Râvi adları senedden otomatik ayrıştırılmış; kimlik ve hayat bilgileri ricâl kaynaklarından (Itqan râvi profilleri, muslimscholars.info) eşleştirilerek eklenmiştir.
Ebu Said el-Hudri r.a.'den, dedi ki: "(Mustalıkoğulları gazvesinde) çok sayıda kadın esir aldık. Bu sebeple azl yapardık. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e (hükmünü) sorduk da üç defa: Gerçekten siz bunu yapıyor musunuz? diye buyurdu ve şöyle devam etti: Kıyamet gününe kadar var olacak her bir canlı, mutlaka meydana gelecektir."
Abdullah r.a.'dan rivayete göre "Ensardan bir adam hanımına zina isnadında (kazfda) bulundu. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem her ikisine de yemin ettirdikten sonra onları ayırd!."
Abdullah (b. Ömer)'dan rivayete göre Ka'b b. Malik'in bir cariyesi vardı. Bu cari ye onun koyunlarını (Medıne'deki) pazara yakın el-Cubeyl denilen yerde -ki o Sel' dağındadır- güderdi. Bir koyunun can çekişmekte olduğunu görünce bir taşı kırarak o kırdığı parça ile o koyunu kesti. Bunu Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e anlattılar. O da koyunun yenilmesini emir buyurdu.
Abdullah'tan, dedi ki: "Bir adam ayağa kalkarak: Ey Allah'ın Rasulü, ihrama girdiğimiz takdirde ne giymemizi emredersin, diye sordu. Allah Rasulü: Gömlek, sirvalier, sarıklar, bornozlar ve ayakkabılar giymeyiniz. Ancak bir adamın iki nalını bulunmaz ise, o takdirde (konçları) topuklardan daha aşağıda olan ayakkabıları giyinsin. Diğer taraftan zaferan ve alaçehre değmiş (bunlarla boyanmış) hiçbir elbise giyinmeyin."
Abdullah b. Ömer'den rivayete göre "Ömer r.a. satışa arz edilen yollu ipek bir elbise gördü. Ey Allah'ın Rasulü, onu satın alırsan, sana gelen heyetlere karşı ve Cuma günü giyersin, dedi. Allah Rasulü: Böyle bir elbiseyi (ahirette) bir payı olmayan kimseler giyinir, dedi. Bundan sonra Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Ömer'e ipek yollu bir elbiseyi (hulletu siyera) hediye olarak gönderdi. Ömer bunun üzerine: Onu bana giyilsin diye mi verdin? Oysa ben senin o elbise hakkında neler söylediğini de işitmiş bulunuyorum deyince, Allah Rasulü: Ben onu sana satasın yahut başkasına giyinmesi için veresin diye gönderdim, buyurdu."
Cuveyriye'den, onun Nafi'den rivayetine göre, "Abdullah, Nafi'e şu hadisi nakletmiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem altından bir yüzük yaptırdı ve o yüzüğü giydiği vakit kaşını elinin iç tarafına getiriyordu. Sair insanlar da altından yüzükler yaptırdılar. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem minbere çıkıp Allah'a hamd u senada bulunduktan sonra: Ben onu yaptırmıştım. Artık ben onu giymeyeceğim deyip yüzüğü attı, insanlar da (yüzüklerini) attılar." Cuveyriye dedi ki: "Onun (Nafi'in), yüzüğü sağ eline takmıştı" sözünden başka bir şey söylediğini zannetmiyorum.
Aişe r.anha'dan rivayete göre, "Bir seferinde üzerinde resimler bulunan bir yastık satın almıştı. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu sebeple ayakta durup içeri girmedi. Ben ona: Yüce Allah'a tevbe ederim. Ben ne günah işledim, dedim. Allah Rasulü: Bu yastık ne oluyor, dedi. Ben: Üzerine oturman ve ona yaslanman için, dedim. O şöyle buyurdu: Bu suretlerin sahipleri kıyamet gününde azaba uğratılırlar. Onlara, yarattıgınıza hayat veriniz, denilir. Şüphesiz melekler de içinde suret bulunan bir eve girmezler."
Abdullah İbn Ömer r.a.'dan, dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem namaz kıldınrken mescidin kıble tarafındaki duvarında bir balgam görünce onu eliyle kazıdı. Bundan dolayı da kızdı, sonra da: Sizden bir kimse namazda iken şüphesiz Allah da onun yüzünün tam karşısındadır. Bundan dolayı kimse namazda iken yüzünün karşı tarafına sakın balgam çıkarmasın."
Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Eğer ben zindanda Yusuf'un kaldığı kadar kalsaydım da sonra bana kral tarafından davetçi gelseydi, ben hemen ona icabet ederdim" buyurmuştur.
Misver b. Mahreme şöyle anlatmıştır: Ömer b. Hattab'ın (kendisinden sonra halifeliği) kendilerine havale ettiği kimseler toplanıp, aralarında istişare ettiler. Abdurrahmanb. Avf onlara şöyle dedi: "Ben bu hilafet işi üzerine çekişecek değilim. Fakat şayet dilerseniz içinizden size birini seçeyim!" (Bu teklif üzerine) o topluluk bu tercihi Abdurrahman b. Avf'a bıraktı. Onlar kendilerinden birini tercih etme işlerini Abdurrahman'a havale edince insanlar Abdurrahman'a meylettiler, hatta ben insanlardan hiçbir kimseyi o topluluğa tabi olur ve onların izlerine basar diye düşünmüyordum. İnsanlar Abdurrahman'a meylettiler. Çünkü bu gecelerde halifelik işi üzerine istişare ediyorlardı. Nihayet sabahlayıp da Osman b. Affan'a bey'at ettiğimiz gece olunca Misver b. Mahreme şöyle dedi: Gecenin bir kısmı geçtikten sonra Abdurrahman b. Avf gelip, benim kapımı çaldı. Bunun üzerine uykudan uyandım. Bana "Seni uyumuş görüyorum. Allah'a yemin ederim ki benim gözüme bu üç geceden beri bir damla uyku girmedi. Hadi git, Zübeyr b. el-Awam ve Sa'd b. EbiVakkas'ı çağır!" dedi. Bunun üzerine ben de onun için bu iki sahabiyi çağırdım. Abdurrahman o ikisiyle istişare etti. Sonra beni tekrar çağırdı ve "Bana Ali b. Ebi Talib'i çağır!" dedi. Ben de Ali'yi çağırdım. Ali geldi. Abdurrahman b. Avf da gece yarısına kadar Ali ile gizli olarak konuştu. Sonra Ali b. Ebi Talib onun yanından kendisine (görev) verilmesi arzusuyla kalkıp gitti. Abdurrahman b. Avf da Ali tarafından fitneye yönelik bir muhalefet gelmesinden endişe ediyordu. Sonra Abdurrahman "Bana Osman'ı çağır!" dedi. Ben de Osman' ı çağırdım. Abdurrahman onunla da müezzin sabah eza nı ile aralarını ayırıncaya kadar gizli gizli konuştu. Nihayet insanlara sabah namazını kıldırdığı zaman bu Şura minberin yanında toplandı. Abdurrahman Muhacirlerden ve Ensardan hazır bulunan kimselere haber gönderip çağırttı. Ordu kumandanıarına da haber gönderip çağırttı. Bunların hepsi o yıl Ömer'le beraber Mekke'ye gelip buluşmuş ve birlikte hac yapmışlardı (ve Medine'ye de birlikte dönmüşlerdi). Bunlar toplandıkları zaman Abdurrahman (minber üzerinde oturup) şehadet kelimelerini söyledi. Bundan sonra "imdi" diyerek şu konuşmayı yaptı ve "Ya Ali! Ben insanların bu işteki tercihlerine iyice bakıp araştırdım. İnsanların Osman'a meylettiklerini gördüm. Onun için sen (benim Osman' i tercih etmemden dolayı) sakın kendin alyehine bir davranışa sebep olma!" dedi. Abdurrahman, Osman'a hitaben de "Ya Osman! Ben sana Allah'ın sünneti, Resulünün sünneti ve Resulünden sonra geçen iki halifesinin sünneti üzere bey'at ediyorum!" dedi ve bu konuşmanın ardından Abdurrahman, Osman'a bey'at etti. Bundan sonra bütün insanlar, Muhacirler, Ensar, ordu kumandanıarı ve bütün Müslümanlar da Osman'a bey'at ettiler.
Abdullah b. Ömer şöyle demiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem atlar arasında koşu yarışı yaptırdı. Önce idmana çekilmiş, zayıflatılmış at1ar salıverildi. Bu koşunun uzaklığı Hayfa ile Veda tepesine kadardı. Bir de zayıflatılmamış atlar salıverildi. Bu koşunun uzunluğu da Veda tepesi ile Züreyk oğulları mescidine kadardı. Abdullah b. Ömer yarış yapan birincilerin içindeydi.
