:4;
17:15;
20:134;
26:108;
28:59. İnsanların akıbetlerini onların özgür tercihleri belirlemektedir. Bu, Allah’ın koyduğu bir yasadır. Bu tercihi ortaya koyabilmeleri için de iyi-kötü, doğru-yanlış, hak-bâtıl hakkındaki esas kriterleri öğrenecekleri bir yol haritasına ihtiyaçları vardır. O yol haritası ilâhî mesajlardır. Âyetteki helâk “toplum, ülke, uygarlık” vurgusuna sahip el-kurâ için geçerli olan dünyevi helâktir.
Zira herkes, ancak yaptıklarına bakılarak sınıflandırılır. Ve Rabbin, onların yapıp ettiklerinden habersiz değildir.
Ve yalnızca Rabbindir kendi kendine yeten, rahmet sahibi olan. O isterse tıpkı sizi başka insanların soyundan var ettiği gibi, sizi ortadan kaldırıp sonra da tercih ettiğini sizin yerinize geçirir.[1125]
Kaçış yok: tehdit edildiğiniz şey mutlaka gerçekleşecektir: ve siz ona asla engel olamayacaksınız.
De ki: “Ey halkım! Siz kendinize yakışanı yapın! Ben de görevimi yapıyorum ve nasıl olsa zamanla anlayacaksınız kimin mutlu sona ulaşacağını!” Kesin olan şu ki, zalimler asla iflah olmayacaklar.
ALLAH’IN yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan bir pay ayırıp, bâtıl inançlarına[1126] göre dediler ki: “Bu Allah’a aittir, bu da (Allah’a) koştuğumuz ortaklarımıza.”[1127] Oysa ortakları için olan Allah’a ulaşmıyor, fakat Allah için olan ortaklarına ulaşıyordu: ne berbat muhakeme tarzları var!
[1126] Bu bağlamda “bâtıl inanç” vurgusu taşıyan zu‘m için bkz:
64:7, not 8.
[1127] Şirkin Allah’ı inkâr olmayıp, hak-bâtıl şirketi olduğunun açık delillerinden biri.
Dahası, (Allah’a) koştukları ortaklara (olan inançları), şirk koşanların çoğuna çocuklarını öldürmeyi bile güzel gösterir;[1128] işte böylece onları yok oluşa sürükler ve değer sistemlerini yozlaştırır. Ne ki, eğer Allah isteseydi yine de bunları yapamazlardı:[1129] Şu hâlde onlardan da, uyduruk teorilerinden de uzak dur.
[1128] “Güzel göstermenin” putlara isnat edilmesi, şirk koşanların kendi tasavvurlarının kendilerine kurduğu tuzağı ifade eder. Zira putlar özne değildir. Vesvese budur ve bu gibi âyetlerin tümü böyle anlaşılmalıdır.
[1129] Sözgeliminden: “..fakat şirkin ve küfrün varlığına izin vermeyi istedi” (Krş:
10:99).
Onlar bâtıl inançlarına göre dediler ki: “İşte şu (evcil büyükbaş) hayvan türleri ve ekinler kutsaldır, bizim izin verdiklerimiz dışında hiç kimse onlardan yiyemez! Yine (Bahîra, Sâibe, Vasîle, Hâm) türünden hayvanlara yük vurulması haram kılınmıştır!”[1130] Ve birtakım hayvanlar da vardır ki onlar üzerine Allah’ın adını anmazlar, (bâtıl inançlarını) asılsız yere O’na isnat ederler. iftiralarından dolayı onlar yakında cezalandırılacaktır.
[1130] “İnsan her şeyin ölçüsüdür” diyen hümaniter mantık egemen olduğunda, insanoğlunun kendi elleriyle kendi başına ne işler açacağına dair yaşanmış bir örnektir (Krş:
5:103).
