Bu ayet Hafs Mushafı sırasına göre baştan 5917, sondan 320. ayet; 85. sure ve Büruc Suresinin 8. ayetidir. Büruc Suresi 8. ayetinin kelime sayisi 9, harf sayısı 40 ve toplam ebced değeri ise 861 olarak hesaplanmıştır. Büruc Suresinin toplam ebced değeri 32872 olarak hesaplanmıştır. Ebced sayımlarında varsa ء Hemze harfi dahil olarak sayılmıştır.
8,9. Onlar mü’minlere ancak; göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan mutlak güç sahibi ve övülmeye lâyık Allah’a iman ettikleri için kızıyorlardı. Allah, her şeye şahittir.
Bir önceki sûrede olduğu gibi burada da yeminle söze başlanarak müminleri inançlarından dolayı ateş dolu çukurlara atıp yanmalarını seyreden zalimler kınanmakta ve âhirette hak ettikleri cezaya çarptırılacakları haber verilmektedir. Burûc kelimesi “açığa çıkmak, görünmek, saray ve köşk” anlamlarına gelen burcun çoğuludur. Astronomi terimi olarak burç, güneşin bir yılda takip ettiği düşünülen yörüngenin içlerinden geçtiği, belli sembollerle gösterilen on iki takım yıldızından her birini ifade eder. Modern astronomide “yıldız kümeleri” veya “galaksiler” olarak anlamak mümkündür (ayrıca bk. Hicr 15:16; Furkan 25:61). 2. âyetteki “vaad edilen gün”den maksat, kıyamet günüdür (Taberî, XXX, 82; Kurtubî, XIX, 283). “Tanıklık eden ve edilen” diye çevirdiğimiz 3. âyetteki şâhid ve meşhûd kelimelerini müfessirler farklı anlamlarda yorumlamışlardır. Bunları kısaca şöyle sıralamak mümkündür: a) Şahit Allah, meşhûd yaratıklardır; b) Şahit Hz. Muhammed, meşhûd onun ümmetidir; c) Şahit Hz. Muhammed’in ümmeti, meşhûd diğer ümmetlerdir; d) Şahit peygamberler, meşhûd ümmetleridir; e) Şahit koruyucu melekler, meşhûd insanlardır; f) Şahit bütün insanlar, meşhûd kıyamet günüdür; g) Şahit Allah ve melekler, meşhûd da Allah’ın birliği ilkesidir. Bunlardan başka yıldızların, Hacerülesved’in, arefe, cuma ve pazartesi günlerinin şahit ve meşhûd olduğu yolunda görüş ileri sürenler de vardır (bk. Kurtubî, XIX, 283-285; Ateş, X, 392-394). Bir önceki âyette kıyamet gününün geçtiği dikkate alındığında “şahit” ile insanların amellerini görüp bilen ve sonunda karşılığını verecek olan Allah Teâlâ’nın, meşhûd ile Allah’ın durumlarını görüp bildiği ve buna bağlı olarak âhirette sorgu ve yargıdan geçireceği insanlar ve onların işlerinin kastedildiği düşünülebilir. Sûrede sözü edilen “ashâbü’l-uhdûd”, İslâmiyet’ten önceki bir devirde müminleri dinlerinden döndürmek için ateş dolu hendeklere atarak işkence eden kimseleri ifade eder. Âyetlerde semaya, kıyamet gününe, tanıklık edene ve edilene yeminle ashâbü’l-uhdûdün lânetlendiği bildirilmektedir. Uhdûd “uzun ve derin hendek” demektir. Kendilerinden ashâbü’l-uhdûd diye söz edilen kimselerle onların işkence ettiği müminler ve bu olayın geçtiği zaman ve bölge hakkında Kur’ân-ı Kerîm bilgi vermemiştir. Tefsirlerde bunların kimlikleri hakkında çok değişik ve birbiriyle çelişen açıklamalar bulunmaktadır. Bu açıklamalar arasında Necran hıristiyanlarının Yemen Kralı Zûnüvâs tarafından idam edilmeleri yahut bir Zerdüşt kralının, erkek kardeş ile kız kardeşin evlenmelerine Allah’ın müsaade ettiği şeklindeki hükmünü kabul etmeyen tebaasını ateşe atarak cezalandırması gibi güvenilir olmayan menkıbeler de vardır (bk. Taberî, XXX, 85-87; Kurtubî, XIX, 287-294). Bu ifadeyi belli bir olaya bağlamak yerine, tarihte çokça kullanılan ateşle işkence yöntemine atıf yapılarak genel mânada işkenceciler ve işkencenin yorumunu yapanlar da olmuştur (Esed, III, 1253). 10. âyet de bu anlamı desteklemektedir. Geçmiş dönemlerde olduğu gibi Burûc sûresinin indiği dönemde de Mekkeli müşrikler müminlere, özellikle fakirlere ve kimsesizlere acımasızca işkence ediyorlardı. Nitekim “...işkence edip de sonra tövbe etmeyenler var ya, işte onları cehennem azabı, yakıcı azap beklemektedir” meâlindeki 10. âyette Mekke müşriklerinin yaptıkları bu zulümlere işaret edilmiştir (bk. Muhammed Eroğlu, “Ashâbü’l-uhdûd”, DİA, III, 471).
Mehmet Okuyan
Onlardan (müminlerden) yalnızca güçlü ve övgüye layık olan Allah’a iman etmeleri nedeniyle intikam alıyorlardı.
8,9. Müminlerden, sadece, göklerin ve yerin mülkü/iktidarı kendisine ait olan, ‘sonsuz kudret sahibi ve övgüye layık olan Allah'a iman ettiklerinden dolayı intikam aldılar/alıyorlar. Oysaki Allah her şeyi görür.