Abdullah b. Ömer şöyle demiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yanında Deccal' den söz edildi. Bunun üzerine Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Şüphesiz Allah sizin üzerinize gizli olmaz. Çünkü Allah sakat gözlü değildir" buyurdu ve eliyle kendi gözüne işaret etti. "Mesih Deccal ise sağ gözü sakattır. Sanki onun gözü salkımındaki emsalinden dışarı çıkmış iri bir üzüm tanesi gibidir."
(Bize Kuteybetü'bnü Sa'd rivâyet etti. ki): Bize Leys Said b. Ebû Said'den, o da Babasından, o da Ebû Hureyre'den naklen rivâyet etti ki, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): hiç biri yoktur ki, ona beşerin emsaline iman ettiği mu'cizelerin misli verilmiş olmasın. Bana verilen (mu'cize) ise ancak Allah'ın bana vahyeftiği (Kur'ân-ı Kerîm) dir. Binaenaleyh kıyâmet gününde ben peygamberlerin en çok tabiî bulunanı olmayı ümid ederim.» buyurmuşlar. hadisi Müslim buradan başka «Kitâbu Fedâili'l-Kur'ân» ile «Kitâbu't-Tefsir» de; Buhârî «Kitâbu Fedâil'il-Kur'ân» ile «Kitâbu'l-i'tisâm» da tahrie etmişlerdir. (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: hîç biri yoktur ki, ona beşerin emsaline iman ettiği mu'cizelerin misli verilmiş olmasın...»buyurmuş olması gösteriyor ki, her peygamberin mutlaka bir mucizesi olur. Bu mucize doğru olduğu için görenlerin onun doğruluğuna inanmasını iktizâ eder. İsrar edenlerin inanmaması ona zarar etmez. Cümlenin metninde «âmene» fi'li «alâ» harfi cerri ile müteaddi yapılmıştır. Aslında bu kelime «bâ» yahut «lâm» ile müteaddî olur. Binaenaleyh «aleyhi» yerine «bihî» demek lâzım gelirse de burada «amene» fi'line tazmin yolu ile «galebe çalmak» mânası ifâde ettirildiğinden «âla» ile müteaddi olması caizdir. Mâna şudur: «Beşerin, mislini çürütmeye kaadir olamayıp mağlûp bir halde inandığı mucize, her peygambere verilmiştir.» ve Müslim sarihlerinden Şihabuddin Kastalânî bu cümleyi şöyle izah ediyor: «Her peygambere, dâvasını isbat için zamanına göre bir takım hârikalar verilmiştir. Asâ'nın yılan olması bu kabildendir. Çünkü Mûsâ Aleyhisselâm zamanında sihirbazlık ileri gitmişti. Hazret-i Mûsa'da sihre muvafık olan bu mucizeyi göstererek kavmini imâna muztarr bıraktı İsâ (aleyhisselâm) zamanında tababet ileride idi; ona da tababet nev'inden olan fakat ondan daha yüksek mertebede bulunan bir mucize yani ölüleri diriltme mucizesi verildi. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında ise; belagat ileride idi. Araplar kendi aralarında onunla öğünürlerdi. Hatta belagatta başkalarına meydan okuyarak meşhur yedi kasideyi Kâ'be duvarına asınışlardı. İşte Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) de arapların, o devirde, en kâmil hatipleri bile âciz bırakan ve belâgatleri cinsinden olan Kur'ân-ı Kerim'i getirdi. Ve: verilen mu'cize ise ancak Allah'ın bana vahyettiği (Kur'ân-ı Kerim) dir.» buyurdu. (sallallahü aleyhi ve sellem)’in yegâne mucizesi Kur'ân-ı Kerîm, olmamakla beraber cümlede hasır edatı kullanarak: «Ancak Kur'ân'dır.» buyurması, onun en büyük mucizesi olduğuna işaret içindir. Yoksa Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Kur'ân'dan başka: «Ayın yarılması, güneşin iadesi, mübarek parmaklarının arasından su kaynaya-rak binlerce insan ve devenin içmesi, kelerin konuşması, kütüğün