Yine onlar şu (çarpık) iddiada bulundular: “Şu hayvanların karnında olan yavrular canlı doğarsa yalnızca erkeklerimize ait olup kadınlarımıza yasaklanmıştır; ama ölü doğarsa, hepsi de ona ortak olacaklardır.” Allah onları bu tür isnatlarından dolayı cezalandıracaktır: Çünkü O her hükmünde tam isabet kaydeder, tarifsiz bir bilgiyle bilir.
Gerçekte hüsrana uğrayan kimseler, cehaletleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine rızık olarak bağışladıklarını Allah’a iftira olan (hurafelerle) haram kılanlardır: Onlar sapmışlardır ve doğru yolu da bulamamışlardır.
Ve O’dur insan eliyle yetiştirilen ve kendi başına yetişen bahçeleri[1131] bağları, hurmagilleri, çeşit çeşit ürün veren tarlaları, biri diğerine çok benzeyen ve biri diğerinden çok farklı[1132] zeytingilleri ve narı var eden. Her biri ürün verdiğinde ürünlerinden yiyin ve hasat günü (yoksullara) haklarını verin; fakat israf etmeyin: Unutmayın ki O israfçıları sevmez.[1133]
[1131] Taberî’nin İbn Abbas’tan naklen aktardığına dayanarak. Lafzen “çardaklı ve çardaksız” anlamına gelen ma‘ruşâtin ve ğayra ma‘rûşâtin ibaresi, bir sonraki âyetin başında yer alan hamûleten ve ferşen ibaresiyle ilginç bir uyum oluşturmaktadır. Bu dikkate alındığında, bu ibareye “yerde yetişen gövdesiz ve ağaçta yetişen gövdeli bitkiler” anlamı da verilebilir.
[1132] Bu ifade için bkz: not 82.
[1133] İsraf, amaçsızca saçıp savurmaktır (
17:26).
Ve yük taşımaya elverişli olan ve olmayanıyla[1134] hayvanlardan, Allah’ın size rızık olarak verdiklerini yiyin ve şeytanın izinden gitmeyin: Unutmayın ki o sizin apaçık düşmanınızdır.
[1134] Ferşen, “yaygı ve sergi” anlamına gelir. Karnı yere yakın olduğu için yük vurmaya elverişli olmayan hayvanlardan kinaye kullanılmış olmalıdır. Kimileri lafzî anlamdan yola çıkarak “yününden sergi, döşek yapılan” karşılığını verir. Tercihimiz, bu ibareyle ma‘rûşâtin ğayra ma‘rûşâtin (141) arasındaki benzerliğe dayanır.
(Sayısı) sekiz(e ulaşan dört) çift (hayvanın da insana yasak olduğunu iddia ettiler): Koyun ve keçinin iki cinsinden her biri. Sor (onlara): “O’nun haram kıldığı, çiftlerin erkekleri mi, yoksa dişileri mi? Bir de şu: (yasak), dişilerin rahimlerinde bulunan yavruları da kapsıyor mu? Hadi, bilgiye dayalı bir haber verin bana; tabii ki iddianızın arkasında duruyorsanız?”
Deve ve sığırın iki cinsinden her biri(ni de haram sayarlar). Sor (onlara): “O’nun haram kıldığı çiftlerin erkekleri mi, yoksa dişileri mi; ya da (yasak) dişilerin rahimlerinde bulunan yavruları da kapsıyor mu? Ya yoksa, Allah bütün bunları yasaklarken siz şahit miydiniz?”Hiçbir gerçek bilgiye dayanmaksızın, insanları saptırmak amacıyla, kendi uydurdukları yalanı Allah’a isnat edenden daha zalim biri olabilir mi?[1135] Bakın, Allah zalim bir topluma rehberliğini bahşetmez.
[1135] Zımnen: En çirkin iftira, Allah adına uydurulan iftiradır.