Kudretli, hükümran, övgüye ve şükre lâyık Allah'a iman ettikleri için, yalnız bunun için onlardan bazılarını, zulüm ve işkence yaparak cezalandırdılar.
8,9. Bu inkarcıların, inananlara kızmaları; onların sadece, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin bulunan ve övülmeğe layık ve güçlü olan Allah'a inanmış olmalarındandı. Allah her şeye şahiddir.
8, 9. Onlardan, sırf, göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan, azîz ve hamîd olan Allah'a iman ettikleri için intikam aldılar. Oysa ki Allah her şeyi görür.
Ve onlardan (o mü'minlerden) sâdece, Azîz (kudreti dâimâ üstün olan), Hamîd(hamd edilmeye çok lâyık) olan Allah'a îmân ettikleri için, (sâdece bunun için) intikam aldılar.
8, 9. Onların mü/minler hakkındaki öc almaları [⁴] mahza berikilerin galib-i yekta olan, övülen, göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan Tanrı/ya iman etmelerinden ileri gelmişti. Allah her şeye hâzır ve nâzırdır.
Ve onlara işkence etmelerinin tek sebebi, bu müminlerin, emrine uyulmaya, hükmüne boyun eğilmeye; yani hamd edilmeye lâyık mutlak otorite sahibi bir Allah’a inanmış olmalarıydı.
8,9. O (kâfirler) onlardan sadece yüceliğinin sonu olmayan, her türlü övgüye layık olan, göklerin ve yerin hâkimiyeti kendisine ait olan Allah’a îman ettikleri için, intikam alıyorlardı. Ve (şunu iyi bilin ki) Allah, (yaptığınız) her şeyi görüp durmaktadır.
O (zalimler) başka bir sebeple değil, sadece yücelikte eşsiz ve hamdin tümüne lâyık olan[5657] Allah’a imanda ısrar ettikleri için onlardan intikam[5658] almışlardır.[5659]
[5657] Aziz ve Hamid isimlerinin ihsas ettirdiği mâna şudur: Kâfirin imanından dolayı mü’mine saldırısı, özünde Allah’a saldırıdır. Fakat Allah Aziz’dir, hiçbir saldırıdan etkilenmeyecek kadar üstün ve yücedir. Mü’min, imanından dolayı baskıya uğruyorsa, bu sızlanılacak değil hamdedilecek bir olaydır. Zira 1) İmanı Allah tarafından sınanmaya lâyık görülmüş ve ilâhî ilgiye mazhar olmuştur. 2) O mü’min bu sınav sayesinde ecir sahibi olmuştur. Bu tüm hamdlerin kendine mahsus olduğu Allah’a hamd etmeyi gerektirir.
[5658] Enkera “reddetti”, nekame “reddedip cezalandırdı” anlamına gelir.
[5659] Tefsirlerin çoğu bu pasajla tarihsel olaylar arasında bire bir bağ kurarlar. Fakat anlatılanlar çeşitli, birbirine zıt ve hatta çelişkilidir. İnanca baskı olayının yaşandığı yer konusunda farklı rivayetler vardır. Necran, Suriye, Sümer, Babil, Filistin, Habeşiştan, Anadolu bunlar arasındadır. İnanca yönelik zulmü, bu yerlere bağlı olarak Necran’ın Yahudi (veya putperest) kralı Zunüvas İsevi mü’minlere, Nemrud Hz. İbrahim’e, Babil kralı Nabukadnazar sürgündeki Yahudilere (Eski Ahid, Daniel, 3:19-21), Romalı Antonyus İsevilere karşı yapmıştır. Mesela müfessir Beğavi sondan ikinci şıkkı tercih eder. Bunlar arasında en makul olanı miladî 523 yılında vuku bulduğu nakledilen Himyer kralı Zunüvas’ın İsevî mü’minlere karşı uyguladığı korkunç zulümdür. Rivayete göre Zunüvas, inancından vazgeçmeyen mü’minleri kazdırdığı ateş dolu hendeklerde yakmıştır. Son zamanlarda bulunan tarihi bir belge, yukarıdaki bilgileri destekler mahiyettedir. Bu belge, Yahudilerin 2000 İsevi’yi bir mabedde topladıktan sonra mabedin çevresine odun yığarak içindekilerle birlikte yaktıklarını anlatmaktadır. (İrfan Şehid, The Martyrs of Nejran: New Documents, 1971, sh. 46 vd.) Hilafeti döneminde Hz. Ömer’in mazlumların hatırasına felaket mahalline bir cami inşâ ettirmesi de bu bulguları teyit eder.
Ömer Nasuhi Bilmen
Ve bunlardan intikam almaları da, bunların azîz, hamîd olan Allah'a imân etmiş olmalarından başka bir şey için değildi.
8, 9. Onların müminlere bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, müminlerin göklerin ve yerin tek hâkimi, azîz ve hamîd (mutlak galip ve bütün övgülere lâyık) olan Allah'a iman etmeleri idi. Allah her şeye şahittir.
[*] Allah'a inanmak, Allah'a güvenmek demektir. İnandığını söyleyen herkes aslında Allah'a gereği gibi güvenmez. Dolayısıyla Allah'a güvenenler, bu gibilerin hesaplarını bozarlar.
Şaban Piriş
Onlardan sadece, Aziz ve Hamid olan Allah'a iman ettikleri için intikam alıyorlar.
Onlardan intikam almalarının nedeni, o mü'minlerin, kudreti herşeye üstün olan ve her türlü övgüye lâyık bulunan Allah'a iman etmelerinden başka birşey değildi.