iniltisi, azı- çoğaltması, gaibden haber vererek dediği gibi çıkması ve saire gibi avam ve havâss arasında tevatür derecesini bulmuş pek çok bahir mucizeleri, ve zahir acibeleri vardır. Kur'ân'i Kerim bunların en büyüğü ve en faydahsıdır. Çünkü o dine daveti, hücceti ve gelmiş geçmiş bütün insanların ilimlerini ihtiva etmektedir. Ondan tâ kıyâmete kadar istifâde edilecektir. Onun içindir ki, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu cümleden sonra: kıyâmet gününde peygamberlerin içinde en ziyâde tabî' ve ümmetin kendisine nasib olmasını temenni etmiştir. Çünkü Kur'ân mucizesi devam edeceği için imânlar dâima tazelenecek ve İslâmı kabul edenler daima bulunacaktır. Diğer peygamberlerin mucizeleri Öyle değildir. Onlar o peygamberlerin hayatlarile sona ermişlerdir.» bu gün bazı dinsizler her fırsatta Kur'ân'i Âzîmüşşana dil uzatmakta, onun — haşa — bir arap düzmesi olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmektedirler. içinde: «Kur'ân'dan ne olacak onu ben de yazarım» diyen yiğitler bulunduğunu da işitiyoruz. Omuzlarının üzerinde kafa değil mankafa dolu birer susak taşıdıklarının bile farkına varamayan bu gafillerle ilmi münakaşaya girişmek abesle iştigâl olur. Böylelere verilecek eri: kestirme cevabı biz yine Aziz Kitabımız Kur'ân-ı Kerîm'de buluyoruz: (yiğitler) siz de şu Kur'ân gibi bir Kur'ân getiriverin!..» nazire yazacaklar çoktur; fakat, on dört asırdır yazan yoktur. Neredesiniz be koç yiğitler!.,. Tam 14 asırdır meydan sizin! O kadar kolay bir şeyi hâlâ hazırlayamadınız mı?... Bütün Kur'ân'a nazire yazmak sizi terletecekse, ondan vaz geçtik; hiç olmazsa: sûreleri gibi on sûre getirin!..» bu da kâfi... Neye susuyorsunuz; onu da mı yapamayacaksınız? Üzülmeyin canım! hiç olmazsa Kevser sûresi kadar, yanî üç âyetten ibaret sûresi gibi bir sûre getirin!..» On dört asırdır va'dlerinizi bekliyoruz. Artık bu kadarciğını da yapamazsanız yazıklar olsun size! Yiğitliği de hatırdınız insanlığı da... Bizim bildiğimiz: yiğit verdiği sözün üzerine can veren adamdır. Yâ dediğini yapar; yâ ölür. Siz hâlâ utanmadan yaşıyor. Sıkılmadan insan arasına çıkıyorsunuz. Eyvanlar olsun size!... Şimdi adam akıllı rezil oldunuz ya biraz beni dinleyin! Sız bu kara sevdadan vaz geçin! Zira imkânı yok yapamazsınız. Güneşe tükürmeye kalkışan yakalarını kirletmekle kalır derler. Değil sizin gibi ismini bile kekelemeden soyleyemeyenler, fasâhat ve belâgatile dünyaya, ün salmış nice koç yiğitler ortaya çıkmış; fakat Kur'ân-ı Kerîm'in icazı karşısında hiç bir şey yapamamış; yabancı köpekler gibi kuyruklarını kısarak ke-mâl-î rezaletle ortadan çekilmişlerdir. Peygamberlik iddiasında bulunan yalancı Müseyle'me bu bâbda misâl göstermeye kâfidir. Marifetlerini tarihten öğrenebilirsiniz!... Muannidler! Bilmiş olun ki Kûr'ân-ı Kerîm'i değiştirmek veya ortadan kaldırmak şöyle dursun. Onun bir harekesine bile dokunamayacaksınız. Neden biliyor musunuz? Çünkü onu muhafaza eden bizzat Allah'tır. Teâlâ Hazretleri sair semavi kitapların muhafazasını o kitaplarla amel edenlere tevdi etmişti. Bugün kitapların hali meydandadır. Kur'ân-ı Azimüşşanı ise bizzat kendisinin muhafaza edeceğini bundan ondört asır önce indirdik biz!.. Hem hiç şü şüphe yok ki o Kur'ân'ı biz indirdik biz!.. Hem hiç şüphe yok ki bîz onu mutlaka