De ki: “Bana vahyedilenler içerisinde leş ya da akan kan veya domuz eti -ki o katıksız pistir- yahut amacından saptırılarak Allah’tan başkası adına kesilen kurban dışında, yemek isteyen için[1136] yasak olan hiçbir şey göremiyorum.[1137] Fakat çaresiz kalan kimse, hakka tecavüz etmeden ve zaruret sınırını aşmadan (yemişse), unutma ki Rabbin tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.
[1136] Yenilmesi kesin yasak olan bu dört madde dışında kalanlarla ilgili kişisel ya da toplumsal alışkanlık ve tercihleri dikkate alan bir ifade için bkz:
7:157, not 119.
[1137] Bu dört madde, bu âyetten sonra sırasıyla inen Nahl 115 ve Bakara 173’de innemâ hasr edatıyla gelmiştir. Burada hasr edatının yerini lâ..illâ.. ile yapılan nefy-isbat cümlesi almıştır. Çok daha sonra inen Mâide 3 ile bu dört yasak pekiştirilmiştir. Bu sonuncu âyetin öncekilerden tek farkı leş sınıfına giren kimi hayvan ölümlerini isim isim sayarak detaylandırmasıdır. Bu dört âyetin de belâgat çatısı yasakları genişletmek değil sınırlandırmak üzerine inşâ edilmiştir. Bu sûrenin ana teması da icat edilmiş sahte kutsallar ve sahte haramlara karşı Allah’ın sınırlarını vurgulamaktır. Söz konusu iki sahte icat, sonuçta sahte bir dindarlık üretmektedir (Krş:
10:59;
2:78).
Yahudileşenlere[1138] tırnaklı her tür hayvanı haram kıldık; ve onlara ineğin ve koyunun sırt, bağırsak ve kemik yağları dışında kalan içyağlarını da haram kıldık: Onları, değer yıkıcılıkları yüzünden işte bu şekilde cezalandırdık: çünkü Biz, kesinlikle sözümüze sahibiz.[1139]
[1138] Ellezine hâdû formunu “Yahudiler” ya da “Yahudi olanlar” yerine “Yahudileşenler” şeklinde çevirmek, dil, âyetin bağlamı, Kur’an’ın düşünce sistematiği ve tarihsel gerçeklik açılarından isabetli ve hatta zorunludur.
1) Dil açısından: Bazı âlimler bu formu tehevvedû (Yahudileşenler) ile karşılar (Râzî,
62:6’nın tefsiri). Zebîdî bu kelimeye keynûnet değil sayrûret anlamı vererek ey sâra yahudiyyen (sonradan yahudileşen) anlamı verir (Muhtaru’s-Sıhah). Ayrıca Allah Rasûlü’nün “Her çocuk fıtrat üzere doğar, onu ebeveyni Yahudileştirir” (Buhârî ve Müslim) hadisindeki yuhevvidânihi ibaresi de “yahudileştirir” anlamına gelir.
2) Âyetin bağlamı, müslüman İsrâiloğullarının Yahudileşmesinden söz ediyor ve bu âyette sayılan yasakların gerekçesi aynı âyetin sonunda açıkça yer alıyor: “İşte onları, değer yıkıcılıkları yüzünden bu şekilde cezalandırdık.” Bunun anlamı, “müslüman olan İsrâiloğulları Yahudileştiği için” demektir.
3) Kur’an’a göre tüm peygamberler “islâmın peygamberi”, tüm vahiyler “islâmın vahyi”, tüm vahiy mensupları da “müslüman”dırlar. Dolayısıyla islâm ve müslüman dışındaki tüm isimlendirmeler sonradan kotarılmış yanlış tabirlerdir.
4) Yahudilik, Babil dönüşüne tekabül eden MÖ. 6. yüzyıldan itibaren icat edilmiş kurmaca bir kimliktir. Dinî olmaktan çok siyasî ve sosyaldir. Hz. Musa ve İbranilerle ilişkisi de kurmaca ve yapaydır. Hatta, gerçek Museviliği kundaklayarak onun enkazı üzerine eklemlenmiştir. Kur’an’ın kullandığı bu form, aynı zamanda bunun icat edilmiş bir kimlik olduğunu îmâ eder. Çevirimiz, ifadenin bu tür yan anlamlarını hedef dile taşıma gayretinin ürünüdür (Konuyla ilgili ayrıntılı bir çalışma için bkz: Yahudileşme Temayülü, İstanbul, 1995).