muhafaza edeceğiz." Hıcr sûresi âyet: 9. Buyurarak cihana ilân etmiştir. Şurası calib-i dikkattir ki âyet-i kerîmede sekiz on tane te'kid bir araya gelmiştir. Şöyle ki: Bu âyet ismi üstünde te'kid edatı olan «inne» ile başlamıştır. «Inne» nin ismi cem'i mütekellim zamiri olup Allah'a raci'dir. Bu zamirin cemi' olması ta'zim ve te'kid ifâde eder. «Nahnu» zamiri «inne» deki zamirin te'kididir. Yahut müptedadır. Her iki haldede te'kid bildirir. «Nezzelnâ» fiilinin failîde tazim için cemi' sığası ile gelmiştir. Cümle isim cümlesidir, «vav» ile yukarıya atfedilen ikinci cümlede hal yine böyledir yani. «Inne» tahkik ve te'kid edatıdır. «Nâ» cemi' mütekellim zamiridir. «Lehu» car ve mecrur olup kasır ve hasır için müteallakından önce zikredilmiştir. «Lehâfizûn» nın başındaki lâm te'kid ifade eden lânvı haliyyedir. Cümle isim cümlesidir. ki; bu âyet-i kerîmede tam on tane te'kid vardır. Acaba bunun hikmeti nedir? Hikmetini anlamak için bir nebzecik Maâni ilmine müracaat edelim. O ilim diyor ki: Kendisine söz anlatılan kimse ya hâli zihindir, yani söylenilen şeyi yeni işitir. Yahut biraz bilirde tereddüt halindedir. Fakat hakikati Öğrenmek ister, yahut da bilir de inkâr eder. İşte hâ-lizihin bulunan kimseye o söz hiç te'kidsiz anlatılır. Mütereddit bulunana te'kidli söylemek iyi olur; İnkâr edene ise inkârının derecesine göre bir iki veya daha fazla te'kid vasıtaları kullanarak ifade etmek vaciptir. İlm-i Maâni'nin bize lâzım olan izahatı burada bitti. düşünelim: Kur'ân-ı Kerîm'e dil uzatmak cüretkârlığında bulunan küstahlar şüphesiz ki onu inkâr edenlerdir. Âyet zaten onlara cevap olarak nâzil olmuştur. Arapçada te'kid vasıtaları çoktur. Bunlardan biri de sözü tekrarlamaktır. Âyetteki bu on te'kidi bir an için sözün tekrarı farzedersek mütecavizlere Teâlâ Hazretleri bir şeyi tam on defa tekrarlayarak yani on defa onu ben indirdim ben muhafaza edeceğim buyurarak te'kid etmiş olurki bu iş söz anlayan bir insan için kafasına odunla vurmaktan daha müessirdir. Üstelik te'kid'münkire karşı yapıldığı cihetle on te'kid ona on defa kâfir demeyide tazammun eder. Demek oluyor ki; Kur'ân-ı Kerîm'e dil uzatan hainler en azından on kat katmerli kâfirdirler. Bu mâna âyetten kinaye yolu ile çıkarılır. kerîme iki tarafıda keskin bir kılıç gibi iki şey'e delildir. Yani hem Kur'ân'a dokunmak isteyenlerin dillerini kesmekte hem de belagata Örnek olmaktadır. bâbta son sözüm şudur: Kuş beyni kadarcık bir beyne sahip olanlar bile düşünürlerse anlarlar ki, on dört asırdan beri bunca düşmandan bir tanesinin Kuf'ân-ı Kerîm'in bir âyetine dahi nazire getirememesi onun mucize olduğuna en büyük delildir. bu hadisin mânası hususunda ulemâdan üç kavil naklediyor
Bana Abdullah b. Muhammed b. Esma' Ed-Dubai rivayet etti. (Dediki): Bize Cüveyriye, Mâlik'den, o da Zühri'den naklen rivayet etti; Zührî'ye de Abdullah b. Abdullah b. Nevfel b. Haris b. Abdilmuttalib rivayet etmiş, ona da Abdülmuttalib b. Rabîate'bni Haris rivayet eylemiş; Demişki: Rabîatü'bnu Haris ile Abbâs b. Abdilmuttalib bir yere gelerek: — «Vallahi şu iki oğlanı —bunu ben ile Fadl b. Abbâs için söylediler.— Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e göndersek de, onunla konuşsalar. Kendilerini bu sadakalar üzerine me'mûr tâyin etse onlar da başka me'mûrların gördükleri vazifeyi eda etse ve onların aldığı maaştan bunlar da alsa (çok iyi olur.)» dediler. Onlar, bu sözleri konuşurken Alîyyu'bnü Ebî Tâlib geldi ve yanlarında durdu. Mes'eleyi ona da söylediler, Alîyyu'bnü Ebî Tâlib: — -Vazgeçin! Vallahi Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bunu yapmaz.» dedi. Rabîatü'bnü Haris hemen itiraz ederek: — -Vallahi sen, bunu ancak bize hasedinden dolayı yapıyorsun. Vallahi Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in dâmâdlığına nail oldun da biz yine sana hased etmedik.» dedi. Alî: — «(Pek Ala) onları gönderin!» dedi. Gönderilen gençler gittiler, Alî de biraz uzandı. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) öğleyi kılınca ondan önce odasına giderek orada bekledik; Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) geldi ve bizim kulaklarımızı çektikten sonra: — «Gönlünüzde olanları çıkarın bakalım;» buyurdu. Sonra içeri girdi, biz de yanına girdik. O gün kendisi Zeyneb binti Cahş'ın yanında bulunuyordu. Biz sözü birbirimize havale ettik sonra birimiz konuştu; Dediki: — «Ya Resûlallah! Sen insanların en iyisi ve en yardım severisin. Biz artık buluğ çağına ermiş bulunuyoruz. Şu sadaka işlerinin, bâzısına bizi me'mûr tâyin etmen için geldik. (Edersen) biz de sair me'murlar gibi vazifemizi ifâ eder, onlar gibi maaş alırız.» Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) uzun bir sükûta daldı hattâ kendisiyle konuşmak istedik. Zeyneb bize perdenin arkasından: — «Ona söz etmeyin.» diye işaret etmeye başladı. Sonra Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdular: — «Şüphesiz ki sadaka Âl-i Muhammed'e lâyık değildir. O, ancak insanların kirleridir. Siz, bana Mahmîye ile Nevfel b. Haris b. Abdilmuttalib'i çağırın!» Mahmîye ganimetlerin beşte biri üzerine me'mûrdu. Bunlar (çağrılıp) geldiler. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Mahmîye'ye: — «Bu gence kızını ver!» diyerek Fadl b. Abbâs'ı gösterdi. Mahmîye de kızını ona nikahladı. Nevfel b, Hâris'e dahî: — «Şu gence kızını ver.» buyurarak bana işaret etti; o da kızını bana nikahladı. Mahmîye'ye: — «Her iki kıza ganimetlerin beşte birinden şu kadar ve şu kadar mehir ver.» buyurdular. Zührî: «Abdullah, bana mehîrin miktarını söylemedi.» demiştir.
Bize hu hadîsi Abdullah b. Muhammed b. Esma' Ed-Dubaî dahi rivayet etti. (Dediki): Bize Cüveyriye, Mâlik'den bu isnadla rivayette bulundu. Mâlik: «Ali b. Ebi Talib'in birine sen gerçekten şaşkın bir adamsın; Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bizi nehiy buyurdu derken işittiğini söylemiş.» Râvi hadîsi, Yahya b. Yahya'nın Mâlik'den rivayet ettiği hadîs gibi rivayet etmiştir.
Bize Abdullah b. Muhammed b. Esmâ'ed-Dubaî rivayet etti. (Dediki): Bize Cüveyriye, Mâlik'den, o da Zührî'den, o da ibni Muhayrîz'den, ona da Ebu Saîd-i Hudrî haber vermiş olmak üzere rivayet eyledi. Ebu Saîd şöyle demiş : — Bir takım esîr kadınlar ele geçirdik. Artık (onlarla cima' ederken) azil yapıyorduk. Sonra Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e bunun hükmünü sorduk da, bize: — «Siz bunu hakîkaten yapıyor musunuz? Siz bunu hakikaten yapıyor musunuz? Siz bunu hakikaten yapıyor musunuz? Kıyamet gününe kadar yaratılması mukadder hiç bir can yoktur ki, dünyaya gelmiş olmasın.» buyurdular.