[1139] Krş:
3:93;
4:160. Eski Ahid’de yenilmesi serbest ve yasak olanlar: Tesniye,
14:1-19, Levililer; 11 (93):9, 13-19 ve 41-42. Bu yasaklarla İbranî ırkının genetik yapısı arasında bir alâka kurulabilir.
Ve onlar seni yalancılıkla itham ederlerse de ki: Rabbiniz sınırsız merhamet sahibidir; ama günaha gömülüp gitmiş insanları cezalandırması da kaçınılmazdır.
ŞİMDİ Allah’a ortak koşanlar diyecekler ki: “Eğer Allah isteseydi, ne biz ne de atalarımız asla şirk koşmazdık; dahası (O’nun helâllerinden) hiçbir şeyi haram kılmazdık.”[1140] Onlardan öncekiler de (hakikati) işte bu mantıkla yalanladılar; ta ki azabımızı tadıncaya kadar... De ki: “Elinizde bize sunabileceğiniz güvenilir bilgiye dayalı herhangi bir belge var mı?” Siz yalnızca zannın peşine takılıyorsunuz ve sadece uyduruk spekülatif bilgiye dayanıyorsunuz.[1141]
[1140] Cahilin inancı arttıkça sapmasının da artacağının en tipik delili: Kadere iman perdesi altında Allah’a iftira eden mantık reddediliyor.
[1141] Tahrusûn için bkz: 116. âyet, not 99.
De ki: “İyi bilin ki, yalnız Allah katındadır hakikatin en kesin delili; evet, O isteseydi, hepinizi doğru yola yöneltirdi.”
De ki: “Haydi, Allah’ın bütün bunları haram kıldığına tanıklık eden şahitlerinizi getirin bakalım!” Eğer onlar yalan yere tanıklık ederlerse sakın onların bu tanıklığını onaylama ve mesajlarımızı yalanlayanların ve âhirete inanmayanların keyfî düşüncelerine uyma! Zira onlar, (mevhum güçleri) Rablerine denk tutuyorlar.
De ki: “Gelin, Allah’ın size neyi hürmete layık ve dokunulmaz kıldığını[1142] aktarayım: O’ndan başka şeylere kesinlikle ilâhlık yakıştırmayın; anne-babaya iyi davranın; rızkınıza ortak çıkar endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin,[1143] zira sizin de onların da rızkını Biz veriyoruz; açık ya da gizli, sizi mahcup edecek bir günaha yanaşmayın; haklı bir gerekçeye dayanmaksızın Allah’ın kutsal saydığı insan hayatına kıymayın:[1144] Allah size işte bunları emretti ki aklınızı kullanabilesiniz.
[1142] Harrame, hem “yasak kıldı” hem de “hürmete layık ve dokunulmaz kıldı” anlamına gelir. Aslında her yasak zımnî bir dokunulmazlığı içerir. Haramlığın temelinde de hürmete riayet yatar. Harama yaklaşmamak hem Allah’ın hürmetine, hem eşyanın hürmetine hem de insanın kendi hürmetine riayettir.
[1143] ‘İmlâk konusunda bkz:
17:31, not 45.
[1144] Krş:
17:33;
25:68. Kürtajı da bu yasak kapsamında değerlendirmek gerekir.
Rüştüne erinceye kadar, yetimin malına dokunmayın; ne ki en güzel biçimde olan müstesna; (maddî mânevî her alanda) ölçüp tartarken hikmet ve hakkaniyeti gözetin; (bilin ki) Biz insana gücünün yettiğinden fazlasını yüklemeyiz; ve biri hakkında konuşacaksanız yakınınız da olsa âdil olun; ve Allah’la olan sözleşmenize sadâkat gösterin![1145] Bütün bunları Allah size emretti ki, sorumluluğunuzu aklınızdan çıkarmayasınız.