Bana Abdullah b. Muhammet! b. Esma Ed-Dubaî de rivayet etti. (Dediki): Bize Cüveyriye, Mâlik'ten, o da Zührî'den naklen rivayet etti ki, Zührî'ye Mâlik b. Evs rivayet etmiş. (Demişki): Ömer b. Hattâb bana haber gönderdi. Ben de ona gün yükseldiği vakit geldim; ve kendisini evinde bir serîr Üzerine oturmuş; bazılarının üzerine yapışmış; deriden bir yastığa dayanmış olduğu halde buldum. Bana: — Yâ Mâlik! Mesele şu ki, senin kavminden birkaç hâne sahibi koşup geldiler. Ben de kendilerine biraz atıyye ayrılmasını emrettim. Şunu al da aralarında taksim ediver! dedi. Ben: — Bunu benden başkasına emretsen iyi edersin! dedim. — Al onu yâ Mâlik! dedi. Az sonra Yerfe geldi. Ve: — Osman, Abdurrahmân b. Avf, Zübeyr ve Sa'd için (içeri girmelerine) iznin var mı yâ Emfrelmü'minîn? dedi. Ömer: — Evet! dedi. O da kendilerine izin vererek içeri girdiler. Sonra tekrar gelerek: — Abbâsla Alî için iznin var mı? dedi. Ömer (yine) : — Evet! cevâbını verdi. Onlara da izin verdi. Derken Abbâs: — Tâ Emirel-mü'minîn! Benimle şu yalancı, günahkâr, vefasız, hâin arasında hüküm ver! dedi. Cemaat dahi: — Evet, yâ Emirel-mü'minîn, aralarında hüküm ver de kendilerini rahata kavuştur! dediler. (Mâlik b. Evs: Bana öyle geliyor ki, onlar bu cemaati bunun için önceden göndermişler; demiş.) Bunun üzerine Ömer: — ikiniz durun! Size Allah aşkına soruyorum! O Allah'ın ki yerle gök ancak onun izniyle durmaktadır! ResûIullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in: «Bize mirasçı olunmaz! Bıraktığımız sadakadır.» buyurduğunu biliyormusunuz? dedi. Cemâat: — Evet! cevâbını verdiler. Sonra Abbâs'la Âlî'ye dönerek: — Sizin ikinize (de) Allah aşkına soruyorum! O Allah'ın ki, yerle gök ancak onun izniyle durmaktadır! Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in: «Bize mirasçı olunmaz! Bıraktığımız sadakadır.» buyurduğunu biliyor musunuz? diye sordu. — Evet! dediler. Bunun üzerine Ömer şunları söyledi: — «Hakîkaten Allah (Azze ve Cell), Resulü (Sallallahu Alâyhi ve Sellem)'e öyle bir hâssa bahsetmiştir ki, bunu ondan başka hiç bir kimseye tahsis etmemişti. Teâlâ Hazretleri: Allah Resulüne beldeler halkından ne ganimet verdi ise bu sadece Allah ve Resulüne aittir! buyurdu. (Râvi: Bundan önceki âyeti okudu mu, okumadı mı bilmiyorum! diyor.) Resûlullah (Sallallahu Alâyhi ve Sellem)'se Benî Nadîr'in mallarını sizin aranızda taksîm etti. Vallahi kendini size tercîh etmedi. Sizi bırakıp da onlan kendisi almadı. Ta ki şu mal kaldı! Resûlullah (Sallallahu Alâyhi ve Sellem) bundan senelik nafaka alır; bilâhare kalanı Beytü'l-mal'e yardım olarak koyardı.» Sonra şöyle dedi: «Sîze Allah aşkına soruyorum! O Allah'ın ki, yerle gök ancak onun izniyle durmaktadır! Bunu biliyor musunuz?» Cemâat: — Evet! dediler. Sonra Abbas'la Alî'ye de cemaata sorduğu gibi: «Bunu biliyor musunuz?» diye sordu. — Evet! dediler. Ömer (sözüne devamla) şunları söyledi: — Resûlullah (Sallallahu Alâyhi ve Sellem) vefat edince Ebû Bekir: Ben Resulullah (Sallallahu Alâyhi ve Sellem)'in velî-i ahdiyim, dedi. Siz geldiniz! Sen kardeşin oğlundan mirasını istiyordun; o da karısının mirasını babasından istiyordu. Ebû Bekir şöyle dedi: Resûlullah (Sallallahu Alâyhi ve Sellem), «Bize mirasçı olunmaz:Bıraktığımız sadakadır.» buyurdu. Siz ikiniz onu da yalancı, günahkâr, vefasız, hâin saydınız! Halbuki Allah onun doğrucu, iyi, aklı başında, hakka tâbi' bir zât olduğunu biliyor! Sonra Ebû Bekir vefat etti. Ben de Resûlullah (Sallallahu Alâyhi ve Sellem) ile Ebû Bekr'in velî-i ahidleri oldum. Siz beni de yalancı, günahkâr, vefasız, hâin gördünüz! Halbuki Allah benim doğrucu, iyi, aklı başında, hakka tâbi* bir kimse olduğumu biliyor. Ben de bu (hükümet) işi (ni) üzerime aldım. Sonra bana sen ve şu geldiniz. ikiniz birliksiniz; matbumuz bir! Onu bize ver, dediniz. Ben de derim ki: Dilerseniz onu size, vereyim! Şu şartla ki: Onu Resûlullah (Sallallahu Alâyhi ve Sellem) ne yapardı ise siz de öyle yapacağınıza Allah'a söz verin! Onu bu şartla alırsınız! Öyle mi? — Evet! dediler. (Ömer devamla) şunu söyledi: — Sonra bana, aranızda hüküm vereyim diye geldiniz! Hayır, vallahi! Sizin aranızda bundan başka bir şeyle kıyamet kopuncaya kadar hüküm veremem! Eğer ondan âciz kalırsanız bana iade ediverin!
Bana Abdullah b. Muhammed b. Esma Ed-Dubaî rivayet etti. (Dediki): Bize Cüveyriye b. Esma', Nâfi'den, o da Abdullah'dan naklen rivayet etti. Şöyle demiş: Ahzâb muharebesinden döndüğü gün Resûlullnh (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bize : «Sakın kimse öğleyi Benî Kureyza'dan başka bir yerde kılmasın!» diye seslendi. Fakat bazı insanlar vaktin geçeceğinden korkarak namazı Beni Kureyza'dan başka yerde kıldılar. Ötekiler de: — Vakti geçirsek bile biz namazımızı ancak Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in emrettiği yerde kılarız! dediler. Ama o, iki fırkadan hiç bir kimseyi azarlamadı.
Bu hadîsi bize İshâk b. Musa El-Ensârî de rivayet etti. (Dediki): Bize Enes b. İyad rivayet etti. (Dediki): Bize Ubeydullah, Nâfi'den, o da Abdullah b. Ömer'den, o da Ebû Lübâbe'den, o da Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Seliem)'den naklen rivayet etti. H. Bana Abdullah b. Muhammed b. Esma' Ed-Dubaî de rivayet etti. (Dediki): Bize Cüveyriye, Nâfi'den, o da Abdullah'dan, naklen rivayet etti. Ona da Ebû Lübâbe haber vermişki: Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) evlerdeki küçük yılanların öldürülmesini yasak etmiş.
Bana Abdullah b. Mubammed b. Esma' Ed Dubâî rivayet etti. (Dediki): Bize Cüveyriye b. Esma', Nâfi'den, o da Abdullah'dan naklen rivayet ettiki: Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Bir kadın bir kedi sebebiyle azâb olunmuştur. Kediyi ölünceye kadar hapsetmiş ve onun sebebiyle cehenneme girmiştir. Onu hapsettiği müddetçe ne doyurmuş, sulamiş, ne de yerin haşerâtından yemesine müsaade etmiştir.» buyurmuşlar.
Bunu bize Abd b. Humeyd tahdis edip dedi ki: Bana Yakub -yani İbn İbrahim b. Sa'd tahdis etti. Bize Ebu Yunus, Zühri'den Malik'in kendi isnadıyla rivayeti gibi rivayet etti ve: "Sonra bu ayeti bitirinceye kadar okudu" dedi
Bize Ukbe b. Mükrem El-Ammi rivayet etti. (Dediki): Bize Said b. Âmir rivayet etti. (Dediki): Bize Cüveyriye b. Esma Nâfi'den, o da İbni Ömer'den naklen haber verdi. İbni Ömer şöyle demiş: Ömer: Rabbime üç şeyde muvafık düştüm: Makâm-i İbrahim'de, hicaba ve Bedir esirleri hakkında!» dedi.
Bana Abdullah b. Muhammed b. Esma' Ed-Dubaî rivayet etti. (Dediki): Bize Cüveyriye, Mâlik'den, o da Zührî'den naklen rivayet etti. Ona da Muhammed b. Cübeyr b. Mut'inı haber vermiş. Ona da babası haber vermişki, Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Sila-i rahimi kesen cennete giremez!» buyurmuşlar.
Bana Abdullah b. Muhammed b. Esma' b. Ubeyd Ed-Dubaî rivayet etti. (Dediki): Bize Cüveyriye (yâni İbni Esma) Nâfi'den, o da Abdullah'dan naklen rivayet etti ki: Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'. «Bir kadın, bîr kedi sebebiyle azab olundu. Onu ölünceye kadar hapsetti. Ve bundan dolayı cehenneme girdi. Onu hapsettiğinde ne doyurdu, suladı; ne de yerin haşeratından yemesine müsaade etti buyurmuşlar