[1145] Bu iki âyette çizilen kırmızı çizgiler ve konulan ilâhî sınırlar, adeta insan hayatının tüm alanlarını kapsamaktadır. İnsan-Allah, ebeveyn-evlat, ebeveyn-çocuk, insan-insan ilişkilerine dair sınırlar çizildi. Bunlar, akidevi, fıtrî, insanî ve tabiî alanlara dair çizgilerdi. Ardından ahlâkî ve ekonomik çizgiler çizildi. Aslında burada yasaklanan şeylerin ortak noktası, tümünün de insan fıtratını bozan şeyler olmasıdır. Âyetin sorumluluk bilincine vurgu yaparak bitmesinin sebebi, bütün bu yasakların insandaki sorumluluk duygusunu öldürmesidir. İşte asıl felaket budur.
Zira işte Benim dosdoğru yolum budur: Öyleyse bu yolu izleyin ve farklı yollara sapmayın ki, sizi O’nun yolundan uzaklaştırmasınlar! Bütün bunları Allah size emretti ki, O’na karşı saygıda kusur etmeyesiniz.[1146]
[1146] Sûrenin 151-153. âyetlerinin Medenî olduğuna ve Mekkî olan sûreye sonradan yerleştirildiğine ilişkin rivayetin çürütülmesine dair bir iç bağlam kritiği için, bu sûrenin giriş kısmına bakınız.
(BİLİNEN sürecin) ardından, iyilikte sebat edenlere nimetimizi tamamlamak, (gereken) her şeyi iyice açıklamak ve bir yol haritası ve bir rahmet olmak üzere Musa’ya ilâhî kelâmı bağışladık ki, (en sonunda) Rableriyle karşılaşacaklarına inansınlar!
İşte bu da Bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır: Şu hâlde ona uyun ve sorumluluk bilincini kuşanın ki rahmete nail olasınız.
(Bir de) “Sadece bizden önce yaşamış iki topluluğa kitap indirilmişti ve biz onların öğretilerinden haberdar değildik” demeyesiniz;
ya da, “Eğer bize de kitap indirilmiş olsaydı onlardan daha sıkı uyardık” (demeyesiniz). İşte size de Rabbinizden hakikatin açık belgesi, yol haritası ve rahmet gelmiştir. Bu durumda, Allah’ın âyetlerini yalanlayandan ve ona karşı katı davranandan daha zalim biri olabilir mi? Âyetlerimize karşı katı davrananları, bu kaskatı davranışları yüzünden şiddetli bir azapla cezalandıracağız!
Ne yani, şimdi onlar, meleklerin kendilerine gelmesinden, ya da bizzat Rabbinin (azabının) gelmesinden, veya Rabbinin (haber verdiği) kimi (helâk) işaretlerinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?[1147] Rabbinin kimi işaretlerinin geldiğini haber vereceği o gün, daha önce inanmamış, yahut inandığı hâlde imanının hayrını görmemiş olan kimseye imanı hiçbir yarar sağlamaz.[1148] De ki: “Bekleyin (o kaçınılmaz günü)! Ama (asla unutmayın): Biz de bekliyoruz!”
[1147] Bu işaretlerin “helâk” değil “kıyamet” işaretleri olduğunu söyleyenler varsa da Kur’an, kıyametin ansızın geleceğini defaatle ifade etmiştir. Ansızın gelenin işareti olmaz (Bkz:
7:187;
16:77;
20:15;
33:63;
47:18).
[1148] Lafzen: “imanıyla bir iyilik ortaya koymamış”. Eyleme dönüşmemiş, sahibinin yüreğine yük olan iktidarsız bir iman kastediliyor.
Dinlerini paramparça edip fırka fırka olanlara gelince: Senin onlarla hiçbir alakan yok. Zira onların işi yalnız Allah’a kalmıştır: Sonunda Allah onlara yaptıklarının hesabını soracaktır.
Kim (İlâhî mahkemeye) bir iyilikle gelirse yaptığının on katını kazanacaktır;[1149] ama kim de bir kötülükle gelirse onun aynısıyla cezalandırılacaktır: fakat hiç kimseye haksızlık yapılmayacaktır.
[1149] Haseneye fazlasıyla kıymet biçileceği muştusu (Hasenât ve sâlihât farkı için bkz:
103:3, not 4). Yunus 26’daki ziyâdenin bir açılımı niteliğindedir. Rakam bildirilmesi, insan zihninin çalışma yasasıyla alâkalı bir teşvik ifadesidir. Matematiğin diliyle söylersek: Ölçülemeyen değerlendirilemez, değerlendirilemeyen artırılamaz. Eylem kalitesinin artması için ölçme ve değerlendirme yeteneğinin önemine dikkat çekilmektedir.
DE Kİ: “Kuşku yok ki, Rabbim beni dosdoğru bir yola yöneltti; (Allah-insan arasında) her türlü aracı inancını reddeden ve Allah’tan başkasına ilâhlık yakıştırmayan İbrahim Milleti’ne.”
De ki: “Benim tüm istek ve arzum,[1150] bütün ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir![1151]
[1150] Lafzen: “salâtım”. Burada, salâtın “dua, istek, destek istemek - destek vermek” gibi kök anlamlarına bir atıf (Bkz:
5:12 ve 87: 15, notlar 20 ve 15. Krş: Zâdu’l-Mesîr,
2:3’ün tefsiri).
[1151] Nusuk özelde “kurban” için kullanılsa da genelde tüm ibadetleri ifade eder (Bkz:
2:200, not 336 ve 2
2:34, not 50). Bu âyet, Kur’an’ın mü’minlerine talim ettirdiği anddır. İnsanı Allah ‘en güzel kıvamda’ yaratmış, kıvamını bulması için üstün yetilerle donatarak yolun başına bırakmıştır. Böylece insanı kendi kendisine emanet etmiştir. Eğer insan emanete sadâkat göstermek istiyorsa, kendisini Allah’a adayacaktır. Zira insanın kendisini armağan edeceği ve aldanmayacağı tek kapı Allah’ın kapısıdır. Allah dışındaki bir kapıya adanış bin aldanıştır. Zira insana ‘değerini’ yalnızca Allah verir. Bu yüzden kendisini Allah’a armağan edene fiyat biçilemez. Fiyat biçilenin ise değeri olmaz. Onu alan da çıkar, satan da. Bu âyet muhatabına bu hakikati tebliğ eder.
Uluhiyyetinde O’nun ortağı yoktur: Ben işte bu tevhid ile emrolundum; ve ben varlığını kayıtsız şartsız Allah’a teslim edenlerin öncüsüyüm!
De ki: “O her bir şeyin Rabbi iken, şimdi ben Allah’tan başka bir Rab mi arayacağım?” İnsanların işledikleri kötülükler yalnızca kendilerini bağlar; zira hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu taşımaz.[1152] Sonunda hepiniz Rabbinize döneceksiniz; işte o zaman O, ihtilafa düştüğünüz hakikatlerin içyüzünü size tek tek bildirecektir.
[1152] Vizrin, mânevî yüke delâlet ettiği yerlerde “sorumluluk” anlamı için bkz:
20:87, not 68.
Çünkü O, sizi yeryüzüne mirasçı kılmış ve bahşettiği nimetlerle sizi sınamak için bir kısmınızı diğerlerinizden derecelerle üstün kılmıştır. Kuşkusuz Rabbin karşılık vermede çok seridir: Fakat, bununla birlikte O gerçekten tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.